İslam inanç Sİsteminde akilcilik ve kadi abdulcebbar


B. Kur'an'ın Öngördüğü Dindarlığın Boyutları



Yüklə 1,45 Mb.
səhifə11/39
tarix17.11.2018
ölçüsü1,45 Mb.
1   ...   7   8   9   10   11   12   13   14   ...   39

B. Kur'an'ın Öngördüğü Dindarlığın Boyutları

Akıl, insanın doğruyu yanlıştan, güzeli çirkinden, iyiyi kötüden ayırmasına yardımcı olan bir güç, Gazzâlî'nin ifadesi ile âlettir. İnsan bu âleti belli ilke, esas ve değerler ışığında kullanır. Rakamların araç olarak kullanıldığı matematik ve sembolik mantık gibi ilimler hariçte tutulacak olursa, geri kalan sosyal ilimlerin din, gelenek, folklor, sanat gibi kültür değerlerinin ve bu değerleri taşıyan dilin etkisinde oldukları söylenebilir. Kur'an, Araplara yeni bir hayat önerirken onların vicdan, gönül, nefis ve zihin yapılarına hitap etmiş, bunları etkileyerek olumlu adımlar atmalarını hedeflemiştir. Bu adımlardan biri de akletmedir. Şüphesiz akletmenin herkes için geçerli ilkeleri vardır. Bunlar, rakamlarla ifade edildiğinde fazla problem çıkmamakta, kelime ve cümlelere döküldüğünde ise değerler ve kültürel öğeler devreye girmektedir. Dindarlığın koordinatları da burada önem kazanmaktadır.

İslâmiyet, Arapların hayatını haksızlıkların, cehaletin, ayırımcılığın ve zorbalığın egemen olduğu bir yaşam biçimi olarak nitelemiş ve insanlığın bu hayattan kurtulup mutlu bir toplum oluşturabilmesi için yeni bir model önermiştir. Bu yeni modelde cins, ırk, renk ve sosyal statü ayırımı yapılmaksızın bütün insanların Allah huzurunda ve kendi aralarında eşit hak ve yetkilere sahip oldukları savunulmuştur. Mevcut toplumun çarpık değer yargıları reddedilerek yeni ölçüler getirilmiştir. İnsanlar arasında aile veya kabile asabiyeti değil, takvaya uygun beceri ve başarı değer ölçüsü olarak kabul edilmiş, böylece dürüst kişilerden oluşan ahlâkî bir toplumun oluşturulması hedeflenmiştir.

Kur'an, insanî tavır ve davranış kuralları yanında tabiatın görünen (fizik) ve görünmeyen (metafizik) yönleri hakkında da tanıtımlarda bulunmuştur. İlk muhataplar gözünde Kur'an, ne sadece bir öğüt ve ahlâk kitabı, ne de eski çağlarda olup bitenlerden haber veren bir tarih kitabıydı. O, fizikî olanla metafizik olanı, ahlâkî olanla amelî olanı bir araya getiren ve tüm insanlık için gerekli olan kuralları içeren bir kitaptı.

Kur'an'ın ortaya koyduğu bu değerler aslında yeni değildi. Çünkü onları daha önceki peygamberler de vurgulamıştı. Bu değerler kısa zamanda etkilerini göstererek “Cahiliye” nitelemesine layık görülen Arapları düşünen, akleden, bilinenlerden hareketle bilinmeyenlere uzanan, inandıklarını yaşantısına aksettiren bilgili ve erdemli insanlar topluluğu haline getirmiştir.

Kur'an'ın öngördüğü dindarlığın koordinatlarını çizerken birçok ilke ve esasa işaret etmek mümkündür. Biz, burada önemli gördüğümüz bazılarına vurgu yapacağız. 169


1. Âlem: Varlığı Mümkün Olan Nesnelerin Oluşturduğu Bütün

Kur'an'a göre âlem, gölge veya hayalî bir varlık değil, Allah tarafından yaratılan gerçek bir varlıktır. Ayrıca onun varlığı zorunlu değil, Tanrı'nın iradesine bağlı yani mümkündür. Yüce yaratıcı başlangıçta gökleri ve yeri yoktan var etmiş, bunları gaz halinde bir cevher gibi bir araya getirmiş 170, sonra da birbirlerinden ayırarak 171 üzerindekilerle beraber tümünü altı günde (altı büyük evrede) yaratmıştır. 172 Güneş, ay ve yıldızların tümü O'nun emri ve kanunlarıyla hareket etmektedir 173 ve kendileri için tayin edilmiş bir dönemde dönüşlerini tamamlarlar. 174 Uzaydaki galaksilerin hareketlerinden, çiçek açıp meyve veren tohumlara, mevsimlerin oluşundan gece ve gündüzün birbirini takip eden hareketlerine kadar evrende bulunan ve olup biten her şey belli bir ölçü, düzen ve kanun dahilinde ve O'nun iradesiyle olmaktadır. Allah âlemlerin Rabbi'dir. Gökten yağmuru indirerek toprağı sulayan, canlandıran, meyve, tahıl ve bitkileri bitiren O'dur. O, âlemi belli bir amaca ve plana göre yaratmıştır. Âlemde amaçsız ve gayesiz hiçbir şey yoktur.

Âlem, insanın irade ve yeteneklerini ortaya koymasına vesile olan, başı ve sonu belirlenmiş varlıklar kümesidir; daimi değil, fanidir. Onun kıdemini esas alan tasavvurlar üzerine bina edilen hayat hüsranla sonuçlanmaya mahkûmdur. Bu nedenle insan dünyadaki her türlü hesap ve ilişkilerini bu çerçevede yapmalıdır. 175

2. Tevhîd: Aşkın Varlıkta Birlik

Kur'an, Allah'ın var ve bir olduğu, atomdan evrene yer ve göklerdeki bütün varlıkların Allah'ın yaratmasıyla vücuda geldiği, O'nun iradesine boyun eğdiği, ahenkli ve uyumlu bir bütün oluşturduğu esasını vurgular. Allah, gücü her şeye yeten, diri, alim, kadir, irade sahibi (mürîd) ve yaratıcı gibi nitelikleri bulunan ezelî ve ebedî varlıktır. O, zaman, mekân ve duyu sınırlarının ötesinde olması dolayısıyla aşkın; insana şah damarından daha yakın olması sebebiyle içkindir. O'nun eşi, benzeri, oğlu ve kızı yoktur, ne doğmuştur ne de doğurmuştur.

Kur'an, Allah'ın güzel isimlerinin bulunduğunu bildirir. Hz. Peygamber de bunların sayısının doksan dokuz olduğunu haber verir. Bu isimlerin her biri Yüce Allah'ın sahip olduğu bir sıfatın karşılığıdır. Biz Allah'ı bu sıfatları ile bilir ve tasavvur ederiz. Bütün müslümanlar bir olan Allah'a inanmakla beraber, O'nu tasavvur, kişilere göre değişir. Çoban da filozof da bir olan Allah'a inanır fakat her birinin Allah tasavvuru farklı farklıdır. İslâm dini, bilginleri olduğu kadar cahilleri de tatmin edecek esneklikte bir uluhiyet teorisi getirmiştir. Kişilerin görüş ve bakış açıları değişebilir fakat bakılan varlık hiç değişmeden olduğu gibi bir olarak kalır.

Tevhîd, Allah'ın zât itibariyle birlenmesini gerektirdiği gibi, sıfat ve fiillerinde de birlenmesini gerektirir. O, zatında da sıfatlarında da eşi benzeri olmayan yüce bir varlıktır. Tevhidin bir boyutu da Allah'a ilâh muamelesi yapmak ve bu muameleyi O'nun dışında hiç bir varlığa yapmamaktır. Buna kulluk denilmekte olup her türlü tazim ve hamdin sadece Allah'a yöneltilmesi demektir. Müslümanlar sadece Allah'a ibadet etmek suretiyle Yüce Yaratıcı'yı kullukta da birlerler.

Kur'an'ın öngördüğü tevhîd, tanrının birliğini dile getiren felsefî ve teolojik kavram olmanın yanında, evrenin bir bütün olduğunu, onun birlik ve uyumunu esas alır. Onun tasvirine göre âlemin hem kozmik hem de sosyal yapısında tam bir uyum ve ortak amaçlar etrafında birleşme söz konusudur. Allah göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin ilâhıdır. 176 O, istediğinde göklerdekiler de yerdekiler de buyruğuna uyarlar. 177

Kur'an, insanın kendi benindeki denge ve uyumu muhafaza etmesini istediği gibi toplumsal bendeki birlik ve uyumu da muhafaza etmeyi ister, varlıkların birbirleriyle ve Allah'la irtibatlı olduklarını ve bu ilişkiler ağının bir ahenk ve uyumu oluşturduğunu bildirir. Bu birlik, ahenk ve uyumu anlamayan kişilerin toplumsal beni bozmalarını akletmemelerine bağlar. Haşr suresinde:

Onları birlik, beraberlik sanırsın, Oysa onların kalbleri birbirinden ayrıdır. Bu onların akletmeyen bir topluluk olmalarından ötürüdür.” 178 buyurulur. 179

3. İnsan: Ruh-Beden Sentezinden Oluşan Bir Varlık

Allah önce ilk insanın kimi özelliklerini yoktan, kimi özelliklerini toprak ve suyun karışımından yaratmış 180, onu nimetleri ile rızıklandırarak beslemiş, sonra da eşini yaratıp bu ikisinden bir çok erkek ve kadının üremesini sağlamıştır. İnsana göz, kulak, akıl ve duygu vererek varlıkların en mükemmeli kılmış, onu yeryüzüne halife yapmış, göklerde ve yerde bulunanları onun hizmetine vermiş, güneşi, ayı, geceyi, gündüzü, rüzgarı, yağmuru, nehirleri, dağları, ovaları hep onun hizmetine sunmuştur. Demek ki insanın varlığı topraktan yaratılmış bulunan bedeni ve yüce Allah tarafından ona üflenmiş bulunan ruhu olmak üzere iki temel yapı taşından oluşmaktadır. Toprak fizikî âlemi, ruh ise ilâhî olanı sembolize etmektedir.

İnsanlık aynı atadan gelen insanların oluşturduğu geniş bir aileye benzemektedir. Farklı renk, dil ve cinsiyetteki insanlar ailede farklı özelliklere sahip bireyler konumundadırlar ve doğuştan birbirlerine üstünlükleri söz konusu değildir. Allah insanların değer ve üstünlüğünü, kötülüklerden sakınmalarına ve güzel davranışlarda bulunmalarına bağlamıştır. Kur'an, insanların değişik ırk ve kabileler şeklinde yaratılışını ayrılık sebebi olarak değil, tanışıp kaynaşma nedeni olarak gösterir.

Her şeyi bilen Allah, insanın da her yaptığından haberdardır. İnsanın sınırlı olan ömrü sona erdiğinde, Allah onu başka bir âlemde diriltip bu dünyada yaptıklarının hesabını soracaktır. Bu nedenle insan, yapıp ettiklerinin hesabını vereceğini düşünerek hareket etmeli ve hesabını veremeyeceği işler yapmamalıdır. Allah'tan dünyada da, ahirette de güzel olanı istemelidir. 181


a. Taklit ve Taassubu Reddedip Aklı Kullanma

Yüce Allah İsra suresi 36. ayette

Hakkında bilgi bulunmayan şeyin peşine düşülmemesini, çünkü kulak, göz ve kalbin bundan sorumlu olacağını” bildirmektedir. Burada kulak, göz ve kalbten söz edilmesi dikkat çekmektedir. Örfte kulak haberin, göz müşahadenin ve kalb de düşünmenin simgesi olarak kullanılmaktadırlar. Bu nedenle din bilginleri de söz konusu sıralamayı esas alarak dinî bilginin kaynaklarının doğru haber, duyular ve akıl olmak üzere üç olduğunu kabul etmişlerdir.

Allah canlılar içinde sadece insana nesneleri isimlendirme yeteneğini vermiş, böylelikle onu, meleklerin bile sahip olmadıkları bir bilgi ile donatmıştır. 182 Kur'an, insanın tabiatı ve maddî varlıkları tanıması için duyu organları ve aklı vazgeçilmez vasıtalar olarak görür; ona göz, kulak ve kalbin verildiğini bildirir, onun bunlardan sorumlu olduğunu söyler ve bütün bunlar karşılığında Allah'a şükredilmesini bekler. 183 İnsanın, duyu organlarını dış dünyaya, hemcinslerine, hayvanlar ve bitkiler âlemine ve yeryüzünün şekline çevirmesini; dağların, nehirlerin, gök yüzündeki güneş, ay ve yıldızların düzen ve yaratılış sebeplerini doğru olarak algılayıp anlamalarını ister. 184 duyularını madde âlemine yöneltip doğru idrak ve isabetli düşünceye ulaşamayanları kor, dilsiz ve kalpleri mühürlü olarak niteler. 185 Kur'an, duyular gibi akla da önem verir. Göz, kulak ve kalbi (aklı) olduğu halde bunlardan istifade ederek düşünemeyenleri hayvana benzetir. 186

Akılları olmayan sağırlara işittirebilir misin?” 187 diye sorar. Gözlerin değil, kalplerin körleşeceğini söyler. 188 “Bunlar, baktıkları halde görmezler”der. 189 Atalarından duyduklarına ve gördüklerine akılsızca uyanları kınar. 190 Görülüyor ki Kur'an, insanın âlemi tanımasında, anlamlandırmasında ve ondaki her türlü etkinliğinde duyulara ve akla büyük bir misyon yüklemiştir.

Kur'an'ın akla ve bilime verdiği önem vurgulanırken hep şöyle bir soru ile karşılaşılmaktadır: İnsanlık maddî ve manevî bakımdan gelişmekte, tabiatı ve onda olup bitenleri incelemeyi uğraş edinmiş olan bilim ise devamlı ilerlemekte ve terakki kaydetmektedir. Birbirlerini tamamlayan bu gelişme ve ilerlemeler, beklentileri karşılayarak insanları dinden müstağni kılabilir mi? Din ile bilimin alan ve fonksiyonlarını ayırmadan birini diğerinin yerine ikame edecek olursak bu sorunun cevabı olumlu olabilir. Nitekim on dokuzuncu yüzyıl materyalizmi bilime böyle bir rol biçerek her şeyin bilim tarafından izah edilebileceğini, hatta onun metafizik ve kutsallarının bile bulunduğunu ileri sürmüştür. Ancak kaydedilen gelişmeler iddia edilenlerin aksine bilimin bütün bilinmeyenleri keşfedemediğini ve onun da ulaşamadığı birçok bilinmeyenin söz konusu olduğunu ortaya koymuştur. Bugünün bilimi böyle bir iddiadan çok uzaktır. Zira her gün ortaya çıkan yeni bir gelişme bilime yeni ufuklar açmaktadır. Bu nedenle hak din ile gerçek bilimin birbirlerinin yerine ikameleri veya birbirleri ile çatışmaları söz konusu değildir. Bunların birbirlerinin yerine ikame edilebileceklerini veya birbirleriyle çatıştığını iddia edenler ya din ile bilimin alan ve gayelerini doğru olarak takdir edememektedirler ya da din ve bilim adamları arasındaki çatışmayı din-bilim çatışması şeklinde anlama yanılgısına düşmektedirler. Halbuki bilimin kendine mahsus alanı, gayesi ve metodu,,vardır. Bilim fizik âlem ve olayları tecrübe metodunu kullanarak inceler. Gayesi de gerçeğin ortaya konulmasıdır. Bilim bu çerçevede kaldığı sürece verdiği bilgiler dince de değerlidir. Bu alanın dışına çıkarak söyledikleri ise yetki alanının dışına çıkmadır. Benzer bir sınırlama din için de geçerlidir. Din, insanın beşerî yollarla ulaşamayacağı konulara yönelir, duyular ötesinden söz eder, ruhun ilgi alanına giren konularla (mukadderatı ile) meşgul olur, Vicdanî inançlar üzerine amelî hükümleri bina eder, Allah-insan ilişkisini, kişinin kendine ve topluma karşı görevlerini tayin eder. Görülüyor ki din ve bilimin kulvarları farklıdır, verdikleri haberler ve ortaya koydukları bilgiler alanlarıyla sınırlıdır. Dolayısıyla bunların her biri kendi alanında kaldığı takdirde terakki ve gelişmesi diğeri için tehlike oluşturmaz, çatışmaya neden olmaz.

Öte yandan Kur'an, taklidi cahil ve İnkarcıların hakikat davetçilerine karşı sergiledikleri negatif bir tavır olarak niteler, Allah'ın indirdiklerine uymaları istendiğinde müşriklerin:

Biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız.” 191 dediklerini kaydeder ve

Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulmamış idiyseler ya da şeytan onları alevli ateşin azabına çağırıyor idiyse?”. 192 buyurarak bu duruma işaret eder. Hz. İbrahim'le babası ve kavmi arasında geçen şu diyalog Kur'an'ın taklide bakışını çok çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır:

“İbrahim, babasına ve kavmine “Neye tapıyorsunuz?” demişti. Putlara tapıyoruz ve onlara tapınmaya devam edeceğiz” diye cevap verdiler. Bunun üzerine İbrahim: “Peki, onlar yalvardığınızda sizi işitiyorlar mı yahut size fayda veya zarar verebiliyorlar mı?” diye sordu. “Hayır, ama babalarımızı böyle yapar bulduk.” şeklinde cevap verdiler. İbrahim dedi ki: “İyi ama, ister sizin, ister önceki atalarınızın; neye taptığınızı biraz olsun, düşündünüz mü?”. 193

Kur'an'ın düşünerek hareket etmeyi, bilgi ve verilere dayanmayı, başkalarının düşünce ve inançlarına saygılı olmayı, insanlar arasında ayırım yapmamayı, onlara karşı hoşgörülü olmayı emreden buyrukları, müminlerin taklit ve taassuba karşı olmalarını gerekli kılmaktadır. Allah insanlara algılamaları için duyu organları, idrak etmeleri için de akıl vermiştir. Onlar, karşılaştıkları problemler akıl ve duyularla çözülecek cinstense bunlarla değerlendirip sonuca bağlamalıdırlar. Mü'minlerin bu tutumu terk ederek, akıllarını kullanmadan başkalarını körü körüne taklit etmeleri doğru değildir. Peygamberleri taklit bile sadece vahye mazhar oldukları alanlarda söz konusu olabilir. Çünkü bu konularda insanın beşerî vasıtalarla hakikate ulaşması mümkün değildir. Vefatlarından sonra ise vahiy metinlerinin tefsir ve yorumu da kişisel kanaat ve içtihada tabidir. 194

b. Duyular Ötesinde Vahye Dayanma

Kur'an, duyular ve akıl yoluyla elde edilen bilgilerin sınırlı olduğunu ve insan bilgisinin ulaşamadığı âlemlerin bulunduğunu belirtir ve bunlar hakkında sadece Yüce Allah'ın bilgi sahibi olduğunu bildirir. 195 İnsanın, tecrübe yoluyla elde edilemeyen bilgileri haberle elde etmesi mümkündür. Söz gelimi gayb âlemi denilen evrenin, dünyanın ve ilk insanın yaratılışı, ölüm ve ötesi, dünyanın sonu gibi varlık ve olaylardan haberdar olabilmesi için akıl ve duyular dışında başka vasıtalara ihtiyacı bulunduğunu belirtir. Kur'an'a göre bu vasıtaların başında vahiy gelmektedir. Allah peygamberlerini vahiyle desteklemiştir. Bu nedenle peygamberler, vahye mazhar olan davranışlarıyla diğer insanlardan farklı bir statüdedirler. Onlar vahiy yoluyla gayb âleminden haber verir, geçmiş ve geleceğe dair bazı sırları açıklayabilirler. Ancak bu durum vahiyle sınırlı olup genelleştirilemez.

Vahiy, ana meselelere ve Resûlüllah'tan cevaplandırılması istenen konulara ışık tutmuş, bunların çözümü için temel ilkeler koymuş ve insanların bu ilkeler ışığında çözümler üretmesini istemiştir. Zaten Resûlüllah'ın, geleceğin meselelerini çözmek gibi bir iddiası da yoktu. O, nassın bulunmadığı durumlarda akıl yürütme ve içtihatta bulunmayı tavsiye ederdi. Nitekim Yemen'e görevli olarak gönderdiği zaman Muaz ile aralarında geçen ve nassın bulunmadığı yerlerde Aklın kullanımını öğütleyen diyalog bunu açıkça ortaya koymaktadır. Hz. Peygamber'in vefatından sonra devlet başkanlığına kimin getirileceği, dinden dönenler (ehl-i ridde) karşısında nasıl davranılacağı, Kur'an'ın cem'i, Fedek arazilerinin durumu gibi konularda müslümanlar genel prensiplere göre hareket etmişlerdir ve içlerinden birlik bütünlüğü bozacak şekilde farklı iddialar çıkmamıştır.

Vahiy ve duyular; biri duyulur âlemden, diğeri gayb âleminden akla veri toplarlar. Duyularla elde edilen verilerin ilme konu olabilmesi için duyu organlarının sağlam olması (havass-ı selîme) gerektiği gibi, haberin de ilme konu olabilmesi için doğru olması gerekir. Akıl ise bunlardan aldığı verileri değerlendirerek sonuca gider. Kısacası, duyular ve haber akla malzeme toplar, akıl ise değerlendirmelerde bulunur. 196


c. Hayata Bakış ve Pratik Yaşama Destek

Kur'an, dünya hayatını iyilik ve kötülük yapanların belirleneceği bir imtihan alanı olarak görür, dünya hayatının ahiret için bir azık ve hazırlık olduğunu belirtir ve dünyada işlenen iyiliklerin insanı daha mükemmele ulaştıracağını bildirir. İnsanların dünyada aşırıya kaçmadan, yemelerini, içmelerini, giyinmelerini ve eğlenmelerini ister. Bütün bunları terketmeyi veya reddetmeyi asla kabullenmez, bu felsefeyi savunan ruhbanlığı yasaklar. Ahiret için çalışırken dünyanın unutulmamasını vurgular. Dünya hayatını kolaylaştıran, insana huzur ve mutluluk veren şeylerin Allah'ın nimetleri olduklarını bildirir. Bizler için dünya hayatının önemli olduğunu haber verir, onu güzel ve yaşanabilir kılmak için güzel işler yapmamızı ister.

Kuran, bütün bunlarla dürüst kişilerden oluşan ahlâkî bir toplum oluşturmayı hedeflemiştir. Bu nedenle de pratik bir faydası bulunmayan ve hele muhataplarının anlayamayacağı teorik tartışmalara girmemiş, bu tarz bir oluşuma iltifat etmemiştir. Örneğin ruhun mahiyeti, kıyametin ne zaman kopacağı, kader vb. konularda yöneltilen sorularla tartışmalar açılmasına imkân vermemiştir. Güneş, ay ve yıldızları gözetlemeyi öngören ayetlerde bile kozmik teorilere ulaşma değil, Allah'ın yüceliğini ve büyüklüğünü kavrayarak ahlâka, dolayısıyla pratik hayata destek sağlama amaç edinilmiştir. Bu durum Resûlüllah'ın söz ve davranışlarında da açık bir şekilde görülmektedir. Örneğin Buhârî'nin Sahih'inin Kitâbü'l-İman bölümü tetkik edildiği zaman teorik tartışmalardan çok müslümanların kardeşliği, birbirlerini sevmelerinin önemi, insanın söz ile davranışlarının birbirine uygun olması gerektiği gibi imanın pratiğe uygulanmasını ifade eden konuların vurgulandığı görülür.

Fazlur Rahman (1919-1988) ve Muhammed Âbid el-Câbirî muhataplarının bilgi düzeylerinin düşük olması dolayısıyla Kur'an'ın teorik ve felsefî konulara girmediğini, bunun yerine pratik hayata öncelik verdiğini kaydetmektedirler. 197 Câbirî, Yunan medeniyetine “Felsefe”, çağdaş Batı medeniyetine “Bilim ve teknoloji” medeniyetleri denildiği gibi, İslâm medeniyetini de ürünlerinden biri ile adlandırmak gerekirse ona “Fıkıh medeniyeti” denilmesinin uygun olacağını söylemektedir. Buna karşın Ali Sami en-Neşşâr (ö. 1400/1980) bu tarz bir değerlendirmenin yanlış olduğunu; Kur'an'ın müminlerden, zikrettiği hakikatlerin sınırını aşmamalarını istediği doğru olmakla beraber, ondaki bilgilerin insan zihni ile sınırlandırılamayacağı, çünkü onun, akıl tarafından kuşatılmayan hakikatleri de içerdiğini kaydetmekte, bu hakikatlerin başında aşkın bir varlık olan ve eşi benzeri bulunmayan Allah'ın varlığının geldiğini bildirmektedir. Kuran, Allah'ın yaratıcı olduğunu beyan ederek âlemin kAdlm olduğu düşüncesini, zatı ilâhî dışında her şeyin yok olacağını (fena bulacağını) beyan ederek de onun ebediyetini reddetmektedir. O, insan aklının meşgul olduğu birçok metafizik problemi ele almış olup, bunların bir kısmını onaylamakta, bir kısmını reddetmekte ve yerlerine yeni görüşler ikame etmekte, bir kısmını ise tashih etmektedir. 198

Esasında Kur'an fizik âlemle ilgili temellendirmelerde bulunduğu gibi, metafizikle ilgili de temellendirmelerde bulunmakta ve ikisi arasında bir uyumu hedeflemektedir. Daha sonraları kelâmcılar bu yaklaşımı “Gaibin şahide kıyası” şeklinde formüle ederek fizik dünyaya benzer bir metafizik tasavvuruna giderlerken, yer ve göklerin yaratılmış olduğunu, dağların ve ovaların yerli yerine konulduğunu, dünyada hayat için uygun ortamın hazırlanmış olduğunu, tabii olayların sebep-sonuç ilişkisi içinde meydana geldiklerini bildiren ifadelerden hareketle dünyada mevcut olan varlıkları ve meydana gelen olayları birbirleriyle kıyaslamak suretiyle tecrübî bir metot oluşturmuşlardır.

Kur'an, muhataplarını hayatın zorluklarına karşı koymaya çağırır. Nitekim, onun buyruklarının ilk uygulayıcısı olan sahabîler hayatla iç içeydiler. Yaşam yolunda yeni yeni metotlar bulmak, kusursuz bir dünya görüşü ortaya koymak ve bunu en güzel biçimiyle uygulamaya geçirmek için ellerinden geleni yapmışlardır. Hayata dönük bu bakış, ilk müslümanlan tecrübî metodu etkin bir şekilde kullanmaya yöneltmiş ve erken sayılabilecek bir dönemde “İslâm rönesansı” 199 olarak adlandırılan bir gelişmeyi doğurmuştur. Müslümanların geliştirdiği bu metodun etkileri daha sonra Roger Bacon (1220-1292), David Hume (1711-1776) ve J. Stuart Mili (1806-1873) gibi filozoflarda görülmüştür. Nitekim J. S. Mili A Sistem of Logic adlı eserinde bizzat Hz. Peygamber'in adını zikrederek ondan bazı mantıkî örnekler vermiştir. 200


d. Yeni Durumlarda Yeni Yorumlara Gitme

İslâm'da kolaylık esas olduğu için, hükümler konulurken de tedrici bir tekâmül gözetilmiş, helâl ve harama dair hükümler birden bire konulmayarak tabii hayatın gerekleri ile beraber insanların özel durumları da göz önünde bulundurulmuştur. Bunu hem ibadetlerde hem de sosyal meselelerde görebiliriz. Tedricilik, İslâm'ın sür'atle yayılmasında da büyük etkenlerden biri olmuştur. Örneğin Kur'an, önce Allah'ın birliği esasını ortaya atıp bunu kalplere yerleştirdikten sonra emir ve nehiyleri ve bunlarla ilgili hükümleri bildirmiştir. Bunu da birden değil tedrici bir şekilde yapmıştır. Sözgelimi hiçbir zaman içkinin helâl olduğunu söylememiş; ancak önceleri onun haram olduğuna ilişkin kesin bir hüküm de vermeyerek zihinlerde onun kötülüğünü canlandıran sebeplerden bazılarını dile getirmiştir. Bu konuda nazil olan ilk ayette

İçki ve kumarda büyük bir günah ve insanlara bazı faydaların olduğu fakat günahların faydalardan daha çok olduğu” 201 ifade edilmiştir. Burada helâl veya haram oldukları bildirilmeden içki ve kumarın fayda ve zararlarından söz edilmiş, onları kullanıp kullanmamak insanların kendilerine bırakılmıştır. Zararı olan bir şeyden kaçınmak menfaat temin etmekten önce geldiği için de zımnen ondan uzak durulması istenmiştir. Bir müddet sonra nazil olan ayette

Sarhoş iken namaza yaklaşılmaması istenmiştir.” 202 Bunun üzerine içki içenlerin sayısı biraz daha azalmıştır. Nihayet nazil olan üçüncü ayette ise

İçki ile kumarın haram oldukları açıkça beyan edilmiştir.” 203 Namazla ilgili de benzer bir tedriclik söz konusudur. Namaz İslâm'ın başlangıcından itibaren öngörülmüş olmasına rağmen, ilk dönemler bugünkü gibi bütün incelik ve tafsilatıyla değil, iki vakit ve iki rekât olarak kılınıyordu. Bir müddet bu şekilde uygulanarak kalplerde namaza karşı meyil ve arzu uyandırıldıktan sonra Miraç gecesinde beş vakit namaz farz kılınmıştır. Aşağı yukarı İslâm'ın bütün hükümlerinde bu tedriciliği görüyoruz. Bunlar da bize gösteriyor ki Kur'an'ın metodu aceleci ve toptancı bir metot değildir. O, hikmetle, nasihatle, nezaketle ve güzel öğütle tebliğ etmeyi öngörmektedir.

Öte yandan kemalin son noktasına yükselmeye uygun bir fıtratta yaratılmış olan insanoğlunun, bu gayeye ulaşmak için gayret göstermesi gerekir. Bundan ötürü Kur'an, kişiliğin gelişmesine yarayan meşru her vasıtaya baş vurmayı, mutluluğu temin eden yolları araştırmayı tabiî bir hak olarak görür. İnsanda ferdî gelişme gibi sosyal gelişmenin de doğuştan olduğunu kabul eden İslâm, her ikisini de olağanüstü denilecek bir surette bir araya getirerek koyduğu hakları ve vazifeleri, emirleri ve yasakları bu yaratılışa uydurmuştur. Örneğin ilim öğrenmeyi farz kılması, çalışıp kazanmayı teşvik etmesi, insanın yetenek ve duygularını körelten şeyleri yasak etmesi bu gelişmeci anlayışın sonucudur.

İlk müslümanlar, yeni problemler üzerinde, onlarla karşılaştıkları andan itibaren düşünmeye ve çözümler bulmaya çalışıyorlardı. Bu bağlamda dinin tamamlanmış olmasını her şeyin söylendiği anlamına değil, vahyin kesildiği anlamına almak gerekir. Evet vahiy kesilmiş ve din tamamlanmıştır ama vahiy ışığında düşünme, çözümler üretme ve onu hayata adapte ettirme (intibak) süreci demek olan “Din anlayışı” devam etmektedir. Hz. Peygamber, siyasî ve askerî konulardaki bazı projelerini tamamlayamadan (örneğin Suriye'nin fethi için ordu hazırladığı halde bunu gerçekleştiremeden) vefat ettiği gibi; hayatında köleliğin kaldırılması, kadın haklarının daha da geliştirilmesi gibi inanç, kültür ve düşünce alanlarında temellerini attığı bazı projeleri de ikmal etme imkânını bulamamıştır. Bu süreci onun ümmetinin devam ettirmesi gerekirdi. Nasıl ki Hz. Ebu Bekir onun hazırlıklarını yaptığı Suriye seferini gerçekleştirmek suretiyle bu sürece katkıda bulunmuşsa, daha sonra gelen müslümanların da insan hakları, özgürlükler, geleneğin ıslahı, yeni inançların düşünce ve sosyal hayata egemen olması vb. konularda başlatılmış bulunan süreci devam ettirmeleri ve hedeflenen noktaya ulaşılması için gayret göstermeleri gerekirdi. Hz. Ömer devrinde bunun bir nebze yapılmaya çalışıldığını fakat daha sonra sürecin durduğunu ve dondurulduğunu görüyoruz.

Hz. Peygamber'in vefatından sonra içtihat alanı daha çok genişlemiş, coğrafî sınırların artması ile buna daha çok ihtiyaç duyulmuştur. Hz Ebu Bekir'in bir danışma meclisi vardı, her önemli mesele bu meclise arz edilirdi ve burada bir karar verildiğinde bunu hem halife hem de bütün müslümanlar kabul ederdi. Suyûtî (ö. 911/1505) Tarîhü'l-Hulefa isimli eserinde onun karar mekanizmasını şöyle anlatır: Ona bir dava arz edildiğinde Kur'an'a müracaat ederdi, onda karar vermesine yarayacak bir esasa rastlayamazsa Resulullah'ın sünnetine baş vururdu, orada da bir esas bulamazsa insanların en akıllılarını, en iyi düşünenlerini yan yana getirir ve onlarla müzakerede bulunurdu. Onların çoğunluk olarak verdiği kararı kabul ederdi. 204 Hz Ömer de aynı usûlü takip etmiş, kararların Kur'an'a ve Hz. Peygamber'in sünnetine aykırı olmamasına dikkat etmiştir. 205


e. Daima Pozitif Enerji Yayma

İslâm barış dinidir ve bütün insanların barış içinde yaşamalarını ister. Bunun için de barışa engel olan tavır ve düşüncelerden uzak durmayı, yaşamı kolaylaştıracak ve sevdirecek adımları atmayı öğütler. Bunların başında hayata sevgi ve hoşgörü ile yaklaşmak, iyilik ve güzellikleri görmek gelir.

Sevgi, insanlarda mevcut olan en köklü ve değerli duygulardan biridir. İnsan sevginin yönlendirmesiyle emeğini, malını, hatta canını feda edebilmektedir. Kur'an-ı Kerim müminlerin birbirlerine olumlu enerji verdiklerine işaret ederek, onların birbirlerini sevdiklerini, birbirlerine karşı merhametli olduklarını, dostça davrandıklarını, öfkelendiklerinde bile birbirlerini bağışladıklarını ve hatalarını görmezlikten geldiklerini bildirir. 206 mü'minleri iyilikte birbirleri ile yarışan, daima birbirlerine iyi şeyler söyleyen, hayırlı bir topluluk olarak takdim eder. Yüce Allah, Hz. Musa'yı en büyük düşmanı Firavun'a gönderdiğinde ona güler yüz göstermesini ve onunla kibarca konuşmasını öğütleyerek 207, olumlu tavrın en kötü şartlarda bile iyi sonuçlar vereceğine işaret etmiştir.

Pozitif enerjinin yayılmasında önemli bir davranış da hoşgörülü olmaktır. Kur'an, farklı düşünce ve inançlara sahip olan kişilerin rahatça hareket edebileceği barışçı bir atmosferin oluşturulmasını amaçlamıştır. Savaşta bile Allah'ın adının anıldığı manastır, kilise, sinagog gibi mabetlerin yıkılamayacağını, 208 Allah'a ve ahiret gününe inanan, salih amel işleyen kişilerin ister müslüman, ister Yahudi, ister Hıristiyan, isterse Mecûsî olsun Allah tarafından mükafatlandırılacaklarını bildirmektedir. 209

İnsanın fıtratında “Sağduyu” dediğimiz olumlu bir duygu bulunmaktadır. Öte yandan Kur'an, Allah'ın iyilikleri herkese yaydığını bildirmekte, iyilik yapanları sevdiğini haber vermekte 210, bütün peygamber ve inananların hayırlı işlerde acele ettiklerini kaydetmekte, iyi ve güzel işlerde yardımlaşmayı öğütlemektedir. 211 Ayrıca Kur'an, Allah'ın en güzel isimlere sahip olduğunu, yarattıklarını en güzel şekilde yarattığını bildirmekte; müminlere, Allah'tan hem dünyada hem de ahirette iyilikleri vermesini istemelerini öğütlemekte, insanları hikmetle, güzel öğütle ve en güzel şekilde diyalog kurarak gerçeğe çağırmalarını istemekte, insanların arasını bulmayı, selâm verenlere daha iyisi ile karşılık vermeyi, kötülükleri iyilikle savmayı öğütlemektedir. 212

Bütün bunlar Kur'an'ın hayata ne kadar olumlu baktığını, onu güzelleştirmek ve yaşanabilir kılmak için önlemler aldığını ve inananların felâket tellâllığından değil, sevgiden, iyiden, ve güzelden yana tutum belirlemeleri gerektiğini ve böyle davrandıkları takdirde Allah tarafından dünyada sevilecekleri gibi ahirette de ödüllendirileceklerini ortaya koymaktadır. 213


f. Güçlük Yerine Kolaylığı Tercih Etme

Kur'an'da kolaylık esas olup, Allah emir ve yasakları nefsimize yük olsun diye göndermemiştir. Aksine O, insanların ihtiyaçlarını, menfaatlerini ve yeteneklerini göz önünde bulundurarak hükümler koymuştur. Bu husus birçok ayette vurgulanır:

Allah size kolaylık ister, zorluk istemez.” 214

Allah sizin için güçlük yapmak istemez fakat sizi temizlemek ve size olan nimetlerini tamamlamak ister.” 215 “Allah, dinde size karşı güçlük yapmadı.” 216

Dinde ikrah ve zorlama yoktur.” 217

Allah hiçbir kişiye gücünün yetmeyeceğini teklif etmez.” 218

Peygamber, kendine uyanlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder; onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri harama kılar, ağırlıklarını ve üzerindeki zincirleri indirir.” 219

Peygamberimiz de:

Kolaylaştırın, güçleştirmeyin; müjdeleyin, sevindirin, nefret ettirip ürkütmeyin.” 220

'Bu din kolaylıktır. Hiçbir kimse yoktur ki din hususunda (amellerim eksiksiz olsun diye) kendini zorlasın, dini güçleştirmeye çalışsın da din ona galebe etmesin (ve ezilip büsbütün amelden kesilmesin). Bu nedenle ortalama gidin, çok incelemeyin, müjde verin.” 221

İslâm'ın koyduğu hükümlerin azimet ve ruhsat yönleri bulunup yerine ve mükellefin tercihine göre bunlardan biri ile amel edilebilir. Kişi kolaylık veya zorluğu tercih ettiğinden dolayı dinin esaslarına aykırı harekette bulunmuş olmaz. Allah Teâlâ:

Sonra kitabı kullarımız arasında seçtiklerimize verdik. Onlardan kimi kendisine zulmeder, kimi orta yolu tercih eder, kimi de Allah'ın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır. İşte büyük fazilet budur.” 222 buyurur.

Kur'an'ın bu açık beyanları ve Hz. Peygamber'in telkin ve tavsiyeleri de göstermektedir ki İslâm'da asıl olan kolaylıktır. Allah, daha önceki dinlerde bulunan bir çok ağır hükmü kaldırarak insanları bir tür meşakket zincirinden kurtarmış, kolay ve uygulanabilir hükümler koymuştur. 223

g. Dinî Otoritenin Kaynağı Olarak Özgür İrade ve Bireysel Sorumluluk

Kur'an'a göre dinî otoritenin kaynağı Allah'tır. Hüküm ve emir O'na aittir. Evrende metafizik planda Allah'ın ne eşi, ne benzeri ve ne de rakibi vardır. Bu anlamda mutlak hakimiyet Allah'a aittir. Bu nedenle İslâm dininde bir şeyi helâl veya haram kılma yetkisi Allah'a aittir. Her müslüman Allah'ın bu metafizik hakimiyetini kabul eder. Ancak bu, evrensel planla ilgili olup, bizim için imtihan vesilesi kılınan dünyevî alanla karıştırılmamalıdır, Çünkü bu alanda bizim sorumluluğumuza paralel olarak irade ve özgürlüğümüz vardır.

Kur'an'a göre sorumluluk kişiseldir. Kimse bir başkasının günahından dolayı sorumlu tutulamaz. Hidayeti seçen kendisi için seçmiş, dalalete sapan da kendi zararına sapmış olur. Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez. Yükü (günahı) ağır gelen kimse onu taşıması için başkasını çağırsa, bu çağırdığı akrabası da olsa onun yükünden bir şey yüklenemez. 224 Dünyada herkes kendi amel defterini doldurur. Bir İslâm büyüğünün ifadesi ile herkes ateşini beraberinde götürür.

İslâm, bir taraftan bireyleri dinin emir ve yasaklarıyla yükümlü tutarken, diğer taraftan da onlardaki vicdan hürriyetini deklare etmiştir. Bundan dolayıdır ki hiç kimse başkası üzerinde tahakkümde bulunamaz. Bir kişinin dindeki mertebesi ne kadar yüksek olursa olsun başka birinin inançlarına tahakkümde bulunması yahut Allah ile onun arasına girip aracılık etmesi söz konusu değildir. Çünkü müslümanlığa göre yükümlülük çağına gelen herkes kendini Adil bir ilahın huzurunda bulur, diğer insanlar gibi bütün yükümlülüklerinden sorumlu tutulduğunu, araya girecek başka birinin onu sorumluluktan kurtarmayacağını bilir, Allah'ın sonsuz rahmet ve merhamet sahibi olduğunu, tövbe edenlerin tövbesini kabul ettiğini düşünür. Allah'ın rahmetinden ümit kesilmemesini 225, O'nun, kendisine şah damarından daha yakın olduğunu 226, her yerde hazır ve nazır olduğunu hatırlar. Hz. Peygamber'in bile “Üzerlerinde murakıp olmayıp sadece hatırlatma görevi bulunduğunu” düşünür. Kısaca İslâm'da Hıristiyanlıktaki gibi ne vaftiz ile dine girme, ne de aforoz ile dinden çıkma söz konusu değildir. Herkes kendi iradesi ile dine girer ve yine kendi iradesi ile ondan çıkar. Her ikisinin sorumluluğu da kendine aittir.

Öte yandan insan özgürlüğü ve iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırmasını, sağlayan iradeye sahiptir. Kur'an, Allah katında doğru ile eğrinin, iyi ile kötünün ne olduğunu bütün açıklığıyla ortaya koyar. Sonra da insanlara kurtuluşa ermeleri için nasıl davranmaları gerektiğini anlatır.

Hak Rabb'inizdendir; dileyen inansın, dileyen inkâr etsin.” 227

Ben sizin taptığınıza tapmam, sizler de benim taptığıma tapmıyorsunuz. Sizin dininiz size, benim dinim de banadır.” 228 der. Buna göre herkes dinini ve inancını kendi seçer. Kimsenin onu zorlamaya hakkı yoktur. Çünkü “Dinde zorlama yoktur; hak ile batıl artık ayrılmıştır.” 229 Bu konuda Hz. Peygamber'in bile müdahalesi söz konusu değildir. Bu esası Kur'an-ı Kerim şöyle temellendirir:

Ey Muhammed! Rabb'in dileseydi, yer yüzünde bulunanların hepsi inanırdı. Öyle iken insanları inanmaya sen mi zorlayacaksın?”230

Ey Muhammed! Seni yalanlarlarsa benim yaptığım bana, sizin yaptığınız sizedir; siz benim yaptığımdan sorumlu değilsiniz, ben de sizin yaptıklarınızdan sorumlu değilim, de. Aralarında sana kulak veren vardır, Sen, sağırlara, üstelik akılları da almazsa, işittirebilir misin? Aralarında sana bakan vardır. Sen körleri görmezlerken doğru yola iletebilir misin?.” 231

Ey Muhammed! sürekli olarak öğüt ver; çünkü sen sadece bir uyarıcısın, onlara zor kullanacak değilsin.” 232

Kur'an, irade hürriyetini önemsediği kadar dinde zorlamaya gidilmesini, yani başkasına dinî zorla kabul ettirme ve dini hükümleri zorla yaptırma yoluna baş vurulmamasını da önemsemektedir. Birinci şık İslâm'a yeni girecek olanlar için, ikinci şık ise İslâm'a girdikten sonra onun emir ve yasaklarıyla muhatap olanlar için söz konusudur. Kur'an'a göre iman ettikten sonra onun kurallarına uymak veya uymamak kişi ile Allah arasındaki bir meseledir. Uyduğu takdirde mükâfatını ve uymadığı takdirde de cezasını verecek olan Allah'tır. Burada bireyler kendilerine bir vazife çıkaramazlar. Yapılan işler doğrudan yapan şahsı veya toplumu ilgilendiriyor olabilir. Her iki durumda da Allah'a karşı sorumluluk söz konusudur. Ancak sosyal nitelikli olan işler, toplumu da ilgilendirdiğinden kişiler bu tür işleri yaparken kendi hallerine bırakılamazlar, topluma dokunacak zararları hesaba katılarak müdahale edilebilir. Örneğin namaz, oruç, hac gibi ibadetler şahsîdir. Dolayısıyla bunların yapılması için insanlara baskı yapılamaz. Zekât vermek, dürüst hareket etmek, emanete riayet etmek, hırsızlık yapmak, kumar oynamak, adam öldürmek gibi sosyal içerikli işler ise kamu düzenini doğrudan ilgilendirdiği için, toplum yaptırım gücünü kullanabilir. Bu konularda bireylere ve topluma düşen görevler vardır. Bireyler fizikî güç kullanmadan ve zora baş vurmadan iyiliği öğütleme (emir bil-maruf) çerçevesinde söz konusu olumsuzluklara engel olmaya çalışabilirler. İslâm'da günahlara verilen dünyevî cezalar dinî değil, idarîdir. Örneğin içki içen bir kişinin işlediği bu günah şahsîdir, dolayısıyla onu insanlar cezalandıramazlar. Ona verilen dünyevî ceza ise sarhoş olarak yapacağı işlerle etrafına zarar vermesi ihtimali dolayısıyla idarî bir cezadır. Faraza bir Hıristiyan benim dinimde serbest diyerek içki içip etrafına zarar vermeye kalkışacak olsa buna da engel olunur ve ceza verilir. İrtidatla ilgili cezanın durumu da böyledir. İrtidat eden dinî bir hüküm gereği değil, siyaseten cezalandırılır. Bunun anlamı şudur: İdareci toplumun düzenini düşünerek cezalandırılması gerekip gerekmediğini takdir eder; cezalandırır veya cezalandırmaz. Cezalandırmayacak olsa dinî bir hükmü yerine getirmediği için günah işlemiş olmaz. Topluma karşı işlenen kötü işlerin dinî yönüne günah, toplumsal yönüne ise suç denilir. Günahın cezasını Allah, suçun cezasını ise idari otorite verir. Suçların cezasını vermek kamu düzenini sağlamak açısından önemlidir. Çünkü ihmalinde kamu düzeni zarar görür. Demek ki dince yasak kılınan bazı eylemlerden dolayı dünyada cezaların öngörülmesi irade hürriyetini kaldırmayı değil, kamu menfaat ve düzenini korumayı amaçlamıştır.

Kur'an, irade hürriyetini ve kişisel sorumluluğu muhafaza eden bir kader inancı ortaya koymuş, insanın zayıf olarak yaratıldığını kabul etmekle beraber inisiyatif sahibi olduğunu, hürriyet ve sorumluluğunun bulunduğunu vurgulamış, ilâhî kudrete sığınarak elinden geleni yapmaktan ve harekete geçmekten kaçınmayı reddetmiştir. Ancak bu açık tavır dinî literatürde aynı netlikte yer almamış, cebri anımsatan ifade ve yorumlara yer verilmiştir. Hadis literatürüne göz attığımızda, örneğin Kitabu'l-kader bölümlerine baktığımızda bu tür ifadeleri görebiliriz. Meselâ Buharî'de çocuk 120 günlük olunca bir melek gönderilerek rızkının, ecelinin, saîd mi şakî mi olacağının yazıldığı, Allah'ın takdir ettiklerinin muhakkak olacağı ve bunlara kimsenin engel olamayacağı haber verilmekte, kaza ve belâlardan Allah'a sığınma tavsiye edilmektedir. 233 Tirmizî'de ise bir taraftan Hz. Peygamber'in teorik kader tartışmaları yapmayı yasakladığı haber verilirken, bir taraftan da cebri çağrıştıran kader tasvirleri yapılmaktadır. Örneğin herkes için yaratıldığı şeyin kolaylaştırıldığı, kendisi için yazılanların (kader) olacağına inanmadıkça kişinin mümin olamayacağı, kalplerin Rahman'ın iki parmağı arasında olduğu ve bunları dilediği gibi şekillendirdiği bildirilmekte, Hz Âdem ile Musa arasında geçen ve Musa'nın, cennetten kovulmaya sebep olması nedeniyle Âdem'i kınadığına ve bunun üzerine Adem'in “Hakkımda yazılanı yapmamdan ötürü beni niçin kınıyorsun?” diye mukabelede bulunduğuna ilişkin bir diyaloga yer verilmektedir. 234 Kader konusundaki metinlerde görülen, duruş ve bakış yönünden kaynaklanmaktadır. Bazı rivayetlerde görülen salt kaderci tasvirler ise cahiliye inanç ve anlayışlarının geri dönüşü olarak görülebilir. 235


h. Dengeli Olma

Kur'an, fıtratı ve akl-i selimi esas alan bir kitap olduğu için dinde ifrat ve tefrite düşmeyi takbih etmiş, aşırılığın her çeşidini yasaklamıştır. Onun, inananlardan istediği şey, din namına konulmuş bir çok yasak ve nafile ibadetle nefislerini tazip etmek, yıpratmak veya güzel ve çekici şeylerden mahrum bırakmak değildir. Hz. Peygamber: “Bu din metindir, ona yumuşaklıkla, tekellüfsüz gir. (Takat getiremeyeceğin şeylerle kendini yorup da) Allah'a ibadetten büsbütün ürkütme. Muhakkak ki varacağı yere çabuk gitmek için arkadaşlarından ayrılıp hayvanını takatinden fazla koşturan, ne istediği yolu alabilir ne de hayvanının sırtını sağlam bırakır.” 236

Sakın dinde aşırıya gitmeyin, çünkü sizden evvelkilerin helakine sebep ancak dinde ileri gitmiş olmalarıdır.” 237 buyurmuştur.

Ehl-i Kitabı dinde aşırıya gitmekten nehyeden ayetler müslümanları da aşırılığa düşmekten şiddetle nehyetmektedir. Müminleri, dünyayı terk edercesine büsbütün ibadete yönelmekten, haram olduğuna dair hakkında kesin dinî kanıt (nass) bulunmayan güzel şeyleri terk etmekten ve ruhbanlıktan nehyeden hadisler Kur'an'nın bu anlamdaki ayetlerinin tefsiri niteliğindedir.

Kur'an, insanların tek bir nefisten, tek bir çiftten yaratıldıklarını, insanlık toplumunun eşit birer üyesi olduklarını, yer yüzünde belli bir düzene ve nedenlere bağlı olarak yaşadıklarını belirtir; akıl ile duygu, söz ile eylem fert ile toplum arasında uyum ve dengenin gözetilmesini ister. Bütün müslümanların kardeş olduğunu, aralarında sevgi ve şefkatin bulunduğunu, dolayısıyla düşmanlık ve kötülüklerde değil, iyilik ve güzelliklerde yarışmalarını emreder ve barışı egemen kılmayı hedefler. Bu nedenle Kur'an'ın öngördüğü dünya ne kozmik anlamda kaosun, ne de sosyal bakımdan savaşların, fitne ve kavgaların egemen olduğu kötülükler ülkesidir; aksine her şeyin yerli yerinde yaratıldığı hikmet diyarı, barış, sevgi ve iyiliklerin yaşatıldığı güzellikler ülkesi olmalıdır. Bunun için Kur'an, müminlerden dünyada da ahirette de güzellikleri istemelerini öğütlemektedir.

Kısacası, Kur'an'ın akıl ile vahiy, teori ile pratik, iman ile amel, dünya ile ahiret arasında dengeli olmayı öngören yaklaşımına dayanan dindarlık anlayışı, Hz. Peygamber'in vefatından sonra.kısa bir süre varlığını devam ettirmiş ve arkasından yavaş yavaş itidalini kaybetmeye başlamıştı. Hz. Ebu Bekir dönemi hemen Resûlullah sonrası oluşu ve zaman olarak kısa bir süreye tekabül etmesi dolayısıyla İslâm düşüncesi açısından fazla problemli geçmemiştir. En büyük problem Resûlullah'tan sonra hilafete kimin geçeceği meselesi olmuştur. O da tez zamanda çözüme bağlanmıştır. Ebu Bekir devri coğrafî sınırların büyük oranda değişmediği ve Resûlullah döneminin sosyo kültürel şartlarının devam ettiği bir dönem olduğu için Peygamberimiz'in uygulamasının aynen devam ettirilmesi sayesinde büyük sıkıntılara yol açmadan geçirilmiştir. Hz. Ömer devri ise fetihlerin başladığı bir dönemdir. Fetihlerin ekonomik, siyasî ve psikolojik alanlardaki olumlu katkıları yanında kültür, düşünce ve inanç alanlarında birçok olumsuz etkileri olmuştur. Çünkü müslüman olan yeni bölgelerde kozmopolit bir kültür oluşmuş, bu bölgelerdeki hakim inanç ve geleneklerle, buralara götürülen dinî düşünceler karşı karşıya gelmiş ve müslümanlar bu bölgelerde bir taraftan kendi inançlarını yayarlarken, bir taraftan da onların inanç ve geleneklerinin etkisinde kalmaya başlamışlar; bir yönüyle verici olurken, bir yönüyle de alıcı olmuşlardır. Bu durum, Arap yarımadası gibi dar bir çevrede doğup büyüyen ve düşüncelerini bu çevrenin şartlarına göre oluşturan insanlar için önemli bir değişimdi. Bu değişimin doğurması muhtemel problemlerin büyük kısmı Hz. Ömer gibi inisiyatif kullanan ve özgüven sahibi idareciler sayesinde atlatılmıştır. Bilhassa Hz. Ömer, uygulamalarında bu değişen şartları göz önünde bulundurmuş, ihtiyaç duyulan yeni kararları almaktan ve kurumları oluşturmaktan çekinmemiştir. Kendine yöneltilen eleştirilere aldırmadan pratik ve rasyonel olmanın gereklerini yapmıştır. Böylece ilk iki halife dönemlerinde hem birlik bütünlük devam ettirilerek istikrar korunmuş hem de gerekli yeni adımlar atılmıştır. 238



k. Sosyal Adalet Ve Dayanışma

Kur'an, manevî dayanışma kadar maddî dayanışmaya da önem verir. Bu amaçla zengin müslümanlara zekât, fitre, sadaka gibi malî ibadetler yükler. Sermayenin sadece zenginler arasında dolaşan bir nesne olmaması için önlemler alır. Kur'an, Havva'nın yaratılmasına gerekçe olarak “Birbirleri ile huzur ve sükûn bulmalarını,” 239 gösterir. Demek ki insanın dünyada huzur ve sükunu tek başına yakalaması mümkün değildir. Allah insanları toplu yaşayışa göre programlamış, istek ve ihtiyaçlarının karşılanmasını bu şekilde mümkün kılmıştır. Kabiliyet ve becerileri buna göre vermiştir. Kur'an. insanların değişik ırklara ve soylara ayrılışını da “Birbirlerini tanımaları” gerekçesine dayandırmakta 240, böylece farklı beceri ve yetenekte insanın ortaklaşa bir medeniyet oluşturması amaçlanmaktadır. 241


1. Dünyevî Otoritenin Kaynağı

Hz. Peygamber devrinde dinî otorite peygamberimizin şahsında toplanmıştı. O, Allah tarafından seçilmiş bir peygamber olduğu için müminler onun bu otoritesini sorgulamıyor ve böyle bir yaklaşımın mümin olmakla bağdaşmayacağını düşünüyorlardı. Söz konusu karizma dünyevî meseleler için de geçerli miydi? Bu konuda, dinî otorite konusunda olduğu gibi kesin bir şey söylemek zordur. Resûlullah dünyevî meselelerde çoğunlukla uzmanlar ve danışmanları ile istişare ettikten sonra karar veriyordu. Müslümanlar da hem dinî önderliği (risalet) hem de devlet başkanlığını (imamet) şahsında toplamış bulunan Hz. Peygamber'e tabi idiler.

Kur'an, dünyevî otorite meselesini adaletin gözetilmesi, işin ehline verilmesi, yöneticilere itaat edilmesi, işlerin uzmanlara danışılarak yürütülmesi gibi ilkeler düzeyinde ele almış ve belli bir model öngörmemiştir. Hz. Peygamber'in vefatından sonra ise her iki otoritenin kaynağı da sorgulanmaya başlanmıştır. Dinî otoritenin kaynağı konusunda akıl-nakil tartışmaları yapılırken, dünyevî otorite tartışmaları çerçevesinde hilafet meselesi gündeme gelmiş, imam olarak seçilen kişinin Allah'ın halifesi mi yoksa Resûlüllah'ın halifesi mi olduğu, dolayısıyla ilâhî kudreti mi yoksa müminlerin bütününü mü temsil ettiği tartışılmıştır. Şiîler, imamı Allah'ın tayin ettiğini söyleyerek dünyevî otoritenin kaynağının da ilâhî olduğunu iddia ederlerken, Haricîler ve Sünnîler halifeyi toplumun seçeceğini bildirerek dünyevî otoritenin kaynağının beşerî olduğunu söylemekteydiler. Mürcie ise bu ikisi arasında tarafsız kalmaya ve hakemlik yapmaya kalkışmıştır.

Günümüzde, yönetim biçimlerinin en ileri noktası olarak gücünü halktan alan demokrasinin kabul edilmesi, zamanın Hariciler ve Ehl-i Sünnet'in tezini teyit ettiğini göstermektedir. Demokratik yaklaşım günlük hayatta uygulandıkça insanlar arasında müsamaha ve birbirlerine katlanma refleksini geliştirecek, bu yaklaşım zamanla dar görüşlü ve baskıcı din anlayışını da değiştirecektir. Bugün toplumumuzda dine müsamaha gösterildiği takdirde demokrasiyi özümsememiş zorbaların bu hürriyetleri tümüyle ortadan kaldıracakları endişesini duyanlar bulunmaktadır. Bunlar dindarların demokrasi ve özgürlüklerden yana söylemlerini “Takiyye” olarak nitelemekte ve tereddütle karşılamaktadırlar. Bu korku tümüyle de yersiz değildir. Bunun önüne geçebilmek için önce hoşgörülü bir dinî anlayışın oluşması, dindarların demokratik ortamlarda başkalarının haklarına saygı duyarak yaşayabileceklerini ortaya koyması, dindar olmayanların da söz konusu hakların kullanılabileceği liberal bir ortamı savunmaları gerekir. Bütün bunlar da düşünce alanında liberalleşme adımlarının atılması ile mümkündür. Binaenaleyh müslümanlarm taassuptan kurtulabilmeleri için geleneksel anlayışlar yerine Kur'an'ın getirdiği özgürlük ve müsamahayı yeniden solumaları gerekmektedir. Bu söylenenler dindarlar kadar dindar olmayanlar için de geçerli hususlardır. Zira sözü edilen dar görüşlülük, zorbalık ve demokrasi hazımsızlığı dindarlar kadar dindar olmayanlar için de söz konusudur. 242


4. Ölüm ve Ahiret Hayatı

Ölüm, bütün canlılar için takdir edilmiş bir son olup insan nerede olursa olsun ölüm gelip onu bulur. 243 Bütün canlılar ölür ancak Allah insanları kıyamet koptuktan sonra başka bir âlemde dirilterek dünya hayatının hesabını soracak, iyileri mükâfatlandırıp kötüleri cezalandıracaktır. Kıyamet dünyanın kozmik yapısını ayakta tutan dengelerin bozulması sonucu her şeyin alt üst olması ve dünyanın yaşanabilir bir yer olmaktan çıkması demektir. Kur'an'a göre kıyamet koptuğunda gök parçalanacak, yıldızlar kararıp dökülecek, ay ve güneş bir araya gelecek, korkunç sarsıntılar olacak, denizler birbirine karışacak ve dağlar tıpkı bir bulut gibi yürütülecektir. Sûra üflenmesiyle ölüler diriltilecek ve hesap vermek üzere mahşer meydanında toplanacaklardır. Burada adalet terazileri kurulacak ve iyilerle kötüler birbirlerinden ayrılarak iyiler ödüllendirilmek üzere cennete ve kötüler de cezalandırılmak üzere cehenneme gönderilecektir. 244





Dostları ilə paylaş:
1   ...   7   8   9   10   11   12   13   14   ...   39


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©genderi.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə