Marti jonathan’dan



Yüklə 235,42 Kb.
səhifə1/8
tarix14.01.2018
ölçüsü235,42 Kb.
  1   2   3   4   5   6   7   8

MARTI JONATHAN’DAN

YÜNATANMARTI’YA

SAFAİ’DEN

BİR

ROMAN

Onca kirletmeye kalkışana karşın

yine de

apaydınlık ışıyışını sürdüren



ve yüreğimizin

en el değmemiş yerinde

hâlâ dipdiri yaşamakta olan

‘aşkın insan’ imgemize adanmıştır.

Ona sevdalıyız da!
“Dedi ki Buda:

Sizler


köpekler gibi

zincirlerle, tasmalarla, halkalarla

dünyaya ve onun sunularına

bağlı kaldığınız sürece

tinsel aşkınlıkları nasıl umabilirsiniz?”

BİR

İçinde balıkların seviştiği, üstünde martıların köşe kapmaca oynadıkları çocukluk günlerimin denizlerini, o yitik mavilikleri düşleyerek, amaçsızca adımlamaktayım yorgun ve umarsız kıyının kumlarını.

Anayolu denizden ayıran kayalıkların yer yer ziftle kaplı kumlara değmeye başladığı noktada gözlerim alışılmadık bir nesneye takılıyor: Bir kuş bu!

“Soyunun yıllar önce tükendiği sanılan martılar, demek hâlâ yok olup gitmemişler.” diye düşünerek iyice yaklaşıyorum yanına. Her adım atışımda, uçup gidivereceğinden ürküyorum martının; ama o kanadını bile kımıldatmıyor. Ölmüş olabileceği kaygısına kapılıyorum birden. Yanına çömelerek kanadını okşuyorum birkaç kez. Gagası mı titriyor ne? Yeniden dokunuyorum; yardım dilercesine deviniyor ağzı bir daha. Can çekişmekte olan martıyı kumların üzerine serdiğim paltomun içine yavaşça yerleştirip kucağıma alıyorum. Belki üç beş yudum su, biraz yiyecekle yeniden yaşama döner, yoğun bir bakımla uçmaya bile başlar; kim bilir?

Eve ulaşır ulaşmaz, ısıtıcının yanına serdiğim battaniyenin katları arasına taşıyorum martıcığı. Göğsünün belli belirsiz devinişleri, yüreğimde tanımsız sevinçler yaratıyor.

Bir parça pamuğa su emdirip ağzına damlatıyorum yavaş yavaş. Yutuyor. Sonra bir daha, bir daha... Ağzında biriken damlacıkları zorlanarak da olsa yuttuğu sürece sürdürüyorum su vermeyi.

Neden sonra, başını hafifçe sallayıp gözlerini gözlerime dikiyor. Biraz borçluluk duygusu, daha çok da dostluk ve sevgi okunuyor sanki gözbebeklerinde.

“Sakın ölme!” diyorum elim kimi yeri yolunmuş et, kimi yeri tüy, kimi yeri de kurumuş kan pıhtılarından oluşan bu bedende dolaşırken; “...Seni seviyorum ; sakın ölme.”

Bedenin yavaş yavaş ısındığını, yürek tıpırtılarının düzene girmeye başladığını sezinliyor avucum. Bir süre sonra kapanıyor gözleri. Üstünü özenle örterek, iyi geceler diliyorum konuğuma. Sabah erkenden kalkıp, çiftlik balığı satan bir yerler bulmak gerektiğini kuruyorum.

Yatağa girip başımı yastığa koyar koymaz, hızla akıp gidiyorum uykunun koynuna doğru.



İKİ


“İyi dinle.” Diyor bir ses; “...İyi dinle ve sakın unutma.”

“Kimsin sen?” diyorum.

“Martı; odanda konuk ettiğin martı.”

“İyi de, martılar konuşamaz ki! Bir düş bu; düş görüyor olmalıyım.”

“Hayır dostum, düş görmüyorsun. Uykuda olmandan ötürü can kulağın açıldı; söylediklerimi anlayabilişin ondan. Üstelik ben de, anlatmak istediklerimi iletebilecek denli yetkin bir martıyım.”

“Rastlantı değil öyleyse karşılaşmamız.”

“Değil, dinleyecek olduklarını anlatmakla görevlendirildim ben. Sense seçilmiş birisin; öylesine karşılaşılmış bir insan değil. Umarım anlattıklarımı yazmamazlık etmezsin.”

“Yazmam da mı gerekecek?”

“Hele bir dinle, kendini zorunlu sayacaksındır yazmaya.”

“Haydi anlat öyleyse.”


ÜÇ


Denizlerde balıklar ve dolayısıyla da yaşam tükenince, atalarım yeni denizler aramayı göze alamadıkları için, kent çöplüğüne yerleşmeye karar vermişler. Ne var ki, zararsız besinleri zararlılarından ayıramadıklarından, yerleşenlerin çoğu kısa sürede ölüp gitmiş. Sağ kalan son martılaraysa, yıllardır oralarda yaşamakta olan kargalar yardım etmiş.

“Sizin” demiş kargalar; “...yerinizden devinmeniz bile gerekmeyecek. Tüm yiyeceklerinizi sağlayacağız biz. Yeter ki onca ölümden ürküp başka denizlere gitmeye kalkışmayın.”

Kargaların martıları karşılık beklemeksizin besleyip durmaları, bir süre sonra, her üç martı yumurtasından birinin kendilerine verilmesi isteğiyle sona ermiş. Dişi martıların karşı çıkmaları pek etkili bir sonuç doğurmayınca, benimsenmiş bu koşul.

Zamanla artar olmuş kargaların istek ve baskıları: Önce, martıların uçmaları yasaklanıp yalnızca yürümelerine izin verilmiş; ardından da erkeklerimiz her gün çöplükte atık ayıklamakla yükümlü tutulmuşlar. Dişilerse, kargaların mağarasını temizler, onların tüylerini paklarlarmış akşamlara değin.

Günlerden bir gün, çöplerin arasında buldukları alçıdan bir martı yonutunu derenin yakınındaki geniş mağaraya taşıtan kargalar, “Bol yiyecek sunması için her akşam bu martıya yakaracaksınız.” demişler. Öylece, bizlerin Tanrımartı’sı olmuş o alçı yonut.

Gerek çöplüğe yerleşilmesinden önceki yaşamı, gerekse çöplükte geçen ilk yılları bilen tek martı, Bunakmartı’ydı. Yaşıtlarının tümü bizim kuşaktan birkaç kuşak önce ölüp gitmişti. Gerçi dinleyeni azdı; ama yine de hepimiz sayardık onu.

Yeni doğan martılara isim koyma yetkisi yalnızca ona verilmişti. Anlattıklarını dikkatle dinlememden ötürü, “Oğulmartı” diye çağırırdı beni. Sevimli bir martı doğuverdi mi, “Şirinmartı” derdi ona. Mart ayında, erkenden yumurtadan çıkan bir başkasının adı Marttamartı’ydı sözgelimi. Her tümcesinde ‘yahut da’ deyimini kullanan ben yaşlarda bir martıya da Yahutdamartı adını uygun bulmuştu Bunakmartı.

Çöplükteki yaşam olağanüstü tekdüzeydi. Erkek martılar, daha gün doğmadan işbaşında olurlardı. Kargaların denetiminde, yenebilir artıkları diğer çöplerden ayıracağımız bölgeye götürülürdük her sabah. Güneşin en tepeye çıkışıyla birlikte verilen kısa bir ara ve biraz yiyeceğin ardından, gün batana değin sürerdi çalışmamız.

İş bitimlerinde, tapınak mağaraya gidilip Tanrımartı’ya yakarılırdı. Bizlere verdiklerinden ötürü kendisine duyduğumuz saygı dile getirilir, onun yüceliğine sığındığımız anlatılır, yarın da unutulmamayı dilediğimiz duyurulmaya çalışılırdı. Bizleri koruyup kollayışlarından ötürü, kargaların her zaman sağlıklı olmalarını isteyişimizle biterdi yakarı.

Tapınak mağaradan dışarı çıkmamızla birlikte kargalar bizleri yeniden sıraya sokar ve konut mağaraya varana değin denetlerlerdi. Mağara girişinde her birimizin yiyeceği tek tek dağıtılır; o günkü çalışma hızından hoşnut kalınmayan martılar aç bırakılırdı. Eğer aç kalan martının zulasında, daha önceleri çok çalıştığı için ödül diye verilmiş boncuklardan varsa, bunlardan biriyle yiyecek satın alabilirdi. Hiç boncuk edinememiş ya da boncuklarını yaşlılık günleri için saklamayı yeğlemiş olan cezalı martılar, o geceyi aç geçirirlerdi.

Genellikle bizler de dişi martılar da uzun uzun söyleşemeyecek denli yorgun dönerdik mağaramıza. Bir süre, dişi martıların kargalara ilişkin dedikodularını dinler, biraz birbirimizle takışır, sonra da birer köşede uyur kalırdık yeni gün doğana değin. Ben, çoğu kez Bunakmartı’ya yakın bir yerlerde, onun anılarını dinleyerek gözlerimi uykuya teslim ederdim.

Bunakmartı’nın en çok üzüldüğü konu, bizlerin uçmayı öğrenememiş olmasıydı. Oysa sürüdekilerden hiçbiri aldırmazdı uçamayışına. Yaşama geçirilememiş bir beceriyi uygulamaktan yoksun bırakılmak neden üzsündü ki bizleri? Bunakmartı’nın uçabileceğimize ilişkin savlarını çoğumuz bir masal gibi dinler geçerdik.

Sürü içindeki dayanışmamız, kargalarınkiyle kıyaslanamayacak denli zayıftı. Kargalar bizleri yarıştırmayı öyle kolay becerirlerdi ki, bencillik, iş dışında da yaşam biçemimiz olmuştu. Gerçi Bunakmartı yalnızca birimize ‘Pekimartı’ adını takmıştı; ama tüm buyruklara uyma yönünden hiçbirimizin diğerinden geri kalır yanı yoktu. Benzer bir biçimde, yalnız bir tek dişi martının adı ‘Şıllıkmartı’ idiyse de, sürüdeki tüm dişiler kargaları hoşnut edebilmek için ellerinden geleni yaparlardı.

Yaşam, çöp dağları, tapınak mağara ve konut mağara arasında sevinçsiz, sevgisiz, umutsuz tükenip gitmekteydi sözün özü.




Dostları ilə paylaş:
  1   2   3   4   5   6   7   8


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©genderi.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə