Microsoft Word anayasa-yargisi- 26-9-06. doc



Yüklə 104,17 Kb.

tarix08.09.2018
ölçüsü104,17 Kb.


 

 

 



Seçim Sistemleri ve Siyasî Çoğulculuk 

Demokratik Meşruluk Açısından Bir Değerlendirme 

Prof. Dr. Levent KÖKER

*

 

 

Modern  devlet  düzeninde,  devletin  hem  örgütlenme  ve  işleyiş  tarzını 

belirleyen  ve  hem  de,  kapsamı  ve  biçimleri  benimsenen  anayasal  hukuk 

düzeninin  niteliğine  bağlı  olarak  değişebilmekle  birlikte,  yerine  getirmesi 

gerektiği  kabul edilmiş  olan işlevlerini  meşrû  bir  temel  üzerinde  gerçekleş‐

tirmesini  sağlayan  temel  yönetim  biçimi  demokrasidir.  Demokrasinin  mo‐

dern biçimlerinin ise, “halkın, halk tarafından, halk için yönetimi” diye bili‐

nen klâsik formülünde içkin olan “özgürlük, eşitlik, katılımcılık” değerlerini, 

halkın  doğrudan  doğruya  değil  de,  kendi  belirlediği  “temsilciler”  aracılı‐

ğıyla, dolaylı olarak gerçekleştirebildiği bir yönetim tarzı olduğu sıkça vur‐

gulanmış bir tesbittir.

1

 



Siyâset  teorisinin  önde  gelen  bâzı  isimlerini,  demokrasiyi  basitçe  bir 

yönetim tekniğine indirgeyip, “demokrasi halk tarafından onaylanan yöne‐

timdir”  türünde  “gerçekçi”  bir  gözlemi  takdim  ediyormuşçasına “bilimsel” 

açıklamalara

2

  yönelten  bu  durum,  yâni  modern  demokrasinin  dolaylı, 



temslilî olma zorunluluğu, bir önemli hususu ihmâl etmemize yol açmakta‐

dır.  Bu  husus,  modern  devlet  yönetiminde  demokrasinin,  bir  meşrûluk  te‐

meli oluşturmak bakımından zorunlu olduğudur. Şöyle ki: (1) Modern dev‐

let  düzeninde  bireyler,  insan  olarak  dokunulmaz  temel  haklarla  güvence 

                                                 

*

   Prof.  Dr.,  Atılım  Üniversitesi  Hukuk  Fakültesi  ve  Yakın  Doğu  Üniversitesi  Hukuk 



Fakültesi öğretim üyesi. 

1

   Bkz.  Robert  Dahl,  Demokrasi  ve  Eleştirileri  (çev.  Levent  Köker),  Ankara:  Türk  Siyasi 



İlimler Dreneği ve Türk Demokrasi Vakfı yay., 1993. 

2

   Örneğin  Joseph  Schumpeter’in,  Kapitalizm,  Sosyalizm  ve  Demokrasi  adlı  ünlü  eserinde 



savundugu bu yaklaşım ve eleştirisi için bkz. Levent Köker, Modernleşme, Kemalizm ve 

Demokrasi, İstanbul: İletişim yay., 2005.  




Anayasa Yargısı 23 (2006) 

 

200

altına alınmış kendi özerk alanlarını diledikleri gibi düzenleme serbestliğine 

sâhiptirler. (2) Bu serbestliği gerçek kılabilmek için de, bireylerin yuraş olma 

sıfatıyla  siyâsî  karar  alma  süreçlerini  belirlemeleri,  yâni  öncelik  yasamada 

olmak üzere,  yürütme  yargı  da  dâhil, devlet  yönetimini  kendi  kamusal  be‐

lirleyiciliklerine tâbi kılabilmeleri gerekmektedir.

3

 



Kısaca  belirtmek  gerekirse:  Modern  devletin  meşrû  yönetim  tarzı  de‐

mokrasi,  demokrasinin  modern  versiyonu  ise  zorunlu  olarak  doğrudan  değil, 

dolaylıdır.  Dolaylı  demokrasinin  bilinen  biçimi  ise  “temsilî”  olduğuna  göre, 

seçim, çoğu kez sanıldığı ve bilinçsizce kabûllenildiği üzere, sâdece yöneticileri 

tercih  etme  veyâ  yönetime  onay  verme  eyleminden  ibâret  sayılamaz.  Seçimin 

sâhici bir seçim olması, demokrasinin varlığı açısından elzemdir ki böylece dev‐

let (ve dolayısıyla hukuk) düzeni de meşrû olabilmektedir

4



Modern demokratik devlet düzeni açısından seçimin kaçınılmazlığı ve aynı 

zamanda da sahiciliği böylece ortaya konulduktan sonra, şimdi, seçimin modern 

demokrasilerdeki  anlaşılış  biçimlerine  geçebiliriz.  Genel  olarak  siyâset  bilimi  ve 

kamu hukuku, daha özel olarak da anayasa hukuku alanında, modern demokra‐

silerdeki  seçim  olgusu  ile  ilgili  gözlem,  değerlendirme  ve  düzenlemeler,  “seçim 

sistemleri” başlığı altında ele alınmakta; seçim sistemleri de biri dar, diğeri geniş 

iki anlamda ortaya konulmaktadır: Geniş anlamda seçim sistemi, seçme ve seçilme 

yeterliliği, adaylık, oy verme ve oy sayım usûlleri, seçimlerin yönetimi ve deneti‐

mi gibi doğrudan doğruya seçimlerle ilgili hemen her hususu kapsamaktadır. Dar 

anlamda seçim sistemi ise, seçmen oylarını parlâmento sandalyelerine dönüştürme 

usûlünü  anlatmaktadır  ki,  çoğunlukçu  ve  nisbî  temsil  gibi  ve  bunların  değişik, 

basit veyâ karmaşık, barajlı veyâ barajlı olmayan gibi, çok sayıda türlerini kapsa‐

maktadır.

5

 

 



 

                                                 

3

   İnsanın birey olarak kendi özel alanındaki özerkliği ile yurttaş olarak sâhip bulundu‐



ğu siyâsî özerklik arasındaki ayrım ve aynı zamanda da zorunlu brlikteliğin demokra‐

tik  meşrûluk  bakımından  taşıdığı  anlam  ile  ilgili  olarak  bkz.  Jürgen  Habermas, 

“Postscript (1994)”, Between Facts and Norms, Contributions to a Discourse Theory of Law 

and Democracy, Boston, Mass.: The MIT Press, 1996 içinde, s.447‐462. 

4

   Modern  devlet  düzeninin  hukukla  olan  zorunlu  bağlantısı  hakkında  doyurucu  bir 



izâh  için  bkz.  Gianfranco  Poggi,  Modern  Devletin  Gelişimi,  Sosyolojik  Bir  Yaklaşım,  2. 

baskı (çev. Binnaz Toprak ve Şule Kut), İstanbul: Bilgi Üniv. Yay., 2002, s. 116‐129. 

5

   Bkz. Ergun Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, 5. baskı, Ankara: Yetkin yay., 1998, s. 230‐



244.  Ayrıca  bkz.  Kemal  Gözler,  Türk  Anayasa  Hukuku  Dersleri,  Bursa:  Ekin  Kitabevi 

yay., 2000, s. 215‐236, özellikle 8.232, dipnotu 47’de belirtilen kaynaklar. 




Levent KÖKER    Seçim Sistemleri ve Siyasî Çoğulculuk 

 

201

II 

Hangi  anlamda  alınırsa  alınsın,  seçim  sistemleri  ile  siyâsî  çoğulculuk 

arasında da yakın bir ilişki bulunmaktadır. Demokratik temsilin gereği gibi 

gerçekleşebilmesi, yâni yurttaşların demokratik kararların üretilmesine aktif 

ve  belirleyici  bir  biçimde  katılabilmelerinin  sağlanması,  seçim  sisteminin 

geniş ve dar anlamlarıyla, çoğulcu bir oluşuma izin vermesini gerektirmek‐

tedir. Seçme ve  seçilme  yeterliliği, seçimlerin  hangi dönemlerde yapılacağı, 

seçimlerin  genel  yönetim  ve  denetimi  ile  ilgili  hususlar,  seçimlerin  tâbi 

oldğu, serbestlik, genel ve eşit oy, tek derecelilik, oyların gizli, sayımın alenî 

olması, adaylık kavramı ve daha spesifik olarak seçimlerde kullanılan oyla‐

rın  geçerli  ve  parlâmento  sandalyelerinin  siyâsî  partilere  nasıl  bölüştürüle‐

ceğinin  belirlenmesinde  hangi  usûllerin  izleneceği  gibi  hususlar,  siyâsî  ço‐

ğulculuğun da niteliğini belirlemektedir. 

Çoğulculuk kavramına gelince: Medenî (bir devlet düzenine) toplumların 

hemen  hemen  hepsi,  aynı  zamanda  karmaşık  toplumlardır.  Karmaşıklık,  top‐

lumsal  cinsiyete,  işbölümü  esasına  göre  belirlenen  statülere,  üretim  araçlarına 

göre tâyin edilen sınıf esasına, etnik veyâ dinî kimlik mensûbiyetlerine, bu fark‐

lılıkların  yalın  yâhut  birbirini  kesen,  birbirleriyle  örtüşen  dinamik  bileşkeleri 

temeline dayanan çoklu toplumsal katmanlaşmanın ifâdesidir ve modern top‐

lumlarda  târihî  olarak  en  üst  seviyesine  vardığı  söylenebilir.  “Çoğulculuk,” 

modern toplumun bu çoklu karmaşık yapısı içinde oluşan farklı çıkar ve dolayı‐

sıyla  taleplerin  kamusal  ifâdesine,  buradan  da  siyâsî  karar  alma  süreçlerine 

aktarılmasına imkân veren (ve bu imkânın verilmesi gerektiğini, devlet ve hu‐

kuk  düzeninin  normatif ilkesi olarak kabûl eden)  bir kavramdır.  Târihî olarak 

kent‐devletleri,  imparatorluklar,  ulus‐devletler  de,  dâhil,  bir  çok  toplumda  bir 

“vakıâ”  olan  “çokluk”  (plurality)  ile  “çoğulculuk”  (pluralism)  farkı  bu  noktada, 

yani farklılıkların kamusal‐siyâsî ifadesinin mümkün olması gerektiğinin kabû‐

lünde karşımıza çıkmaktadır. 

Böyle  anlaşıldığında  da,  çoğulculuk,  siyâsî  sistemin  kuruluşunda  ve  iş‐

leyişinde muhalefetin varlığı ve niteliği ile yakından ilgili olmaktadır. Çünkü 

muhalefet,  iktidar  sâhiplerinden  farklı  bir  kamusal  ifâdelendirme  imkânının 

somutlaşması demektir. Farklılık olmada çoğulculuk olmayacağına göre, mu‐

halefetin varlığı, çoğulculuğun varlığı için, çoğulculuğun varlığı da seçimin ve 

dolayısıyla siyâsî sistemin demokratikliği, bu da devlet düzeninin meşrûluğu 

için  zorunlu  olmaktadır.  Bu  akıl  yürütme  tarzı  geçerliyse,  o  zaman,  sesçim 

sistemi ile çoğulculuk ilişkisini kavramsal düzeyde kurmak ve buradan somut 

bir durumun değerlendirmesine geçmek gerekmektedir. Birinciyi. Yâni seçim 

sistemi ile çoğulculuk ilişkisini kavramsal düzeyde kurabilmek için de, muha‐

lefet nosyonunu açıklamak gerekmektedir. 



Anayasa Yargısı 23 (2006) 

 

202

Bu  yazının  başında  değinildiği  üzere,  demokrasiyi  basitçe  bir  yasama‐yü‐

rütme‐yargı fonksiyonlarını yerine getirmek üzere kullanılan bir teknik diye anla‐

yan, bu anlayış içinde de demokrasiyi “halk tarafından onaylanan yönetim” diye 

gören yaklaşım, muhalefeti, çok dar bir anlamda, toplumda fiilen yönetim erkini 

elinde tutan grubun dışında kalan ve yönetim erkini ele geçirmeye aday bir veyâ 

birden fazla siyâsî grupla sınırlı tutmaktadır. Siyâset bilimi literatüründe “demok‐

ratik elitizm” diye adlandırılan bu yaklaşım

6

, muhalefeti de dar bir kavrayış için‐



de,  “mutlak  iktidarı  sınırlandırma”  fonksiyonundan  ibâret  bir  nosyona  indirge‐

mektedir ki, böyle bir daraltma içinde anlaşıldığı takdirde muhalefetin varlığı, ço‐

ğulculuğu ve dolayısıyla demokratikliği gerektirmemekte, pekâlâ bir demokratik 

olmayan düzenlerde de görülebilen bir durum olmaktadır.

7

 

Buna karşılık, daha geniş ve demokratik siyâsî düzenler bakımından bir nor‐



matif meşrûluk ilkesi olarak çoğulculuğun gerçekleşebilmesi bakımından zorunlu 

olan muhalefet ise, sahici siyaset alternatifleri ortaya koymak demektir ki, bu im‐

kânın varlığı da çoğulculuğun varlığının bir ölçüsü olmaktadır. Böyle yaklaşıldı‐

ğında, sahici siyâsî alternatif ortaya koyabilme imkânı olarak muhalefetin varlığı, 

seçim sistemlerinin yanısıra, toplumun sosyo‐ekonomik yapı özelliklerine ve “si‐

yâsî  kültür”ün  niteliklerine  de  bağlı  bulunmaktadır.  Siyâsî  sistemin  istikrarına 

önem veren yaklaşımlar bakımından, demokratik siyâsî kültürün yeterince geliş‐

kin olmadığı toplumlarda muhalefet, toplumun sistemi yıkıcı taleplerinin ifâdesi 

olabildiği  oranda  sınırlandırılmalı;  demokratik  sistemin  yerleşiklik  kazandığı 

düşünülen toplumlarda da muhalefet (ve dolayısıyla çoğulculuk), ekonomik çıkar 

ve baskı grupları arasındaki bir “pazarlık süreci”ne çekilerek siyâsî sistem içinde 

tutulabilmelidir.

8

 

Bu durum göstermektedir ki, muhalefetin ve çoğulculuğun varlığı, seçimin 



gerçekliği  ve  böylece  siyâsî  sistemin  demokratikliği  ile  devletin  meşruluğu, 

                                                 

6

   Bkz.  Münci  Kapani,  Politika  Bilimine  Giriş,  Ankara:  Bilgi  yay.,  16.  basım,  2004,  s.  119‐



123. Bu yaklaşımın muteber bir örneği için ise bkz. Giovanni Sartori, Demokrasi Teorisi‐

ne Geri Dönüş (çev. Turçer Karamustafaoğlu ve Mehmet Turhan), Ankara: Türk Siyasi 

İlimler Derneği yay., 1993.  

7

   Muhalefet kavramının bu dar ve diğer, daha geniş anlamları hakkında bkz. Şerif Mar‐



din, “Türkiye’de Muhalefet ve Kontrol,” M. Türköne (der.), Türk Modernleşmesi, Maka‐

leler 4, İstanbul: İletişim yay., 1991, s. 176‐193. 

8

   Modern  toplumlardaki  demokrasi  kavrayışının  liberal‐demokrasiyi  bir  tür 



korporatizme  dönüştüren,  bu  bağlamda  modern  olmayan  (geçiş)  toplumlarındaki 

demokrasiyi  (veyâ  demokratikleşme  sürecini)  de  siyâsî  sistemin  istikrarı  ile  sınırlan‐

dırmaya çalışan gizil otoriteryanizminin iliştirileri hakkında bkz. Köker, Modernleşme, 

Kemalizm ve Demokrasi, s. 34 vd. Ve Levent Köker, “Liberal Demokrasi ve Eleştirileri, ” 

L. Köker, Demokrasi Üzerine Yazılar, Ankara: İmge Kit. yay., 1992. 




Levent KÖKER    Seçim Sistemleri ve Siyasî Çoğulculuk 

 

203

siyâsî  sistemin  bir  öğesi  olarak  seçimlerin  düzenlenişine  ilişkin  tercihleri  yön‐

lendiren  anlayışlara  tâbî  ve  bunlarla  sınırlı  bulunmaktadır.  Bir  diğer  deyişle, 

geniş ve dar anlamlarıyla seçim sistemlerinin nasıl bir düzenlemeye tâbi kılına‐

cakları konusunda, seçim sistemlerinin nasıl bir siyâsî iktidar‐muhalefet örüntü‐

süyle neticelenmesi gerektiğine dâir tercihler belirleyici olmaktadır. Bu tercihler 

de, aslında, siyâset kavramının nasıl anlaşıldığına bağlı bir biçimde, sâdece ge‐

niş anlamda muhalif alternatiflerin varlığının sınırlarını değil, daha dar anlam‐

da  yasama  organındaki  sandalye  dağılımlarına  da  etki  edecek  düzenlemeler 

yoluyla siyâsî temsilin sınırlarını da belirlemektedir.  



III 

Modern  devletin  bur  demokratik  hukuk  devleti  olma  süreci  içinde,  si‐

yâset kavramının iki farklı anlaşılış biçiminin etkili olduğu, Poggi tarafından 

gâyet açık ve iknâ edici bir biçimde gösterilmektedir. Buna göre, modern dev‐

letin  târihî  gelişim  süreçlerini  anlamamızı  mümkün  kılan  bir  kavramsal  araç 

olarak siyâsetin iki farklı anlaşılış biçimini dikkâte almak gerekmektedir.  

Modern devletin târihi gelişiminin belirli evrelerini izâh edebilecek olan 

siyâset  kavramının  bir  anlaşılış  biçimi,  Carl  Schmitt’e  âittir.

9

  Bu  siyâset  ve 



hukuk  felsefecisine  göre  siyâset,  “siyasal  içerikli  karar  verme”  süreçlerini 

anlatmaktadır. Siyâsetin anlaşılması için, dolayısıyla, hangi kararların siyâsî 

olduğunu bilmemizi mümkün kılacak olan bir kritere ihtiyacımız vardır. Bir 

karar,  örneğin  ahlâkî  olması  hâlinde  “iyi‐kötü”,  estetik  ile  ilgili  olması  hâ‐

linde  “güzel‐çirkin”,  ekonomik  olması  hâlinde  ise  “kârlı‐kârsız”,  hukukî 

olması hâlinde “yasal‐yasal olmayan” ayrımlarınca belirlenmektedir. O hâl‐

de,  siyâseti  anlayabilmek  için  de  siyâsî  olanı  belirleyen  kriteri  ortaya  koy‐

mamız gerekmektedir. Bu kriter de, Schmitt’e göre, “biz‐onlar” ayrımı üze‐

rine inşâ edilen “dost‐düşman” kriteridir. 

Burada dikkât edilmesi gereken husus, Schmitt’in siyâsî olanla ilgili kriteri, 

bir  “topluluk”  temeline  dayandırmasıdır.  “Biz”  bir  topluluktur,  “biz”in  dışın‐

dakiler  de  “öteki”  topluluklardır  ve  öteki  topluluklar  “biz”in  düşmanı  veyâ 

dostu  olabilirler.  İşte  siyâsî  karar,  “biz”  ve  dolayısıyla  “onlar”ın  (ötekilerin) 

kimliğini  belirleme  anlamında  bir  topluluk  sınırı  çizme  ve  bu  sınırı  muhafaza 

etme, onu “düşman”dan koruma,  bunun için  de dostları  tâyin  etme kararıdır. 

Yine Schmitt’e göre, böyle bir siyâsî karar olmadan, herhangi bir hukuk düzeni 

de olamayacaktır. Dolayısıyla, bir hukuk düzenini var eden, bu nedenle de o‐

nun yapıcısı olan “devlet,” önce kendisini var eden bir siyâsî karara, bu kararın 

                                                 

9

   Carl Schmitt’in görüşleri burada Poggi, Modern Devletin Gelişimi, s. 19‐23’ten özetlen‐



miştir. Konuyla ilgili bir inceleme için bkz. Bünyamin Bezci, Carl Schmitt’in Politik Fel‐

sefesi, Modern Devletin Savunusu, İstanbul: Paradigma yay., 2006. 


Anayasa Yargısı 23 (2006) 

 

204

oluşturduğu bir topluluğa (yâni, modern dünyâda, “ulus”a) ihtiyâç duyacak ve 

onunla özdeşleşecektir. Bu bakımdan da siyasî karar, çoğulcu değil, tekçi (mo‐



nist) bir temelde alınacaktır. Bu siyâset anlayışı uyarınca, (1) ya muhalefete hiç 

yer yoktur; (2) ya da ancak modern ulus‐devletin temel siyâsî kararının belirle‐

yiciliği içinde muhalefet olabilir.  

Nazi Almanyası dönemine denk gelen bu görüşleri, kendisinin Nazi yöne‐

timiyle işbirliği  yapmasına  da  bağlı  olarak sonradan itibar  kaybetmesine  bağlı 

bir biçimde gözden düşmüşse de, Schmitt’in temel siyâset anlayışının 1949 Bonn 

Anayasası’nda dikkate alınmış olduğu söylenebilmektedir. Şöyle ki, anılan siyâ‐

sî karar formülâsyonu üzerinde, bir anayasal devlet düzeninin temelini belirle‐

yen niteliklerin “meşrû” değişiklik imkânının dışına itmiş olan Schmitt’in görüş‐

lerinin  1949  Anayasası’nda  değiştirilemez  nitelikte  hükümler  getirilmesinde 

etkili olduğu kabûl edilmektedir.

10

 Böylece, bu kavrayış uyarınca siyâsî çoğulcu‐



luk, devletin hukuk sistemini önceleyen temel siyâsî kararın nitelikleri ile sınırlı 

olmaktadır. Buna göre de, geniş ve dar anlamlarıyla seçim sistemini ve dolayı‐

sıyla muhalefetin siyâsî ifâde imkânını, siyâsî‐hukukî sistemin bağlı bulunduğu 

devleti muhafaza etme sınırı belirlemektedir. 

Siyâsetin  ikinci  anlaşılış  biçimi  ise,  çağdaş  siyâset  bilimi  literatüründe 

daha sık olarak ve yaygın kabûl görmeye devâm eden bir yaklaşım olarak, 

siyâsî  davranış  ve  siyâsî  sistem  teorisinin  kurucusu  olan  David  Easton’dan 

hareketle  ortaya  konulmaktadır.  Buna  göre  siyâset,  toplumdaki  değerlerin 

otoriteye  dayalı  olarak  dağıtılması  sürecini  anlatan  bir  kavramdır.  Bu  kav‐

ram  açısından  bakıldığında  siyâset,  değerlerin  dağıtılması  sürecinde  otori‐

teyi eline geçirmek veyâ etkilemek suretiyle kendi çıkarını gerçekleştirmeye 

çalışan ve bu yüzden de birbirleriyle çatışmacı bir ilişki içinde bulunan top‐

lumsal  gruplar  arasında  bir  pazarlık  (çatışma  ve  uzlaşma)  sürecini  anlat‐

maktadır. Siyâset, “belli bir coğrafyada” bu pazarlık mekanizmasını kurum‐

sallaştırmakla belirlenmektedir ki, modern devlet bağlamında bunu, bir ulus 

devletin ülkesi içinde varolan toplumsal grupların çatışan taleplerinin ifâde‐

sine ve gerçekleşmesine, siyâsî sistemi kalıcı (istikrarlı) kılacak biçimde im‐

kân  verebilmek  olarak  da  özetlenebilir.

11

  Easton’ın  siyâset  tanımı  bağla‐



mında  muhalefet  ve  çoğulculuk  da  “siyâsî  sistem  içi”  taleplerin  örgütlen‐

mesi, ifâde edilmesi, karşılanması, bu bağlamda çatışma‐uzlaşma dinamiği‐

                                                 

10

   Bu  yorum  için  bkz.  Karl  Doehring,  Genel  Devlet  Kuramı  (Genel  Kamu  Hukuku)  (çev. 



Ahmet Mumcu), İstanbul: İnkılâp kit., 2002, s. 157‐162. 

11

   Poggi, Modern Devletin Gelişimi, s. 15‐19. Yeni politika biliminin oluşmasında, siyâsî iktida‐



rın toplumsal değerlerin bölüşümü ile ilgili bir biçimde anlaşılmasının rolü ve bu bağlam‐

da David Easton ile ilgili olarak ayrıca bkz. Kapani, Politika Bilimine Giriş, s. 24‐32.  




Levent KÖKER    Seçim Sistemleri ve Siyasî Çoğulculuk 

 

205

nin sistemin istikrarı ile birlikte gerçekleşmesinin sağlanması gibi hedeflere 

bağlı olarak belirlenmektedir. 

Özetle,  Carl  Schmitt’e  âit  birinci  siyâset  yaklaşımı  ulus‐devletin  varlı‐

ğını korumayı, Easton yaklaşımı ile bildiğimiz ikinci siyâset tanımı ise, verili 

ulus‐devletin  siyâsî  sisteminin  istikrarı  içinde  değerlerin  dağıtılmasına  iliş‐

kin  bir  çatışma‐uzlaşmayı  öngörmekte  olup,  muhalefet  dolayısıyla  çoğul‐

culuk  için  mümkün  siyâsî  ifâde  ortamını  yaratacak  olan  seçim  sistemi 

dolayımıyla  demokratik  devlet  düzeninin  meşrûluğunun  da  sınırlarını  çiz‐

miş olmaktadırlar.

12

 

IV 



Bu bağlam içinde, Türkiye’deki seçim sistemleri ile siyâsî çoğulculuk ara‐

sındaki  ilişkiye  gelirsek,  şu  tesbitlerde  ve  değerlendirmelerde  bulunabiliriz. 

Önce  tesbitler:  Birinci  tesbit,  Türkiye’de  siyâsî  hayatın  çoğulcu  demokrasinin 

erensel  ilke  ve  özelliklerine  uygun  dönemler  (örneğin  1908‐1913;  1919‐1923; 

1950‐1957; 1961‐1971 gibi

13

) geçirmiş olmasına rağmen, nitelik itibâriyle çoğulcu‐



luğu  istemeyen  bir  zihniyet  örüntüsü  ile  belirlenmiş  olduğudur.  Çoğulculuğu 

kabûl etmeyen zihniyetin genel bir kültürel öğe olmanın ötesine geçerek, Cum‐

huriyet’in  temel  bir  ilkesine  neredeyse  dönüştürüldüğünü  dahi  söyleyebiliriz. 

Nitekim, (1) farklı siyâsî partilerin Batı dünyasındaki varlığını sınıfların varlığı‐

na dayandıran; (2) Türkiye’de sınıfların olmadığı bir toplumsal yapının bulun‐

duğunu  ileri  süren;  (3)  bu  yapıya  uygun  sistemin  “imtiyazsız  ve  sınıfsız,  kay‐

naşmış bir kitle” olarak halkın tek‐partide temsil edileceğini öngören; (4) nihâ‐

yet bunu, “bu milletin siyâsî fırkalardan çok canı yanmıştır”

14

 yargısıyla takviye 



eden,  devletin  kurucu  ideolojisi  Kemalizm  ile  çoğulcu  demokrasiyi  bağdaştır‐

mak  da  pek  mümkün  görünmemektedir.  Pek  mümkün  değildir  çünkü,  bâzı 

yorumlara göre Kemalizm, demokratik çoğulculuğu nihâi olarak reddetmeyen 

bir ideolojidir. Ancak, bu yorumlara göre bile burada bir “vesâyet” söz konusu‐

dur ki bunun da, Türk siyâsî hayatının tek‐parti döneminden sonraki evrelerde 

                                                 

12

   Birbiriyle  çatışır  gibi  görünen  bu  iki  siyâset  kavramının  uyumlaştırılması  hakkında 



ayrıca bkz. Poggi, Modern Devletin Gelişimi, s. 25‐27. 

13

   Türkiye’deki  siyâsî  hayatın  demokratik  çoğulculuk  açısından  değerlendirilmesi  ile 



ilgili olarak bkz. Mete Tunçay, “Siyasal Gelişmenin Evreleri,” Eleştirel Tarihsel Yazıları

Ankara: Liberte yay., 2005, s. 52‐98. 

14

   Atatürk’ün Söyle ve Demeçleri, Cilt II (1906‐1938), Ankara: Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü 



yay.:1, 1952, s. 96‐97’den aktaran Köker, Modernleşme, Kemalizm ve Demokrasi, s. 146. 


Anayasa Yargısı 23 (2006) 

 

206

çoğulculuk üzerinde ne denli demokratik olmayan sınırlamalara müncer oldu‐

ğu bilinmektedir.

15

 

İkinci  tesbit,  birinci  tesbitteki  çoğulculuğu  reddeden  anlayışın  12  Eylül 



1980  askerî  darbesinden  sonraki  siyâsî‐hukukî  örgütlenmeye  de  damgasını 

urmuş  olduğudur.  1982  Anayasası’nda  öngörülen  (ve  Anayasa  Mahkemesi 

tarafından daha sonra iptâl edilen) seçim çevresi barajı ile genel ülke barajı‐

nın  arkasındaki  gerekçe,  siyâsî  çoğulculuğu,  biri  iktidar  diğeri  muhalefet 

olan, biri biraz devletçi, diğeri biraz liberal (yani serbest piyasa ekonomisin‐

den yana), yâni aralarındaki farklılıklar ekonomik politika tercihlerine inhi‐

sar ettirilmek istenilen sınırlar içinde tutmaktır. “Bu milletin siyâsî fırkalar‐

dan çok canı yanmıştır” ifâdesinin 1980’lerdeki ifâdesi gibi de okunabilecek 

olan ve bu kez “koalisyonlardan çok çektik, bize iki parti yeter” diye özetle‐

nen  bu  gerekçe,  aslında  siyâsî  çoğulculuğun  nasıl  istenmeyen  bir  şey  oldu‐

ğunu da açıkça göstermektedir. 

Üçüncü tesbit, temel siyâsî özgürlüklerin ve dolayısıyla siyâsî muhalefet im‐

kânı  düzerinde  çoğulcuğun  ve  demokratik  düzenin  yargısal  güvence  makamı 

olarak kavranan Anayasa Mahkemesi’nin de “siyasal alanı Anayasa ideolojisine 

aykırı akımlara kapatma”, devleti ve anayasal düzeni koruma teorisini Anayasa 

ile kurmak suretiyle Schmittçi bir “politik anayasa” anlayışına dayanarak bu ço‐

ğulculuğu istemeyen zihniyetle özdeş bir yaklaşım içine girdiğidir.

16

 

Dördüncü tesbit, 12 Eylül 1980 askerî darbesinin ardından gelen Anayasa 



yapımı süreci ile yeni dönemdeki siyâsî hayâtı çerçeveleyen kuralların oluş‐

turulmasında,  aslında  1970’lerin  sonlarındaki  seçim  sistemi  tartışmalarında 

dile  getirilen  görüşlerden  birinin  belirleyici  olduğudur.  1961  Anayasası’nın 

getirdiği  özgürlükçü  düzenin  Türkiye’nin  toplumsal  bünyesine  uymadığı, 

“bu  Anayasa  ile  devlet  yönetilmez”  görüşünün  ağırlık  kazandığı  çevreler, 

1971‐1973  Anayasa  değişikliklerini  dahi  yeterli  bulmamışlardır  ve  Türki‐

ye’nin yeni ve anılan değerlendirmeler uyarınca daha otoriter bir anayasaya 

ihtiyacı  olduğunu  kamusal  tartışma  gündemine  taşımışlardır.  Bu  sürecin 

                                                 

15

   Kemalizmin  vesâyetçi  ideoloji  ve  pratik  olarak  yorumları  ve  eleştirileri  için  bkz. 



Köker, Modernleşme, Kemalizm ve Demokrasi, s. 11‐23 ve 211‐229. 

16

   Bu  tesbitin  ana  dayanağı  için  bkz.  Bakır  Çağlar,  “Parlamentolar  ve  Anayasa  Mahke‐



meleri.  Teori  ve  Pratikte  Anayasa  Yargısının  Sınırları  Problemi.  Sentetik  Bir  Deneme 

İçin  Notlar,”  Anayasa  Yargısı,  Cilt:  3,  1986,  s.  165  ve  166.  Anayasa  Mahkemesi’nin  bu 

tarz  bir  “politik  anayasa”  değerlendirmesine  bağlı  kalmayıp,  “’parti  politikası’  karşı‐

sında  ‘judicial  self‐restraint’in  örneklerini  vermesi”  (aynı  kaynak,  s.168)  Anayasa 

Mahkemesi’nin konjonktürel değişimlere açık olarak karar ürettiği yargısına temel o‐

luşturmaktadır . Bu nedenle, Anayasa Mahkemesi’nin çoğulculuğu kabul etmeme yö‐

nündeki devlet felsefesinden ayrıldığını söylemek de mümkün görünmemektedir. 



Levent KÖKER    Seçim Sistemleri ve Siyasî Çoğulculuk 

 

207

önemli  aktörlerinden  biri  olan  Tercüman  Gazetesi’nin  düzenlediği  Anayasa 



ve  Seçim  Sistemi  Semineri’nde  “Yaşadığımız  Kriz  ve  Anayasanın  Değiştiril‐

mesi” konulu bir konuşma yapan, 1982 Anayasası’nın mimarlarından Orhan 

Aldıkaçtı, seçim sistemi ile ilgili değerlendirmelerinde, siyâsî çoğulculuğun 

önüne siyâsî istikrarı geçirecek bir konuşma yapmıştır:

17

  

 “…ne  olursa  olsun  seçimlerde  bir  partinin  parlamentonun  salt  çoğun‐



luğunu  elde  ederek  bir  seçim  devresi  iktidarda  kalmasının  büyük  yararları 

olduğu da tartışılmaz. Böyle bir çoğunluğun sağlanamadığı hallerde koalis‐

yonlar oluşturulur. Eğer koalisyon kurulması çok güçleşiyor, mümkün ola‐

mıyorsa,  durum  toplumda  devlet  birliğine  olan  inancın  sarsıldığını,  toplumun 



kaderde, tasada ve kıvançta ortak bir bütün olmaktan çıktığını gösterir; yani toplum 

hastalanmıştır.  Bu  durumda  temsilcilerden  kurulu  parlamentonun  toplumun 

minyatür  bir  örneğini  teşkil  etmelidir  diye  savunmuş  olduğum  fikir  önemini 

yitirir. Herşeyden önce Anayasanın çizdiği sınırlar içinde bir iktidar oluşturacak 



bir seçim sisteminin kurulması zorunluluğu belirir.”

18

 



Şimdi  bir  ara  değerlendirme  yaparak  diyebiliriz  ki,  Türkiye  Cumhuri‐

yeti’ni  kuran  temel  felsefe  siyasal  çoğulculuğu  makbûl  görmemekte;  Cum‐

huriyet’in  son  “kurucu  iktidarı”  da  aynı  ölçü  içinde  ama  biraz  daha  esnek 

olarak sınırlı bir çok partili hayatı kabûllenebilmekte; devletin temel faaliyeti 

olan  yasama  faaliyetinin  Anayasa’ya  uygunluğunu  sağlama  fonksiyonunu 

üstlenmiş bağımsız Anayasa yargısı da aynı yaklaşımı — konjonktürel dal‐

galanmalara bağlı da olsa — paylaşmakta; Cumhuriyet’in son dönem anaya‐

sal  ve  siyasal  hukuk  düzeninin  mimarları  da  aynı  yönde  tercih  yapmış  ol‐

maktadırlar. Böylece, Türkiye’de seçim sistemi ile siyasal çoğulculuk arasın‐

daki ilişkinin birinci biçimi, Schmittçi bir siyaset anlayışına kolayca eklemle‐

nen,  çoğulculuktan  önce  devletin  varlığını  koruma  ilkesine  bağlanan  siyâsî 

istikrar hedefine kilitlenmiş bir tercih ortaya koymaktadır. 

Şimdi  beşinci  tesbit:  1982  Anayasası  ile  getirilen  siyâsî‐hukukî  düzen  i‐

çinde  demokratik  çoğulculuğun  tamamen  yokedilmesi  bile,  son  derece  dar 

sınırlar  içine  hapsedilmesi,  birçok  rahatsızlıklara  neden  olmuş,  bunun  bir 

neticesi  olarak  da,  1982  Anayasası’nın  67.  maddesine,  1995  yılındaki  deği‐

                                                 

17

   Orhan  Aldıkaçtı,  Yaşadığımız  Kriz  ve  Anayasanın  Değiştirilmesi,”  Tercüman  Anayasa 



ve  Seçim  Sistemi  Semineri  (Tarabya,  19  Nisan  1980)  İstanbul:  Tercüman  Gazetesi  yay., 

1980, s. 19 (İtalikler eklenmiştir‐LK). 

18

   Anayasa  Hukuku Profesörü  Orhan  Aldıkaçtı, bu konuşmadan  bir  süre  önce yayınla‐



nan  kitabında  da  Alman  meslekdaşı  Carl  Schmitt’in  yukarıda  özetlenen  siyâset  kav‐

ramını çağrıştıran bir yaklaşım sergilemektedir: Orhan Aldıkaçtı, Anayasa Hukukumu‐



zun Gelişmesi ve 1961 Anayasası, İstanbul: İÜHF yay., 1978, 297‐299. 


Anayasa Yargısı 23 (2006) 

 

208

şiklikle eklenen bir fıkra ile, “Seçim kanunları, temsilde adalet ve yönetimde 

istikrar ilkelerini bağdaştıracak biçimde düzenlenir” hükmü getirilmiştir. Bu 

değişikliğin siyâsî parti politikasında varolan ve partilerin siyâsî iktidarı ele 

geçirme ve elde tutma kaygılarıyla mı yoksa siyâsî çoğulculuğa daha geniş 

bir yer açmak amacıyla mı yapıldığının ayrıntılarına girmeksizin söyleyelim 

ki, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda ilk defa seçim kanunları ile ilgili bir 

ilkenin böylece yerleştirilmiş olması, seçim sistemleri‐siyâsî çoğulculuk iliş‐

kisine ilişkin yeni yaklaşımların daha açıkça ortaya konulmasını sağlayan bir 

kamusal tartışma sürecini de başlatmış bulunmaktadır. 

Bu tartışmalara katılanlardan biri olan Seyfettin Gürsel, Schmittçi değil, 

Eastoncı  diyebileceğimiz  bir  siyaset  anlayışı  ekseninde  değerlendirmeler 

yapmaktadır.  “Toplumsal  tercih  Kuramı  Çerçevesinde  Anayasa’nın  67. 

Maddesinde  Yer  Alan  Temsilde  Adalet  ve  Yönetimde  İstikrar  İlkelerinin 

Değerlendirilmesi”  başlıklı  incelemesinde  Gürsel’in  yaklaşımı,  “pazarlık 

gücü,”  “etkin  icraat  yeteneği,”  “ittifak  bloğu,”  seçmen  desteğinin  alınma‐

sürdürülme  “ihtimalleri,”  gibi,  David  Easton’ın  siyaseti  toplumsal  kesimle‐

rin  otoriteye  dayalı  değer  dağıtım  sürecindeki  çatışma‐pazarlık‐uzlaşma 

terimleriyle belirlenen sisteme ilişkin bir nitelik olarak belirlemesinin terim‐

leriyle büyük ölçüde uyuşmaktadır. 

Gürsel’in  yaklaşımında,  “mevcut  seçim  sisteminde  temsilde  adaleti  garan‐



tileyecek  kolay  ve  anlaşılır  değişiklikler  yapmak  olanaklıdır.  Ancak,  bu  değişikliklerin 

yönetim istikrarına olumlu bir katkı yapmayacakları açıktır. . . . [K]üçük partilerin artan 

pazarlık gücü, hükümetlerin etkin icraat yeteneğini daha da zayıflatacaktır.”

19

 



Burada, görüldüğü gibi, yönetimde istikrar için, yani sistemin ve dola‐

yısıyla  devlet  düzeninin  varlığının  korunması  için  çoğulculuğu  ve  dolayı‐

sıyla  gerçek  anlamda  bir  çok  partililiği  siyâsî  sistemden  dışlamaya  yönelen 

1982  Anayasası  ile  bu  anayasayı  vücuda  etiren  devlet  felsefesinden  farklı 

olarak,  daha  adaletli  bir  siyâsî  sistem  arayan  Gürsel,  toplumsal  tercih  ku‐

ramı  içinde,  pazarlık  ve  etkin  icraat  terimlerinin  oluşturduğu  bir  zeminde 

yönetimde  istikrar  arayışına  yönelmiş  olmaktadır.  Gürsel’in  bu  inceleme‐

sinde  “yönetimde  istikrar”  hedefini  öne  çıkardığı  başka  değerlendirmeleri 

de  bulunmaktadır.  Örneğin,  toplumsal  tercih  kuramının  kurucu  isimlerin‐

den Arrow’a atfen, “biliyoruz ki, ‘en çok tercih edilen’ seçeneği belirleyecek 

bir  tercih  fonksiyonu  mekanizması  oluşturmak,  eğer  esas  olarak  demokrasi 

                                                 

19

   Seyfettin  Gürsel,  “Toplumsal  Tercih  Kuramı  Çerçevesinde  Anayasa’nın  67.  Madde‐



sinde Yer Alan Temsilde Adalet ve Yönetimde İstikrar İlkelerinin Değerlendirilmesi,” 

Anayasa Yargısı, Cilt: 16, 1999, s. 46. 


Levent KÖKER    Seçim Sistemleri ve Siyasî Çoğulculuk 

 

209

amaç  ise  olanaksızdır”  dedikten

20

  sonra,  “nisbî  takviyeli  iki  turlu  dar  bölge 



önerisini”  savunusunu  “yönetimin  istikrarının  sağlanması  büyük  ölçüde 

kolaylaşmaktadır” gerekçesine dayandırmaktadır

21

 

Gürsel’in, Aldıkaçtı’dan ve 1982 Anayasası’nı yapan irâdenin sâhip ol‐



duğu  devlet  felsefesinden  ve  buna  bağlı  olarak  Schmittçi  olarak  nitelendi‐

rilmesinde  isabet  bulunan  siyaset  anlayışından  farkı,  yönetimde  istikrarı 

temellendirirken  Easton  tarafından  formüle  edilen  ve  siyâseti  bir  anlamda 

bir  “işletme  yönetimi  işi”ne,  bir  “pazarlık  (negtiation)”  sürecine,  bu  sürecin 

terimleri  içinde  yer  bulduğu  biçimiyle  istikrar  yönelimine  ve  bu  temelde 

siyâseti  sosyo‐ekonomik  reformlara  yönelik,  adetâ  bir  sosyal  devlet  pratiği 

ile  birlikte  düşünme  eğilimi  içinde  düşünmektedir.  Schmittçi  ve  Eastoncı 

siyaset kavrayışlarının, demokratik siyaseti “ulus‐devletin bütünlüğü içinde 

bir  çatışma  uzlaşma  sistemi”  anlamında  sentezlenebileceğini  öngören 

Poggi’nin  modern  devlet  izahı  ile  bu  sentezlenmenin  de  en  iyi  bir  biçimde 

yerleşik  demokrasilerde  ortaya  konulduğunu,  Türkiye’nin  henüz  bu  geliş‐

mişlik  düzeyinde  olmadığını  kabûl  eden  modernleşmeci  paradigmanın  te‐

mel  öncüllerini  imâ  edercesine  değerlendirmelerde  bulunan  Gürsel,  Tür‐

kiye’deki siyasal parçalanma düzeyinden duyduğu rahatsızlığı istikrar ara‐

yışına  gerekçe  yapmak  suretiyle,  Aldıkaçtı  ve  12  Eylülcü  devletin  bütünlü‐

ğünün önceliği felsefesine yakınlaşmış olmaktadır. Gürsel’e göre 

[s]iyasal  parçalanma  mevcut  düzeyini  koruduğu  sürece,  hem  adaletli  hem 

de  istikrara  yönelik  bir  seçim  sistemi  tasarlamak  imkânsızdır.  Ancak,  kimi 



olgun demokrasilere sahip ülkelerde (Danimarka, Hollanda gibi) son derece adaletli 

sistemler  sonucunda  3‐4‐5  partili  koalisyonlar  kurulsa,  üstelik  koalisyonların 

ömürleri  çok  uzun  olmasa  bile,  yani  dar  anlamda  yönetim  istikrarı  olmasa 

bile,  geniş  anlamda  siyasal  istikrar  sağlanabilmekte  ve  ekonomik  ve  sosyal  alan‐

larda kritik reformlar yapılabilmektedir.”

22

 





Toparlayıcı bir değerlendirme ile belirtmek gerekirse Türkiye’de seçim sistemle‐

ri ile siyâsî çoğulculuk arasındaki ilişki, biri tümüyle Schmittçi siyâset anlayışını 

temsil eden ulus‐devleti korumacı, diğeri Eastoncı siyâset anlayışını temsil eden 

ve  fakat  bunu  modernleşmeci  bir  paradigma  içinde  Schmittçi  öğelerden  çok  da 

uzaklaşmayarak  ortaya  koyan,  siyâsî  istikrar  hedefinin  belirleyiciliği  altındadır. 

Bu  durumda,  siyâsî  istikrar  kaygısı,  zâten  târihî  müktesebâtı  ve  Cumhuriyet’in 

                                                 

20

   Aynı kaynak, s. 46 — italikler eklenmiştir. 



21

 Aynı kaynak, s. 62. 

22

 Aynı kaynak, s. 66. 




Anayasa Yargısı 23 (2006) 

 

210

siyâsî  çoğulculuğa  kapalı  kurucu  felsefesi  itibâriyle  demokratikleşmekte  önemli 

handikaplarla  karşı  karşıya  bulunan  Türkiye’nin,  meşrû  demokratik  siyâsetin 

kurucu değerlerini konjonktürel dalgalanmalara terkeden otoriteryanizmini orta‐

dan kaldırma imkânı bulunmayacaktır. 

Bu  bağlamda,  modern  demokrasinin  temelinde  yer  alan  değerleri  ve  il‐

keleri yeniden inşâ etmeye yönelen farklı bir siyâset anlayışının öne çıktığı bir 

yeni paradigmatik çerçeveyi diktâte almak gerekmektedir. Öncülüğünü Jürgen 

Habermas’ın yaptığı bu çerçevenin mantığı şöyle özetlenebilir: (1) Modern dev‐

let  iktidarı,  her  iktidar  gibi  meşrûluk  ihtiyacı  duymaktadır.  (2)  Modern  devlet 

iktidarının meşruluğu, bu iktidarın buyrukları olarak hukuk kurallarının özerk 

birey‐yurttaşlar tarafından yapılmasını gerektirir. (3) Modern devlette insanlar, 

devlet iktidarının tecavüz edemeyeceği, hukuken güvence altına alınmış özerk‐

lik  alanlarında  kendi  kaderlerini  kendilerini  tâyin  etme  özgürlüğüne  sâhip  bi‐

reyler olarak ve bu anlamda eşitlik içinde varolurlar. (4) Bu birey olma özerkli‐

ğinin güvencesi ise, bu özerkliği temin edecek hukuk kurallarının yapıcısı olma 

anlamında bireylerin yurttaş olabilmeleri, yâni siyâsî özerkliğe de eşit biçimde 

ve birlikte, bir irâdî yurttaşlar topluluğunun mensupları olarak siyâsî alanda yer 

alabilmeleridir.  (5)  Birey‐yurttaşların,  kendi  tâbi  oldukları  hukuku  kendileri 

yapan özneler olarak özgürleşmeleri ise, engellenmemiş, çarpıtılmamış ve fark‐

lılıkları dışlamayan, kapsayıcı ve eşitlikçi bir siyâsî kamu alanının oluşturulma‐

sını gerektirmektedir.

23

  



Egemen  ulus‐devletlere  dayalı  bir  sistem  olarak  uluslararası  ilişkilerin 

ve  uluslararası  hukukun  bireyleri  ve  devle‐dışı  örgüleri  de  hukuk  öznesi 

olarak kabûl etmeye yöneldiği bir dünyada, özellikle de Avrupa Birliği gibi 

ulus‐devlet üstü bir yeni oluşumun eşiğinde bulunulan bir dönemde, siyâsî 

çoğulculuğun Scmhittçi ulus‐devlet ve Eastoncı pazarlıkçı siyaset mantığı ile 

düşünülüp  kurumsallaştırılması,  modern  demokratik  devletin  meşrûluk 

ihtiyacını karşılayamaz. Dolayısıyla, devletin bütünlüklü varlığı ile istikrarlı 

yönetim  değerlerine  uyarlanmış  sınırlı  çoğulculuğun  terkedilerek,  sahici 

siyâsî  alternatifler  üretebilen  muhalefetin  varolabildiği  meşrû  demokratik 

süreci  pekiştirecek  olan  açılımlara  yönelmek,  bunun  için  de,  sınırlandırıl‐

mamış  bir  siyâsî  kamu  alanı  ile  barajsız  ve  tam  temsil  adâleti  sağlayan  bir 

seçim  sistemi  benimsenerek,  sahici  demokratik  çoğulculuğun gerçekleştiril‐

mesini amaçlamak gerekmektedir. 

                                                 

23

   Bu görüşlerin ayrıntılı izahı ve temellendirilmesi, Jürgen Habermas, Between Facts and 



Norms,  Contributions  to  a  Discourse  Theory  of  Law  and  Democracy  (Boston,  Mass.:  The 

MIT Press, 1996) adlı eserde yer almaktadır. 





Dostları ilə paylaş:


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©genderi.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə