Dost d jean-François Lyotard



Yüklə 1,8 Mb.
Pdf görüntüsü
səhifə7/40
tarix17.11.2018
ölçüsü1,8 Mb.
#80921
1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   ...   40

bir çevreye  (environnement)  de sahiptir:  şu  anda aritmetik­
le  uğraşıyorsam,  bu  aritmetik  dünyası  benim  için,  aritme- 
tikçi  tutumunu  takındığım  ölçüde  doğal  realiteden  farklı 
olarak,  oradadır;  doğal realite  ise öteden beri zaten orada­
dır.  Son  olarak,  doğal  dünya  aynı  zamanda  “öznellikler- 
arası”mn  (intersubjectivite)  dünyasıdır da...
Doğal tutumda örtülü olarak  içerilen doğal sav,  kendi­
siyle  “[hakikati]  varolan olarak keşfettiğim ve bana kendi­
ni  verdiği şekilde,  yine varolan olarak  karşıladığım”  şeydir 
(Ideen,
  52-53).  Elbette  doğal  dünyanın  verilerinden  kuş­
kulanabilir, oradan aldığım “malûmatı” yanlış sayabilir, ör­
neğin  “reel”  olanı  “yanılsama”  olandan  ayırdedebilirim 
vb...; ama bu kuşku “doğal tutumun konumunda hiçbir şeyi 
değiştirmez”  (a.g.e.),  bizi  bu  dünyanın  bir  varolan  olarak, 
dolaysız algının verdiğinden daha “aslına uygun”, daha “net 
ve  kesin” bir kavranışına  ulaştırır,  yalın algılamanın bilim­
sel bilgiyle  aşılmasını  sağlar;  fakat bu bilgide  doğal  tutum­
da  içerilen  sav  korunmuş  olur,  çünkü  bilgisi  olduğu  reel 
dünyanın varlığını  veri  olarak  koymayan  bilim  yoktur.
Descartes’ın ilk iki Meditasyonuna yapılan bu ima, Hus- 
serl’in karteziyen radikalizmle buluşur buluşmaz bunun ye­
tersizliğini açığa vurduğunu ifade eder: doğal şey (mum par­
çası)  üzerindeki karteziyen kuşku  kendi kendine  dünyasal 
bir  tutum olarak kalır,  bu  tutumda yapılmış bir mod değişi­
minden
  ibarettir,  dolayısıyla  derin  radikallik  gerekliliğini 
karşılamaz. Bunun bir kanıtı Karteziyen Meditasyonlar’da ve­
rilecektir;  Husserl burada Descartes’ın, cogito’yu genel ola­
rak  bir  bilgi  aksiyomuna  özdeşlediği  geometrik  önyargıya 
karşı  çıkar;  oysa  cogito  bundan  çok  daha  fazlası  olmalıdır, 
çünkü bizzat  aksiyomların da  temelidir.  Bu  geometrik ön­


yargı,  kuşkunun  radikalleştirme  aracı  olarak  yetersizliğini 
açığa vurur.  Demek ki, kuşkunun karşısına, onunla varolan 
olarak dünyaya karşı konum almadığım
 bir başka tutum çıkanl- 
malıdır (bu konum ister varoluşun doğal olumlanması, ister 
karteziyen  kuşkulanma,  vb.,  olsun).  Elbette  aslında  ben, 
empirik ve somut özne olarak,  dünyanın  doğal konumuna 
katılmayı sürdürürüm,  “bu  sav da bir yaşanmışlıktır”,  ama 
onu  hiçbir  iş te  kullanmam.  Sav  askıdadır,  oyun  dışı,  devre 
dışı  bırakılmış,  ayraç  içine  alınmıştır;  ve  bu  “indirgeme” 
(epoche)
  ile  çevremdeki  dünya  artık  sadece  varolan  değil, 
“varoluş fenomeni”dir  (Kart.  Med.).
3. 
Saf  ben.  -   Bu  indirgeyici operasyondan elde  edilen 
nedir?  Somut ben doğayla sarmaş dolaş olduğundan, onun 
da  indirgenmiş  olacağı  açıktır;  başka  deyişle,  varolan  ola­
rak  “ben”  konusunda  herhangi bir  sav öne  sürmekten ka­
çınmalıyım;  ancak,  yine  açıktır ki,  bu kaçınmayı yapan ve 
bizzat  indirgemenin  de  “ben”i  olan  bir  özne-ben  (7e)  var­
dır. Buna saf ben denir ve epoche de kendimi saf ben olarak 
kavrayışımın  evrensel yöntemidir.  Bu  saf ben’in bir  içeriği 
var mıdır? Hayır, şu anlamda ki, o bir içeren değildir; evet, 
şu  anlamda  ki,  bu  ben  bir  şeyin  hedeflenmesidir  (visee). 
Peki  ama  indirgemeyi  bu  içeriğe  de  uygulamak  gerekmez 
mi? Bu soruya yanıt vermeden önce, indirgemenin ilk bakış­
ta  şeylerin  toplamı  olarak  dünya  ile  indirgemenin  öznesi 
olan  bilinci  tam  olarak  birbirinden  ayırdığını  görmek  uy­
gun olur.  Öyleyse şey bölgesinin ve bilinç bölgesinin eyde- 
tik  analizine  girişelim.
Doğal  şey,  örneğin şu  ağaç,  bana  ardı  arası kesilmeyen 
bir  taslaklar,  siluetler  (Abschattungen)  akışı  içinde  verilir.


İçlerinde bu  şeyin profilinin belirdiği bu  siluetler,  kavrayış 
anlamlarıyla söz konusu  şeye ilişkin yaşanmışlıklardır.  Şey, 
bana  sürekli  mod  değişimleri  içinden  verilen bir  “aynılık” 
(meme)  gibidir,  ve  onun benim için “şey”  (yani benim için 
“kendindelik”)  olmasını  sağlayan  da  zaten  benim  o  şeyi 
kavrayışımdaki zorunlu “aslına-uymazlık”tır  (inadequation). 
Fakat bu  aslına-uymazlık fikri ikircimlidir:  şey art arda ge­
len siluetlerde biçimlendiği ölçüde ben şeye ancak tekyanlı 
olarak,  yüzlerinden  biri  aracılığıyla  erişebilirim,  ama  aynı 
zamanda  şeyin diğer yüzleri de  bana verilir:  “bizzat”  değil, 
duyularla verilen yüz tarafından sezdirilerek; başka deyişle, 
algıyla bana verilmiş olduğu şekliyle şey, daima belirlenme- 
mişlik  ufuklarına  açıktır,  “önceden  bir  algı  çeşitliliği  gös­
terir  ki,  bunun  evreleri  sürekli  olarak  iç  içe  geçerek,  bir 
algının  birliğinde  eriyip  kaynaşırlar”  (Ideen,  80).  Böylece 
şey bana hiçbir zaman bir mutlak olarak verilmez, demek ki 
her zaman “şey ile şeyin algısı arasındaki korelasyonun yok- 
edilemez özünden ileri gelen,  tanımlanmamış bir yetkinlik 
eksikliği”  vardır  (a.g.e.).  Algı  süreci  esnasında  birbirini  iz­
leyen  taslaklar rötuşlanır ve  şeyin yeni bir silueti çıkagelip 
önceki  silueti  düzeltir,  ancak burada çelişki yoktur,  çün­
kü bütün bu siluetler  akışı bir algının birliği içinde  erir;  ne 
var ki, şey  [bir anda değil]  sayısız rötuşlann içinden ortaya 
çıkar.
Bunun aksine,  yaşanmışlık ise kendi kendine bir “içkin 
algılama”  ile  verilir.  “Kendilik  bilinci”  yaşanmışlığı  “ken­
dinde”, yani bir mutlak olarak verir.  Bu, yaşanmışlığın her 
zaman  tam  birliği  içinde  aslına  uygun  olarak  kavrandığı 
anlamına  gelmez;  yaşanmışlık  bir  akış  olmak  dolayısıyla, 
onu yakalamak  istediğimde,  her defasında  çoktan geçmiş,



Yüklə 1,8 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   ...   40




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©genderi.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə