Ibnü'i-a'RAbî



Yüklə 1,09 Mb.
səhifə3/26
tarix17.11.2018
ölçüsü1,09 Mb.
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   26

1. Lâtaayyün Mertebesi.

İbnü'l-Arabî bu mertebeyi ifade edebilmek için "kenz-i mahfî, mechûlü"n-nât, mec-hûl-i mutlak, meknûnü'l-meknûn, butû-nü'l-butûn, ebtanü'l-butûn, gaybü'l-gu-yûb, gayb-ı mechûl gibi ifadeler kullanır. Her türlü kayıt ve şarttan münezzeh olan bu "makamsızlık" makamında mutlak vü­cûd henüz hiçbir taayyün göstermemiş­tir. Henüz kendisine vücûd dahi deneme­yen bu mertebede ne itaat ne de isyan vardır; ne kul ne hürriyet, ne ölüm ne ha­yat, ne gündüz ne gece bulunmaktadır; yalnız O vardır.148 İbnü'l-Arabî O'nun hiçbir isim. sıfat ve fiille kayıtlı olmadığı, her türlü taayyü-nât kayıtlarından tamamıyla ârî olduğu, bütün taayyünlerin, nisbetlerin bu mer­tebede O'nun zâtında eriyip yok olduğu, zât ile aynı olduğu bu mutlak gayb mer­tebesinde O'na bilinemez oluşundan do­layı ancak selbî yoldan işaret etmiştir. Kı­saca bu mertebe sadece tenzih ile tavsif edilebilir. Mutlak tenzih yolunu tutanlar Hakk'ın sadece bu mertebesine iman et­miş olurlar; fakat O'nun tenezzülâtını 149 kabul etmemiş ol­duklarından O'ndan gayrisini temellen-diremeyip ikiciliğe ve şirke düşerler. Al­lah Teâlâ'nın iki tecellisi vardır: Tecellî-i gayb ve tecellî-i şehâdet. Âmâda olan ahadiyyetin, henüz vücûdları bilkuvve kendisinde mevcut cemî-i mümkinât sû-retlerindeki ilk zatî ve gaybî tecellisine "feyz-i akdes" denir. Bu, vücûd-ı mutla-kın tabiatında bulunan taayyünât dere­celerinden ilkidir. Fakat bu bir taayyünât-ı ma'küledir ve âlem-i a'yân ve histe bir vü­cûdu henüz bulunmamaktadır. Esasen mümkinâtın bu mâkul hakikatleri veya suretleri taayyünâtın bir basamak sonra­sında bu defa "feyz-i mukaddes"e uğra­yarak mevcudatın a'yân-ı sabiteleri hali­ne gelecektir. Zât-ı ahadiyyetin bu tecel­lisinin sebebi O'ndaki sevgidir ve bu sevgi aynı zamanda İbnü'l-Arabî'de "harekef'in kaynağını da göstermektedir.



2. Taayyün-i Evvel.



İbnü'l-Arabî'ye göre vücûdun muhtelif mertebelere tenezzül suretiyle tecelli etmesi onun zuhura mey­liyle mümkün olmuştur. Mutlak vücûd zu­hur basamaklarına mertebe mertebe in­diğinde her mertebenin durumuna göre şekillenir. Hakikatte mertebelenme an­cak ilk taayyün dediğimiz bu mertebe ile başlar. Bu mertebe mutlak vücûdun ar­tık kendi ahadiyyetini vâhidiyyete inkılâp ettirmesi suretiyle taayyünâtına başla­masıdır. Mutlak vücûd açısından bakıldı­ğında bu mertebe var oluşun başlangıcı­dır. Mevcudat açısından bakıldığında ise gerçek yaratma fiili ancak İbnü'l-Arabî'-nin "hakîkat-i Muhammediyye" adını da verdiği bu mertebeden sonra olmakta ve bütün mahlûkat ondan yaratılmaktadır. Bu da vücûd-ı mutlakın lâ taayyün merte­besinde kendi zâtındaki istiğrak halinden kendindeki Özellikleri bilme mertebesine tenezzülü demektir. Burada "kendindeki özellikler"den kastedilen onun sıfatları­dır. Vücûd bu mertebede kendisindeki sı­fatları ve isimleri mücmelen bilir; sıfat­lar bu mertebede zâtının aynı olduğun­dan bu ilim kendi zâtına olan ilminden ibarettir. Bu mertebede de adet ve kes­ret olmadığından filozofların, "Birden ancak bir çıkar" sözü aslında yalnızca bu mertebe için geçerlidir. Bu mertebenin üzerinde lâ taayyünden başka bir şey yok­tur. Lâ taayyünün, taayyün suretiyle zu­hur ettiği ilk tenezzül mertebesi olması dolayısıyla bu mertebe lâ taayyün merte­besinin zahiri, lâ taayyün ise bu merte­benin yani hakîkat-i Muhammediyye'nin bâtını olduğundan ikisi de aynı hakikatin Ön ve arka yüzleridir. Bu birinci taayyüne "âlem-i ceberut" İsmi de verilir. Burada eşyanın hakikati henüz bilkuvve mevcut­tur; dolayısıyla bu mertebede temeyyüz süreci henüz başlamamıştır, yani "âlim", "malum" ve "ilim" birdir. Bu makama "ilk nûr" da denir. Nitekim Hz. Muhammed, "Allah'ın ilk yarattığı şey benim nûrum-dur" demiştir. İbnü'l-Arabî'ye göre Hak, âlemin var olmasını istediğinde kendi zâtı hakkındaki ilmi oranında onu yapmış, bu mukaddes iradeden tecellî dalgaları ya­yılmış, bu yayılma tenzîhî tecelliyattan küllî hakikatlere doğru gelişmiş, bundan da "heba" adı verilen hakikat oluşmuş, murad edilenlerin suret ve şekilleri he­bada yer almıştır. Âlemde ilk mevcûd bu hebadır. Sonra Cenâb-ı Hak hebaya nu­ruyla tecelli buyurmuş, heba âlemde bil­kuvve bulunan her şeyi kuvvetleri ve isti­datları nisbetinde kabul etmiştir. Bu he­bada iken vuku bulan bu kabulde O'na ha­kîkat-i Muhammediyye'den daha yakın bir şey olmamıştır. Hakîkat-i Muhamme­diyye'nin bir diğer adı da akıldır. O âlemin seyyididir, vücûdda ilk zahir olan şeydir. Onun vücûdu nûr-ı ilâhîden, hebadan ve hakîkat-i külliyyeden ibarettir.150 İbnü'l-Arabî bu mertebeye de birçok meslek ve mezhebin değişik isimler verdiğini, ancak bunların hakika­tinin aynı olduğunu, ehl-i hakikatin de bu­nu "rûh-ı küllî, imâm-ı mübîn, arş. mir'ât-ı Hak, el-mâddetü'l-ûlâ, mümiddü'l-evvel" gibi isimlerle ifade ettiğini söyler. Bu mer­tebeye verilen isimlerden biri de "insân-ı kârnifdir. Ona kâmil denmesinin sebebi âlemin ruhu olmasından dolayıdır. Âlem­de ulvî ve süflî her ne varsa hepsi ona mu-sahhar kılınmıştır.151 İbnü'l-Arabî'ye göre Allah insân-ı kâmili yarat­tığı zaman ona akl-ı evvel mertebesini vermiş ve kendisine bilmediği şeyleri öğ­retmiştir. Onun bilmediği bu şeyler Hak açısından Özel bir önemi olan hakîkat-i su-veriyyeler olup bütün mevcudat bunlarla doğmuştur. Âlemden maksut olan da bu­dur. Suret ancak insanla zahir olmuştur. İnsân-ı kâmilden daha mükemmel bir mevcut yoktur. İnsân-ı kâmil onun sure­tinde yaratılmıştır ve o ancak Hakk'ın suretiyle kemale ermiştir. Allah onun mer­tebesini meleklere tarif etmiş ve onlara insanın âlemde kendisinin halifesi oldu­ğunu bildirmiştir. Göklerde ve yerde bu­lunanların hepsini onun emrine âmâde kılmıştır. Bundan sonra Hak kendisini giz­lemiş, O'nun âlemdeki hükmü insân-ı kâ­mil ile zahir olmuştur, "fnsân-ı kâmil fer­diyette ilktir" diyen İbnü'l-Arabî'ye göre insân-ı kâmil bu âlemdeki gayedir, yani âlemin vücudunun sebebi ve koruyucusu bu insân-ı kâmildir. Allah'ı ancak insân-ı kâmil bilir. Çünkü o Allah'ın mazharıdır, tecelli ettiği yerdir ve Allah'ın gözüyle bakmaktadır. Bu mânada, "Ben onun gö­ren gözüyüm" denilmiştir. İbnü'l-Arabî, bu mertebeye ontolojik açıdan yaklaşımın yanı sıra bir de epistemolojik açıdan yak­laşır. Ona göre hakîkat-i Muhammediyye veya insân-ı kâmil mertebesi bütün en­biyanın himmetlerini, bütün evliyanın marifetlerini ve bütün âlimlerin ilimleri­ni aldığı bir "mişkâf'tır. Bu yönüyle ona "velâyet-i mutlaka feleği" denilir. İlk taay­yün olan hakîkat-i Muhammediyye'nin de zahiri ve bâtını vardır. Onun bâtınına "velâyet-i mutlaka", zahirine "nübüvvet-i mutlaka" denir. O ahadiyyetlevâhidiyyet arasında bir berzah olduğundan ahadiy-yet dalgalarından feyz-i akdesi vasıtasız olarak kabul eder. Hakîkat-i Muhamme­diyye'nin bu yönüne "velâyet-i mutlaka" denir. O, vâhidiyyet dalgaları ile feyz-i mu­kaddesi ahzederek halka ulaştırır. Bu yö­nüne ise "nübüvvet-i mutlaka" denir. "Da­ha Âdem su ile çamur arasında iken ben peygamberdim" hadisi buna İşaret et­mektedir. Bütün peygamberlerin nübüv­veti ve bütün velîlerin velayeti bu merte­beden, yani hakîkat-i Muhammediyye'­den neş'et ve zuhur eder. Bu sebepledir ki ona "sabitler feleği" benzetmesi yapı­lır. Bütün gezegenler ve yıldızlar bir fe­lekte bulundukları gibi bütün peygam­berlerin ve velîlerin nübüvvet ve velayet­leri de "velâyet-i mutlaka" içerisinde bu­lunur. İbnü'l-Arabî bunu Fuşûşü'l-hi-kem'in daha ilk cümlesinde şöyle ifade eder: "Hikmetleri en akdem makamda bütün ümmetlerin yollarının ahadiyye-tiyle kelimelerin kalplerine inzal eden Al­lah'a hamd olsun ve O'nun rahmeti ve selâmı himmetlere imdat eden Muham-med'e ve onun âlinin üzerine olsun.152




Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   26


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©genderi.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə