İslam inanç Sİsteminde akilcilik ve kadi abdulcebbar



Yüklə 1,45 Mb.
səhifə23/39
tarix17.11.2018
ölçüsü1,45 Mb.
1   ...   19   20   21   22   23   24   25   26   ...   39

4. Fail Oluşu

Kadı Abdülcebbâr'a göre Allah, kendine özgü fiilleri yaptığı için faildir. Fail sıfatı Allah'ın yaptığı birçok fiili içine alır. Bu nedenle hepsine birden kapsayıcı bir ifade olan fail denildiği gibi her bir fiil için ayrı ayrı isimler de kullanılabilir. Allah fail sıfatına, yaratmaya başladığı andan itibaren sahip olmuştur. Daha önce O kudrete sahipti fakat fail değildi. Allah Teâlâ'nın, fiillerini herhangi bir şeye dayanmadan yaratmasına ihtira denilir ve O, muhteri sıfatına sahiptir. 577 Ayrıca fülerini var etmesi dolayısıyla O'na mûcid ve muhdis, ilk yapan anlamına mübdî, fülerini icra eden anlamına halik denilir. Yine Allah Teâlâ'nın fail oluşu bağlamında O'na müdebbir (yöneten), mukaddir (takdir eden, ölçülü olarak yapan), mükevvin (yaratan), münşî (inşa eden, yaratan) sâni' (yapan, var eden), âmil (yapan), mufaddıl (iyilik veren, üstün tutan), mûsıl (iyilik eden, ulaştıran) muîn (yardım eden) gibi sıfatlar da verilir. Latîf (kaba olmayan, gayet ince, nazik, şeffaf) sahî (cömert), hannâ (sevindiren, hoşlanan), şerîr (kötülük yapan), müsaid (başarıya ulaştıran, yardım eden) gibi isimlerin verilmesi ise doğru değildir. 578

Kadı Abdülcebbâr'a göre Allah bu isim ve sıfatları, özel bir fiili işlediği veya işlediği fiilden doğduğu için değil, mutlak fail olduğu veya işlediği fiil sonucu ortaya çıkan fiillerden dolayı alır. Birincisine mürîd ve kârih, ikincisine de musîb ve hakîm sıfatları örnek olarak gösterilebilir. Allah Teâlâ'ya kuddûs ve sübbûh gibi isim ve sıfatlar ise özel bir fiili yapması dolayısıyla değil, tenzih sebebiyle nisbet edilir. 579

3. Adalet Esası

“Adl” kelimesi bazan faili, bazan da fiili nitelemek için kullanılır. Birinci anlamda, mübalağa ifade eder, yani failin adaletin zirvesine çıktığı anlamına gelir. İkinci anlamda, yani fiili nitelemesi durumunda ise başkasının hakkını vermek ve başkalarında bulunan hakkını almak anlamına gelir.

Allah ile insan arasındaki rab-kul ilişkisini düzenlemek, kulun görev ve sorumluluklarını açıklamak, dünyada yaptıklarına göre ahirette elde edeceği ceza veya mükâfatı bildirmek üzere gönderilen İslâm, ortaya koyduğu bu esaslarla insan ve Allah'ın fiillerinin tartışma konusu olmasına, onların hürriyet ve sorumluluk sınırlarının gündeme getirilmesine sebep olmuştur. İnsanlar, kendilerine birtakım “Görev ve sorumluluklar” belirleyen Allah'ın, bunların karşılığını verirken ne ölçüde serbest hareket ettiğini, kula, dünyada yaptıklarının karşılığını vermek zorunda olup olmadığını, ona kazandıklarından daha az veya çoğunu verip veremeyeceğini, ahirette, dünyada kazanılanın tam karşılığı yanında, daha fazla veya eksiğini de verip veremeyeceğini, kısaca sonsuz kudrete ve sınırsız iradeye sahip olan Allah'ın, kullarına dilediği gibi davranıp davranamayacağını, adaletle davranması durumunda kudret ve iradesinin sınırlanmış ve zatına halel gelmiş olup olmayacağını sorgulamaya başlamışlardır.

Kelâm ilminde hem Allah'ın hem de insanın fiilleri çeşitli tartışmalara ve farklı değerlendirmelere konu olmuş ve salah-aslah, hidayet-dalalet, tevfik-hızlan, hüsün-kubuh, lütuf-ivaz, hayır-şer, lezzet-elem, adalet-şefaat gibi başlıklar altında tartışılmıştır.

Adalet, Allah Teala’nın her türlü çirkinlikten, faydalı şeyleri terk etmekten ve maslahata aykırı ya da çirkin olan yolla kulluğa çağırmaktan tenzihi ile bütün fiillerinde hikmet ve isabetin bulunduğunu kabullenme demektir. 580 Adalet, esas itibariyle kader inancı ile iradeyi temsil etmekte ve Allah Teâlâ'nın kabih olan bir şeyi yapmaya kadir olmakla nitelendirilip nitelendirilemeyeeceğini içermektedir. 581

İnsan aklı, adaleti gerekli görür. Çünkü neyin çirkin olduğunu bilen ve çirkin olanı yapma zorunda olmayan Allah Teala’nın, onu murad etmesi de caiz değildir. Zira O'nun kabihi irade etmesi durumunda ya bilmediği ya da ihtiyacı olduğu için irade etmiş demektir. Bu ise Allah hakkında ziyade (kendisinde başlangıçta olmayan bir şeyi sonradan kazanması) ve noksanlığa (başlangıçta sahip olduğu bir şeyi sonradan kaybetmesi) götüreceği 582 ve insanları sorumlu olmadıkları fiillerden dolayı cezalandırmaya varacağı, dolayısıyla adaletsizlik olacağı için kabul edilemez.

Mu'tezilî bilginler bu konuda değişik görüşler ileri sürmektedirler. Ebû Ali el-Cübbâî adaleti “Güzel (hasen) olan her çeşit fiil” diye tanımlar. Kadı Abdülcebbâr, bu durumda yeme içme, ayakta durma ve oturma gibi adalet kapsamında olmayan fiilerin de adalet kapsamına gireceği gerekçesiyle Cübbâî'nin bu tanımına karşı çıkar. 583 ve adaleti “Failin, başkalarına fayda sağlamak veya zarar vermek için yaptığı her çeşit güzel fiil” şeklinde tanımlar. Görüldüğü üzere bu tanım, kişinin kendine fayda sağlamak veya nefsinden zararı uzaklaştırmak üzere yaptığı yeme, içme, oturma gibi eylemlerini, vacip ve mendup fiillerini adaletin dışında bırakmaktadır.

Mu'tezile, Allah Teâlâ'yı adl ve hakîm diye nitelendirirken, Allah'ın kabîh fiil işlemediğini, onu irade etmediğini, ve kendisine vacip olanı ihlal etmediğini, dolayısıyla bütün fiillerinin güzel olduğunu söylemek istiyorlardı. 584 Kadı Abdülcebbar el-Muhtasar'da adaleti, Allah Teâlâ'yı her türlü çirkinlikten, kendisine vacip olanı ihlâl etmekten ve maslahata aykırı fiil işlemekten uzaklaştırmak (tenzih) ve bütün fiillerini hikmet, adalet ve doğrulukla nitelemek şeklinde tanımlamaktadır. 585 Kadı Abdülcebbar, bu ifadeleri ile Mü'tezile'nin ittifaka yakın bir şekilde kabullendiği bir çizgiyi yakalamıştır.

Allah'ın bütün fiilleri başkalarına fayda sağlamaya veya zararı defetmeye yönelik olduğu için adalet olarak isimlendirilir. 586 Allah'ın fiilleri hikmetle nitelendirildiğinde de aynı mânâ kastedilir. Öte yandan Kadı Abdülcebbar'ın el-Usûlü'l-hamse'sini şerheden Zeydî âlim Kıvamuddin Mankdim, Kadı Abdülcebbar’ın tanımının ağyarını mani (tanım içinde bulunmayanları dışta bırakan) bir tanım olmadığını kaydederek şöyle demektedir: Bu tanıma göre O'nun âlemi yaratışı da hasen fiildir ve adalet kapsamına girer. Çünkü âlem de başkalarına fayda sağlamak veya zararı önlemek üzere yaratılmıştır. Halbuki Mu'tezile, bunun adl değil, lütuf olduğunda birleşmektedir. Bu itirazlardan sonra Kıvamuddin Mankdim hak kavramını merkeze koyarak adaletin tanımını “Başkalarının hakkını verip kendi hakkını alma” şeklinde yapmaktadır. 587

Mu'tezile, adaleti bu şekilde tanımladıktan sonra adalet içine giren konuları şöyle sıralamaktadır: Hüsün-kubuh, vacib alellâh, Allah'ın verdiği, haberin yalan olmaması, hükmünde haksızlık (zulüm) bulunmaması, babalarının günahları sebebiyle müşrik çocuklarına azap etmemesi, yalancıların elinde harikulade fiil göstermemesi, insanları güçlerinin yetmediği ve bilmedikleri şeylerle mükellef tutmaması, kulu bir şeyle mükellef tuttuğu ve o da bunun gereğini yaptığı takdirde onu mutlaka ödüllendirmesi, birine elem veya hastalık verdiğinde onun faydasını gözetmesi, nimete karşı teşekkürün gerektiği. 588

Mu'tezilîler kulların kendi istekleri ile yaptıkları işlerinde Allah'ın yaratma veya takdir etme şeklinde bir etkisinin olmadığını söylemektedirler. Muammer ve Cahız dışındaki Mutezililer bu fiilleri yapanın insanın kendisi olduğunu söylerlerken, bu ikisi kulun bu tarz fullerinin ona nisbetinin mecazî olduğunu, çünkü bunların aslında tabiî olarak meydana geldiğini, dolayısıyla ızdırarî olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Kadı Abdülcebbâr Fazlü'l-i'tizal'de adalet konusunda Mu'tezile'nin ittifak ettiği hususları ortaya koymaktadır. Allah'ın her türlü çirkinlikten uzak olduğunu, asla çirkin bir fiilinin bulunmadığını söylemekte, adalet konusundaki titizlikleri sebebiyle Allah'ın çirkin iş yapmaya kadir olmadığını söylediklerini kaydetmektedir. İttifak edilen diğer bir hususun ise, Allah'ın kudret vermeden kulları mükellef tutmayacağı ve bu nedenle de kudretin hem küfre hem de imana taalluk ettiğini söylemektedirler. 589

Adaletin Allah'ın fiillerine, onun için caiz olan ve olmayan şeylere dayandığını söyleyen Kadı Abdülcebbâr, eserlerindeki konu sıralamasında diğer Mu'tezilîlerin aksine tevhîdi öne almış ve adaleti tevhitten sonraya bırakmıştır. 590 Öte yandan Mu'tezile, kendini cebre sapanlardan ayırmak ve uzak tutmak için “Adliye” adını almıştır.

Görülüyor ki Mu'tezile, adalet konusunu kaderin inkarı üzerine bina etmiş bulunmakta, tevhîtte olduğu gibi adaleti de akla dayandırmakta, bu konudaki bakışlarında hep irade hürriyetini ve aklın yetkin olduğunu kabul etmektedir. Bunun sonucu olarak da aklı vahyin önüne geçiren, insanın hürriyetine vurgu yapan akılcı ve liberal bir yaklaşım sergilemekte, Allah'ın ve insanın fiillerini ayrı ayrı ele alarak her birinin etkinlik alanını temellendirmektedir. 591





Dostları ilə paylaş:
1   ...   19   20   21   22   23   24   25   26   ...   39


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©genderi.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə