İsmail arabaci kiMDİR


Yazan: Martin van Bruinessen. Kürtlük, Türklük, Alevilik. İletişim Yayınları



Yüklə 2,91 Mb.
səhifə47/59
tarix30.12.2017
ölçüsü2,91 Mb.
1   ...   43   44   45   46   47   48   49   50   ...   59

Yazan: Martin van Bruinessen. Kürtlük, Türklük, Alevilik. İletişim Yayınları.


Çeviren: Özgür Gökmen

ETNİK KİMLİK VE TÜRKİYE
Etnik grup nüfusunun belirlenmesinde sosyoloji biliminin ve uygar anlayışın benimsediği tek ölçüt, kişinin özgür iradesine bağlı kimlik tanımıdır. Kişinin kendi kabulü öncelik taşımaktadır

Etniklik bir çok farklı ölçütle tanımlanabilen esnek bir kavramdır. Genel olarak benimsedikleri dil, din ve sahip oldukları kültür itibarıyla diğer gruplardan 'farklı' olan gruplar etnik olarak nitelenir. Dil ve din etnikliğin dışa dönük en önemli göstergeleri olmakla beraber, özellikle bugünkü iletişim çağında kültür etnik kimliği belirleyen önemli etmenlerden biridir.

Etnik grup kimliği farklı iki temel 'bakış'la tanımlanmaktadır. Birincisi, grubun kendisini 'kim', 'ne' olarak gördüğünü esas alan 'emik' bakıştır. Bu tanımda önemli olan grubun kendi kabulüdür. Bu kabulde grubun soyu, dili her zaman belirleyici değildir. Örneğin, aslen Türkmen olan Karakeçililerin Urfa kolu yakın zamana kadar kendilerini Kürt olarak tanımlamışlardır. Almanya'daki bir araştırmada Türk asıllı çocukların 250 bini kendilerini Alman olarak gördüklerini ifade etmişlerdir.

İkinci 'bakıs' (tanımlama) bir grubun kendi dışındaki diğer bir grubu 'kim', 'ne' olarak görmesine dayalı 'etik' bakıştır. Bu genellikle çoğunluk, egemen unsurun bakışıdır ve bir çok durumda sosyolojik, bilimsel verilerle ve tanımlanan grubun kendi kabulleriyle bağdaşmaz. Örneğin, ülkemizde her Karadenizliyi Laz olarak tanımlamak yaygındır. Oysa 'yerli' anlamında Laz gerçekte (Bennighaus, Meeker'in de tespit ettigi üzere) sadece Rize'nin Pazar, Arhavi, Hopa yöresi halkıdır. Rize'ye yakın olan Trabzon, Giresun, Ordu illerindeki yerli halk dahi Laz tanımlamasını kabul etmez ve gerçekte Laz değildir.



Zazalar Kürt değil

Etik bakış genellikle çoğunluğun ve zaman zaman devletin bakışı olarak etniklik politikalarının belirlenmesinde olduğu kadar, dışarıdaki grubun kendini tanımlamasında ve kimlik değişiminde etkilidir. Bunun somut örneği Zazalardır. Yerli unsur olarak Zazaların toplandığı merkezler Tunceli, Bingöl, Diyarbakır, Palu (Elazığ), Siverek (Urfa) ve merkezler arasındaki bölgelerdir. Türkiye genelindeki nüfusları 2 milyon tahmin edilmektedir. Anadolu dışında dünyada hiçbir Kürt bölgesinde bulunmayan Zazalar, 20. yüzyılın başlarına kadar Kürt tanımlamasını kabul etmemişlerdir. Bu döneme kadar topluluk kendisini Zaza olarak dahi değil, genelde 'dimili' kimliğiyle tanımlamıstır.

Konunun uluslararası otoriteleri kabul edilen Prof. V. Minorski, Prof. Goichie Kojima, O. Mann, David Mc Kenzie, Haddank'in arastırmaları Zazaların Kürt ve Zazacanın Kürtçenin bir lehçesi olmadığını ortaya koymuştur. Bütün tarihi gerçeklere ve bilimsel tespitlere rağmen Zazaların büyük çoğunluğu bugün Kürt kimliğini benimsemişlerdir. Kimlik tanımındaki bu değişimin en güçlü etmeni 'etik' bakış olmuştur. Çevre toplum asırlarca tavizsiz bir şekilde Zazaları Kürt olarak görmüs ve kimlik baskısı yapmıştır. Devlet Zazaları Kürt olarak tanımlamıştır. 1960'lı yıllardan 70'li yıllara kadar devrimci sol 'halklara özgürlük' söylemi içinde Zazalara Kürt kimliğini benimsetmeyi ilkesel bir hedef olarak benimsemiş ve Zaza kimliğinde direnen aydınlari, M. Serif Fırat örneginde olduğu gibi katletmistir. PKK, Zazaları Kürt cephesine kazandırmak için yoğun etkinlik göstermistir.

Böylesine uzun süreli ve yoğun dış baskı sonucu Zazalar dil ve kültür farklılığına rağmen Kürt kimliğini benimsemişlerdir. Bu değişim etik bakışın 'emik' bakışı etkilemesindeki önemi kanıtlayan somut bir örnektir. Bir başka örnek, Abbasiler tarafından Hatay bölgesine yerleştirilmiş Horasan Türkmenleri oldukları tarihi belgelerle kanıtlanmış olan Nusayrilerin toplumsal çevre baskısı ve devlet yaklaşımı sonucu bugün kendilerini Arap kimliğiyle tanımlamalarıdır. (1)

Çağdaş dünyada, çağdaş uygarlık anlayışının ve sosyoloji biliminin geçerli sayıldığı kimlik, grubun kendi kabulünü temel alan 'emik' bakışa dayalı kimlik tanımıdır. Kişinin kendi kimliğini kendisinin tanımlaması özgürlüğü temel bir insan hakları ilkesi olarak benimsenmiştir. Günümüz insani, iletişim, ulaşım, eğitim imkânlarıyla evrensel, ulusal, yerel kültürlerin sentezini yaparak, kendi kimliğini tanımlamada dünden çok daha bilinçlidir. Bu bilinçle 'toplumsal aidiyet' 'kültürel aidiyet'e yönelmektedir. Kafatası ölçümlerine, deri renklerine, soy kütüklerine dayalı ana dil verilerine bağımlı ırkçı, Jakoben etnik kimlik dayatmaları uygar dünya toplumlarında geçerliliğini yitirmiştir.

Çagdaş sosyoloji bilimi bu gerçeği tespitle kişinin kabulüne bağlı kimlik tanımını temel ilke olarak benimsemiştir. Ne var ki ülkemizde pek çok aydın, bilim adamı, siyasetçi, hâlâ ırkçı, şoven nitelikli kimlik dayatmalarını sürdürmekte, konuyu bu yanlış temelde değerlendirmektedir. Bu konuda toplum kendilerinden çok daha ileride ve çağdaştır.



Arastırmalar ne diyor?

1993'te Türkiye'nin genelini temsil eden İstanbul'da Tarhan Erdem yönetiminde KONDA ve 1999'da Prof. Dr. Binnaz Toprak ve Doç. Dr. Ali Çarıkoğlu tarafından TESEV adına yapılan çok önemli bilimsel anket ve araştırmalar bu gerçeği çok açık olarak belirlemiştir. TESEV araştırmasında etnik kimlik seçeneğinin yani sıra 'T.C. vatandaşı' seçeneği de verilmiş, ancak 'tek bir öncelik' şartı konulmuştur. Bu şarta bağlı kimlik tanımında 'Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım' diyenlerin oranı; 'Türk'üm' diyen yüzde 20.2, 'Müslüman Türküm' diyen yüzde 4.3, 'Kürdüm' diyen yüzde 1.4, 'Alevi'yim' diyen yüzde 1.2'lik oranlardan çok daha büyük olarak yüzde 33.9'a çıkmıştır. Açıkça görülmektedir ki, halkımızın üçte biri gibi büyük bir bölümünün 'vatandaşlık bilinci' etnik aidiyetle belirlenmemektedir. Ancak söz konusu verilerin, etnik grupların nüfus dağılımını açıklamadıkları unutulmamalıdır.

KONDA araştırması ise kimlik tanımlamasında 'kültürel etmenin belirleyiciliğini' kanıtlaması ve etnik grupların nüfus oranlarını tespit bakımından önemlidir. Araştırmada hem ana, hem de baba tarafından Laz, Arap, Çerkez, Arnavut vs. olanların oranları belirlenmiştir. Belirlenen gruplara, kendi kimlik kabullerini saptamak için, 'Siz kendinizi ne hissediyorsunuz?' sorusu sorulmuştur. 'Hem anam, hem babam Kürt' diyen yüzde 7.6'lik grubun yarısına yakını, yüzde 3.9'ü Türk cevabini vermiştir. Diğer grupların yaklaşık yüzde 100'ü kendilerini Türk hissettiklerini söylemiştir. Doğrudan Türk olduklarını söyleyenlerin oranı yüzde 86'dır. Diğerlerinin eklenmesiyle bu oran yüzde 89.7 olmaktadır. Sadece 'Müslüman'ım' diyenler yüzde 4'tür. Türklük dışında etnik kimlik benimseyenlerin toplamı yüzde 5'tir. Araştırma sonuçları, ülkemizde etnik kimlik tanımında kültür etmeninin, milli aidiyet bilincinin soy, ırk, anadil ölçütlerinden çok daha büyük öncelik taşıdığının açık kanıtıdır. 1994'teki TÜSES araştırmasında, Kürt olduğunu ifade eden seçmen oranı yüzde 9.8'dir. Ancak bu ifadenin 'köken' mi, 'kimlik önceliği' mi ifade ettiği belirlenmemiştir. Bir varsayıma göre, kimlik tanımı olarak kabul edilse bile Kürt'üm diyen nüfus yüzde 9.8 oranıyla 6.3 milyonu aşmamaktadır. (2)

Yansız belirlemelerle, Kurmançça komuşan Kürt kökenli nüfusun 10 milyon dolayında olduğu düşünüldüğünde, sadece 6.3 milyonun Kürt'üm demesi, etnik kimlik tanımında soy ve anadil etmeninin mutlak belirleyiciler olmadığı, kişinin kendi kabulünün öncelik taşıdığı görülmektedir.



Oy oranlarının anlamı

Etnik nüfus belirlemelerinde bir alt veri olarak, belirli bir grup kimliğini temsil ettiğine inanılan siyasi partilerin oy oranları da aydınlatıcıdır. Kürt kimliğini temsil ettiği düşünülen HADEP'in genel seçimlerdeki oyu 1995'te yüzde 4.2, 1999'da yüzde 4.7'dir. Türkiye'deki etnik grup nüfuslarının belirlenmesinde çok yanlış olarak genellikle tek ölçüt olarak anadil esas alınmıştır. Anadil 'kökeni' açıklamak yönünden geçerli olmakla beraber, grubun kendini ne olarak tanımladığını açıklama bakımından yetersiz veridir. Türkiye'deki Kürt nüfusu anadil, dolayısıyla kimlik değil köken esasına göre belirleyen 1927-1965 nüfus sayımlarındaki anadil tespitleri, Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etüdleri projeksiyonu. Der Weltmanach 95 yayınının değerlendirmeleri, Javed Ensari, M. Fany'nin arastırmalarına göre Kürt kökenli grubun nüfusu 6-8 milyon arasında değişmektedir. (3). Anadil ölçütüne dayalı en yeni araştırma Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü tarafından 1998 yılında Prof. Dr. Aykut Toros yönetiminde yapılmış olanıdır. Geniş kapsamlı bu araştırmada o yıl için belirlenen nüfus 9.2 milyondur.



Sorun nicelik degil

Ancak, baştan beri belirtildiği üzere, etnik grup nüfusunun belirlenmesinde sosyoloji biliminin ve uygar anlayışın benimsediği tek ölçüt, kişinin özgür iradesine bağlı kimlik tanımıdır. TESEV, KONDA, TÜSES araştırmaları ve diğer veriler bu ölçütün Türk toplumu için de geçerli olduğunu kanıtlamıştır. Bu ölçütle Türkiye'de Türklük dışında öncelikli başkaca kimlik benimseyenlerin nüfusunun, Kürt olarak 4 milyonu, Çerkez, Laz, Arap vs. olarak toplam 1-2 milyonu aşmadığı bilimsel verilerle desteklenen bir tespittir.



Sonuç olarak; etniklik konusunu tartışanların, bu konuda politikalar belirleme konumunda olanların her şeyden önce sosyoloji biliminin tespitlerini ve halkının gerçeğini kavramaları gerekir. Etnik kimliği sübjektif, ırkçı, şoven dayatmacı bir temelde algılayan zihniyetle sorunları doğru teşhis etmek, gerçekçi olmak ve kalıcı çözüm üretmek mümkün değildir. Etnik toplulukların kültürel haklarını evrensel insan hakları temelinde sağlamak için yapay dayanaklara ihtiyaç yoktur. Sorun bir nicelik meselesi değildir. Bu, uygar bir devlet ve millet olmanın gereğidir.

Türkiye'nin Etnik Yapısı, A. Tayyar Önder, Bilim Sanat Yayınevi

Nüfus 65 milyon kabul edilmiştir.

Her Yönüyle Kürt Dosyası, Prof. Dr. Abdülhaluk Çay, Turan Kültür Vakfı.


Ali Tayyar Önder: Araştırmacı yazar
Yazan: Ali Tayyar Önder
Radikal, 25 Aralık 2000

DİL, DİN , MİLLİYET İLİŞKİSİ
Toplumların tarihine bakıldığında tek düze bir süreç izlenmiyor. Bu saptama toplumların dil tarihi için de geçerlidir. Bu durum toplumların inanç tarihi için de geçerlidir. Bu toplumların etnik kimlikleri için de geçerlidir.
Hemen hemen hiçbir toplum ilk ortaya çıktığından günümüze dek aynı dili, aynı inancı hatta aynı etnik kimliği izlemiyor. Toplumların sosyal tarihinde bir dizi gel-gitler, alt-üst oluşlar olmuştur. Bu diğer alanlarda olduğu gibi toplumların dil, din ve etnisite alanlarında da böyledir.
Üstelik her kıtadaki, ülkedeki, bölgedeki bu süreç değişim ya da alt-üst oluş o yapının özgül şartlarına uygun olarak değişim göstermiştir. Toplumların benzer şeyleri yaşadığı söylenir. Ama birbirlerinin tekrarı olduğunu iddia etmek sosyoloji bilimine yabancıdır.
Dünyada filanca etnik grubun ille de filanca dili konuşması ve falanca inancı savunması gerekir diye bir ön koşul sosyal bilimler tarafından bugüne dek saptanmış değildir. Herhangi bir etnik grup bilinen en eski döneminden alınıp bugüne gelişi izlendiğinde konuştuğu dilde de savunduğu inancında da diğer kültürel özellikler de de birçok değişim görmek olasıdır. Toplumların değişimi de çok değişkendir. Aynı şartlar farklı toplumlarda farklı sonuçlar yaratabilmektedir. Toplumların birbirini tıpatıp tekrarladığını söylemek oldukça zor bir tesbittir.
Bugün dil açısından baktığımızda İngilizce’nin dünya hakimiyeti söz konusu. O’nu İspanyolca izleyebilir. Ondan sonra belki Çince, Hintçe, Rusça v.s. gelebilir. Bir zamanlar Fransa’nın, Hollanda’nın, Belçika’nın hayli sömürgesi vardı. O anlamda da dilinin yaygınlığı söz konusuydu. Ama şimdi dünyada İngilizce rakipsiz tek dil. Ama bu her zaman böyle değildi. Orta Çağ’a kadar Avrupa’nın dünya hakimiyetinden söz etmesi olgusu yoktu. Bu anlamda Orta Çağ’a kadar Alpler’in kuzeyindeki Avrupa adeta boştu.
Dünya hakimiyeti değişik dönemlerde değişik millet ve devletlerin elinde idi. Türkler bir dönem Hindistan’dan Macaristan’a kadar at koşturuyordu. Daha sonra Bizans, Roma dönemi var. İspanyollar’ın, Portekizliler’in hakimiyeti var. Osmanlı’nın, Rusya’nın v.s. dünyaya hakim olduğu dönemler var. Demek ki bu hakimiyet sürgit bir milletin ya da devletin olmamış.
Bu yaşanan sürece göre de dünyada dilin ve dinin hakimiyeti de yaşanan toplumsal ilişki ve çelişkilere bağlı olarak değişmiştir. Tarihte dünyaya hakim olan bazı milletler ve devletler bugün aynı adla yaşamıyor. Onlar tarihe mal olmuş. Yerlerine yeni toplumsal güçler tarih sahnesinde yer almışlar. Bugün yaşanan dengeler ve yaşayan dil, din ve milletlerde sürgit var olamazlar. Onlar da dönem gelecek yerlerini yenilerine bırakacaklardır.
Bu tarihsel sürece kendi tarihimizden bazı örnekler verelim. Orta Asya’dan yola çıkıp dünyanın dört bir yanına yayılan; Hunlar, Peçenekler, Uzlar, Bulgarlar ne oldular. Buhar olmadıklarına göre hangi halkla karışıp asimile oldular. Macaristan’da, Paris kapılarında at koşturan Attila ne oldu?Attila’nın imparatorluğu ne oldu?Bir adı da Hungaria olan Hunlar’dan gelen anlamına gelen Macaristan’ın eski halkı Türkler’in Macarlaşmadığını söyleyebilir miyiz?
“Osmanlı’dan Önce Anadolu’da Türkler”(1) kitabının yazarı Claude Cahen; “Türkler’in Ural-Altay’lı diye adlandırılan ve sınırları kesinlikle bilinmeyen bir kökten geldikleri sanılmaktadır. Sarı ırk denilen ve Amerikan Kızılderilileri’nin bir bölümü belki tümünü içine alan bir ırkın üyeleri olmaları mümkündür” dedikten sonra Claude Cahen tespitlerini şöyle sürdürüyor: “Finler’in, Macarlar’ın, Samoyedler’in, Tunguzlar’ın ve özellikle Moğollar’ın, Türkler’le Çinliler’den daha yakın bağları vardır. Tarihin tanıdığı ilk Türkler’in, bu adı taşımamakla beraber, Hunlar olduğu hemen hemen kesindir. Çin kayıtlarında M.Ö. 3. yy.’da onların sözünün edildiğini görüyoruz. Hunlar, bir göçler dizisi sonunda M.S. 5. yy’da Avrupa’nın göbeğinde Attila İmparatorluğu’nu kurmuşlardır.(2)
Hunlar’dan bugüne ne iz kalmıştır? Bu Hunlar artık Türklükten o denli uzaklaşmışlar ki, bu iddiaya bile şaşırmaktadırlar. Çünkü kendileri bir zamanlar Türktüler ama artık Macarlar. Macarlaştılar. Yani karşımızda bir Türkmen toplumunun Macarlaşması söz konusudur. Türkler’le sadece antik bir akrabalıklarından sözedilebilir. O günkü Türkler yani Hunlar büyük olasılıkla bugünkü Türkler’in ne dilini ne de dinini tanırlar.
Türk tarihi incelendiğinde, geçmişte birçok Türk boyunun kökenlerini kaybederek Gagavuz, Çuvaş, Yakut Türkleri gibi Hristiyanlaştıkları görüleceği gibi Hazar Türkleri gibi Musevileşenler de olmuştur. Arthur Koestler araştırmasında “Hazarlar, Türk kökenli bir ulustur”(3) diyor. Yahudiler dışında Museviliği kabul eden tek farklı milliyet ise Hazar Türkleridir. Museviliği kabul eden Hazar Türkleri tarihsel süreç içinde Musevileşmekle kalmadılar Yahudileştiler. Yani Yahudileşen bir Türkmen boyu söz konusudur.
Kısa bir dönemi bilindiği sanılan insanlık tarihi dünyada bugün karışık olmayan bir toplumun bulunmadığını gösteriyor. Yüz yıllık uğraşı sonucu; çok yönlü bilimsel çalışmalara rağmen antropoloji bilimi bütün toplumlara uygulanabilecek genel geçer bir ırk ölçütü kavramı ortaya koyamamıştır. İnsanlığı; renk, boy, dil ve vücut ölçümleriyle sınıflayabilmek gerçekleşememiştir. Günümüzden 5-6 bin yıllık bir geçmişe gittiğimizde, bugünkü ulus devletlerin egemen unsurlarının bir tekinin bile saflığından sözetmek olası değildir. Dün;Bizans, Roma, Hitit, Hun gibi yapıların saflığından nasıl sözedilemezse, bugün de İngiliz’in, Alman’ın, Fransız’ın, İtalya’nın, Arab’ın saflığından sözedilemez. Etnik özellikler açısından bakıldığında bir Arap, bir Kürt, bir Türk, bir Çin’li, bir Fransız’dan, bir İngiliz’den bir Rus’tan v.s. daha az karışık değildir.
Herhangi bir toplumun “etnik” yapısını değerlendirirken; sosyal bilimlerce genel kabul gören bilimsel ölçütlerin objektif uygulama prensipleri ile hareket etmek gerekir. Aksi halde, çifte standartlı tanımlara düşülmüş olunur ki o da; yönelinen tesbitlerin evrensel geçerliliğini ortadan kaldırır. O zaman da söz konusu toplumun varlığına yönelik tehlikeleri etkin kılma fırsatlarına zemin yaratmış olur.
Antropologlar; yaptıkları incelemelerde Önasya’da elde ettikleri buluntulardan, Sümer, Kut, Elam ve Hurri toplulukların Ural-Altay kavimlerinden özellikle atlı göçebe Türk unsurlar olabileceği kanaatine varmıştır. Eski Önasya Tarihi uzmanı Fr. Hemmel, Sümerler’i tamamiyle Türk kavmi olarak kabul etmektedir. Orta Asya’dan 4500-5000 yıllarında gelen Türkler’in Sümerler’i oluşturduğunu ileri sürer. Sümerce’deki 350 kelimenin Türkçe olduğu savunur.
Buna karşın Sümerler’i, Kutlar’ı, Elamlar’ı, Hurriler’i Türk tarihine katmak gibi bir endişe taşınmamalıdır. Bugün Türk’ten anlaşılan ile o gün Türk’ten anlaşılan belki de birbirini tanımayacak kadar farklılaşmıştır. Bu tür zorlamalara Türkler’in ve Türk tarihinin ihtiyacı yoktur.
Anadolu, tarihi zenginlik açısından bakıldığında adeta bir açık hava müzesidir. Çok eskilere gitmeden sadece Doğu Anadolu’da 11. ve 16. yüzyılda yerleşik Oğuz Türkmen beyliklerinin kurduğu devletler şunlardır:(4)
1. Yukarı Fırat’ta; Saltuklar (1072-1202)
2. Aşağı Fırat’ta; Mengücekler (1080-1228)
3. Bitlis’de; Dilmaçoğulları (1084-1393)
4. Van’da; Sökmenliler (Atlahşahlar) (1110-1207)
5. Diyarbakır’da; Yınaloğulları (1098-1183)
6. Harput’ta; Çubukoğulları (1085-1113)
7. Doğu ve Güneydoğu’da, Artukoğulları (12.-14. yy.)
8. Karakoyunlular (1365-1469)
9. Akkoyunlular (1469-1508)
Doğu Anadolu’da kurulmuş Türk Devletleri’ne baktığımızda en geç tarih 1469-1508 ile Akkoyunlu Türkleri’dir. 1500’lerden sonra ise Doğu Anadolu Tarihi incelendiğinde Osmanlı ile işbirliği ile bölgenin Kürtleştiği gözleniyor.
Osmanlı’da devşirme sistemi sonucu hazin toplumsal durumlar da yaşanır. Osmanlı bu sistem ile Türk ve müslüman olmayan gayri-müslim tebaadan erkek çocukları ailelerinden küçük yaşta alıp Enderun okullarında kendine özgü toplumuna yabancılaşacak bir eğitim sistemi ile yetiştiriliyor. Bu yetişenler ne geldikleri kökene yani Rum’a, Sırp’a, Yugoslav’a, Arnavut’a v.s. benziyordu ne de Türk’e. Onlar kendine has idi, yani Osmanlı idi. Bunların bir kısmı Türkçeyi bile bilmezken bir kısmı ise kendi ana dilini bile bilmezdi. Bir yandan da gizli bir dil ve gizli bir din taşıdıkları iddia edilir.
Bu durumu sosyolog Prof. Dr. Orhan Türkdoğan şöyle değerlendiriyor:(5) “Devşirme sisteminde militarist kadro ile bürokrasi tamamiyle Türk olmayan gruplara emanet ediliyor. Anadolu çocukları ise çiftçi (reaya) durumunda kalıyorlardı. Bu yüzden, 19. yy. resmi Yunan tarihçisi Konstantinos Paparrigospulos, “Yunanlılar’ın devşirme uygulaması sayesinde Osmanlı iktidarını ele geçirmiş olduklarını, ama bunu yaparken de dinlerini feda etmek durumunda kaldıklarını” iddia ettiğini yazıyor.
Sosyolog Prof. Dr. Türkdoğan; Bizans İmparatorluğu’nda olmayan soylu sınıf yani “Fener Aristokrasisi” 18. yy’dan itibaren Enderun nimetlerinden yararlanarak oluşmuştur diyor.
Bunun dışında tarihimizde bir de Karaman Türkleri’nin mübadele nedeniyle hazin bir göç durumu vardır. Mübadele ile, Yunanistan’daki Müslümanlar Türkiye’ye Türkiye’deki Hristiyanlar da Yunanistan’a gidecek ve bölünmüşlük son bulacaktı. Ama bu iyi niyete karşın sonuç hiç de böyle olmadı. Bu durum ile ilgili olarak “3. Türk Devletleri ve Halkları Kurultayı”nda konuşan Selçuk Erenerol; “Yunan soyuyla hiçbir ilgisi olmayan, bir kelime Yunanca bilmeyen, ana dilleri öz Türkçe olan Kuman, Peçenek, Hazar ve Oğuz kütüğünden Türk oldukları belirli, ibadetlerini dahi bu güzel Türkçe ile yapan çoğunluğu Orta Anadolu’lu 1 milyondan fazla Ortodoks Türk, ümmet devleti döneminin haletini taşıyan bizler” diye kendilerini tanımlıyor.(6)
İslamiyet ve Ortadoğu üstüne çalışmaları ile tanınan Prof. Dr. Bernard Lewis ise;(7) “Yunanistan’a gönderilen Karaman Rumları din itibariyle Hristiyan Rumlardı, yine de bunların çoğu Rumca bilmiyordu. Dilleri -Grek yazısı ile yazdıkları- Türkçe idi; Karaman’da bıraktıkları kilise ve mezarlarındaki yazılar, hala onların dil bakımından Türklüğüne tanıklık eder. Aynı şekilde, Yunanistan’dan gönderilen Türkler pek az Türkçe biliyor veya hiç bilmiyor ve Rumca konuşuyorlardı. Rumca’yı da eski Türkçe yazı ile yazıyorlardı. Yapılan iş, bir Türk ve Rum mübadelesi değil, daha çok bir Rum Ortodoks ve Osmanlı Müslüman mübadelesi idi. Farklı bir toplumsal ve ulusal sınıflandırma sistemine alışmış olan bir batılı gözlemci, bunun hiç bir şekilde vatana iade olmadığı, iki sürgüne gönderme -Hristiyan Türkler’in Yunanistan’a, Müslüman Yunanlılar’ın da Türkiye’ye-olduğu sonucuna bile varabilir.”
Görüldüğü gibi toplumsal alt-üst oluşlar toplumsal yapıların, dünya ve bölge siyasal dengelerinin değişmesi toplumları din, dil ve etnisite bakımında hallaç pamuğuna çeviriyor.
Aynı durumu Cami Baykurt ise şöyle değerlendiriyor:(9) “Ben de Karamanlılar’ın Türk oldukları ve birkaç Yunanlı bilginin iddia ettiği gibi Osmanlılar tarafından zorla Türkleştirilmiş Yunanlılar olmadıkları görüşündeyim. Büyük bir ihtimalle bir zamanlar asker olarak Bizans hizmetinde çalışan Türkler’in torunlarıdır.’’ Karamanlılar’ın hazin sonlarına rağmen sosyologlar ve tarihçiler ile, ilgili kesimler Karamanlılar’ın etnik ve dinsel kimliklerini günümüzde bile tartışmaya devam ediyorlar.
Türk-Rum ilişkileri denilince Karadeniz’de Pontus’dan kalanlar ile İstanbul ve Ege’den Bizans’tan kalan Rumlar’a da değinmek gerekiyor. Kurtuluş Savaşı’nda Pontus’u kuracağız diye Karadeniz Dağları’na çete kurup çıkan Rumlar ne oldu? Hepsi elbette Yunanistan’a gitmedi. Trabzon’un Rize’nin, Ordu ve Samsun’un Rum ahalisinin önemli bir kısmı önce İslamlaştı ardından “Türkleşti”. Of’un nefesi keskin mollalarının bir kısmının Pontus’tan kalan miras olduğunu bugün yaşayanlar da biliyor. Belki en yaşlı kuşak aile içinde Rumca biliyor. Ama büyük çoğunluk Rumca’yı unuttu. Yerini Türkçe aldı. Yani Pontus Rumları artık Türkleştiler. Tıpkı İstanbul, İzmir ve Ege’deki diğer Rumlar gibi. Önemli bir kesim ise geçmişlerini Rum olduğunu bile bilmiyorlar. Anadilleri artık Türkçe ama tarihleri incelendiğinde Rum olan bu toplumsal kesime ne denecek? Bunlar Rum mu?Yoksa Türk mü?Elbette etnik olarak Rum olurlar. Ama Türkleşmiş Rumlar oluyorlar. Peki bu toplumsal yeniden yapılanmada Rumlar’a Türkleşmiş Rumlar deniliyor da, benzer durumda olan Türkmenlerin Kürtleşmesi denilince neden bazıları bunu kabul etmiyor ve rahatsız oluyor.
Türk-Rum ilişkilerinden söz edilmişken Kıbrıs’ı irdelemeden geçebilir miyiz?Anavatan ile yüzyıllardır çok yoğun iletişim olduğu halde, Kıbrıs’ta Anadilde eğitim TV yayını, vs. yapıldığı halde Kıbrıs’lı Türkler Türkçe’yi kendilerine özgü konuşurlar. Türkçe’leri biraz Rumca’ya yaklaşmıştır. Bazıları ise Türkçe’yi zor konuşur, ama Rumca’yı anadilleri gibi konuşurlar. Hatta İngiltere’ye gidenleri İngilizce’yi de çok iyi konuşurlar. Bu kesimler Türkçe konuşmakta zorlanırlar. Peki Kıbrıs Türkü olup yaşanan tarihsel-toplumsal nedenlerle Rumca’yı ve İngilizce’yi Türkçe’den iyi konuşan hatta Türkçe’yi unutan Rumca ve İngilizce’yi bilen bu kesime biz Rum veya İngiliz mi diyeceğiz?Bunlar Türkçe’yi bilmese de Türk değiller mi?Rumlaşmış veya İngilizleşmiş “Türk”! Bunlar Türküm diyorsa biz hayır siz “Rumsunuz” veya “İngilizsiniz” diyebilir miyiz?
Türkiye tarih boyunca dört bir yandan sık göç alan bir ülke. Adeta kavimler kapısı. Osmanlı-Balkan ilişkileri nedeni ile bir dizi Türk olmayan göçler de almış. Türkiye’ye gelen toplumsal kesimler yerleşip kalmışlar. Arnavutlar, Makedonlar, Sırplar, Hırvatlar, Yugoslavlar v.s. Özellikle İstanbul ve Batı Anadolu’da yerleşip kalmışlar. Süreç içinde kendi anadillerinin yerini Türkçe almış. Türkleşmişler. Balkanlar’da kalmış akarabaları ile bile anadilleriyle anlaşamıyorlar. Ama etnik olarak; Arnavut, Makedon, Yugoslav, v.s. oluyorlar. Biz onlara “siz Türksünüz” diyebilir miyiz?Bunlar Türk olmayan göçmenler. Ama zamanla Türkleşmişler. Artık Türkçe dışında dil de bilimyorlar. Aslında sosyal olarak Türkleşmişler. Bunlara; Türkleşmiş Arnavut, Türkleşmiş Makedon, Türkleşmiş Bulgar v.s. denebilir. Ama etnik olarak Türk değiller. Vatandaşlık bağı ile T.C. vatandaşı ve kendileri Türk olabilirler. “Ne Mutlu Türküm Diyene” diyen herkese Türk denmesi gerektiği gibi....
Batı Trakya’daki Türkler’in durumu da benzer bir başka durumda değil mi? Anadilde eğitim ve Türkçe gazete, dergi, radyo ve TV yayınının serbestliğine rağmen Türklerin Bulgarlaşması ve Yunanlaşması süreci hep çalışmıştır. Bulgaristan’da rejim değişmeseydi insan isimleri bile Bulgarlaşmıştı. Türkmenlerin belli bir kesiminin tarihsel kaderini Balkan Türkleri de yaşamışlardır ve yaşamaya devam ediyorlar. Yeni nesiller de Bulgarlaşma, Yunanlaşma süreci daha da hızlı çalışıyor.
Avrupa’ya işçi göçü ile gitmeye başlayan Türkiyeli insan sayısı tahminen 3 milyonu buldu. Artık, Avrupa’da 3.-4. kuşak oluştu. Yani Avrupa’da doğanların çocukları doğdu. Avrupa’da doğan yeğenlerimizle ve onların çocukları ile artık Türkçe anlaşamıyoruz. Yabancılar ile yoğun ilişkileri olanlar Türkçe’yi hiç öğrenememiş. Türkçe’yi bir yabancı turist kadar biliyorlar. O kuşak artık bizi anlamıyor. Zaten tatil için de Türkiye’yi değil, tıpkı gene Avrupalı gibi İspanya, İtalya, Yunanistan veya Amerika kıtasını seçiyor. Türkiye’den babaları ya da dedeleri gitmiş bir kuşak var Avrupa’da yaşayan. Onlar adeta Almanlaşmışlar veya Flemenkleşmişler. Fransa’daki ise Fransızlaşmış. Kendileri ile Türkçe anlaşılamıyor. Onlar Almanlaşan veya Fransızlaşan Türk olmuşlar. Türkiye’den giden etnik olarak Türk, Kürt veya Çerkes ailelere mensup insanların çocukları Almanlaşmışlar. Hem de bu iletişim teknolojisine rağmen yaklaşık 50 yılda bu iş gerçekleşti. Peki biz bunlara; Alman, Fransız, Flemenk veya İngiliz diyebilir miyiz?Neden demiyoruz?Onlarla dil birliğimizde yok. Almanca, Fransızca, İngilizce veya Hollandaca bildiğimiz oranda onlarla anlaşabiliyoruz. Neden onlara Alman ya da Fransız demiyoruz.
Kürtleşen Türkmenlere “Kürt” diyen mantık bunlara da Alman, Fransız, Flemenk, İngiliz v.s. demesi gerekmiyor mu?Peki Türkiye’den giden ve anadillerini unutan bu kuşağa ille de Türk, Çerkes, Kürt, Laz v.s. deniyor da, bundan 500 yıl önce hiç bir iletişimin olmadığı şartlarda bu kadar uzun zaman diliminde Türkmen’in Kürtleşmesi neden gerçekleşmesin. Ya da bu tesbiti yapanlara neden çok olumsuz bakılsın. Olaya böyle bakmakta bir gariplik yok mu?
Mustafa Balbay’ın Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan “Yemen İzlenimleri” kitap olarak da yayınlandı.(10) Mustafa Balbay, Yemen’de eski Cumhurbaşkanlarımızdan Cevdet Sunay’ın akrabaları ile de tanışmış. Bir tek kelime Türkçe bilmeyen Sunay’ın akrabası Abdullah Hoca Arapça olark Türkçe tercüman kanalı ile Cevdet Sunay ile akrabalıklarını, Türkiye’ye dönmek istediklerini v.s. anlattıktan sonra diyor ki; “Osmanlı’nın Yemen’e iki büyük seferi var. Biri 16. yüzyılda Portekizliler’in bölgeye geldiği dönemde. Öteki de 18. yüzyılın sonunda... Bizim ailenin Yemen’deki tarihi 200 yıl öncesine dayanıyor” dedikten sonra; “Benim baba, büyükbaba, onun babası hep burada doğdu. Burası bizim memleket... Türkiye’de akrabalarımız var. Birinci Cihan Harbinden sonra bazıları gitti. Sonradan bizi de çağırdılar ama gitmedik” diyor. Ve Abdullah Hoca Türkçe bilmiyor. Arapça konuşuyor. Tercüman da çeviriyor. Hayri Bey ise oğlu Yemen parlementosunda milletvekili olan bir Türk. O da Türkçe bilmiyor. M. Balbay şöyle yazıyor: “Hayri Bey’e göre, Osmanlı’nın 1918’de çekilme kararı almasının ardından, Yemen’den ayrılmayan Anadolu kökenlilerin bugünkü devamı olanların nüfusu 500 bini geçer.” Duydunuz mu, Türkiye’den gidip Yemen’de kalan ve Türçke bilmeyen Türkler’in sayısı 500 bini geçer deniyor. Yaklaşık 100 yıl önce Türk olarak giden ve bugün Türkçe bilmeyen 500 bin Türk insanı Yemen’de yaşıyor. Ve bunlar ısrarla ve Arapça kendilerinin Türk olduklarını Türkiye denilince “İçimiz cız” ediyor dediklerini öğreniyoruz.
Türkmenleri Kürt sayan mantığa göre bunlar da Arap sayılır. Neden boşu boşuna “İçleri cız” ediyor. “Anlamak zor”.

Türkiye’de son yıllarda dünyadaki çeşitli coğrafyalardan Türkler’in katılımı ile, Türk Dünyası ile ilgili toplantılar yapılıyor. Yaklaşık 10.sunun yapıldığı “Türk Dünyası Kurultayı” bunlardan biridir. “Türk Kadınlar Kurultayı” ve “Türk Devlet ve Halkları Kurultayı” da bu tür periyodik olan ve olmayan toplantılardır. Türk Dünyası Kurultayı hemen hemen her yıl periyodik olarak yapılan Türk Dünyası’ndan çeşitli düzeyde temsil durumu olan kişi, kurum ve bizzat devlet başkanlarının katıldığı toplantılardır. 1999 Haziran’ında İstanbul’da yapılan “Türk Kadınları Kurultayı”na da ABD’den İngiltere’den, Sibirya’dan, Türk devlet ve toplulukları ile Kıbrıs’tan kadın temsilciler katılmıştı. 2000 yılı Kasım ayında İstanbul Çırağan Otel’de de Türk Devletleri, Devlet Başkanları düzeyinde bir toplantıya Türkiye ev sahipliği yapmıştı. Bu toplantılardan, kişi ve kuruluşların katıldığı toplantılara, Sibirya’dan Saha Türkleri’nden ve ABD’den Kızılderili Türkler’in Meluncanların katıldığı geniş bir yelpaze gözleniyor. Bu toplantıların ortak yanı tümü Türk oldukları halde toplantılarda çıkan en büyük sorunun konferansın hangi dilde yapılmasıdır. Yaklaşık 25 bölgeden gelen Türkler, Türkçe’nin konferans dili olmasında anlaşamıyorlar. Özbek; Kırgız’ı, Kırgız; Azeri’yi, Azeri; Uygur Türkü’nü anlamakta güçlük çektikleri gibi Türkiye Türkü ve KıbrısTürkü ise hiç birini tam olarak anlamıyordu. Bu sorundan dolayı 1999’da yapılan Türk Kadın Kurultayı’nın konferans dili, yani ortak dil “Rusça” olması ile sorun çözülmüştür. Sadece devlet başkanlarının katıldığı 2000 yılındaki Türk Devletleri Sempozyumu’nda ise devlet başkanları düzeyinde bile ortak dil konusunda sorun yaşanınca bu kez de ortak dil “İngilizce” olmuştu.


SSCB’de Türkler 70 yıllık devam eden Rusça eğitim ve bu doğrultudaki etkinlikler sonucu birbirine yabancılaşmış. Ruslar; Özbek, Kırgız, Azeri, Uygur v.s. olan Türkleri, Türk kimliğinden uzaklaştırmak için onların alt kimliklerini yani Türklüklerini değil, Kırgız, Özbek, Azeri, Uygur, Altay v.s. olmalarını öne çıkararak  daha kolay Ruslaştırmayı 70 yıl boyunca sürdürdü ve önemli ölçüde de başarılı oldu. Onların Türk olmalarından çok; “Siz Özbeksiniz”, “Siz Uygursunuz”, “Siz Azerisiniz” diyerek, Türk kimliğinden uzaklaştırmaya çalışmışlardır. Çarlığın Türkleri Ruslaştırma politikasını Sosyalist Sovyetler de Enternasyonal adı altında ama yine sonuçta “Türkleri Ruslaştırma”ya devam etmişlerdir. Ve Türkler’in ortak dili Türkçe değil Rusça olmuştur. Sonuçta; bugün etnik olarak hepsi Türk olmasına karşın anlatmaya çalıştığım tarihsel-toplumsal süreç sonunda birbirlerinin diline yabancılaşan ve dilde birbiri ile anlaşamayan biraraya geldiklerinde ancak Rusça ile anlaşabilen bu topluma “Türk” mü diyeceğiz yoksa bunlar “Rus” mudur diyeceğiz?
Türkiye’de Osmanlı’da yaşanan tarihsel-toplumsal şartlar sonucu “Kürtleşen Türkmenleri” Türk kabul etmeyen anlayışın bunları da “Türk” kabul etmemesi gerekir.
“Türk Dünyası” toplantılarına bir de “Yeni Dünya”dan ABD’den gelip katılan Meluncanlar ve Kızılderililer var. Bunlar da her toplantıya katılmaya çalışıyorlar ve Türkçe bilmedikleri halde ısrarla “Biz Türküz” diyorlar. Peki bunlara ne diyeceğiz?Bunların ille de Türküz demelerinini sebebi de Kemalistler tarafından asimile edilmeleri midir? Bunları da Atatürkçüler ve Genel Kurmay mı Türkleştirmiştir? Türkmen’in Kürtleşmesini kabul edemeyen zihniyet, Türklerin; Meluncan veya Kızılderili olabileceğini kabul edebilir mi?
Türkler dünyanın dört bir yanına yayılmıştır. Dünyada adeta Türkler’in ayak izlerinin değmediği tarlalarında at koşturmadığı ova kalmamıştır. Bu dünya turunda Türkler’in gittiği toplumları etkilememesi ve Türkler’in gittiği yerlerden etkilenmemesi olası değildir.
Türkler’in ilk uygarlıklarının M.Ö. 8.-10. yy’a dek ulaştığını kaynaklar yazıyor. 21. yüzyılda yaşadığımızı da anımsarsak yaklaşık 40 yüzyıllık bir tarih sürecinden bahsediliyor demektir. Türkler’in sadece inandığı dinler(11) ve Türkler’in konuştuğu diller(12) üstüne yapılmış araştırmalar yazılmış kitaplar var. Bu durum bile olayın ciddiyetini ortaya koyuyor. Türkler tarihleri boyunca bir dizi din ve dil olduğu gibi bir dizi de Alfabe değiştirmişlerdir.
Dil, Din ve Etnisite ilişkisi açısından Türkiye’de yaşayan diğer grupları da irdelemek gerektiğini düşünüyorum. Türkiye’de Türkler ve Kürtler dışında sayısal olarak bir önemli grup da Çerkes’lerdir. Çerkesler; Osmanlı-Rus savaşları sonucu 1860’lardan sonra Anadolu ile tanıştılar. Osmanlı’yı tutan Çerkesler savaşta Osmanlı yenilince Anayurtları Kafkasya’dan göçtüler. Bir kısmı Ürdün’e, bir kısmı Balkanlar’a giderken önemli bir nüfus da Anadolu’ya geliyor. Hatta bugün Türkiye’de bulunan Çerkes nüfusun anayurtları Kafkasya’dan 3 kat fazla olduğu ifade ediliyor. Osmanlı’da ve ardından da kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde Çerkesler devletin önemli yönetim erklerinde bulunuyorlar. Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde yaşanan iki münferit olay hariç korunup kollanıyorlar. Çerkeslerin devletten önemli bir toplumsal olumsuzlanma olmamasına karşın devletçe adeta korunup kollanmalarına karşın geçen 100 yılı aşkın sürede Çerkeslerin önemli ölçüde dillerini unuttukları ve Türkleştikleri söylenebilir. Üstelik Çerkes denilince bir etnik grup diye ifade edilmesi de tam doğru ifade olmuyor. Çünkü aslında Çerkes diye bir etnik grup yok. Çerkesce diye bir dil de yok. Türkiye’deki Kafkas gruplardan “Adıgeler”e Çerkes deniyor. Bunlar ise;Abhazlar, Osetler, Sapsığlar, Kabarteyler, Balkarlar, Çeçenler v.s. 20 civarında olan toplumsal grup var. Sosyolojik olarak “kabile” denebilecek toplumsal yapılanmalar. Dil açısından da bir birlik yok. Saymaya çalıştığım bu grupların her biri ayrı bir dilde konuşuyor. Abhazlar; Abhazca, Çeçenler; Çeçence, Osetler; Osetçe, Ibıhlar; Ibıhça, v.s. Bunların hiç biri Çerkesce değil, dolayısiyle Çerkesce diye bir dil yok. Ama aynı zamanda hepsine de tek tek veya topluca Çerkesce deniyor. Çerkeslik bir üst kimlik, diğerleri alt kimlik denebilir. Türkiye’de tüm Adıge gruplara mensup Çerkesler var. Ama bunlardan birini bilen diğeri ile anlaşamıyor. Zaten mensup olduğu kabilenin dilini bilen kesim de nerede ise parmakla sayılacak kadar az. Yani ağırlıklı olarak Türkiye’de Çerkes denilen kesimler Türkçe konuşuyorlar. Ortak dilleri Türkçe. Çerkesler daha Çerkes olmadan Türkleşmişler dersek haksızlık etmeyiz. Çünkü görüldüğü gibi Çerkes bir üst kimliktir. Çerkes ve Çerkesce hem var, hem yok. Aslında yok. Çerkesce’nin dil olması için bu dillerden birinin veya birkaçının birleşip kendini “Çerkesce” diye ifade etmesi lazım. İşte ancak o zaman sosyolojik olarak “Çerkesce” konuşan bu gruba Çerkesler adı verilebilinir. Bu henüz yok.
Şimdi, çoğunluğu kendini Türk kabul eden, ortak dili Türkçe olan ancak ufak bir aile içi soruşturmadan sonra; “aaa... benim büyük annem veya büyük babam Çerkesmiş” diyen bir toplumsal kesim var. Çerkesce yani, Abhazca, Osetçe veya Şapsığca bilmiyor diye biz bunlara siz Çerkes değilsiniz, diyebilir miyiz?Basından öğrendiğimize göre; eski Genel Kurmay Başkanımız Doğan Güreş, “Ben Çeçenim” diyor. Ama şahsen Doğan Güreş’in Çeçence’yi bildiğini sanmıyorum. Biz sayın Doğan Güreş’e hayır siz Çeçen, yani Çerkes değilsiniz, Türksünüz, diyebilir miyiz? Diyemeyiz. Dersek gerçeği tam olarak ifade etmiş olamayız. Çerkeslerin Ürdün ve Suriye’ye gidenlerin toplumsal durumu Türkiye’den daha farklı olmuş. Suriye ve Ürdün’de Çerkesler Kral ya da devlet başkanının en “has” adamlarını oluşturmuşlar. Tabi Çerkesce (yani, Abazca, Çeçence v.s.) yerini önceleri Fransız sömürgesi iken Fransızca’ya ardından Fransızlar çekilince de Arapça’ya bırakmış. Bunlara kim Çerkes olmadıklarını söyleyebilir. Balkanlar’da Çerkesler daha farklı bir tarih yaşamışlar. Çoluk çocuk, genç ihtiyar yaklaşık 1 milyon insan hayvan sürülerine dahi uygun olmayan şartlarda yaklaşık 400 bini yollarda telef olarak Osmanlı topraklarına gelirler.
Dr. Ali Tayyar Önder; “Osmanlı, Çerkesleri Balkanlara, Suriye’ye, Ürdün’e ve Anadolu’ya dağıttı. Arazi, köy verdi. Balkanlara iskan edilenleri Avrupa’lı istemedi. 1878 Berlin anlaşmasından sonra Çerkesler tekrar Anadolu’ya ve diğer Osmanlı ülkelerine dağıldılar.”(13) diyor. Kafkasya’da kalanlar ise Sovyetler Birliği zamanında Rusça öğreniyorlar. Oluşmamış Çerkesce adeta yerini Rusça’ya bırakıyor. Nerede ise tüm Çerkes klasik eserleri Kiril Alfabesi ile ve Rusça yazılıyor. Tabi Kiril alfabesi ile aynı eserler Çerkes dillerinde de yazılıyor. Rusça etkiden dolayı birbirinin dilini bilmeyen Çerkeslerin ortak dili ise Rusça oluyor. Bu göçler sırasında yolu Mardin, Siirt yönüne düşen Çerkesler ise bir süre sonra kendi ana dillerinin yerine Kürtçe’yi ikame ediyorlar. Türkçeyi bu bölge insanının aksanı ile konuşuyorlar. Almanya’a giden ve bugün 3.-4. kuşağın Çerkesleri Avrupa’yı giderken zaten Çerkesce’yi bilmiyordu. Orada ise ortak anlaştığı dil olan Türkçe’yi de kaybetti. Yerine Almanca’yı, İsveçce’yi v.s. koydu. Almanya’daki ya da İsveç’teki yeni kuşak Çerkes, Çerkesce dillerden herhangi birini bilmiyor. Türkçe’yi bilmiyor. Almanca olarak kendisinin Çerkes olduğunu söylüyor. Ne dersiniz bu kişi Çerkes midir?Türk müdür? Yoksa Alman mıdır?
Çerkesler’deki dilin bu parçalı durumunu Kürtler’de de görüyoruz. Kürtler’deki dilin parçalı durumunun bir anlamda Çerkesler’den farkı yok. Kürtler’de Soranca, Goranca, Kurmançca ve Zazaca var. Soranca ya da Goranca konuşan, Kurmançca ya da Zazaca’yı anlayamıyor. Hangisi Kürtçe veya tek tek diğerlerinin her biri Kürtçe mi? Henüz belli değil. Çünkü Kürtler’de de sosyolojik olarak henüz kabile yapılanması söz konusudur. Normal gelişme seyrinde ya bir dilin diğerlerini elemine etmesi, yani tasfiye etmesi ve yerine kendi iktidarını kurması gerekiyor. O zaman ona Kürt denilebilir. Ya da her dilin ayrı bir etnik kimlik ifade etmesi gerekir. O zaman da birden çok Kürtçe v.s. oluşabilir. Ama tarihsel olarak bu iş için çok geç kalınmış. Nitekim Kürtler’de Çerkesler’den farklı olarak Zazalar; kendilerini Kürt olarak kabul etmiyorlar. Zazalar kendilerini ayrı bir etnik yapı olarak kabul ediyorlar. “Biz ne Kürdüz, ne de Türküz biz ayrı bir etnik yapıyız. Biz Zazayız” diyorlar.
Bu düşünce doğrultusunda ayrı dil ve tarih çalışmalarını sürdürüyorlar. Konu ile ilgili kitap ve dergiler çıkarıyorlar. Bu farklı düşünce Kürtler ile Zazalar arasında sert denebilecek yazılı ve sözlü tartışmalar şeklinde devam ediyor. Yarın bakarsınız Soranlar veya Goranlar da kalkıp ayrı bir millet olduklarını iddia edebilirler. Güney Kürdistan dedikleri bölgede Behdinan-Soran ayrımı benzer bir sinyalı veriyor sayılır.
Türkiye’deki Gürcüler’in Dil Etnisite ilişkisinin Çerkeslerden fazla farkı yoktur. Verilere göre yaklaşık 300 bin nüfusları ve parlementoda 20 civarında Gürcü milletvekili var. Anadilleri ile ilişkileri açısından Gürcüler Çerkeslere oranla daha çok kendilerini Türk kabul ederler. Gürcüce bilen ve kuralları ile tam olarak dilini konuşan sayı nüfusa oranla küçük bir azınlığı oluşturuyor. Çıkardıkları dergilerde Gürcüce dil ve alfabe çalışmalarını Türkçe yapmaktadırlar. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra anavatanları olan Gürcistan ile daha yoğun ilişkileri olmuştur. Ama anavatanlarına göç gibi bir olay gerçekleşmemiştir. Anavatan’dakilerin dinleri Hristiyan Ortodoks dilleri ise Gürcüce ve Rusca. Ama Türkiye’dekilerin dinleri İslam-Hanefi, çok küçük bir Ortodoks Hristiyan’ın varlığından sözediliyor. Türkiye’deki Gürcülerin ortak dili Türkçe’dir. Bir çoğu Gürcü olduğunun bile farkında değil. Aksanları Türkçe ile oldukça uyumlu. Konuşurken Türk olmadığı asla farkedilmiyor. Türkiye’deki Gürcüler’in çoğunluğunun Türkleştiği’ni söylersek abartılı bir tesbit sayılmaz. Tarihsel olarak Türkiye’deki Gürcüler Türkleşmişlerdir. Çoğunluğu kendini Türk kabul eder. Ama sosyolojik olarak bakıldığında etnik olarak Gürcü’dürler. Daha açıklayıcı ifade ile söylenirse; Türkleşmiş Gürcüler denebilir. Demek ki Gürcüler de Türkiye’de Türkleşebiliyor. Bir de Türkmen Alevinin de Kürtleşebileceğini kabul edebilsek.
Lazlar’ın da Türkiye’de dil-etnisite ilişkileri Gürcüler’le Türkler’in ilişkisine çok benziyor. Bizde Karadeniz’li olan herkese Laz deniyor. Burada kastedilen; dil bilen yani kendi anadilleri Lazca’yı bilen etnik Lazlar’dır. Türkiye’deki etnik Lazlar’ın; Artvin-Batum arasındaki Çoruh vadisinde yaşadıkları söylenir. İlçeler olarak; Rize, Pazar, Arhavi, Hopa, Ardeşen, Yusufeli ve Trabzon’un bazı ilçe ve köylerinde yaşarlar. Lazlar’ın da büyük çoğunluğu Lazca’yı bilmiyor. Lazlar’da önemli ölçüde asimile olup Gürcüler gibi Türkleşmişler. Dil bilenleri çok azdır. Kullandıkları ortak dil Türkçe’dir. Onlar da çıkardıkları kitap ve dergilerde Lazca dil ve gramerini Türkçe yardımıyla okuyucuya öğretmeye çalışıyorlar. Yani tıpkı İngilizce’yi öğretmeye çalışan Türkçe dilbilgisi kitapları gibi. Lazlar da Çerkes ve Gürcüler gibi önemli ölçüde Türkleşmiş bulunuyorlar. Çerkesler’in, Gürcüler’in ve Lazlar’ın önemli bir kesimi kendilerini; “Türk Çerkes”, “Türk Gürcü” ve “Türk Laz” diye ifade ediyorlar. “Türk Kürdü” ya da “Kürt Türkü” tanımlarını belki de ilk ortaya atan Ziya Gökalp’in kulakları çınlasın. Bakın bu tanımlar Gökalp ile ne denli paralellik taşıyor.
Doğu Karadeniz’e gelmişken bir de o bölgedeki küçük bir etnik grup olarak kabul edilen Hemşinliler’in dil-etnisite ilişkisine değinelim. Hemşinliler, Çamlıhemşin, Borçka, Hopa civarında yaşarlar. Hemşinliler dil olarak Ermenice’ye benzer bir dil konuşuyorlar. Ama tam Ermenice kabul edilmiyor. İnanç olarak İslamiyet’e inanıyorlar. Kullandıkları yer ve insan isimlerinin önemli bir kısmı Ermenice veya Ermenice’ye yakın. Tarihçiler ve sosyologlar onların İslamiyet’i kabul etmiş Ermeniler olabileceğini söylüyorlar. Doğu Hemşin denilen yörede Hemşince konuşuluyor. Batı Hemşin’de Türkçe konuşuluyor. Borçka ve Hopa’da konuşulan Hemşince Ermenice’ye daha yakın. Ortak kullanılan dil Türkçe. Hemşince büyük olasılıkla; Ermenice, Türkçe, Gürcüce ve Lazca’nın karışımı bir dil olabilir. Bunlara önce İslamlaşan ardından Türkleşen Ermeniler denebilir.(14)
Lazlar; Pazar’da, Sarp’ta Lazca konuşurken, Batum’da Gürcüce konuşuyorlar. Kafkas halkları ile ortak dilleri Rusca, Türkiye’de ortak anlaştıkları, konuştukları yaşadıkları dil Türkçe. Demek ki; hiç bir etnik grup tek dil ile anılmıyor. Tarihleri boyunca değişik dilleri konuşabiliyorlar. Her milliyetin bir dili olmak zorunda ama her dilin bir milliyeti olamıyor.
Hazar Türkleri’ni saymazsak din ve ırk ilişkileri örtüşen ender toplumlardan birisi Yahudiler’dir. Yahudiler Museviliğe inanırlar. 1948 yılında İsrail’in kurulmasına dek bir devletleri yoktu. İsrail’deki Yahudiler İbranice konuşuyorlar. Arap ülkelerinin bir kısmında uzun yıllardır bir kısmı yaşadığı için Arapça konuşurlar. 500 yılı aşkın bir zamandır Anadolu’da yaşayanların küçük bir azınlık dışındakiler Türkçe konuşur. İspanya’dan Osmanlı’ya gelenler Safaratça konuşurlar. Safaratça; İspanyol Yahudileri’nin dili. Fransa’dakiler Fransızca, ABD’dekiler Amerikan İngilizcesi konuşurlar. Türkiye’de yaşayan Yahudiler’in de önemli bir kısmı Türkleşmiştir. Onlar için ortak dil Türkçe’dir. Kendilerini gönüllü olarak Türkiye’de vatan, vatandaşlık batı ile Türk saymaları elbette olumlu bir durumdur. Ama etnik kimlikleri açısından bunların tümüne Türk dersek sosyolojik tanımlama hatası yaparız.
Kürtler’in nasıl ki bazı istisnalar dışında tümü inanç olarak İslamiyet’in Şafii mezhebine mensupsalar, Yahudiler de bazı İstisnalar dışında tümü Musevi’dir. Kürtler ile Yahudiler’in bu belirtilen açıdan sosyolojik bir benzerlikleri söz konusudur.
Türk-Ermeni ilişkilerinin tarihi de çok eskilere dayanır. Yakın dönemde bu iki halk arasında bazı hüzün verici olaylar da olmuştur. “Ermeni Tehciri” denilen olaylardan dolayı bazı Ermeniler bu olaya dahil olmamak için Kürtler ve Aleviler arasına gizlenmişler ve süreç içinde ise bir kısmı Kürtleşmiş veya Alevileşmiştir. Bu durumu birçok tarihçi, sosyolog ve antropolog yazdıklarında ifade etmektedirler. Hatta diasporada bu konuda yoğun çalışmalar da yapılmaktadır. Türkiye’de yaşayan Ermeniler’in çoğu anadilini unutmuştur. Lozan’da elde ettikleri temel haklara karşın Türkler’le ve Kürtler’le içli-dışlı yaşamları onların bir kısmını Kürtleştirirken bir kısmını da Türkleştirmiştir. Türkiye’de yaşayan Ermeniler’in ortak dilinin Ermenice olduğunu söylemek çok güçtür. Ermenice bilmedikleri halde önemli bir kısmı Ortodoks Hristiyanlığı da bırakıp kendilerini İslam içinde görmekle beraber Kürtçe ya da Türkçe ama ısrarla Ermeni olduğunu ifade etmektedirler. Bu da toplumların ya da kişilerin çeşitli tarihsel-toplumsal olaylar nedeni ile dinlerini veya dilllerini değiştirseler bile etnik kimliklerini savunmaktan kendilerini alıkoymamaktadırlar.
Prof. Dr. Orhan Türkdoğan; “Nasıl Türkmenler’de 1500’lerden itibaren Şiileşme bir sosyal gerçekse, aynı şekilde Zazalaşma ve Kürtleşme süreci de öylesine toplumsal bir olgudur” dedikten sonra Hütterrocht’un bir araştırmasında:“Varto Ermenilerinin Kürtçe konuştuklarını ve çoğu dilleriyle ilgili çok şeyi unuttuklarını” söylediğini yazıyor.(15)
Hristiyan oldukları halde her nedense Lozan’da “Azınlık” sayılmayan ve azınlık haklarından yararlanamayan Süryaniler, Nasturiler ve Keldaniler de Kürtlerin yaşadığı Güney Doğu Anadolu Bölgesi’nde yaşıyorlar. Onların din, dil, etnisite ilişkilerine baktığımızda şunları görüyoruz. Süryanilik dinsel bir ayrım. Doğu Hristiyanlığı denilen bir Hristiyan ekolü. Hristiyanlık içinde kendilerine özgü farklı yorumları var. Süryaniler, Türkiye dışında Irak’ta, Suriye’de, Ürdün’de ve son yıllarda göçlerle İsveç, Almanya ve ABD’de yaşıyorlar. İstanbul’da altın sektörü adeta Süryaniler’in elinde. Süryaniler’in ana dillerinin Süryanice veya Suritçe olduğu biliniyor. Ama dar bir cemaat içinde konuşuluyor. Çoğunluk Süryani kesim bilmiyor. Kilisede ibadet dili olarak yaşıyor. Süryaniler; Mardin’de Süryanice konuşuyor. Diyarbakır’da Kürtçe, Irak ve Suriye’de Arapça konuşuyor, İstanbul’da Türkçe. Yurt dışına gidenler Süryanice’yi unutmuşlar. İsveç’deki İsveçce, Almanya’daki Almanca, ABD’deki Amerikan İngilizcesi konuşuyor. Hepsinin ortak anlaştığı dil Türkçe. Önemli ölçüde Türkleşmişler. Irak Başbakan yardımcısı yani Saddam Hüseyin’in baş yardımcısı Tarık Aziz’in Arap’tan, sanatçı Coşkun Sabah’ın Türk’ten farkı var mı? Ama her ikisi de Süryaniler. Yeri ve zamanı gelince, biri Türkçe biri Arapça diğeri de Almanca olarak Süryani olduğunu söylüyorlar.
Kendilerine son yıllarda Asuriler de diyen Nesturiler’de dil, din, etnisite ilişkileri nasıl yapılanmış? Anavatanları Suriye. Kendileri, Irak, Suriye, Türkiye’de yaşıyorlar. İbadet dilleri Süryanice kendileri etnik olarak Asur. Asurice diye bir dilleri yok. Irak ve Suriye’deki Arapça, İstanbul’da yaşayanları Türkçe, Diyarbakır’dakiler Kürtçe, İsveç’tekiler İsveçce, ABD’dekiler Amerikanca, Almanya’dakiler Almanca konuşuyorlar. Ama kendilerini ne Kürt, ne Türk ne de Arap olarak niteliyorlar. Kendilerine Nesturi, kendilerine sosyolojik olarak yakın akraba olan diğer bir Asuri topluma da Keldani diyorlar. Keldaniler’in ibadet dilleri olan Süryanice dışında bir de anadillerinden bahsediliyor. Onun adı ise; Suritçe’dir.
Görüldüğü gibi toplumlarda tarihi süreçlere bağlı olarak dil, din ve etnisite ilişkileri çok farklılıklar taşıyor. Bu konuda değişimin durumundan dolayı konabilecek ortak bir kural oldukça zor. Hele adeta “Kavimler Kapısı” denebilecek Anadolu’da bu daha da zor.
Siz ne derseniz deyin Tunceli’den gelip Manisa-Akhisar/Beyoba Köyü’nde yaşayan Hozat’lıların en yaşlısı Hasan Efendi bakın kendi etnik kimliğini nasıl anlatıyor? O, kendilerinin Hoca Ahmet Yesevi’ye bağlı olduklarını, O’nun soyundan geldiklerini ve Türk olduklarını ifade ederken görüşlerini aynen şöyle sunuyor; “Bizim soyumuz Oğuzlar’a dayanır. Orta Asya’dan Tunceli yöresine dedelerimiz gelmişlerdir. Soyumuz büyüklerinden, ceddimizden hep bunları duyardık. Türkoğlu Türküz. Kimse bizleri bu düşüncelerimizden ayıramaz.”(16) Kürtçe ya da Zazaca konuşan yaşlı Aleviler ısrarla ama ısrarla kendilerinin Türk olduğunu vurgularken son yıllarda siyasi-ideolojik olarak Kürt siyasi hareketinin etkisinde kalan gençler ise Kürt olduğunu söylüyor. Ne yazık ki tarihin ve toprağın sesi gençler değil, yaşlılar olabilir. Aksi halde Elazığ-Bayındır Köyü’nden Muharrem Ercan Dede’nin şu dediğini nasıl yorumlayacağız. Muharrem Ercan Dede’in Köyü’nün adı Oğuz Türkmenler’in Bayındır Boyu’na ait. Kendi Sinemilli Ocağı dedesidir. Muharrem Dede diyor ki; Ben Elazığ’da büyüdüm, babam dedem bir kelime Kürtçe ya da Zazaca bilmezdi. Ben de bilmem. Biz Türküz, Türkçe konuşuruz. Amca çocuklarımız Erzincan’da İbrahim Dedeler onlar da bir kelime Kürtçe ya da Zazaca bilmezler. Bunu Erzincan, Elazığ, Malatya çevresindeki herkes bilir. Ama diğer amca çocuklarımız Elbistan-Kantarma taraflarına çok eskiden gitmişler ve bir kısmı Kürtçe öğrenmişler. Tunceli’deki akrabalarımızdan Zazaca konuşanlar var. Hepimiz aynı ocaktayız. Akrabayız.(17)
İşin ilginç yanı; Alevi Türkmen’in Kürtleşmesi’ne Abdullah Öcalan dahil Şafii Kürtler yani etnik Kürtler bu saptamalara soğukkanlı bakarken hatta doğrularken her nedense Alevi kökenli ve kendisini Kürt kabul eden bazı “aydınlar” ve gençler olağandışı kırıcı davranıyorlar. Hatta saldırgan tavırlar alıyorlar. Ne yazarsak yazalım, onlar Aleviler’in ne kadar iyi Kürtleştiğini yazıyorlar. Yani diyorlar ki bakın Alevilerin Kürtleşmesi yani asimilasyonu ne denli başarılı olmuş. Ne denli iyi Kürtleşmişler. Siz boşuna kalem eskitmeyin, çene patlatmayın. Peki bu yapılan da asimilasyoncu politikayı, asimilasyonu Kürt asimilasyonunu gönüllü olarak savunmak değil midir? Ona methiyeler dizmek değil midir?
Asimilasyon aynı zamanda toplumsal dönmelik olayıdır. Dönmelerin ise genel olarak asıllarından daha saldırgan oldukları tarihte örnekleri çok bilinen bir olaydır. Acaba Türkmen olup Kürtleşen bu azınlık kesimin bizim saptamalarımıza tepkileri toplumsal dönmelik duygusundan kaynaklanıyor olabilir mi?
Bu çalışma şüphesiz konu ile ilgili ne ilk ne de son çalışma olacaktır. Konu ile ilgili bundan önce olduğu gibi bundan sonra da çok şey okunup, yazılıp çizilecektir. Ta ki nesnel gerçeğe yaklaşılıncaya kadar, nesnel gerçeğe ulaşılıncaya kadar. Ben yıllar süren çalışmalarımı bir düzen dahilinde sizlerle paylaşmak istedim. Umarım amaçlanan şeyler tam olmasa da kısmen gerçekleşmiştir.
Yazımı bir Anadolu hayranı Sabahattin Eyuboğlu’nun “Mavi ve Kara”da yazdıklarını sizlerle paylaşarak bitirmek istiyorum:(18) “Halkımızın tarihi Anadolu’nun tarihidir. Paganmışız, bir zaman, sonra Hristiyan olmuşuz, sonra Müslüman. Tapınakları kuran da bu halkmış, kiliseleri de, camileri de.... Bembeyaz tiyatroları dolduran da bizmişiz, karanlık kervansarayları da. Kah bozkıra çıkmışız, kah mavi denize. Sayısız devletler, medeniyetler bizim sırtımızdan yükselmiş. Yetmiş iki dili konuşmuşuz, Türkçe’de karar kılmadan önce...”
Bu sözün üstüne daha ne denir?

Cemal ŞENER Kimdir?

1951 Erzincan Merkez-Güllüce doğumlu. İlk, orta ve lise öğrenimini Erzincan’da tamamladı. Daha sonra İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü’nde “Erzincan’ın Demografik Yapısı” tezi ile lisans, İktisat Fakültesi Siyaset Bilimi’nde “Çerkes Ethem Olayı” tezi ile yüksek lisans yaptı. Alevilik Olayı’nı doktora çalışması  olarak  sürdürürken,  Siyasal  Bilimler  Fakültesi’ndeki görevinden  YÖK  nedeni ile 1983’te ayrıldı. Türkiye’nin toplumsal yapısı ile ilgili çalışmalarını sürdürmektedir.


KAYNAKLAR


1. Claude Cahen, Osmanlı’dan Önce Anadolu’da Türkler, 1979, İst., s. 21, 22, 23.


2. Claude Cahen, a.g.e., s. 22-23.
3. Arthur Koestler, Onüçüncü Kabile, Say Yay., İst, 1976, s. 10.
4. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Anadolu Beylikleri, s. 401.
5. Prof. Dr. Orhan Türkdoğan, Etnik Sosyoloji, İstanbul, 1997, s. 238.
6. Selçuk Erenerol, Türk Diplomatik, Ekim 1995, İstanbul, sayı: 10.
7. Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, s. 352.
9. Cami Baykurt, Osmanlı Ülkesinde Hristiyan Türkler, 1933, İstanbul.
10. Mustafa Balbay, Yemen İzlenimleri, 2000, İstanbul, s. 130, 155, 156.
11. Prof. Dr. Ünver Günay, Prof. Dr. Harun Güngör, Türkler’in Dini Tarihi, 1997.
12. Fuat Bozkurt, Türklerin Dilleri, Cem Yayınları, 1994, İstnabul.
13. Dr. Ali Tayyar Önder, Türkiye’nin Etnik Yapısı, 1999, Ankara, s. 138.
14. P. Andrew, Türkiye’de Etnik Gruplar, Lalar Bölümü.
15. Prof. Dr. Orhan Türkdoğan, Etnik Sosyoloji, s. 182, İstanbul, 1997.
16. Prof. Dr. Orhan Türkdoğan, Etnik Sosyoloji, s. 293 İstanbul, 1997.
17. Muharrem Ercan Dede, Karacaahmet Dergahı Başkanı, Sinemilli Ocağı dedesi, (kaynak kişi)

18. Sabahattin Eyuboğlu, Mavi ve Kara, İstanbul, 1988.


Yazan: Cemal ŞENER. Aleviler'in Etnik Kimliği. Etik Yayınları.


SOSYOLOJİK OLARAK TÜRKMENLER’İN KÜRTLEŞMESİ
Aleviler gündeme geldiği zaman Aleviler arasındaki önemli bir konuda, Kürtçe yada Zazaca konuşan Aleviler’in Kürt yada Zaza mı? Yoksa Türk mü? Olduklarıdır. Bu soruya, yaşı bugün 55-60 ın üstünde olanların verdiği cevap kendileri Türkçe dışında bu dilleri bilseler de kendilerinin ısrarla ama ısrarla ‘’Türk’’ olduğu şeklindedir. Alevilerin Kürt olduğunu savunanlar ise, siyasi düşünceleri nedeniyle Kürt olduğunu savunanlardır. Bir kişinin yada toplumun Kürt yada Zaza olması için Kürtçe yada Zazaca bilmesi yeterli değildir.

Kerkük ve Musul’dan Türkiye’ye gelen Şii Türkmenleri gördüm. Türkçe’yi Araplar’ın ve Kürtler’in Türkçeyi konuşan şivesi ile konuşuyorlar. Kendilerini ilk gördüğümde Kürt yada Arap sanmıştım. Konuşunca Şii Türkmen olduklarını öğrendim. Yanlarında bazı akrabaları vardı. Onlar ise, Türkçe’yi çok zor hatta hiç konuşamıyorlardı. Bazıları ise tamamen unutmuşlar. Bana öyle anlattılar.

Museviler’in ana dili İbranice’dir. İstanbul’daki Musevi Türkçe konuşur. Kuzey Irak’taki Musevi Kürtçe konuşur. Suriye’deki Musevi Arapça konuşur. Almanya’daki Almanca, ABD’deki İngilizce ,Rusya’daki Rusça, İspanya’daki İspanyolca konuşur. Ama hepside Musevidir. Süryaniler’in dili Süryanicedir. Ama Irak’taki Arapça, İstanbul’daki Türkçe, Diyarbakır’daki Kürtçe, Almanya’daki Almanca,İsveç’teki İsveççe konuşur. Çerkesler’in; Rusya’da ortak anlaştıkları dil Rusça, Türkiye’de ortak dilleri Türkçe, Ürdün’de Arapça, Suriye’de Arapça ve Fransızca’dır. Bu örnekleri sayfalarca uzatabilirim. Ama mesele şudur:

Sosyolojik bir kural vardır; “Her milliyet farkı dil farkını gerektirse de, her dil farkı milliyet farkını gerektirmez.” Bu kuraldan yapılacak çıkarsama her dil farkının milliyet farkı olmadığıdır. Bir milliyet tarihsel gel-gitlerde farklı dilleri kullanabilir. Çoğu kez aynı dine mensup iki millet yan yana yaşadığı zaman bunlardan biri diğerini etkiler asimile edebilir ve onu temsil eder. Bunun tarihte sayısız örnekleri vardır. Ama bu ikili ilişkide yerli olan sonra geleni etkiler diye bir ön şart yoktur. Tersi de olabilir. Bu yaşanan konjonktüre, tarihsel ve sosyolojik değişkenlere göre yeniden yapılanır. Türkiye’de Türkmen Aleviler’in bir kısmı Yavuz Sultan Selim-Şah İsmail çatışmasından sonra Kürtler’in yaşadığı bölgelere can güvenlikleri nedeni ile zorunlu ikamet etmişler aradan geçen yaklaşık 450-500 yıl sonra Kürtçe yada Zazaca öğrenmişler. Türkçe süreç içinde ikinci dil olmuş ve bu karşılıklı etkileşim sonucu Kürtleşmişlerdir. Bunun dünyada sayısız örnekleri vardır.

Klasik bir örnektir; Fransa’da eski çağlarda Goluva adlı bir millet yaşarmış. Bu Fransa’nın antik toplumlarındandır. Sonra Romalılar burayı fethederler. Daha sonra Fransa’da Gulova milleti ile oraya sonradan yerleşen Latinler birlikte yaşamaya başlarlar. Bu birlikte yaşama sonucunda Latinler, Goluvalılar’ı etkilerler. Asimile ederler ve onları temsil ederler. Yani Latinliler süreç içinde Goluvalılar’ın dilini etkiler ve kendi dilleri Goluva dili yerine geçer. Goluvalılar Latinleşirler, Latince konuşurlar. Böylece sonradan gelen Latinler yerli halk olan Goluvalıları nüfusları daha çok olmasına ve yerleşik olmalarına rağmen asimile ederler.

Ortaçağ’da Fransa yeniden bir fetih olayı ile karşı karşıya kalır. Bu sırada Fransa’da Franklar yaşıyordu. İlk fetihte fethedenler, yerlileri asimile etmişti. Bu sefer tersi oldu. Yerliler fethedenleri etkiledi, asimile ettiler. Fransa’ya ait olan yeni Latince Cermence’yi ortadan kaldırdı. Fransa’nın ve Franklar’ın dili oldu. Cermenler’in dili Latince oldu. Cermenler Franklaştılar.

Sosyolojide gösterilen bu klasik örneklerden de görüldüğü gibi bir milletin diğerini asimile etmesi için nüfusun azlığına çokluğuna bakılmıyor. Fethedene ve fethedilene öncelik verilemiyor. Böyle bir kural yok. Bazen işgal eden, edileni asimile ediyor. Bazen de işgal edilen yerli işgal edeni asimile edebiliyor. Bunun kesinliğini ifade eden bir sosyal yasa yoktur.

Örneğin; Batı Roma İmparatorluğu kendi dilini İtalya’ya, Fransa’ya, İspanya’ya, Portekiz’e kabul ettirmiştir. Doğu Roma İmparatorluğu ise, işgal ettiği Yunanlılar’ın etkisinde kalıp asimile olmuş ve dilini kabul etmiş Yunanlılaşmıştır.

Yine Araplar; Mısır’da Arapça’yı yerli halka kabul ettirmişlerdir. Ama aynı şeyi işgal ettikleri İran’da, Türkistan’da, Çin’de yapamamışlardır.

Eski Türkler’de dindaşları olan çeşitli milletler tarafından asimile olmuştur. Hazar Türkleri, Museviliği kabul ettikten sonra Yahudileştiler. Kuman Türkleri Hristiyan Milletler tarafından asimile oldu. Budha dinini kabul eden Türkler Moğollar ve Tibetliler tarafından asimile oldular. Ulah, Bulgar ve Macar devletlerinin kurucuları Türkler olduğu halde süreç içinde asimile oldular. Bulgarlaştı ve Macarlaştılar.

Babür Han ile birlikte Hindistan’a giden Türkler dillerini unuttu. Hintlileştiler. Urduca ve Hintçe kendi dilleri yerine geçti. Hatta Urduca konuşan Müslüman bir Hint milleti oluştu. Kuzey Afrika’yı işgal eden Türkler süreç içinde Mısır’da, Fas’ta, Tunus’ta, Cezayir’de  dillerini unuttu, Araplaştılar. Arapça Türkçe’nin yerini aldı. Güney Doğu Anadolu’da Türkler bir yanda Kürtler ile diğer yanda Araplar ile  komşu olarak yaşıyorlar. Arap şehirlerine giden Türkler etkileniyorlar ve Araplaşıyorlar. Ama çölde Araplarla birlikte konar-göçer yaşayan Türkler Araplar’dan şehirdeki kadar etkilenmiyorlar.

Örneğin, bu bölgedeki Beydilliler, İlbeyliler, Dögerler, Baraklar, Rumkale’deki Sarılar, Lazkiye’deki Bucak ve Bayır beldeleri Türk dilini ve adetlerini korumuşlardır. Ama Kürt aşiretleri veya köyleriyle birlikte yaşayan Türkmenler genellikle Kürtleşmişlerdir. Ziya Gökalp(1) “Kürtlerle beraber yaşayan Türkmen aşiretleri tedricen Kürtleşmişlerdir. Mesela, Urfa ile Siverek arasındaki Döger nahiyesi Kürtçe konuştukları gibi, “dedikten sonra bölge ile ilgili olarak şu örnekleri veriyor: “ Diyarbakır’daki Karakeçili Aşireti, Osmanlılar’ın ecdadı olan Kayılar’dan ayrıldıklarını ve Kütahya cihetlerinde dolaşan Karakeçililer’in amcazadeleri olduklarını iddia etmekle beraber, Kürtçe konuşurlar.” Kütahya’daki ve Orta Anadolu Bala’daki Karakeçililer’in ise bir tek kelime Kürtçe bilmediği biliniyor. Bu bir Türkmen aşiretinin Kürtleşmesi değil midir?

“Karacadağ’da bunlara komşu bulunan “Türkan” aşireti de isimlerinin delalet ettiği vechile aslen Türkmendirler. (Kürtler, Türkmenler’e Tırk derler). Türkanlılar, Türk oldukları ve hatta Beydilli boyuna mensup bulunduklarını, eskiden reislerine “Boybeyi” denildiğini biliyorlar. Fakat Türkçe’yi tamamıyla unuttuklarından Türk olduklarını da Kürt lisanıyla söylemektedirler”(2)

Ziya Gökalp Cumhuriyet döneminin hem önemli bir sosyoloğudur, hem de Diyarbakır’lıdır. Bu nedenle bölgeyi sosyolojik olarak iyi bilen bir sosyal bilimcidir.

Ziya Gökalp’in verdiği iki örneği verdim. Biri Karakeçili aşireti diğeri ise Türkan aşireti’dir. Bu iki aşiret “Türkmenlerin Kürtleşmesi”ne ilişkin klasik sayılabilecek iki örnektir. Bugüne dek hiç bir sosyolog, tarihçi veya sosyal bilimci bu saptamalara itiraz etmemiştir. İtiraz edilse de ciddiye alınmaz. Bu aşiretlere mensup yaşlı kuşak bu gerçeği bugün bile konuşuyor, aile fertlerine ve araştırmacılara ifade ediyor.

Peki bu Türkmen aşiretleri için mümkün olan toplumsal değişim başka Türkmen aşiretleri için neden olmasın. Örneğin; Karakeçililer ya da Türkan aşireti Türkmen olup tarihsel-toplumsal değişim sonucu Kürtleşebiliyor. Ama; Türkmen olan Koçgiri ya da Şeyh Hasan Aşireti aynı tarihsel-toplumsal süreci yaşasa da Kürtleşemez diyebilir miyiz?

Ziya Gökalp bu tesbitlerine; Karacadağ’daki aşiretlerin Kanglı Türkleri’nden olduğunu, bunların da Celalettin Harzemşah’ın askerlerinden olabileceğini de ekliyor.

Namık Kemal, “Osmanlı Tarihi” kitabında, Osmanlı’nın kurucusu Kayı Boyu’nun da Harzem Türkleri’nden olduğunu yazıyor.(3) Sosyolog Gökalp, Mardin’de “Koçhisar köyünün kırk-elli sene evvel Türkçe konuştuğu söyleniyor” diyor. Araştırma yaptığı yıllar ise; 1920’li yıllardır. Kiki adını alan Çerikan ve Halacan aşiretlerinin de tamamıyla Kürtleştiği yazılıyor. Türkan gibi Türkân aşiretinin de geçmişte Türkmen olup Kürtleştiği belirtiliyor.

Türkler ve Kürtler arasındaki etkileşimin, asimilasyonun kır ve şehir yaşamına göre de farklı sonuçlar doğurduğunu tesbit eden Gökalp bunları şöyle tanımlıyor:

“Türkler şehir medeniyetine daha istidatlı olduklarından şehirler Türklük merkezi halini almakla beraber, oralara gelen Kürtler’i de Türkleştirmektedir. Köylerde ve çadırlarda yaşayan Türkmenler ise, sahra medeniyetinde daha kuvvetli bulunan Kürtlüğe temessül etmektedirler.”(4)(s.130). Türkler’in Kürtleşmesi ile ilgili olarak Rıza Nur’da 1921 yılında şunları yazıyor: “Bugün Kürt denilen bu adamların çoğunun Türk olduğunu çoktan bilirim. Yalnız onlara bunu bildirmek, öğretmek lazımdı. Türk, zavallıdır. Hadi Mısır’da, Cezayir’de yüzbinlerce Türk’ü kaybetmişiz, Araplaşmışlar. Fakat, Kürdistan henüz elimizden de çıkmamıştır ve anayurtta Türkleri Kürtleşmeye bırakmışız.”(5)

Fransa’dan başlayıp ülkemizde son verdiğimiz tarihsel ve sosyolojik örneklerden görüldüğü gibi toplumların birbirini etkilemesi, karşılıklı asimile etmesi olasıdır. Burada azınlığın çoğunluğu, veya çoğunluğun azınlığı asimile etmesi diye bir ön koşul yoktur. Bu ön şart fetih yapan ve fethi yapılana göre de değişebiliyor. Durum tamamen olayın olageldiği özgün şartlara konjonktüre bağlı olarak seyrediyor. Bu konuda bir toplumsal yasa yoktur. Konması da uygun değildir. Filanca toplum asimile olur ama falanca olamaz denemez. A Aşireti Kürtleşir ama B aşireti Kürtleşemez denemez. Denirse ne olur? Ciddiyetsiz duruma düşülür. Sünni Türkmen Kürtleşirse aynı koşullarda, Alevi Türkmen’inde Kürtleşmemesi için sosyolojik bir engel yoktur.
DİPNOTLAR

1. Ziya Gökalp, Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler, Sosyal Yayınları, İstanbul, 1992, s. 117.

2. Ziya Gökalp, Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler, Sosyal Yayınları, İstanbul, 1992, s. 118.

3. Namık Kemal, Osmanlı Tarihi, C.2, s. Hürriyet Yay. İstanbul, 1982.

4. Ziya Gökalp, Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler, İstanbul, 1992, s. 130.

5. Rıza Nur, Doğu Mecmuası, Sayı: 12, s. 14-15.


Yazan: Cemal ŞENER. Aleviler'in Etnik Kimliği. Etik Yayınları.
ALEVİLER TÜRK MÜ? KÜRT MÜ?
Din sosyolojisi açısından bakıldığında İslamiyet’in Hanefi, Şafii, Şii yorumunu nasıl ki kabul eden Türk’e, Kürd’e, Çerkez’e, Gürcü’ye, Arab’a rastlamak olası ise, Aleviliği de kabul eden Türk’e, Kürd’e, Arnavut’a, Arab’a rastlamak olasıdır.

Ama sosyolojik olarak bu olasılıklar olmasına karşın tarihsel olarak durum daha farklı gelişmiştir. Örneğin; sosyolojik olarak mümkün olmasına karşın tarihsel olarak nerede ise; Çerkes veya Gürcü Aleviye rastlamak olası değildir.

Aleviliğin etnik kimliği ile Aleviler’in Etnik Kimliği terimi farklıdır. Aleviliğin Etnik Kimliği demek daha farklı bir anlam içerir. Burada söz konusu edilen Türkiye’de yaşayan Aleviler’in Etnik Kimliği’nin ne olduğudur. Daha doğrusu Alevi olup Kürtçe ya da Zazaca konuşan Aleviler’in ısrarla kendilerini Türk olarak ifade etmelerinin sebebi nedir? Amaç bunu irdelemek. Gerçeği bulmaktır.

Türkler, İslamiyet’i doğuşundan yaklaşık 300 yıl sonra Türkistan’ı fethe gelen Arap orduları ile tanımışlardır. Orta Asya’da, Yusuf Hemedani, Ahmet Yesevi, Lokman Parende ve Hacı Bektaş Veli İslamiyet’i Türk sufiliği ile bütünleştirmişlerdir. İslamiyet’i Türkçe konuşturmuşlardır.

Anayurt’tan Anadolu’ya bu maya Yesevi dervişleri ile gelmiştir. Anadolu’da kurulan bir çok beyliğin ve Osmanlı’nın kuruluşunda bu maya vardır. Osmanlı da yönetime dönme-devşirme kuşağının hakim olmasına dek bu durum böyle devam etmiştir.

Kürtçe ya da Zazaca konuşan Aleviler’in ortaya çıkması Kürtler’in veya Zazalar’ın Aleviliği benimsemesi sonucu oluşmamıştır. Bu olasılık din sosyolojisi açısından mümkün olmasına karşın Osmanlı tarihinin gelişim seyri açısından mümkün gözükmüyor. Kürtler’in Aleviliği benimsemesini iddia etmek Osmanlı tarihini bilmemektir. Çünkü Osmanlı; Fatih döneminde başlayan Yavuz ve Kanuni döneminde daha yoğunlaşan bir ölçüde Türkmen karşıtıdır. Türkmenler’de Alevi olmaları nedeniyle Alevi karşıtıdır. Kürtler ise o yıllarda Osmanlı tarafından korunan, kollanan adeta Osmanlı’nın vurucu gücüdür. 

1516-1517 Çaldıran Savaşı’na dek Erzincan, Erzurum, Diyarbakır valileri Erdebil Dergahı tarafından atanırmış. Yani Türkmen Safevi Devleti bu bölgelerin valilerini atarmış. O yıllarda bugünkü Güney Doğu Anadolu’ya Türkmen egemenmiş. O bölgeyi Osmanlı Kürtleştirmiş. Bakın konu ile ilgili “Türklerin Tarihi” ve “Milli Kurtuluş Tarihi” kitaplarının yazarı değerli araştırmacı Doğan Avcıoğlu ne yazıyor:

“Güneydoğu Anadolu, Safeviler’in elinde kalsa idi, Türkçe orada rakipsiz bir dil olurdu. Bölge Türkleşirdi. Osmanlı’da bu ters oldu. Şah İsmail’in peşindeki Kızılbaş Türkmen’e karşı, Osmanlı çoğu Sünni ve Şafi olan Kürt beylerini tutmuştur.” (6) 

Orta Anadolu’da yaşayan Türkmenler Osmanlı zulmünden canlarını kurtarmak için kuş uçmaz, kervan geçmez dağ başlarına kaçmışlardır. Çünkü Osmanlı’nın gözünde Türkmen potansiyel suçlu idi. Bakın Osmanlı’nın sürgün politikası ile ilgili iktisat tarihçisi Ord. Prof. Dr. Ömer Lütfi Barkan nasıl bir tespit yapmış:

“Osmanlı İmparatorluğu’nda çeşitli tarihlerde iskan amacı ile v.s. sürgün edilen kitlenin çoğunu adi suçlular teşkil ediyordu. Kızılbaşlık da bu adi suçlar arasında sayılıp sürgün nedeni oluyor.” (7)

Osmanlı arşivi Ord. Prof. Dr. Barkan’ın tespitini doğrulayacak binlerce belge ile doludur. Bu yıllarda Türkmen ve Alevi olmak sürgün ve “katli vacip” nedeni oluştururken Kürtler imtiyazlı toplumsal kesimi oluşturuyor. Kürtlerin böyle bir durumda Aleviliği benimsemeleri olasılık dışıdır. Bırakalım Kürtlerin Aleviliği benimsemesini iktidar mezhebi olduğu halde daha ılımlı İslamı temsil eden Hanefiliği bile Kürtler benimsememişlerdir. Kürt olup Hanefi olan azınlık kesim ise, Kürtleşen Türkmenlerdir. Kendinden biraz daha liberal bir İslam yanlısı olan Hanefiliği bile benimsemekte zorlanan Şafii Kürt anlayışın Aleviliği benimsediğini iddia etmek ne denli gerçeği ifade edebilir. İşte Doğan Avcıoğlu’nun tesbiti:

“Osmanlı, Kürdistan adını verdiği bölgede devletin temel dayanağı olan TIMAR sistemini uygulamaz. Devletin yönetimini bölgede, yönetim babadan oğula geçtiği KÜRT beylerine bırakır. Bölgede bulunan Türkmenler’in önemli bir bölümü dillerini unutur ve Kürt kabilelerine karışır.” (8)

Avcıoğlu’nun tesbit yaptığı yıllar 1550’li yıllardır. Bu yıllarda o bölgede Türkmenler Kürt kabilelerine karışınca birkaç jenerasyon sonra tamamen dillerini unutup Kürtleşebilirler. Nitekim Orta Asya’dan gelen bazı Türkmen aşiretleri uzun yıllar sonra bölgede Kürtleşmişlerdir. Karakeçili Aşireti, Türkan Aşireti v.s.

İşte Alevi Türkmenler’in Kürtçe veya Zazaca bilmesinin kaynağı Osmanlı’nın Türkmen politikasında yatmaktadır. Osmanlı’nın sürgünler sonucu Kürt bölgesine sürdüğü Türkmenler süreç içinde Kürtçe öğrenmiş ve Kürtleşmişlerdir. Bugün Kürtçe bilmesine ve konuşmasına karşın bazı Aleviler’in ısrarla biz Türk’üz demelerinin sebebi budur. 

Türkiye’de yaşayan Aleviler’in ezici bir çoğunluğu Türkmen’dir. Kürtçe veya Zazaca bilenler bu dili sonradan öğrenmişlerdir. Bunlar aslen Türkmen’dir.

İngilizce, Almanca, Arapça, Rusça bilen ama ana dilini az bilen bir Türk’e; İngiliz, Alman v.s. diyemeyeceğimiz gibi, Kürtçe bilen ama kendi dilini az bilen hatta zor konuşan Alevi Türkmen’e de Kürt, Zaza v.s. diyemeyiz.

 
DİPNOTLAR

6. Doğan Avcıoğlu, Türklerin Tarihi, C. 5, s. 2041. Tekin Yayınları, İstanbul.

7. Ord. Prof. Ömer Lütfi Barkan, Osmanlı’da Sürgünler, İktisat Fakültesi Mecmuası,

8. Doğan Avcıoğlu, Türklerin Tarihi, C. 5, s. 2041. Tekin Yayınları, İstanbul.


Yazan: Cemal ŞENER. Aleviler'in Etnik Kimliği. Etik Yayınları.



Dostları ilə paylaş:
1   ...   43   44   45   46   47   48   49   50   ...   59


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©genderi.org 2019
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə