Bulten sinir sayisi pdf



Yüklə 182.95 Kb.

səhifə90/93
tarix05.03.2018
ölçüsü182.95 Kb.
1   ...   85   86   87   88   89   90   91   92   93
: Bulten
Bulten -> Anadolu Aydınlanma Vakfı Sosyal ve Kültürel Bülteni • Sayı 53 • Ekim 2014 • Ücretsizdir
Bulten -> Türkiye’deki en etkin siber saldırılar

Sınır Özel Sayısı, Yaz 2016
179
edersek,  insan  sayısınca,  bu  upuzun 
kavrama  ipinin  her  bir  yerine  denk 
gelen  bir  insan  düşüncesi,  kavrayışı, 
algısı ve varoluşunun getirisi olan bir 
mizacı da vardır şu anda 
olarak, 
bunu azıcık gözlem ve deneyim bize 
söyler.  İnsan-insana  karşılaşmalarda-
ki  çakışmalar,  çarpılmalar,  zıtlaşma-
lar, sertleşmeler, yadırgamalar, beğe-
niler,  imreniler  bizi-bize  sürtüştürür. 
Her insanın içinde bu insanlık tarihin-
ce  düşünce,  sayısız  kombinasyonları 
yaparak  mizacına  bürünür  ve  çıkar. 
Müthiş  bir  “farklar”  dünyasıdır  bu. 
Ama  geçmişin  yürüyüşünü,  doğayı 
ve  devinimleri  izlediğinde;  incelikli 
bir akışmanın senkronize yayılışlarını 
sezer.  Ortak  bir  şarkı  mı  titreşmek-
tedir  yoksa  bu  tek  kişilik  kapalılıkta 
duyulan?
Bazıları merak eder, bazıları titreştiği 
yerin akışındadır. Belki ‘merak’ ilksel 
bir dairenin spiral yaptığı bir yerdir ve 
buraya kadar büyümüşlerin işidir.  
Ve  döner  kendine  bakar...  Nedir  bu 
kendine bakabilen şey? Kendisi şey-
lerin arasında şey gibidir. Yırtılabilen 
ve dikilebilen, yaşayan ve yürüyen bir 
bedenin içinde, bir denizaltı perisko-
pu  ile  dışarıya  bakar  bulur  kendini. 
Gökyüzü oradadır ama o uçamaz, bu 
derinlikte  bu  denizaltı  ona  bir  gök-
yüzü  bağışlayabilir  mi  ki?  Bedenin 
eprimesi,  ona  sınırlı  bir  zaman  tanır 
bu  raptedildiği  yer  çekimli  dünyada. 
Sınırlı bir zamanda, sınırlı bir beden-
de,  şu  anda,  buradadır.  Soruların  ce-
vapları da burada mıdır? Bilebileceği 
kadarını  bilebilmeye  yola  çıkanlar 
“anlam”  derdinin  sorgulayıcısıdırlar 
ve hem kendilerinin hem de bedenle-
rinin  olanaklarını  bilebilmeye  doğru 
yola çıkarlar. 
da ‘çocuktu
 
 
Rollo  May;  ‘
’nde 
“İnsan 
 içinde şaş-
kınlığa düşüren şu kahverengi kırmızı 
geyik  ve  bizonları  resmetmesi  değil 
mi?  Bizzat  güzelliğin  kavranışının, 
doğruya giden bir yol olduğunu düşü-
nün; 
”  der  ve  devam 
eder;  “Prometheus  mitinin  oyunbaz 
Yunanlıların  uydurdukları  kendileri-
ne özgü bir masaldan ibaret olduğunu 
düşünenler  varsa,  Musevî-Hıristiyan 
geleneğinde  neredeyse  tam  da  aynı 
gerçekliğin  bulunduğunu  hatırlata-
yım.  Âdem  ve  Havva  mitinden  bah-
sediyorum. Bu, ahlâkî bilincin ortaya 
çıkışının piyesidir. Kierkegaard’ın bu 
mitle (ve tüm mitlerle) ilişkili olarak 
dediği  gibi,  içsel  olarak  beliren  ger-
çeklik sanki dışsalmış gibi gösterilir. 
Âdem  miti,  her  çocuğun  doğumun-
dan  bir  kaç  ay  sonra  başlayarak  ve 
iki ya da üç yaşında tanınabilir haline 
ulaşarak,  sürekli  yeniden  canlandırı-
lır;  idealde  insanın  yaşamı  boyunca 
niteliğini  zenginleştirip  genişleterek 
tüm yaşam boyunca geliştirilir. İyi ve 
kötü bilgisi ağacının elmasını yemek, 
insan  bilincinin  şafağını  temsil  eder, 
ahlâkî  vicdan  ve  bilinç  bu  noktada 
eş  anlamlıdır.  Cennet  masumiyeti-
nin  bahçesi  ─ana  karnı,  gebelik  ve 
yaşamın ilk ayının ‘rüyadaki bilinç’i 
(tâbir Kierkegaard’ın )- ebediyen yok 
olmuşlardır.
Psikanalizin  görevi  bilinci  artırarak, 
gerçekte  insanların  iyi  ve  kötü  ağa-
cından  yemelerine  yardım  etmektir. 
Bu deneyimin birçok kişi için, Oidi-
pus için olduğu kadar ürkütücü olma-
sı bizi şaşırtmasın. İnsandaki bilincin, 
kişinin  kendisinde  yarattığı  dehşeti 
atlayan  herhangi  bir  ‘direniş’  (
)  kuramı  eksik  ve  muhtemelen 
yanlıştır.
Masumane saadeti yerine çocuk şim-
di kaygı ve suç duyguları deneyimini 
yaşar.  Çocuğun  payına  düşen  miras 
bireysel  sorumluluğun  duyumu  ve 
hepsinden  önemlisi  ancak  sonraları 
gelişecek  olan  sevme  yetisidir.  Bu 
sürecin ‘gölge’ yanı, bastırmaların ve 
aynı  zamanda  nevrozun  belirişidir. 
Gerçekten meş’um bir olay. Buna ‘in-
sanın düşüşü’ derseniz, bunun ‘yuka-
rıya doğru düşüş’ olduğunu ileri süren 
Hegel  ve  diğer  sorgulayıcı  tarih  çö-
zümleyicilerine katılmalısınız; çünkü 
deneyim  olmaksızın,  tanıdığımız  ha-
liyle ne bilinç olurdu ne de yaratıcılık.  
Bu çağdan baktığımızda geriye doğru 
kendimizi  çırılçıplak  ademe  dek  so-
yabiliriz. Her bilme bir örtüyü sıyırıp, 
diğerini getirmiş. Biz daha çok örtü-
lüyüz,  daha  çok  öğrenmeyle  yüklü-
yüz, bu toprağın ‘yeterli derinindeki’ 
çekirdek yapar bizi. Bu dünyanın ge-
nişliğinde,  kendi  derinine  sürülmüş-
lük, çekirdeğin toprak altındaki olma-
sı  gereken  derinliğe  itilmesi  gibidir. 
Artık  çekirdeğin  kaderi  bahçıvana, 
güneşe ve suya bağlı olsa da, tüm ka-
bulüyle buna kendini açan çekirdeğe 
de bağlıdır, bu kendini açma bir eşik 
taşı olsa gerek, tüm örtülerinin ağırlı-
ğında, anlam arayan insanın derdinin 
yürüttüğü eşik taşı. Bu dertle yürüme 
seçimleri barındırır. Ya da seçim gibi 
görünen,  tercih  edildiğini  düşündü-
ğümüz şeyleri. Temeldeki ‘özgürlüğe 
zorunluluk’ uzak düzlemlere bir süre 
izin verebilir gibi görünüyor.
Ve  çekirdek  gökyüzüne  doğru  düşer 
toprağın altına.
Tüm  bilmeler,  sormalar,  öğrenme-
ler  getirir  bir  anlam  sorununa  yaslar 
Anadolu Aydınlanma Vakfı 
Düşünüyorum Bülteni


180
Sınır Özel Sayısı, Yaz 2016
insanı. Yaşam  ve  ölümün  tahtereval-
lisinde,  yaşayan  kendisi,  ölümünün 
yansıması  olan  diğer  kendisiyle  bir 
ağdır-çöğdür  oyununun  içindeki  ço-
cuktur. Tam  ortasındaki  durgun  nok-
ta;  ikisinin  birbirine  yaklaşması  ve 
büyük  zıt  zıplayışların  merkeze  bu 
ikiliyi  zorunlu  olarak  taşıyıp  nokta-
laşmasıyla olabilir.
Karşıdaki karşıda kaldığı sürece ve bu 
kapalı devre salınımda bizi eskiterek, 
hayatın  ipliklerini  sökecek  ve  bilin-
meyene fırlatacaktır. Bu bilinmeyeni, 
yani  varlığımızın  temel  anlam  soru-
nunu karşıdakinde kapalı tuttuğumuz 
sürece, kendi içinde salınımlı bir eğ-
lencelilik  taşısa  da,  biz  gözlerimizi, 
onun tehditkâr ve oyunun hâkimi olan 
gözlerinden  kaçırsak  da,  bu  tahtere-
valliden inemez ve ne denli kaçmaya 
çalışsak da onun biz eridikçe güçlen-
diğini  ve  eninde  sonunda  büyük  ka-
ranlığa bizi fırlatacağını biliriz.
Kendi ve öleceğini bilen kendi, ikisi 
birden  nasıl  yürüyecek  yaşamı?  Biri 
diğerini anlamsızlaştırıyor, diğeri öte-
kinin  anlamsızlaştırma  tehdidinden 
korkuyor.  Bu  vızıltılı  zikzaklı  bilinç, 
yürümüyor,  yuvarlanıyor  (alışkanlık-
lar, toplumsal elbiseler, güven konfor 
alanlarının  ölü  ve  gürültülü  sesine 
bırakarak kendini bir süre) bilincinin 
dışına atıyor ve bilinçdışı korkusunun 
mezar taşına dönüyordu
─Hayat  herkesi  kıstırır,  kısılma  zor-
lanmış  bir  içe  dönüklükle  kendini 
kendisinin itiraz dolu kuyusuna atar.-
Ne  yapabiliriz  bu  kısacık  sonluluk-
ta?  Limit  bahsinde 
  eğri 
bir noktadan sonra hep yakınsamada 
kalır,  asla  bitişmez,  son  yoktur,  bu 
‘başlangıcım  da  yoktur’  demektir. 
Ama bizim var, dünya zamanında ilk 
nefesin dakikası belli ve sonu var. Za-
mansızlık  var  mı? Aralıkta  bir  yerde 
bir kurgunun içinde sıkışmış gibiyiz, 
sanki delinmesi gereken bir çeper var 
ve  akması  gereken  de  biz  gibi  dur-
maktayız.  Ölümle  beden  çeperinden 
akıp giden bilinç, bilip gitmiş ile bir 
midir?  Birdir  birin  içinde  belki  ama 
biricikliği  nerededir,  bilebilir  miyiz? 
Burada  ve  şimdi  akışabilecek  bir  in-
celmeyi insan kendi kendinden bekle-
yebilir mi?
İnsan  kendi  içindeki Truva  atını  hep 
bilir.
Truva  atını  göz  ardı  ederek  kaçarak 
yaşadığında,  kendini  eninde  sonun-
da  içine  askercikleriyle  yayılarak 
yıkacağını  da  bilir.  Bunun  kabulüyle 
tokalaşmışlar  belki  daha  cesurdurlar, 
ama  Truva  atına  itiraz  en  çok  kor-
kan  kahramanlardan  gelmektedir,  bu 
korku  onu  barıştıracak  olanın  tam 
da  kendisidir,  hem  cesaret  korkuyla 
anlamlıdır.  Campell  “
”  derken, 
cesaret için ise Rollo May şöyle der
“Cesaret, sevgi ve sadâkat gibi diğer 
kişi değerleri arasında yer alan bir er-
dem ya da değer değildir. Cesaret tüm 
diğer erdemlerin ve kişi değerlerinin 
altında yatan ve onlara gerçeklik ka-
zandıran temeldir. Cesaret olmaksızın 
sevgimiz salt bağımlılık olarak solar. 
Cesaretimiz  olmaksızın  sadâkatimiz 
uyumculuk halini alır. 
  (cesaret)  sözcüğü  ‘kalp’ 
anlamına  gelen  Fransızca  sözcük 
“ œur”  ile  aynı  kökten  gelir.  Kalbin 
kollara,  bacaklara  ve  beyne  pompa-
ladığı kan ile tüm diğer organlara ka-
zandırdığı  işlev  gibi,  cesaret  de  tüm 
psikolojik  erdemleri  olanaklı  kılar. 
Cesaretin  yokluğunda  diğer  değer-
lerden,  çürüyen  erdem  müsveddeleri 
olarak söz edilebilir.’’
Kahraman;  ‘Kim  koydu  bu  atı  içi-
me?’,  ‘Yıkılmak  için  neden  varım 
diyenlerdi’.  Neyin  nesiydi  bu  yaşam 
ve  yaşamsızlık  ne  demekti?  Yaşamı 
bilemeyen  diğerinin  nedenine  zıpla-
yamıyordu. Elimizde o vardı kurcala-
nacak.  Kendi  yaşamıyla  sınırlı,  o  da 
ölümüyle sınırlıydı. Bir bedenin ola-
naklarında 
liğe tutsaktı.
Kuş kafesteydi işte ve hezârfen kuşun 
kafasının içinde...

.’’  der  Proust  ‘
’ da. 
Bildiği kendinin, kendinde yıkılış-ya-
pılışı,  kendi  kendini  gözlemleyenin 
gelmesiyle  başlıyordu,  durağan  nok-
tada  duran  ve  ikisini  birbirine  çeken 
göz ile. Özgürleşme; arzusunun çekir-
değiydi. İnsan ona yazgılıydı ve örtül-
müş toprağından filizlenme içe sızan 
su  istiyordu.  Su  ise  örtülerin  teker 
teker  soyulmasını,  akmak  ve  akıştır-
mak  için  çeperinin  incelmesini  talep 
diyordu. Bilincinin kıvrımlarını yıka-
yıp, üst bilince doğru buharlaştırmak 
için  yaklaşıyordu.  İncelikli  bir  işti, 
insan  indirgenirken  yükseltgeniyor-
du tıpkı bir röntgen banyosunda imiş 
gibi.  Bir  vücûd,  tek  tek  hücrelerin 
  akışın  ahengiyle  ayaktaysa, 
insanın bilinci de böyle bir duyarlık-
lıkta  kendini  aşabilir,  evrensel  olana 
taşıyabilir. Bu da diğerlerine açılmak, 
anlamak, sezebilmek ile ‘öteki korku-
sunun’ kabuğunu sevebilme yetisiyle 
inceltmeyle mümkün. 
İnsan  nasıl  uzatacaktı  başını  karanlı-
ğından güneşe? İncelmek ne demekti 
onun için? Dünyada oluşun acılı tutu-
nuşunun 
 bulutu herkesi sarar, 
ama  bu  buluta  verilen  yanıt  çekirde-
ğin kaderini belirler.
“Nevrotik,  kendi  çelişkili  merkezini 
yitirmekten korkuyorsa dışarıya uzan-
mayı reddeder ve kendini kasarak geri 
çeker, dünya alanını ve reaksiyonları-
nı  kıstıkça,  büyümesi  ve  gelişmesi 
durur. Bu durum Freud’un zamanında 
yaygın bir biçimde rastlanan nevrotik 
bastırmaları  ve  ketlemeleri  oluştu-
ruyor.  Oysa  günümüz  dışa  yönelimli 
uyumculuk  dünyasında,  yaygın  nev-
rotik tarz tam tersiyle karşımıza çıkı-
yor; benliğin diğerine katılımı ve di-
ğerleriyle özdeşleşmesi içinde varlığı 
Anadolu Aydınlanma Vakfı 
Düşünüyorum Bülteni



Dostları ilə paylaş:
1   ...   85   86   87   88   89   90   91   92   93


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©genderi.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə