Bir Allah’a iman, bütün semavî dinlerde ortak bir esastır



Yüklə 33.64 Kb.
tarix06.10.2018
ölçüsü33.64 Kb.
növüYazı

/

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

وَ بِهِ نَسْتَعِينُ

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَ الصَّلاَةُ وَ السَّلاَمُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى آلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ

ALLAH’A İMAN, SEMAVÎ DİNLERDE ORTAK BİR ESASTIR

Aziz Ali Kemal kardeşim,

Çok ehemmiyetli hizmetlerinizde muvaffakıyetler dilerim. Yazıyı uzatmamak için suallere geçiyorum.

Bir Allah’a iman, bütün semavî dinlerde ortak bir esastır. Ancak bir Allah’a iman esasının makbuliyet şartları vardır. Evvela imanın altı şartı vardır ki bunlar; 1-Allah’a 2-Melâikelerine 3-Bütün semavî kitablara 4-Bütün peygamberlere 5-Ahiretin varlığına 6-Hayır ve şer (liyakata göre) Allah’tan olduğuna inanmaktır. Bu esasların da ayrıca makbuliyet şartları vardır. Bu esaslardan birisine inanmamak halinde iman salih olmaz.

Mesela Allah’a iman etmenin makbuliyet şartları olarak Bediüzzaman Said Nursî Hz. diyor ki “Allah'ı bilmek, bütün kâinata ihata eden rububiyetine ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz'î ve küllî herşey onun kabza-i tasarrufunda ve kudret ve iradesiyle olduğuna kat'î iman etmek ve mülkünde hiçbir şeriki olmadığına ve "Lâ ilahe illallah" kelime-i kudsiyesine, hakikatlarına iman etmek, kalben tasdik etmekle olur” (E: 203).

Burada nazara verilen makbuliyet şartları esası şudur; “Kainata ihata eden Rububiyetine”, yani Allah’ın, zerrelerden yıldızlara kadar canlı ve cansız bütün varlıkları yaradılış gaye-i ilâhiyeleri üzere halkedip istihdam ederek nokta-i kemallerine doğru geliştirmek olan rububiyetine ve hiçbir sebebin hiçbir şey üzerinde hiçbir cihette hakiki tesiri olmadığına inanmak şarttır.

Hem (لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّٰهُ kelime-i kudsiyesine ve hakikatlarına) yani Allah’ın binbir ismine ve kainattaki tasarruflarında hiçbir şeriki olmadığına inanmak da şarttır.

Yine Bediüzzaman Said Nursî Hz. bir hadisin izahında şeri’at hükmünü bildirmek için diyor ki “Allah'ı inkâr etmek, kâinatı inkâr etmek kadar akıldan uzaktır. Umum değil, belki ekser insanlarda dahi vukuunu akıl kabul etmez. Kâfirler Allah'ı inkâr etmiyorlar, yalnız sıfâtında hata ediyorlar” (Ş: 584).

İşte diğer dinlerde mezkür şartlara uymayan taraflar neler ise onlar, imanı engenleyen farklı taraflardır.

Altı iman esaslarında diğer beş esası ele alsak (ki uzun olmaması için mevzu etmedik) sual etraflıca cevablandırılmış olur.

Demekki Allah’a inanmak basit manada değildir. İslamiyetten önce gelen semavî dinlerde bu esaslar o zamanki ümmetlerin derecelerine göre tam tafsilat verilmemişse de Kur’an kıyamete kadar gelecek bütün insan tabakalrına esasat-ı diniyeyi tafsilatıyla ve isbat delilleriyle beyan etmiştir.

Bediüzzaman Said Nursî Hz. bu hakikatı Kur’an derslerinden alarak şöyle ifade eder “Eski zaman peygamberleri ümmetlerine Kur'an gibi izahat vermediklerinin sebebi, o devirler beşerin bedeviyet ve tufuliyet devri olmasıdır. İbtidaî derslerde izah az olur” (Ş: 220).

Evet bütün semavî dinler Allah’tan geldiğinden i’tikaden ayırım yapmak gayetle yanlıştır. Biz müslümanlar, bütün semavî kitablara ve peygamberlere inanırız ve inanma mecburiyeti vardır. Aksi halde iman gider.

Ancak şu var ki; yukarıda zikredildiği gibi beşerin kemal derecesine göre ders verecek tarzda kitab gönderilmiş, semavî dinler arasında müşterek olan esaslarda tafsilat giderek artırılmıştır. En son ve en mükemmel Kur’an gönderilmiş, önce gelen kitabların derslerine ihtiyaç kalmamıştır. Kur’an geldikten sonra, Kur’an’dan önceki kitabların derslerinin luzumuna israr etmek, tedrisatta ilk, orta ve lise derecelerini geçirip üniversiteye giden talebelere lise derslerinin okutulmasına israr etmeye benzer. Kaldı ki, Kütüb-ü Semaviye-i Sâbıkanın kısmen tahrife uğradıkları da isbatlanmıştır.Nitekim meşhur Prens Bismark şöyle diyor “Muhtelif devirlerde, beşeriyeti idare etmek için taraf-ı lahutîden geldiği iddia olunan bütün münzel semavî kitabları tam ve etrafıyla tedkik ettimse de, tahrif olundukları için hiçbirisinde aradığım hikmet ve tam isabeti göremedim. Bu kanunlar değil bir cem'iyet, bir hane halkının saadetini bile temin edecek mahiyetten pek uzaktır. Lâkin Muhammedîlerin (A.S.M.) Kur'anı, bu kayıddan âzadedir. Ben Kur'anı her cihetten tedkik ettim, her kelimesinde büyük hikmetler gördüm. Muhammedîlerin (A.S.M.) düşmanları, bu kitab Muhammed'in (A.S.M.) zade-i tab'ı olduğunu iddia ediyorlarsa da, en mükemmel hattâ en mütekâmil bir dimağdan böyle hârikanın zuhurunu iddia etmek, hakikatlara göz kapayarak kin ve garaza âlet olmak manasını ifade eder ki; bu da ilim ve hikmetle kabil-i te'lif değildir. Ben şunu iddia ediyorum ki; Muhammed (A.S.M.) mümtaz bir kuvvettir. Destgâh-ı kudretin böyle ikinci bir vücudu imkân sahasına getirmesi ihtimalden uzaktır.



Sana muasır bir vücud olamadığımdan dolayı müteessirim ey Muhammed (A.S.M.)! Muallimi ve naşiri olduğun bu kitab, senin değildir; o lahutîdir. Bu kitabın lahutî olduğunu inkâr etmek, mevzu ilimlerin butlanını ileri sürmek kadar gülünçtür. Bunun için, beşeriyet senin gibi mümtaz bir kudreti bir defa görmüş, bundan sonra göremeyecektir. Ben, huzur-u mehabetinde kemal-i hürmetle eğilirim” (İ: 213).

Evet, Kur’an’ın bu imtiyazını gösteren pekçok deliller vardır. Bunlardan yalnız birisi, Kur’an’ın “Maziye ait ihbarat-ı gaybiyesidir. Evet, Kur'an-ı Hakîm bil'ittifak ümmi ve emin bir Zâtın lisanıyla zaman-ı Âdem'den tâ Asr-ı Saadete kadar, enbiyaların mühim hâlâtını ve ehemmiyetli vukuatını öyle bir tarzda zikrediyor ki, Tevrat ve İncil gibi kitabların tasdiki altında gayet kuvvet ve ciddiyetle ihbar ediyor. Kütüb-ü Sâlifenin ittifak ettikleri noktalarda muvafakat etmiştir. İhtilaf ettikleri bahislerde, musahhihane hakikat-ı vakıayı faslediyor. Demek Kur'anın nazar-ı gayb-bînisi, o Kütüb-ü Sâlifenin umumunun fevkınde ahval-i maziyeyi görüyor ki, ittifakî mes'elelerde musaddıkane onları tezkiye ediyor. İhtilafî mes'elelerde musahhihane onlara faysal oluyor. Halbuki Kur'anın vukuat ve ahval-i maziyeye dair ihbaratı aklî bir iş değil ki, akıl ile ihbar edilsin. Belki, semaa mütevakkıf nakildir. Nakil ise, kıraat ve kitabet ehline mahsustur. Dost ve düşmanın ittifakıyla kıraatsız, kitabetsiz, emanetle maruf, ümmi lâkabıyla mevsuf bir zâta nüzul ediyor. Hem o ahval-i maziyeyi öyle bir surette ihbar eder ki, bütün o ahvali görür gibi bahseder. Çünki uzun bir hâdisenin ukde-i hayatiyesini ve ruhunu alır. Maksadına mukaddeme yapar. Demek Kur'andaki fezlekeler, hülâsalar gösteriyor ki, bu hülâsa ve fezlekeyi gösteren, bütün maziyi bütün ahvali ile görüyor. Zira bir zâtın bir fende veya bir san'atta mütehassıs olduğu; hülâsalı bir sözle, fezlekeli bir san'atçıkla, o şahısların meharet ve melekelerini gösterdiği gibi, Kur'anda zikrolunan vukuatın hülâsaları ve ruhları gösteriyor ki, onları söyleyen, bütün vukuatı ihata etmiş, görüyor, (tabir caiz ise) bir meharet-i fevkalâde ile ihbar ediyor” (S: 404)

Sualde geçen “Hürriyet” meselesi ise; İslamiyet din, vicdan, söz ve yaşayış sahalarındaki hürriyet hudutlarının tayininde ve tatbikatında semavî kaynağa dayanan hayli adab ve hükümler getirmiştir.

Hz. İsa Aleyhisselam ise hayat-ı ictimaiyeye hakimiyet devresine girmeden semaya çıkarıldığından, İncil-i Şerifte cemiyet hayatının münasebetlerine bakan adab ve ahkâmdan daha çok ahlakî nasihatlar vardır. Dinî hükümler semavî kitaba dayanır, beşeri anlayışlarla dine ilave edilen hükümler dinin semaviliğini gölgeler. Bediüzzaman Said Nursî Hz. diyor ki “Din-i İsevî'de yalnız esasat-ı diniye Hazret-i İsa Aleyhisselâm'dan alındı. Hayat-ı içtimaiyeye ve füruat-ı şer'iyeye dair ekser ahkâmlar, Havariyyun ve sair rüesa-yı ruhaniye tarafından teşkil edildi. Kısm-ı a'zamı, kütüb-ü sâbıka-i mukaddeseden alındı. Hazret-i İsa Aleyhisselâm, dünyaca hâkim ve sultan olmadığından ve kavanin-i umumiye-i içtimaiyeye merci' olmadığından; esasat-ı diniyesi, hariçten bir libas giydirilmiş gibi, şeriat-ı Hristiyaniye namına örfî kanunlar, medenî düsturlar alınmış, başka bir suret verilmiş. Bu suret tebdil edilse, o libas değiştirilse, yine Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın esas dini bâki kalabilir. Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ı inkâr ve tekzib çıkmaz. Halbuki din ve şeriat-ı İslâmiyenin sahibi olan Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm iki cihanın sultanı, şark ve garb ve Endülüs ve Hind, birer taht-ı saltanatı olduğundan; Din-i İslâm'ın esasatını bizzât kendisi gösterdiği gibi, o dinin teferruatını ve sair ahkâmını, hattâ en cüz'î âdâbını dahi bizzât o getiriyor, o haber veriyor, o emir veriyor. Demek füruat-ı İslâmiye, değişmeye kabil bir libas hükmünde değil ki; onlar tebdil edilse, esas-ı din bâki kalabilsin. Belki esas-ı dine bir ceseddir, lâakal bir cilddir. Onunla imtizaç ve iltiham etmiş; kabil-i tefrik değildir. Onları tebdil etmek, doğrudan doğruya sahib-i şeriatı inkâr ve tekzib etmek çıkar” (M: 435)

Demek Kur’an’dan önceki semavî dinler ve kitablar, geçmişe nisbeten mes’leleri hayli çoğalmış olan bugünkü beşeriyete ve cemiyet hayatlarına cevap verecek külliyette değildir. Semavî kitabların muhtevalarını tek tek inceleyip mukayaselerle durumu ortaya koymak hem çok uzun zaman alır hem de ilim ehlince bilinen böyle meseleleri tafsilatıyla ortaya koymak ihtiyacı yoktur.

Yine sualde kaydedilen “mukaddes kitab ve peygamber” meselesine gelince; Dinde temewl teşkil eden bu gibi esaslarda bütün semavi dinler tahrifsiz asıllarıyla müşterektir. Ancak tafsilat ve isbatta tekamül vardır.

Bu mesêleye ait Bediüzzaman Said Nursî Hz. Kur’anî hükmü açıklarken diyor ki “İtikad ve amelde, usûl ve ahkâm-ı esasiyede peygamberlerin hepsi daimdirler, sabittirler, müttehiddirler. İhtilaf ve tefavütleri, ancak füruattadır. Zâten zamanların tebeddülüyle, füruatın da tebeddül ve tegayyürü tabiî bir şeydir” (İşaret-ül İ’caz,26). Üstad, aynı eserinde şunları da kaydeder “Ey ehl-i kitab! İslâmiyeti kabul etmekte size bir meşakkat yoktur. Size ağır gelmesin! Zira size bütün bütün dininizi terketmenizi emretmiyor. Ancak itikadatınızı ikmal ve yanınızda bulunan esasat-ı diniye üzerine bina ediniz; diye teklifte bulunuyor. Zira Kur'an, bütün kütüb-ü sâlifenin güzelliklerini ve eski şeriatlarının kavaid-i esasiyelerini cem' etmiş olduğundan, usûlde muaddil ve mükemmildir. Yani ta'dil ve tekmil edicidir. Yalnız, zaman ve mekânın tegayyür etmesi tesiriyle tahavvül ve tebeddüle maruz olan füruat kısmında müessistir. Bunda aklî ve mantıkî olmayan bir cihet yoktur. Evet mevasim-i erbaada giyecek, yiyecek ve sair ilâçların tebeddülüne lüzum ve ihtiyaç hasıl olduğu gibi, bir şahsın yaşayış devrelerinde, talim ve terbiye keyfiyeti tebeddül eder. Kezalik hikmet ve maslahatın iktizası üzerine, ömr-ü beşerin mertebelerine göre ahkâm-ı fer'iyede tebeddül vardır. Çünki fer'î hükümlerden biri, bir zamanda maslahat iken, diğer bir zamana göre mazarrat olur. Veya bir ilâç, bir şahsa deva iken, şahs-ı âhere dâ' olur. Bu sırdandır ki, Kur'an fer'î hükümlerden bir kısmını nesh etmiştir. Yani vakitleri bitti, nöbet başka hükümlere geldi, diye hükmetmiştir” (İ: 50).

İşte bütün semavî kitablara ve ve peygamberlere inanmayı şart koşan İslamiyet, beşerin tekâmülünü nazara alarak bir önceki semavi kitabdan sonra gelen kitabla amel etmeyi emretmiştir. Önceki kitabta olan dinin esaslarını sonrakine de koyduğu mevcud semavî kitablarda görülmektedir. O halde Tevrat ehlinin İncil’e karşı, İncil ehlinin de Kur’an’a karşı muhalefetleri, Allah’ın Rububiyetinin tekâmül kanununa karşı muhalefetleri oluyor. Halbuki bütün semavî dinlere karşı savaşan ateist cereyanlara karşı bütün ehl-i kitab dinin değişmez esaslarında birleşip mukaddesatı koruyabilmek kuvvetini sağlamak mecburiyeti vardır.

İnternette sorulan diğer bir sual ise şu idi

İslamın sahip olduğu fakat diğer dinlerin hiçbirinde olmayan hakikatler nedir?”

Baştan buraya kadar verilen izahatlar bu suale de cevaptır. Yani semavî kitabların tahrifsiz asıllarıyla Kur’an arasında esaslardaki hükümler aynı olup ancak beşerin tekâmül seviyesine uygun izah ve isbat farkı vardır ki bu da gelişen ilmin yolunu kapamamak için lazımdır diye yukarıda anlatılmıştır.

Evet, Kur’an bütün ilmi gelişmelere kapıları açarak hududsuz hedefler gösteriyor. Bu sebebledir ki münsif bazı Avrupa feylesofları bu hakikatı gördüklerinde hakikatı itiraf etmişlerdir. Ezcümle “Ondokuzuncu Asr'ın ve Amerika Kıt'asının en meşhur feylesofu Mister Karlayl, en yüksek sadâsıyla çekinmeyerek feylesoflara ve Hristiyan âlimlerine neşriyatıyla bağırarak böyle diyor, eserlerinde şöyle yazmış:



"İslâmiyet gayet parlak bir ateş gibi doğdu. Sair dinleri kuru ağacın dalları gibi yuttu. Hem bu yutmak, İslâmiyetin hakkı imiş. Çünki sair dinler -fakat Kur'an'ın tasdikine mazhar olmayan kısmı- hiç hükmündedir."

Hem Mister Karlayl yine diyor: "En evvel kulak verilecek sözlerin en lâyıkı, Muhammed'in (A.S.M.) sözüdür. Çünki hakikî söz onun sözleridir." Hem yine de diyor ki:

"Eğer hakikat-ı İslâmiyette şübhe etsen, bedihiyat ve zaruriyat-ı kat'iyyede iştibah edersin. Çünki en bedihî ve zarurî bir hakikat ise, İslâmiyettir."

İşte bu meşhur feylesof, İslâmiyet hakkında bu şehadetini eserinde müteferrik yerde yazmış” (H: 30).

Diğer bir sual ise şöyle idi “İslamiyeti doğru, diğer dinleri batıl yapan nedir?”

Bu sualin cevabını aşağıda sual sahibi veriyor ve diyor “Müslümanlar bu dinlerin tamamen bâtıl olduğunu kabul etmeyecekler tabii, onlar da bazı hakikatlar olduğunu söyleyecekler. Fakat hak olmayan kısımlar nelerdir?”.

Demek bu iki sualin maksadı “hak olmayan kısımlar nelerdir?” cümlesidir.

Bu sualin en kısa cevabı; Kur’an’ın tasdik etmediği kısımlardır. Çünkü Kütüb-ü Sabıkanın asliyetlerinin tesbitinde, Kur’an’ın sağlamlığı gibi mesuliyeti getiren kat’î tesbit olamadığından, Kur’an’ın tasvibi şeri’atta şart koşulmuştur. Büyük alimler Kütüb-ü Sabıkanın asliyetleri hakkında hayli çalışmalar yapmışlardır. Bediüzzaman Said Nursî Hz. bu hususu şöyle özetler “Tevrat, İncil ve Zebur'un ibareleri; Kur'an gibi i'cazları olmadığından, hem mütemadiyen tercüme tercüme üstüne olduğundan, pek çok yabanî kelimeler içlerine karıştı. Hem müfessirlerin sözleri ve yanlış tevilleri, onların âyetleriyle iltibas edildi; hem bazı nâdanların ve bazı ehl-i garazın tahrifatı da ilâve edildi. Şu surette o kitablarda tahrifat, tağyirat çoğaldı. Hattâ Şeyh Rahmetullah-i Hindî (allâme-i meşhur) kütüb-ü sâbıkanın binler yerde tahrifatını, keşişlerine ve Yahudi ve Nasara ülemasına isbat ederek, iskât etmiş. İşte bu kadar tahrifatla beraber, şu zamanda dahi meşhur Hüseyin-i Cisrî (Rahmetullahi Aleyh) o kitablardan yüz ondört delil nübüvvet-i Ahmediyeye dair çıkarmıştır. "Risale-i Hamîdiye"de yazmış. O risaleyi de, Manastırlı Merhum İsmail Hakkı tercüme etmiş. Kim arzu ederse, ona müracaat eder,” (M: 163).

Başka bir sualde de: “Budism ve benzeri dinlerin, yani doğrudan doğruya Allah’tan gelmeyen edyan-ı badılanın nesi yanlış?” diye soruluyor.

Bir dinin din olabilmesi, Allah’tan gelmesine bağlıdır. Bu beşeri dinlerin şurası burası yanlış denilmez, temelden bozuktur denilir. Bu sual sahibi ile önce “din” tabirinin mana muhtevasında ve hakikiş dinin ana yapısında ortak anlayışı sağlamak gerekiyor. Çünkü kelimeler, zatında mana taşımaz.

“Evladınız bu dinlerden birine girmek istese o’na ne dersiniz?” diye soru var.

Ebeveynin hakiki bir vazifesi evladını hak yolunda terbiye etmesi ve batıl yollardan korumasıdır.

Başka dinden bir adama, eğer hakkı dinleyecek münsif olduğunu bilirsek, hak dine girmesinin lüzumunu delilleriyle göstermeye çalışırız ki, bu medeni ve dini bir vazife ve hakperestlik yoludur.


Acele yazdık, kusura bakmayınız,
Kardeşin Rüştü.




Dostları ilə paylaş:


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©genderi.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə