Küresel kapitalizm bağlaminda



Yüklə 42,38 Kb.
tarix29.10.2017
ölçüsü42,38 Kb.


DURCAN, Nergis Melis ve YALÇINKAYA, Timuçin, “Küresel Kapitalizm Bağlamında Sosyal Bilim Dallarında Öğrenme Sorunsalının Analizi ve Bir Öneri”, Dokuz Eylül Üniversitesi III. Aktif Eğitim Kurultayı Poster Bildirileri, İzmir, 3-4 Haziran 2006.
KÜRESEL KAPİTALİZM BAĞLAMINDA

SOSYAL BİLİM DALLARINDA

ÖĞRENME SORUNSALININ ANALİZİ

ve BİR ÖNERİ

ÖZET


Günümüzde küreselleşme sürecinin toplumlar üzerinde yarattığı olumlu sonuçlardan çok, özellikle gelişmekte olan ülkelerde yol açtığı bozucu ve yıkıcı etkileri tartışılmaktadır. Bu etkiler, belli bir alanla sınırlı değildir. Ekonomik, sosyal, politik ve kültürel açılardan çok boyutlu ve köklü değişimler söz konusudur. Bu bağlamda, sosyal bilimler öğretimi ve öğrenimindeki birtakım değişimlerden de -bozulmalardan- söz edilmelidir. Sosyal bilimlerde, insanın değerini ve onurunu göz ardı edecek kuramlar ve uygulamalar bağlamında bir eğilim vardır. Bu eğilimi yaratan; büyük ölçüde, küreselleşme sürecini yönlendirenlerin karar ve talepleridir. Bütün bu çerçevede, sosyal bilimlerde kavram, yöntem ve politikalara ışık tutacak olan öğretim ve öğrenim süreçlerinin yeniden yapılandırılması gerekmektedir.

ABSTRACT


Today, the distortions and damages of globalization are discussed especially in the developing countries, rather than the positive conclusions of globalization process. These effects aren’t limited in some fields. There are multi-dimensional and entire changes in the economic, social, politic and cultural fields. In this way, some changes emerge at lecturing and learning in social sciences. In social sciences, there is a trend which involves the theories and practices that don’t consider the value and honour of human. The object that creates this trend is the decisions and desires of the globalization’s controllers. In this framework, the processes of lecturing and learning should be reconstructed for illuminating to concepts, methods and policies in social sciences.

ANAHTAR KELİMELER


Küreselleşme, İnsan, Sosyal Bilimler, Öğrenme Sorunsalı, Yeniden Yapılanma.

KEY WORDS

Globalization, Human, Social Sciences, Learning Problematic, Reconstruction.



GİRİŞ

Günümüzde sosyal bilim dallarında yoğun bir tartışma ortamına konu olan olgulardan biri de küreselleşmedir. 1990’larla birlikte gelişmekte olan ülkelerde özellikle olumsuzluklarıyla gündeme yerleşen küreselleşme; esas olarak ekonomik bir anlam taşımasının yanı sıra, toplumun sosyal, politik ve kültürel alanlarında da birtakım oluşumlara, başkalaşmalara yol açmaktadır. Küreselleşme süreci; üretim ve tüketim biçimlerini değiştirmekte, sınıfların kutuplaşmasını ve sınıflar arasındaki çatışmayı körüklemekte, iç ve dış politikaları birbirine ekleyerek karmaşıklaştırmakta, değerleri başkalaştırarak kozmopolitliği (kimliksizliği) yüceltmektedir.

Temeldeki ekonomik sistem olan kapitalizme dayalı küreselleşme süreci, özellikle tüketim biçimlerinde yarattığı çeşitlilik ve yenilik bağlamında, gelişmişlik düzeyleri ne olursa olsun, toplumları farkındalıklarından uzak, değerlerine yabancılaştıkları, kimlik bunalımlarıyla karşılaştıkları bir yaşama bağımlı kılmaktadır. Böyle bir yaşam göz önüne alındığında, sosyal bilim dallarındaki akademisyenlere, öğretim ve öğrenim süreçlerini yapılandırmaları konusunda belki de tarihî bir sorumluluk düşmektedir.

Küreselleşmenin meydana getirdiği yeni toplumsal gelişmeler ekseninde, sosyal bilim dallarındaki öğretim ve öğrenim süreçlerinde şu ana özellikler göze çarpmaktadır: Kapitalizmin işleyişini kolaylaştıracak kavram ve yöntemlerin öğretilmesi; bu kavram ve yöntemlerin ne sözcük olarak ne de felsefi olarak sorgulanması; rekabetçi birey masalında uykuya dalarak insanın onurunun ve değerinin hiçleştirilmesi; insanın öğrenme, anlamlandırma, kavramlaştırma gibi özellikleri bağlamında değişken yapısının unutulması ve öznellikleri dikkate almayan toplumsal politikaların kurgulanması.

Bütün bu çerçevede bu çalışmadaki amaç; küreselleşme sürecinin yarattığı toplumsal risklere karşı, sosyal bilimler öğrenimi ve öğretiminde farkındalığın artmasına ışık tutmak ve öğretimin yapılandırılmasına ilişkin bir politika önermesi ortaya koymaktır.

Bu amaçla; birinci bölümde, küreselleşme sürecinin işleyiş kuralları ve bu sürecin toplumların özellikle sosyal ve kültürel alanları üzerindeki etkileri değerlendirilmektedir.

İkinci bölümde, küreselleşme sürecinden etkilenerek sosyal bilimlerin -çeşitli dallar itibariyle- nasıl bir çehreye büründüğü analiz edilmektedir.

Son bölümde ise, özellikle ekonomi bilimi ve türevleri olan dallara ilişkin olarak bilimsel hazırlık sınıflarının yapılandırılmasına dayanan bir politika önerisi ortaya konulmaktadır.



  1. KÜRESELLEŞME ve TOPLUMLAR

Kimilerince rüyalardaki gibi muhteşem bir refah kaynağı, kimilerince de insanın değerini ve onurunu hiçleştiren bir süreç olan küreselleşme; bir değerin dünya çapında dolaşımı anlamına gelmektedir. Küreselleşme; işgücü, finansal sermaye, girişimci, mal ve hizmetler gibi ekonomik değerlerin dolaşımı ile ilgili olduğu gibi, fikirler, bilgi, davranış biçimleri, yaşam tarzları gibi olgular için de söz konusu olabilir. Dolayısıyla, küreselleşme, ekonomik değerlerin dünya çapında dolaşımının hızlandığı 15.yüzyıldaki Merkantilizm akımı ya da 1980’lerle birlikte daha sağlam yapılanan kapitalist hareket bağlamında kesin çizgilerle belirlenemez. İnsanoğlunun göçebe yaşamının bir sonucu olarak, yazının icadı ve ileri aletler yapma temelinde gelişen küreselleşme; insanlık tarihiyle özdeşleştirilebilir. Bu noktada evrenselleşme kavramına da değinmekte yarar vardır. Evrenselleşme; küreselleşmiş bir değerin, özgünlüğünün ötesinde tüm insanlığın değeri hâline dönüşmesidir. İnsanlığın ortak değeri olma özelliği şöyle bir bilgiyi içermektedir: Söz konusu değerin dışsallığı, tüm toplumların -insanların- yaşamlarına anlam ya da refah katmaktadır; yani az sayıda bile olsalar kimilerine çeşitli bakımlardan negatif dışsallık yayıyor değildirler. Oysa küreselleştiği söylenen her değer her zaman anlamlı ya da yararlı olmayabilmektedir.

Bugün küreselleşmeye ilişkin analiz ve tartışmalarda, küreselleşmenin özellikle olumsuz sonuçlarına vurgu yapılmaktadır. Bu vurgular da genellikle, gelişmekte olan ülkelerce ortaya konulmakta ve küreselleşmenin bugünkü anlamı ve içeriğinden hareketle ekonomik yoksunluklara, eşitsizliklere yönelik olmaktadır.

Küreselleşme, temelinde piyasa ekonomisi sisteminin -kapitalizmin- yattığı bir süreçtir. Kapitalizmin kuramsal altyapısını oluşturan akademisyenler ve uygulanmasını sağlayan sermayedar ve girişimciler, sistemin ve dolayısıyla kârlılığın devamını sağlamak üzere her zaman yeni kaynak ve pazar arayışı içerisindedirler. Bu açıdan, iç piyasaların yetersiz kalması gerçeği karşısında küresel ölçekte kaynak ve pazar arayışı ile bağlantılı olarak, bu arayışları olumlu sonuçlandıracak olan serbest dolaşım -küreselleşme- gündeme gelmektedir.

Günümüzün küreselleşmesinde, mal ve hizmet akım sürecinde gelişmiş ülkeler lehine bir eğilim görülmektedir. Gelişmiş ülkelerin firmaları; Dünya Ticaret Örgütü (WTO), Hizmet Ticaret Genel Anlaşması (GATS) gibi ulus-üstü kurumların liberalleştirici düzenlemeleri sayesinde, yüksek katma değerli ürünlerini ve teknolojilerini gelişmekte olan ülkelere satmakta; bu ülkelerden ise düşük katma değerli ürünler satın almaktadırlar. Bu durum, gelişmiş ülkeler için sürdürülebilir büyüme, gelişmekte olan ülkeler için ise yoksullaştıran büyüme anlamına gelmektedir. Öyle ki; gelişmiş ülkeler, ürünlerini daha yüksek fiyata, gelişmekte olan ülkeler ise daha düşük fiyata satmaktadırlar. Küreselleşmenin ekonomik boyutundaki bu aksak eğilim; gelişmekte olan ülkelerin sanayi yapısında içsel büyümeyi sağlayacak olan, insanın değeri, araştırma-geliştirme gibi boyutlarda var olan birtakım niceliksel ve niteliksel yetersizlikler var oldukça devam edecektir.

Mal ve hizmetlerde görülen, daha çok değer gördüğü -talep edildiği- yere doğru yönelme -kutuplaşma- eğilimi; üretim faktörleri açısından da geçerlidir. Eğitim düzeyi ve iş görme süreçlerinde üretkenliği yüksek olan işgücü, gelişmiş ülkelerde bir kutup oluşturmakta; eğitim düzeyi ve üretkenliği düşük olanlar ise gelişmekte olan ülkelerde toplanmaktadır (ADDA, 2002: 144). Bu eğilim doğal olarak üretim sürecine de yansımakta; mal ve hizmetler, maliyetlerine, kalitelerine ve katma değerlerine yansıyan üretim faktörü farklılıklarından etkilenmektedir. Benzer bir durum da sermaye açısından görülmektedir: Daha yüksek kâr ve faiz geliri vaadinde bulunan ekonomiler daha çok reel ya da finansal sermaye çekebilirken, tasarruf düzeyi yüksek olan ekonomilerdeki fonlar, yüksek çekicilikteki bu ülkelere doğru akmaktadır. Kâr ve faiz gelirlerinin aktarımına ilişkin liberal düzenlemelerin yapıldığı da hesaba katıldığında, gelişmekte olan ülkelerden kaynak aktarımının devamlılığı güvenceye alınmış sayılmaktadır.

Küreselleşmenin ekonomik boyutundaki bu eğilimlerin belirlediği yapı; politik ve sosyo-kültürel alanlara da yansımaktadır. Politik alanda; liberalizm ideolojisinin iktidara taşıdığı partilerin egemenliğinden söz edilebilir. Bu eğilim, özellikle gelişmiş ülkelerde görülmektedir. Küreselleşmenin kurumsallaştırılması adına, ulus-üstü kurumlarda etkin olmanın gerekliliğinden hareketle, liberalizm ideolojisine sahip politik partiler öne çıkmaktadır. Bu akım, bir anlamda tahtta oturan -küreselleşmeyi yönlendiren- ülkelerde gözlenmektedir. Bu noktada, karşıt güç olarak sosyal-demokrasi çizgisindeki partilerin yükseldiği ekonomilerin varlığı da vurgulanmalıdır. Ancak, bu ekonomilerde sermaye sınıfının örgütlenmesinin sağladığı güçle ve kimi zaman da sivil örgütlerin yönlendirmesiyle, sosyal-demokrat çizgiler başkalaşarak liberal bir kimliğe kaymaktadır. Bu arada, özgürlük, demokrasi gibi söylemlerle güçlendirilmeye çalışılan etnik mikro ölçekli politik çıkışlar da liberalizm temeline oturtulmaya çalışılmaktadır.

Küreselleşmenin sosyo-kültürel boyutunda ise, ekonomik temele dayanmayan sınıflaşmanın öne çıktığı göze çarpmaktadır. Ekonomik içerikli, yani işçi-sermayedar karşıtlıklarına dayalı bir sınıflaşma, küreselleşmeyi temelden sarsma potansiyeli taşıyabilir. Ekonomik sistemin, piyasaların liberal ekseninden çıkıp devlet eksenli olarak belirmesine yol açacak bir sınıflaşma, küresel oyunun kurallarını değiştirebilir. Bu nedenle, liberal kültür, bireyselleşmeyi daha önemli görmekte; insanlara da, kendilerini güzel, yetenekli, güçlü gibi niteliklerde görmelerini sağlayan özgürlük düzenini -liberalizmi- korumalarını öğütlemektedir. Sınıflaşma yerine bireyselleşme ikame edilmektedir. Fakat etnik kökenlere ya da cinsiyete dayalı, göstermelik sosyallik esaslı birtakım sivil örgütler yoluyla ortaya çıkan sınıflaşmalara göz yumulmaktadır. Bu tür sınıflaşmaların küresel sistemi tehdit etmeyecek yapıda olması, aksine, parçaların yönetilmesinin daha kolay olmasından dolayı bu sınıfların, sistemi beslemesi; söz konusu sınıfların önemsenmemesinin nedenidir. Sınıfların oluşmasına zemin hazırlayan bir başka unsur da, tüketim biçimlerine dayanan yaşam tarzlarındaki benzerliktir (KAZGAN, 2000: 50). Yeme-içme alışkanlıkları, sosyal faaliyette bulunabilme olanakları, daha iyi ve daha çok mal ve servet edinebilme gibi boyutlarda birbirine benzeyen bireyler bir araya gelmektedirler. Bazı bireyler böylesi benzerliğe sahip olmasalar bile, bu bireyleri tüketim toplumuna çeken, tükettirme esasıyla yönlendiren medya da, bu noktada küresel kapitalizm sürecinin önemli bir silahtarı sayılabilir (LODZIAK, 2003: 40).

Küreselleşme, bu bölümün başlığında da ele alındığı gibi; toplumların toplum oluşlarını, değerlerini, anlamlarını pek dikkate almayan bir şekilde işlemektedir. Fakat bu gidişin de bir sınırı vardır. Karşıt güç oluşturmanın çeşitli türleri vardır; ancak, tehlikeli tepkilerin insanlığı tehdit eder noktaya gelme olasılığı düşündürücüdür. Bu bağlamda, özellikle sosyal bilim dallarında öğretimde ve öğrenimde birtakım yenilenmelere ihtiyaç vardır. Bu yenilenmelere ilişkin bir öneri ortaya atılmadan önce, küreselleşmenin sosyal bilim dallarında ne tür eğilimlere yol açtığının üzerinde durmak gerekir.





  1. KÜRESELLEŞME SÜRECİNDE SOSYAL BİLİMLERDE EĞİLİMLER

Küreselleşme sürecinin piyasa sistemine dayalı olması nedeniyle; ekonomi, sosyoloji, psikoloji gibi dallarda bireysel çözümleme ve yöntemler, toplumsal olanlara göre daha öncelikli hâle gelmektedir. Bireysel amaçlar ve bu amaçlara ulaşma yöntemleri, toplumdaki diğer bireyleri ya da toplumun bütününü göz ardı etme ve onlarla rekabet sürecinde tekel konumunu hedefleme sonuçlarını doğurmaktadır. Bir girişimcinin, kârını, bir tüketicinin de, faydasını azamileştirmeye çalışması gibi amaçlar; ekonomik alandaki homo oeconomicus zihniyetinin tüm insan davranışlarında geçerli olduğu gibi bir düşünceye yol açmaktadır. Ne var ki; sadece ekonomik davranışlarda bile olsa, ne pahasına olursa olsun çıkar peşinde koşmak, insanı inceleyen bilim dalları için etik gibi bir gerekliliğin gözlerden kaçırılmasına neden olmaktadır.

Piyasa ekonomisinin işleyişi, piyasa toplumunu yarattığı ölçüde sakıncalı bir hâl almaktadır. Piyasa toplumu olarak ifade edilebilen bu toplumsal yapı; insanın değerini hiçleştirmekte, para, makine, teknoloji gibi metaları ve bu metaların mülkiyetini elinde bulunduranları egemen kılmakta, böylece insanı toplumuna ve kendine yabancılaşma sürecine itmektedir. Bu süreçte, insan oluşuna ya da bir kimlik taşımasına ilişkin değerlerinden uzaklaşan, farkındalığını yitiren bireyler ve toplumlar oluşmaktadır (O’NEILL, 2001: 132).

Küreselleşme sürecinin öne çıkardığı, sosyal bilimlere nüfuz etmiş kavramlardan biri liberalizmdir. Liberalizm; değerlerin, düşüncelerin, yöntemlerin tüm dünya çapında serbest dolaşması gerektiğini tüm toplumlara kabul ettirmenin ifadesidir. Serbest işleyen düzen; daha iyi olanın, iyi olana karşı üstünlük kurarak iyiyi başkalaştırmasına neden olmaktadır. Burada iyi olmanın göreliliği gözden kaçırılmamalıdır; fakat liberal düzenin, kimilerinin yoksunluklarına yol açtığı gerçeği, bir kenarda öylece durmaktadır. Önemli olan da; bu gerçeğin farkında olmak ve insani politikalar ve tutumlar geliştirmeye odaklanmaktır (KIZILÇELİK, 2001: 75). Bu politika ve tutumların, politik iktidarlar tarafından oluşturulacağı doğrudur; ancak, özellikle sosyal bilimlerle uğraşan bilim insanlarının, insanın anlam, algı, sezgi ve duygularla kurulmuş dünyasının farkında olarak kuramsal düzeyde ortaya koyacakları yöntem ve yaklaşımlarla iktidarlara ışık tutması gerekmektedir. Sosyal bilimleri; fizik, kimya, biyoloji gibi pozitif bilim dallarının bakış açısı ve yöntemleriyle ele almak, insanın refahını ve mutluluğunu arttırmaya ancak dolaylı olarak katkıda bulunabilir. Bu bakımdan, her insan davranışını sayısallaştırarak, insanı bir makine gibi, kendini tekrarlayan bir meta olarak görmek ve insanın, aklıyla, ruhuyla, onuruyla bütün bir varlık olduğunu ihmal etmek, sosyal bilimcilerin özelliği olmamalıdır (BUĞRA, 1999: 378).

Sosyal bilimciler, sayısal yöntemlerle uğraşmanın dayanılmaz hafifliği (!) karşısında insandan uzaklaşmaktadırlar. Eğilimleri sayısal yöntemlerle analiz etmek hem kolaydır, hem de küresel kapitalizmin kurmak istediği “bilim sistemi”ne uygundur. Öyle ki; sayılarla uğraşmak, bilim insanını, kavramları sorgulamaktan alıkoyar. Böylece, “sürdürülebilir kalkınma”, “insan sermayesi”, “yönetişim” gibi kavramların altında, küresel kaynak aktarım mekanizmasının ve insanın değerinin metalaştırılması mantığının yattığı fark edilemez. Bu süreç ne öğreticiler ne de öğrenciler tarafından dikkate alınmaktadır. Öyle ki; piyasa ekonomisi süreçlerinde daha çok ve daha iyi olanı, daha az bedelle -emekle- edinme arayışına yoğunlaşmış olan bireyler, okumanın, düşünmenin, sorgulamanın yerine ikame eylem olarak çıkarılan eğlenmenin çarklarında döndürülmektedirler. Sosyal bilimcilerin, piyasa mekanizmasının kuramlarını oluşturma ve danışmanlığını yapma noktasında sistemden beslenmeleri de dikkate alındığında, kavramların sorgulanmayışının arka planı daha iyi anlaşılabilir. Bu duruma, sistemden beslenen kimi medya güçlerinin, kimi sivil örgütlerin ve liberalizm ideolojisinin süvariliğini yapan politik iktidarların eylemleri de eklendiğinde, kapitalist sistemin, insanı insanlığından çıkaran çehresinin nasıl da kurumsallaştırıldığı daha iyi fark edilebilir.

Sosyal bilim öğrenimi görenlerin de, tıpkı, öğrencisi oldukları bilim insanları gibi bir süreç yaşadıkları ortadadır. Çıkar eksenli ekonomik sistemde oluşan kişilikler, kolaycılık eksenli öğrenim ve araştırma süreçleri yaratmaktadır. Öğrencilerin, kavramları sorgulamaları, anlamlandırmaları, yeni kavramlar yaratmaları şöyle dursun; bilgiyi sistemli ve bağlantılı değil de, dağınık ve olduğu gibi aktarmaları sorunsalı vardır. Öğrencilerin yapması gereken; soru sormak, kavramı ve yöntemi sorgulamak, yeni kavramlar, yöntemler önermek ve bilgiyi sistemli bir şekilde aktarmak olmalıdır. Bunu yaparken içsellik önemli olmakla birlikte, doğal olarak dışsal koşulların çizeceği çerçeve de etkilidir. Bu koşulların başında da, bir rol modeli olan sosyal bilim öğreticileri gelmektedir. Öğrenciler, model olarak gördükleri bilim insanlarından esinlenmektedirler. Bu noktada, öğrencileri temelsiz bırakarak araştırmaya sevk edip aktif eğitim vermek yerine, öğrencilerin sorgulamasına, yaratıcılıklarına olanak sağlayacak aktif öğrenim felsefesi ve ortamı oluşturulmaya çalışılmalıdır. Böylelikle, bir diğer dışsal koşul olan küresel kapitalist sistemin bozucu, yıkıcı yanının bertaraf edilmesinde başlangıç adımı atılmış, sorgulama başlatılmış olur.

Küreselleşme sorunsalının sosyal bilimlere ilişkin öğretim ve öğrenim süreçlerinde yarattığı olumsuzluklar genel olarak bu şekilde ortaya koyulduktan sonra, sosyal bilim dallarında bu olumsuzluklara karşı nasıl bir yapılanmaya gidilmesi gerektiği değerlendirilebilir.




  1. SOSYAL BİLİMLERE İLİŞKİN BİR POLİTİKA ÖNERİSİ

Küreselleşme sürecinin kimi ülkelerde toplumsal yoksunluklar yaratıcı özelliği, ekonomik ve sosyal politika belirleyicilerinin etkin araçlar geliştirmeleri ve bunları kararlılıkla uygulamalarıyla giderilebilir. Ancak, bu kuramsal ve uygulamalı politikalardan daha etkin bir çözüm kaynağı vardır ki; toplumsallığı daha sağlam olan bir araçtır. Bu araç, sosyal bilim öğretimi ve öğreniminde -özellikle ekonomi ve benzeri dallarda- yeniden yapılanma zihniyetinin geliştirilmesidir.

Yeniden yapılanma; bu sosyal bilim dallarında oluşturulacak hazırlık sınıfları ile başlatılmalıdır. Hazırlık sınıfları bugünün uygulamasındaki gibi yalnızca yabancı dil ekseninde olmamalıdır. Hazırlık sınıflarında yabancı dilden daha önemli olarak şu dört dalda öğretim yapılmalıdır: Felsefe, sosyoloji, psikoloji ve tarih.

Öğrencilerin kendi dallarına ilişkin çözümleme ve politika üretme başarılarının altyapısı bu dört dalda alacakları eğitimle kurulmalıdır. Bu dallar, tarihsel, mekansal ve toplumsal kavramlar ve bakış açıları sunmaktadır. Dolayısıyla, öğrencilerin kendi sosyal bilim dallarında soyutlamacı-sayısalcı yaklaşımlarla yoğrulmuş düşünce dünyaları nedeniyle, insanın maddi ve psikolojik refahına katkı sağlayacak olan politikalardan uzaklaştırılmasının da önüne geçilecektir. Bu sayede bireysellikle harmanlanmış sosyallik ilkesini edinmiş insanlar yetiştirilmiş olacaktır. Bireylere; sinemaya, tiyatroya, dansa gitme anlamının ötesine taşınmış olan sosyallik kazandırılmış olacaktır.

Felsefe, sosyoloji, psikoloji ve tarih dalları; öğrencilerin, kavramları sorgulamaları, anlamlandırmaları ve yeni kavramlar yaratmalarına zemin olacaktır. Fakat hazırlık sınıfları ile yetinmeyip ana dallardaki öğrenim sırasında bilim felsefesi, bilgi felsefesi, devlet felsefesi, etik felsefesi, sanayi sosyolojisi, çalışma psikolojisi gibi konularda öğretim sürdürülmelidir. Ana dal öğretimi sırasındaki bu dersler yoğun olmamalı, ana dallara destek niteliğinde kurgulanmalıdır.

Felsefe derslerinde, yöntembilime ağırlık verilmeli; araştırma yaparken ve tez, makale vb. eserler ortaya koyarken dikkat edilecek bilim, mantık, dil kavramları ve kuralları öğretilmelidir.

Tarih konusunda ise, toplumların bilim ve teknoloji alanında gelişmeler kaydederken nasıl bir evrim geçirdikleri, savaşların, devlet adamlarının, ekonomik gelişmelerin toplumları nasıl biçimlendirdiği gibi sorunsallar bağlamında bir öğretim amaçlanmalıdır.

Yabancı dil öğretimi de bu dallardakine benzer çizgide yürütülmelidir; hazırlık sınıfının ardından, yoğun olmayan yabancı dil dersleri sürdürülmelidir. Öyle ki; küreselleşme sürecinde dil de (ağırlıklı olarak İngilizce), egemenlik kurmanın bir aracı olarak kullanılmaktadır.

Yabancı dilin gündelik ve akademik düzeylerde ana dili bozması söz konusudur. Yabancı dilde öğretim yapan kurumlarda öğrencilerin bilimsel kavramları kavrayamamaları ve yeni kavram üretememeleri, ana dilin ikincilleştirilmesi ile ilgili bir sorundur. Bu sorun, ana dili konuşurken aralara serpiştirilen yabancı sözcüklerden de açıkça anlaşılmaktadır. Fakat sorunu bir buzdağına benzetecek olursak; suyun altında kalan buzdağı kısmını, kavramları kavrayamayan öğreticilerin oluşturduğu söylenebilir. Buzdağının bu kısmı, doğal olarak, öğrenim görenlere de yansımaktadır.
SONUÇ

Toplumların yapılanmasında tarihsel, coğrafi, ekonomik, politik pek çok unsur etkilidir. Bu unsurların kimisi dışsalken daha önemli olan kısmı ise içseldir. İçsel dinamiklerin başında da, eğitim-öğrenim sistemi gelmektedir. Fizik, kimya, biyoloji gibi doğa bilimleri ve matematik, mühendislik gibi teknik dallar toplumların kalkınmasına dolaylı katkılar sağlayabilirken; sosyal bilim dalları, inceleme ve geliştirme konusu insan olduğu için, toplumların kalkınmasında doğrudan anahtar role sahiptirler. Diğer bilimlere benzeme, hattâ bilim olma kaygısıyla, kapitalist bilim tarzının getirdiği, insanın insan oluşunu ihmal eden ve insan için olma işlevini görmezden gelen yöntemler, sosyal bilimlerin anahtar rolünde yer almamalıdır. Bu perspektif itibariyle, küreselleşmenin ortaya çıkardığı toplumsal bozulmaları giderecek şekilde; insanı anlayan, insanın değerini dikkate alan, tarihini, kültürünü analizlere dahil eden sosyal bilimciler yetiştirilmelidir.



KAYNAKLAR
ADDA, Jacques, (2002), Ekonominin Küreselleşmesi, Çeviren: Sevgi İNECİ, İstanbul: İletişim Yayınları.

BUĞRA, Ayşe, (1999), İktisatçılar ve İnsanlar, İstanbul: İletişim Yayınları.

KAZGAN, Gülten, (2000), Küreselleşme ve Ulus-Devlet, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

KIZILÇELİK, Sezgin, (2001), Küreselleşme ve Sosyal Bilimler, Ankara: Anı Yayıncılık.

LODZIAK, Conrad, (2003), Kapitalizm ve Kültür -İhtiyaçların Manipülasyonu-, Çeviren: Berna KURT, İstanbul: Çitlembik Yayınları.

O’NEILL, John, (2001), Piyasa -Etik, Bilgi ve Politika-, Çeviren: Şen SÜER KAYA, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.



RUGMAN, Alan, (2000), Globalleşmenin Sonu, Çeviren: Sedat EROĞLU, Ankara: Kapital Medya Hizmetleri.





Dostları ilə paylaş:


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©genderi.org 2019
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə