C mezhep "Mezheb" sözlükte, gidilecek yer, gidilecek yol, görüş, doktrin ve akım gibi manalara gelir



Yüklə 49,86 Kb.
tarix30.10.2018
ölçüsü49,86 Kb.

C. MEZHEP

"Mezheb" sözlükte, gidilecek yer, gidilecek yol, görüş, doktrin ve akım gibi manalara gelir. İslâmî bir terim olarak da mezhep, kendi içinde tutarlı bir düşünce sistemine sahip olduğu kabul edilen itikâdî ve fıkhî doktrini ifade eder. Çoğulu "mezâhib" dir. Mâtürîdî mezhebi ve Şafiî mezhebi gibi. Mezheb kurucusu kabul edilen imam veya müçtehid hiç bir şekilde bir din koyucusu veya din tebliğcisi değildir. Yüce Allah tarafından konulan ve Hz. Muhammed (s.a.) tarafından tebliğ edilen İslâm dininin gerek akaid, gerekse fıkıh alanına giren meselelerini delilleriyle birlikte ele alıp bunlara ilişkin yorum ve çözümler getirme ihtiyacı karşısında, delillerinden hüküm çıkarma yeterliğine sahip bilginler birbirinden farklı görüşler ortaya koymuşlardır. İşte belli bilgin guruplarının belli görüşlerine mezhep denilmiştir. Genellikle fıkıh mezhepleri, kurucularının isimleri ile anılır. Hanefî mezhebi, Mâlikî mezhebi gibi. Akaid mezhepleri ise, Şîa, Mutezile, Havariç gibi belli topluluklara nisbet edildiği gibi kurucusuna İzafetle de anılmıştır: Mâtürîdî, Eş'arî gibi. Ana akaid mezheplerinin ayrıldığı kollar da fıkıh mezhepleri gibi daha çok bir şahsa nisbet edilmiştir. Akaid mezhepleri İçin daha çok "gurup" anlamına gelen "fırka" (çoğulu "firak"), "görüş" anlamına gelen "makale" (çoğulu "makâlât") ve "anlayış tarzı" manasına gelen "nıhle" (çoğulu "nihai") kelimeleri kullanılır.

İslâm'ın getirdiği fikir ve vicdan hürriyeti, fertlerin birbirinden farklı duygu, düşünce ve karakterde yaratılmış olmaları, âyet ve hadislerin bir kısmının ifade ve kapsam yönünden kolay anlaşılır, bir kısmının da manalarının kapalı olması, bunları değerlendiren bilginlerin değişik metod ve ölçülere sahip olmaları, hilafet tartışmaları, müslümanlar arasında meydana gelen iç savaşlar, müslümanlann çeşitli kültürlere sahip milletlerle temasa geçmesi, felsefî eserlerin tercüme edilerek İslâm dünyasında yayılması, değişen akımlar ve gelişen toplum hayatının doğurduğu ihtiyaçlar karşısında âyet ve hadislerden hüküm çıkarma zorunluluğunun hissedilmesi ve değişik siyasi düşünceler zamanla fıkhî ve itikadî mezheplerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Zamanla Kitap ve Sünnetten hüküm çıkarma gücünde olmayanlar bu güçteki âlimlerin görüş ve düşünceleri etrafında toplanarak mezhepleri oluşturmuşlardır.

Akaid

İslâm dini tevhid dinidir. Tevhid, Allah'ı zatında, sıfatlarında, fiillerinde bir kabul etmek, onu yegane tapınılan varlık, tek otorite tanımak demektir. Bu anlayış bütün müslümanlann birlik ve beraberlik içinde ırk, dil, bölge vb. etkenlerle parçalanmamalarını da gerektirmektedir. Bu sebeple müslümanların birlik ve bütünlüğünü bozan her türlü sosyal parçalanmalar ve bu sonuca götüren fikir ayrılıkları yasaklanmıştır. Şu âyetler bu hususu vurgulamaktadır: "Hepiniz Allah'ın ipine (dinine, tevhidine) sımsıkı sarılın, parçalanıp ayrılmayın" (Al-i İmrân 3/103), "Allah'a ve Râsûlü'ne itaat edin. Bİrbirİnizle çekişmeyin, aksi takdirde za'fa düşer, kuvvet ve devletinizi elden kaçırırsınız" (el-Enfâl 8/4.6). Fikir ayrılıkları her ne kadar tabii ve kaçınılmaz ise de, bu serbesti, müslümanlann bölünmesine ve parçalanmasına yol açmama şartı ile sınırlıdır. Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Siz kendilerine apaçık âyetler ve deliller geldikten sonra parçalanıp dağılanlar gibi olmayın" (Al-i imrân 3/105). Âyetten anlaşıldığına göre sosyal anlamdaki parçalanmanın yanısıra, hakkında apaçık âyet ve deliller bulunan dinî hükümleri ihtilaf konusu yapmak da yasaktır. Bu durumda iman esaslarının, islâm'ın şartlarının, farz veya haram oluşu kesin delille sabit olmuş diğer dinî hükümlerin müslümanlar arasında çekişme konusu yapılması caiz değildir. Bu temel hükümlerin varlığı kabul edildikten sonra, ayrıntıları ve farklı yoruma müsait olanların anlaşılması hususunda birbirinden farklı ilmî görüşler ortaya koymak ve değişik sonuçlara ulaşmak ise serbesttir. İşte İslâmî mezhepler bu metod ve anlayış farkından doğmuşlardır. Fıkhî konularda farklı sonuçlara ulaşmak genellikle müsamaha ile karşılanmış, rahmet olarak telakki edilmiş ve hatta Hz. Peygamber tarafından tecvik edilmiştir.1[89]

Hz. Peygamberin vefatından sonra ortaya çıkan ihtilafların bir kısmı siyasi bir kısmı da fikrî sebeplere dayanıyordu. Ancak siyasi nitelikli ihtilaflar da zamanla fikri ve dini şekillere bürünmüş ve İslâm dininin akaid sahasını ilgilendiren meseleler arasına girmiştir. Böylece daha ilk dönemlerde çeşitli akaid mezhepleri ortaya çıkmıştır.

Hz. Peygamber bir hadislerinde ümmetinin 73 fırkaya ayrılacağını, bunlardan birinin kurtuluşta, diğerlerinin ateşte olacağını belirtmiş, kurtuluşa erenlerin kimler olacağı sorusuna "benim ve ashabımın yolunu İzleyenler" cevabını vermiştir (Ebû Dâvud, Sünnet, 1; İbn Mâce, Fiten, 17). Hadiste geçen "kurtuluşa erenler" ve "ateşte olanlar" ayrımı gözönünde bulundurularak akaid mezhepleri Ehl-i sünnet (fırka-i naciye) ve Ehl-i bid'at olmak üzere ikiye ayrılarak incelenmiştir. Ehl-i sünnet kendi içerisinde Selefiye, Matürîdiye ve Eş'ariye olmak üzere üçe ayrılarak, Ehl-i bid'at ise genellikle Mutezile, Şîa, Havâric, Mürcie, Mücessime-Müşebbihe ve Cebriye olmak üzere altı gurupta incelenir.2[90]



Fıkıh

1- Mezhebe Bağlanmanın Tarihi ve Fikri Temelleri:İslâm hukuk tarihinde "mezhepler" konusunu iyi tahlil edebilmek için şu üç başlığı birbirinden ayırdetmek gerekir:

a- Mezheplerin ortaya çıkışı ve oluşması,

b- Mezheplerin istikrar kazanması (mezhep realitesinin toplumda yer etmesi),

c- Mezheplerin belirli bölgelerde yayılmış ve tutulmuş olması.

Birinci başlıkla ilgili olarak şu kadarını söylemek herhalde yeter: Farklı anlaşılmaya müsait yazılı bir kaynaktan hüküm çıkarma durumunda bulunan hakim veya hukukçuların farklı yöntemler izleyebileceklerini hukuk nosyonuna sahip herkes kabul eder. Bundan ayrı olarak İslâm hukukunun ikinci aslî kaynağı olan Sünnet malzemesinin sınırlandırılmasında önemli bakış farklılıklarının olması (hadisin tedvini öncesinde bir âlime ulaşan hadisin başka bir âlime ulaşmamış olması, gerek tedvin öncesinde gerekse tedvin sonrasında bir âlimin sahih saydığı hadisi diğerinin sahih saymaması, böylece birincisi bakımından konu nass ile düzenlenmiş olduğu halde diğerine göre konu hakkında kanun boşluğunun bulunduğunun kabulü) vakıası hatırlanırsa görüş ayrılıklarının yeni bir boyut kazanmış olacağını kavramak güç olmaz.

Üçüncü başlıkla ilgili olarak, yani bir mezhebin belirli yerlerde yayılmasının âmilleri etrafında İslâm hukuk tarihi yazarları değişik tesbitler ortaya koymuşlardır. Bu çerçevede bir mezhebin belirli dönemlerde devletin desteğini almış olması veya bir mezhebin eğilim ve ilkeleriyle belirli bir bölgenin kültürünün ve sosyal yapısının uygunluk arzetmesi gibi âmiller anılabilir.

Bir mezhebe bağlanmanın gerekli olup olmadığı ve birden fazla mezhepten yararlanmanın sakıncalı olup olmadığı sorusuna sağlıklı bir cevap bulabilmenin yolu ise, yukarıdaki ikinci başlığın tetkikinden yani "mezheplerin istikrar kazanmasının temelinde hangi ihtiyacın yattığını" tesbit etmekten geçer.

Sahabe-i kiram ve tâbîûn dönemlerinde henüz mezhepler oluşmamıştı. Bir müslüman karşılaştığı dini bir mesele için, güvendiği afimin görüşüne başvuruyor, tutumunu buna göre ayarlıyordu. Hâkimler de önlerine getirilen hukukî ihtilâfları ya kendi içtihatları ile ya da ittiba ettikleri bir müçtehitin içtihatına göre çözümlüyorlardı.

Zamanla, İslâm ülkesinin farklı bölgelerinde farklı hükümler uygulanıyor olmasının toplumda önemli rahatsızlıklara yof açmaya başladığı anlaşılmaktadır.

Esasen, bir meselede delil ve yorum farklılığı sebebiyle birbirine taban tabana zıt iki çözümü ilmî açıdan izah etmek çok güç olmayabilir. Meselâ, bir fakihin tazminat ödenmesi gerekeceğine hükmettiği bir olayda başka bir fakih tazminata gerek olmadığına; bir fakihin kadının tefrik talebinin kabul edilmesi gerektiğine hükmettiği bir olayda bir başka fakih tefrik yönüne gidilemeyeceğine, hatta bir fakihin kısas gerekeceğine hükmettiği bir olayda başka bir fakih kısas yapılamayacağına hükmedebilir ve bu içtihatların ikna edici ilmî izahları olabilir. Nitekim fıkıh kitapları bu tür görüş ayrılıklarıyla doludur ve bu farklı görüşler değişik bilginlerce savunula gelmiştir.

Yine, farklı ülkelerde veya bir ülkede olmakla beraber farklı zamanlarda, bu birbirine zıt çözümlerin herkese uygulanması halinde,-taraflardan biri mahkeme kararını kendisi için ağır bulsa bile- bu hükümlerin kişilerin adalet duygularını rencide etmeden varlığını koruması çok güç olmayabilir. Nitekim "Şeriatın kestiği parmak acımaz" vecizesi bu anlayışı yansıtmaktadır.

Fakat aynı toplumda yaşayan fertlere farklı hükümlerin uygulanmasına imkan verilmesi halinde, bu, kısa zamanda önemli sancılar meydana getirir ve hukuk anarşisine yol açar.

İşte Abbasi hilafetinin başlarında İslâm ülkesinde bu istikamette gelişen gidişatı farkeden devlet sekreteryasında görevli Abdullah b. Mukaffa', devlet başkanına sunduğu genel bir raporda, hukuk anarşisini giderici tedbirler alınmasını önerme ihtiyacını duymuştur. Bu raporda şöyle deniyordu: "Emîrü'l mü'minîn"in (Hali-fe'nin)... üzerine eğilmesi gereken hususlardan biri de, çok önemli ihtilâflara yol açan birbiriyle çelişkili farklı hükümler meselesidir. Keşke Emîrü'K müminîn, bu farklı hüküm ve uygulamaların -her bir tarafın Sünnet'ten ve kıyastan dayandığı delillerle birlikte- derlenip bir kitap halinde kendisine sunulmasını emretse, sonra bunlara bakıp birleştirici ve kesin karakterde bir kitap yazsa; umarız ki Allah hata ile doğrunun karışımı olan bu hükümleri tek bir doğru hüküm kılar."

Kısaca İbnu'l-Mukaffa' ülke genelinde bir kanunlaştırmaya gidilmesini teklif ediyordu.

Şüphesiz fıkhî hükümlerin tedvininin (derlenip kanun haline getirilmesinin) faydalarının yanısıra birtakım sakıncaları da vardı. Ayrıca İslâm hukukunun aslî kaynaklarından Sünnet'in henüz tedvin edilmemiş olması da, bu meyanda dikkate alınması rekli çok önemli bir husus idi. Bu yüzden j^âm Mâlik, halifenin kanunlaştırma yönündeki teklifini kabul etmedi.

Sonuç olarak, İslâm dünyasındaki bu ilk kanunlaştırma girişiminin olumlu neticelenmediği görülmektedir. Fakat bu, sözü edilen girişimi harekete geçiren ihtiyacın ortadan kalktığı anlamına gelmez. Aksine bu yöndeki ihtiyaç zamanın ilerlemesi ile kendisini daha fazla hissettirir olmuştu.

İşte bu açmaz (bir yandan hukuk birliği ihtiyacının bulunması, diğer yandan ise kanunlaştırmaya gidilememesi) karşısında müslüman toplumlar spontane bir çözümle bu meseleyi halletmek durumunda kalmışlardır. Bu çözüm de mezheplerin istikrar kazanması, bir anlamda, bir mezhebin esas alınıp ona kanun misyonunun gördürülmesi olmuştur.

Artık bir mezhebin çözümleri bazı konularda diğer mezheplerdekilere göre -toplumun ihtiyaçlarını karşılama, fakihe ve hakime doyurucu görünme ve hatta adalet duygusunu tatmin etme yönünden- daha zayıf görünse bile, hukuk birliğinin sağlanmış olması diğer yönlerdeki sakıncaları önemli ölçüde .hafifletmiş oluyordu. Böylece İslâm dünyası -bazı sınırlı ve mevziî düzenlemeler bir yana- birden fazla mezhepten yararlanarak toplum geneline uygulanacak hukukî hükümleri kanun haline getirme yönündeki bir tercihe ancak yirminci asrın başlarında (1917 yılında Osman-Hukuk-ı Aile Kararnamesi'ni yürürlüğe koyarak) ulaşabilmiş, bir anlamda, "hukuk emniyet," düşüncesine hukukun diğer '^iyonlarına nisbetle daha fazla önem verilmiştir.

Şu halde bir mezhebe sıkı biçimde bağlanmanın temel gerekçesi, çelişmezlik ve kendi içinde tutarlılık arayışıdır. Şayet mezheplerin, kendi içinde tutarlılığı sağlayan metodlara sahip birer hukuk doktrini olduğu söylenebilirse, bir mezhebin esas alınması bu arayışı tatmin edecek en iyi yollardan biri sayılabilir. Fıkıh usulü eserlerinin kaleme alınmaya başlandığı ilk dönemlerde ortaya konan tavırlar (özellikle Hanefî usulü etrafındaki tartışmalar ve açıklamalar) dikkatle incelenirse, İslâm bilginlerinin mezheplere (özellikle kendi mezheplerine) bu nazarla baktıkları yani onu kendi içinde tutarlı kurallar bütünü olarak gördükleri anlaşılır.

Bununla birlikte her mezhepte bu hususta eleştiriye açık noktalar bulunabileceği inkâr edilemez. Öte yandan, teorik olarak mezhebin usulü kendi içinde tutarlı olsa da, pratik hayatın ortaya çıkardığı ihtiyaçlar ve toplumdaki değişmeler karşısında, ya da dayanılan delilin (özellikle Sünnet malzemesinin) yeniden gözden geçirilmesi İle, fıkıh alanında uzman kişilerce (bir mezhep esas alınmakla beraber bazı meselelerde başka mezheplerden iktibasta bulunma yahut her bir meseleyi yeniden inceleyerek en uygun çözümü belirleme şeklinde) değişik mezheplerden yararlanma yoluna gidilmesi, çelişmezlik arayışı düşüncesini ihlâl etmez.

Günümüz şartlarında, hukukî uyuşmazlıklara (yargı kararlarına) konu olan meselelerde, bu manadaki ihtiyacın giderilmesi -izlenecek yol açısından- büyük zorluklar taşımaz. Her bir konunun uzmanlarınca, toplumun ihtiyaçlarını karşılayacak ve delili en kuvvetli görüşün belirlenmesi ve bu çözümün kanunlaştırılması; sonra kazaî içtihatlar mekanizması ile bir taraftan bu çözümlerin doyuruculuğunun kontrolü bir taraftan da uygulama birliğinin sağlanması; şartlar değiştikçe bu çerçevede gereken değişikliklerin yapılması mümkündür. Dolayısıyla^ hukuk alanında tek mezhebe sıkı bir şekilde bağlanma düşüncesi, temelindeki gerekçeyi yitirmiş demektir.

İslâm fıkhının sadece günümüzdeki çerçevesi ile hukuk alanını düzenlemekle kalmayıp kişinin Allah'a karşı vecibelerini de düzenlediği dikkate alınırsa, konuya müslüman fert açısından da bakmak gereği ortaya çıkar: Dar anlamıyla dinî konularda (ibadetler ve helâl-haram konularında) da bir müslümanın kendi içinde tutarlı kurallar bütününü hayatına uygulamak istemesi tabiîdir. Hukuk birliğinin olmadığı bir ülkede farklı farklı hükümler uygulanarak bir hukuk anarşisi yaşanması ne kadar rahatsız edici ise, kişinin kendisini ikna eden haklılık gerekçelen olmaksızın dinî yaşantısını değişken, ölçüden mahrum kurallara göre yönlendirmesi de o kadar, hatta -mahkeme kararlarında olduğu gibi dünyada olup biten bir hesaplaşma ile sınırlı olmadığı için-daha çok rahatsız edicidir.

İşte bu yönüyle bir mezhebe bağlılık, kişi için güvenli bir yol sayılabilir. Fakat bu, izlenmesi zorunlu ya da en iyi yol olduğu anlamına da gelmez.

Avam açısından konuya bakıldığında, kişinin her bir meselede hükmün dayandığı delilleri ölçüp tartması, bir meselede başka mezhebin hükmünü aldığında metodik açıdan çelişkiye düşülüp düşülmeyeceğini tesbit edebilmesi beklenemez. Şu halde ona, bir mezhebe bağlanmanın verdiği güveni sağlayıcı bir alternatif sunmak gerekir.

Bu konuda güven verici bir yöntem olmak üzere (kişinin Allah'a karşı kulluk görevini huzurla ifa edebilmesi için) biri genel diğeri özel nitelikli iki yol önerilebilir:

Genel nitelikli güven yolu, icmaya aykırı olmayan (yapılan uygulamanın hiçbir İslâm âliminin vardığı sonuçla bağdaştırılmaz duruma düşmediği) bir çözüm olmak kaydı İle, herhangi bir müçtehidin görüşü ile amel edilebileceğinin kabulüdür. Bu yolu izleyen kişi, herbir müçtehidin Allah katında doğru olanı araştırmak için azamî çabayı harcamış olduğu, hepsinin aynı kaynakları esas aldığı ve Allah katındaki doğrunun bunlardan herhangi birindekine uygun olduğuna dair açık bir delil bulunmadığı noktasından hareket etmiş olacaktır. Felsefi temel itibariyle bu tutum tutarlı sayılır; çünkü kaynaklar birdir ve içtihatla amaçlanan hedef birdir. Metodoloji açısından ise tutarlılığına güvenle bakılabilmesi kolay değildir. Meselâ, bir meselede Kur'ân'ın mütevatir de olsa sünnetle neshini kabul etmeyen bir müçtehidin görüşünü uygularken, başka bir meselede Kur'ân'ın mütevatir sünnetle neshini kabul eden bir müçtehidin görüşünü uygulamak; bir meselede, bir sahabinin Rasûlullah'tan rivayet edip daha sonraki tabakalarda tevatür sayısındaki ravilerce rivayet edilen hadise (meşhur sünnet) metodik açıdan ayrı bir değer veren müçtehidin görüşünü uygularken, başka bir meselede bu tür hadisi ha-ber-i vâhid sayan ve ona göre bir metodik rol tanıyan müçtehidin görüşünü uygulamak gibi durumlara düşülmeyeceğini garanti etmek mümkün değildir. Bununla birlikte, zaruret, ihtiyaç gibi gerekçelerle (ki bunlar İslâm fıkhının herkesçe kabul edilen ilkeleridir) kişinin birden fazla mezhep hükmünü dinî hayatında biraraya getirmesi de, kıstastan mahrum gelişigüzel bir seçim yapmış olma endişesini ortadan kaldıran bir güvence sayılabilir.

Özel nitelikli güven yolu ise, bir meselede hangi içtihadın delillerinin daha kuvvetli ve içinde bulunulan zamanın şartlarına daha uygun olduğuna dair ehliyetli kişilerin veya kuruluşların yaptıkları tercihlerin esas alınmasıdır. Bu tür tercihler, çoğunlukla, metodik çelişki şüphelerinden uzak olup, daha çok, hadislerin sıhhat derecelerinin gözden geçirilmesine, farklı yorumlar yahut maslahatla ilgili farklı değerlendirmeler içinden mevcut şartlara en uygununun belirlenmesine yöneliktir.

Bu ikinci yolun, avam açısından, dini yaşantıyı tutarsızlıklara düşmeden sürdürebilmek için izlenebilecek en emin yol olduğu söylenebilir. Bu yolda, tercih edilen görüşün dayanakları ve diğer görüşlerle karşılaştırmasının yapıldığı yayınları takip ederek yürünmesi halinde, bu yolun aynı zamanda kişinin fıkıh kültürünü geliştirmesine ve böylece topluma bu konuda bir seviye kazandırılmasına da yardımcı olacağı şüphesizdir.

Bu alanda müslümanları aydınlatma ve onların güvenerek uyabilecekleri tercihleri ortaya koyma hususunda ilgili kuruluşlara önemli görevler düştüğü açıktır.

Bu tahliller ışığında tek mezhebe bağlılık ve telfik ile ilgili görüşlere kısaca değinip, mezheplerin kolay hükümlerin izleme hakkında bir değerlendirme yapmak uygun olur.

2- Tek Mezhebe Bağlılık: Telfik" konusu ile "tek mezhebe bağlı-!'k" meselesi arasında sıkı bir bağ olduğundan, önce bu mesele hakkındaki görüşlere kısaca değinmek gerekir.

Bu mesele ele alınırken, müçtehit olmayan bir mükellefin durumunun sözkonusu olduğuna ve böyle bir kimsenin şerT-amelİ konularda daima bir mezhebe göre davranması gerekip gerekmediği sorusuna cevap arandığına dikkat edilmelidir. Gerek devlet gerekse fert planında bir mezhebe bağlanma gereğini ortaya çıkaran tarihi ve fikri temellere daha önce temas edilmişti. İşte bu bağlanmanın "taassup" derecesine ulaşmasını takibeden dönemlerde, bir mezhebe bağlı davranmanın ve hatta hep o mezhep üzere kalmanın vacip olduğu (dahası mezhebinden ayrılana tazir cezası uygulanması gerekeceği) yönünde fikirler ileri sürülür olmuştur. Buna karşılık muhakkik âlimler, içtihat edemeyen bir mükellefin hep bir mezhebe bağlı kalmasını gerektirecek şer'î bir delil bulunmadığını, böyle bir kimse için vacip olanın, ehliyetine kani olduğu âlimlere sormak, öğrenmek ve buna göre davranmaktan ibaret bulunduğunu isbat etmeye çalışmışlardır.



3- Terfikin Kapsamı Ve Telfikle İlgili Görüşlerin Özeti:

Telfik, sözlükte, kumaşın iki kenarını birleştirip dikmek anlamına gelir. Fıkıh ve usul-i fıkıhta da bu anlamdan hareketle, farklı hükümlerin biraraya getirilmesini İfade etmek üzere kullanılmıştır. Ancak bu ortak noktanın ötesinde fıkıh ve usul-i fıkıh eserlerinde telfik başlıca üç anlamda kullanılmıştır:



a- Fıkıh eserlerinde telfik kelimesi bazan, içtihadî ihtilâftan kaynaklanmayan iki farklı hükmü birleştirerek uygulamak anlamında kullanılmıştır. Meselâ, "yemin keffâretinde on fakirin bir kısmını yedirmek, diğerlerini giydirmek şeklinde telfik yapılması caiz değildir" denirken bu mana kasdedilmiştir.

b- Fıkıh usulü eserlerinde telfik bazan, bir meselede önceki müçtehitlerin söylemediği ve onların görüşlerinin ortak noktasını ihlal eden yeni bir görüş ortaya atmak anlamında kullanılmıştır. Daha çok icma bahsinde incelenen bu meselenin taklid değil içtihat ile ilgili olduğu açıktır. Buna "içtihadda telfik" denebilir.

c- Fıkıh ve fıkıh usulü eserlerinde, telfik denince daha çok şu anlam kasdedilir: Belirli bir meselede birden fazla içtihadî görüşü birarada (veya birarada sayılabilecek şekilde, yani birincisinin tesiri kalkmadan diğeriyle) amel edip ortaya bu müçte-hitlerden hiçbirinin kabul etmeyeceği mürekkep bir durumun ortaya çıkması. Telfikin dar anlamı budur. Buna "taklidde telfik" denir.

İslâm tarihinde hicri yedinci asırdan itibaren tartışılmaya başlanan bu mesele hakkında mutlak olarak olumsuz görüş belirtenlere karşı bunun caiz olduğunu savunan pek çok âlim vardır. Bununla birlikte genellikle muhakkik âlimler ve özellikle muasır araştırmacılar bu konuda bazı kayıtlar konması ve bu kayıtlara riâyet edilmesi halinde telfikin caiz olacağını kabul ederler.

Bu kayıtları şöylece özetlemek mümkündür:

a- Telfike ihtiyaç duyulması,

b- Daima kolay hükümleri alarak dinî hayatın keyfiliğe dönüştürülmemesi,

c- Bu yolun "kanuna karşı hile" amacına alet edilmemesi,

d- Helâl-haram meselelerinde ihtiyata 133.0 riâyet edilmesi.

4- Telfik Ve Mezheplerin Kolay Hükümlerini İzleme Hakkında Değerlendirme:

En geniş anlamıyla ele alınırsa telfik de-ğişik mezheplerin hükümlerinden yararlanmayı da, dolayısıyla değişik mezheplerin kişiye kolay gelen hükümlerini seçmeyi de ifade eâer. Dar anlamıyla telfik (yani bir meselede birden fazla içtihadı birleştirip bu İçtihat sahiplerinin hiçbirinin benimsemeyeceği mürekkep bir durum meydana getirme) dahi-bazı kayıtlarla-tecviz edilince, bunun {mürekkep bir durum meydana getirmeden değişik mezheplerden yararlanmanın) tecvizi -belirtilen kayıtlara riâyet şartıyla- evleviyet gereği olur.

Fakat bunda, (b) şıkkında belirtilen şarta riâyet etmeme ihtimali çok kuvvetlidir. Çünkü değişik mezheplerin kolay hükümlerini alırken, kişiyi buna yönelten âmil "kolaycılık" düşüncesidir. İslâm dinindeki "kolaylaştırma" ilkesi, bu ilkenin amaçlarına uygun olarak kullanılırsa ilke hedefine ulaşmış olur. Fakat bu ilke şahsî arzulara vasıta olarak kullanılırsa, ilke hedefinden sapmış ve dinî hayat keyfiliğe dönüştürülmüş olur.

Mezhebe bağlılığın tarihi ve fikri temellerini açıklarken belirtildiği üzere, burada üzerinde durulan konu, hukukî ihtilafları çözümleyecek hükümler (kanun ve kanunlaştırma) olmayıp, müslümanın dünya ve âhiret saadetini kazanmak üzere izleyeceği ve müeyyidesi sadece uhrevîolan kurallar, kısaca dinî hayatın tanzimi meselesidir. Şu halde, kişi bu konuda tutarlılık fikrine önem vermek, telfik için konan kayıtlara riayetsizlik halinde gerçekte kendisini aldatmış olacağının bilincinde olmak ve azimet yahut ruhsatı tercih konusunda (Şâtıbî'nin de belirttiği üzere) kendisinin fakihi gibi davranmak durumundadır.3[91]

İslâm Konferansı Teşkilatı'na bağlı İslâm Fıkıh Akademisi de 21-27 Haziran 1993 tarihleri arasında Brunei Dârusselâm'da yapılan 8. dönem toplantısında aldığı 1 nolu tavsiye kararında, fıkıh mezheplerinin kolaylık sağlayan hükümlerini alıp uygularken başlıcalarına yukarıda değinilen ölçülere riâyet edilmesi gerektiğine dikkat çekmiş ve özellikle kişinin böyle bir yol izlerken kendisini vicdanen rahat hissetmesi gerektiğine işaret etmiştir.

Bu arada, fıkıh mezheplerine veya mezhep imamlarına bazı meselelerde farklı görüşlerin nisbet edilmesinin tabiî karşılanması gerektiğine İşaret edilmesi yararlı olur. Şöyle ki: Çoğunluk itibariyle mezhep imamlarının görüşleri rivayet yoluyla sonraki nesillere intikal ettiğinden, fıkıh eserlerinde meselede aynı fakihe ait birden fazla görüş yeralabilmiş ve bunlardan hangilerinin daha kuvvetli olduğunu ortaya koymaya yönelik tesbitler üzerinde daima fikirbirliği oluşmamıştır. Öte yandan bir fakihin değişik zamanlarda veya farklı değerlendirme sebebiyle aynı mesele için farklı görüşler ortaya koyduğu da bir gerçektir. Özellikle İmâm Şafiî'nin Mısır'a geldikten sonra birçok görüşü değiştiğinden, genellikle ona nisbet edilen içtihatlarda "kadîm"(eski) ve "cedîd" (yeni) şeklinde bir ayırıma gidildiği görülür.4[92]



1



2



3



4





Dostları ilə paylaş:


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©genderi.org 2019
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə