Mit dünden bugüne gizli dünyanin bilinmeyenleri tuncay özkan



Yüklə 3,49 Mb.
səhifə2/53
tarix08.03.2018
ölçüsü3,49 Mb.
növüYazı
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   53


"Siyasetnameler" de sık sık casusluğun önemini belirtmişlerdir. Örneğin

Nizamülmülk'ün Siyasetname'sinde " Her tarafa tacir, seyyah, sufi, ilaç

satan ziy kıyafetinde daima casuslar gitmeli ve ne işitirlerse haber

getirmelidir...Çok vakit olur ki valile, mukataa erbabı, memurin ve ümera

isyan ve muhalefete meyleder ve padişah hakkında fenalık ister ve sufi

fikirde bulunur. Casus gelip haber verince, heman padişah atına biner ve

askerini sevkeder" denmiştir.

Türklerin Orta Asya'da Çin ile ilişkilerinde, daha sonra Araplarla ve son

olarak da kendilerini derinden etkileyen Bizans ve İran kültürleriyle

girdikleri etkileşimde, casusluğun önemini kavrayan aydın ve yöneticileri

zaman zaman görülmüştür. Ancak bunlar hiç bir devrede casusluk

faaliyetlerini kurumlaştıra-mamışlardır.

Osmanlılar da istihbaratçılığı dış ve iç hedefli olmak üzere iki düzeyde

kullanmışlardır.Osmanlı yükseliş çağında yabancı ülkelerle ilgili

bilgileri genelikle Hıristiyan ve Yahudi cemaatler arasından çıkan

kimseler sağlamıştır. Batılı ülkeler de özellikle ticari ilişkilerinde ya

da taht kavgalarında Osmanlı'ya düşmanları ile ilgili bilgiler

aktarmışlardır. Ancak bunlar casusluk teşkilatları aracılığıyla

olmamıştır. Örneğin Fransa ile Osmanlı'nın Kanuni dönemindeki ilişkileri

bu çerçevededir. Ortadaki tablo kraldan, krala düşmana karşı ittifak

amacıyla ulaştıralan haberlerden oluşmaktadır.

F. Babinger, Fatih Sultan Mehmed ile ilgili biyografisinde Sultan'ın

sarayına davet ettiği İtalyan sanatkarlardan zaman zaman istihbarat

amacıyla yararlandığını yazmaktadır. Ancak nedense o dönemde bile

Osmanlı'nın en iyi padişah ve yönetici kadroları yurtdışında elçilik

açmayı düşünmemişlerdir.
OSMANLI'YI İÇTEN VURAN KADIN: ROXELANE

Osmanlı yükseliş döneminde sağladığı bu bilgileri daha sonra

sağlayamamıştır. Bir zamanlar içinden yetiştirdiği Hırıstiyan ve Yahudi

"Martolos"ları ise, daha sonra düşmanlarının ele geçirdiği ve kullandığı

görülmektedir.

Prof. Dr. Taner Timur bu döneme ilişkin değerlendirmesinde Osmanlı'nın

neden geri kaldığını şöyle yorumlamaktadır:

"Dış ülkelerle istihbarat konusunda Batı ile Osmanlı Devleti'ni

karşılaştırırken önemli bir noktayı gözden uzak tutmamak gerekiyor.

Toplumsal bilimler ilerledikçe ve çeşitli ülkeler arasındaki temas

olanakları arttıkça, yabancı memleketlerle ilgili istihbaratın büyük bir

kısmı legal yollarla toplanmaya başlamış ve casusluk başka yollarla

edinilemeyen, sır teşkil eden bilgilere dayandırılmıştır. Örneğin yasal

alanda, batılıların Osmanlı toplumu ile ilgili olarak kaleme aldıkları

yüzlerce "Seyahatnameleri" düşünelim. Aslında misyoner, tüccar, asker,

maceraperest gibi çeşitli kimseler tarafından yazılan bu seyahatnameler,

kısmen birer istihbarat raporu gibi kaleme alınmışlardır. Bunların bir

çoğu prenslere ithaf olunmuş olup, içlerinde planlar, askeri ve stratejik

bilgiler ihtiva edenler de az değildir. Hatta bunlardan Türklere karşı

bir savaş planı ile bitenler vardır.

Ayrıca bu gibi geçici misyonlar dışında, batılılar 16. yüzyılın

ortalarından itibaren İstanbul'da devamlı diplomatik temsilcilikler

kurarak, istihbaratı kurumsallaştırmışlardır. Osmanlılar ise ilkel ve

bağnaz bir inatla, Batıda olup bitenleri küçümsemişlerdir. 19. yüzyıla

kadar Batıda devamlı elçilikler kuramamışlardır. Fransız düşünürü

Voltaire, 12. Charles adlı eserinde , Osmanlı Devleti'nin kendini

beğenmişlik içinde Batıya temsilci göndermediğini bu yüzden dış

politikasının tam bir cehalet içinde olduğunu yazar. Oysa daha 17.

yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı sarayı ile ilgili ayrıntılı

dedikodular ve bilgiler Batı gazetelerinde haber olarak çıkmaktadır.

Osmanlılar Batı ile ilgili olan bu bilgisizliklerinin acısını, özellikle

gerileme devrinde çekmişlerdir. Bu dönemde İstanbul'da büyük devletlerin

elçilikleri, dragomanları, ticari ve askeri uzmanları ve yerli ajanları

ile birlikte birer iktidar mihrakı haline gelmiş 'Şark Meselesi' adı

altında asıl siyasi mücadele bunlar arasında geçmeye başlamıştır. Burada

Türkiye'de egemen tarih görüşünde hala süregelen bir yanlışın altını

çizmek isterim. Osmanlılar askeri alanda başarısızlıklara uğramaya

başlayınca, batılı devletler askeri uzmanlar göndermeye ve bu alanda

reformlara öncülük etmeye başlamışlardır.

Gerçekten Baron de Tott, Moltke gibi subaylarından Osmanlı ordusunda

Batılı askeri eğitim açısından yararlı oldukları doğrudur. Ancak unutmamak

gerekir ki bu subaylar aynı zamanda diplomat olarak ikili bir işleve

sahiptiler. Amaçları Osmanlı ordusunun savaş yeteneğini arttırmak; fakat

aynı zamanda kendi ülkelerinin ulusal çıkarları yönünde kullanmaktı. Yüzyı

llar boyunca Osmanlı ordusunu baş düşman olarak görmüş Avrupalı uluslar,

neden şimdi onu güçlendirmeye çalışacaklardı? "

Osmanlı sarayında Kanuni döneminde en etkili kişiler arasında Fransa ve

Venedik elçileri sayılmaktadır. Bu elçiler rüşvet ile olmazsa sarayda

kendilerini destekleyen ve Hürrem Sultan olarak bilinen Roxelane (Polonya

asıllı fakir bir papazın kızıydı) önce esir, sonra cariye, daha sonra

Sultan olmayı başaran bu kadın aracılığıyla, Kanuni'ye ulaşmayı

başarmışlardır.

O dönem içinde elçilerin ülkelerine gönderdikleri mektuplardan, Osmanlı

ordusu ve toplum yaşamı ile, Osmanlı'yı oluşturan toplum mozaiği üzerine

en ince ayrıntısına kadar her türlü bilgiyi bulmak mümkündür. Bu elçiler

ordu ile birlikte savaşlara dahi götürülüp, Osmanlı savaş sistemi onlara

tanıtılmıştır. O dönemin Fransız Kralı Ferdinand'ın elçisi Busbecq

mektuplarında saray dedikodularının yanı sıra Kanuni Sultan Süleyman'ın

oğullarından Mustafa'yı da çok yakından izlediğini belirtmektedir.

Mustafa'nın tahta geçmesinden çekinen Avrupa, elçinin bir mektubunda

Kanuni'nin öz oğlu Mustafa'yı ve çocukları ile eşlerini nasıl

boğdurttuğunu öğrenince sevinmiştir. Kanuni'nin Mustafa'yı nasıl

gözlerinin önünde kementçilerine boğdurduğunun detaylı anlatımı yine bu

mektuplarda yeralmıştır. Kanuni'ye bunları yaptıran ise Osmanlı'da rüşveti

tırmandırıp, özellikle eğitim sisteminin çökmesinde ilk kayırmacılıkları

başlatan, bugünkü tanımıyla bir "Köstebek"; yani içerdeki çökertici gibi

çalışan Hürrem Sultan, ya da diğer adıyla Roxelane'dır.

HAFİYELER KELLE AVINDA

Osmanlı idaresi, zaman içinde gövdesindeki kurt misali, devlet

yönetimindeki casusların da farkına varır. Ancak artık güç onların

elindedir. Sistem onlar için üretmekte ve yok etmektedir. Bu çevrelerin de

desteği ile iktidar olan Mustafa Reşid Paşa acı da olsa şunları söyler:

- "Bir vezir memleketin iyiliği için çalıştığı vakit, yabancı ajanlar

ustalıkla onun rakiplerinin etrafını sarıyor. Bir yandan kıskançlıklarını

tahrik ederek, öte yandan da Sultan nezninde bir sürü entrika ile ruhunda

bin türlü şüphe yaratıyorlar idi."

Osmanlı'da iç istihbarat ise kötü bir dedikodu ve gammazcılık ağıyla bütün

devleti, hatta halkı sarmalamıştır. 4. Murat, Köprülü Mehmed Paşa, 2.

Mahmud, 2. Abdülhamid, Nakl-i Kelam olarak adlandırılan muhbirciliği ve

muhbirleri en çok kullanan yöneticiler olmuşlardır. Osmanlı'da aşağılanan

bu hafiyecilik türü çok yaygın olarak kullanılmıştır. Bir de Osmanlı'da

tarih içinde sayısız örneği gözlenen kışkırtıcı ajan ve provakatörler,

yöneticilerin iktidar kavgalarının en önemli kozları olmuşlardır.2.

Abdülhamit haber almada çokça da tarikat şeyh ve dervişlerini

kullanmıştır. Özelikle Sufi Şeyhler Abdülhamit için birer casus gibi

hizmet etmişler, bölgelerinde ne olup bitiğini Yıldız Sarayına

aktarmışlardır. Nakşi tarikatı bu amaçla çokça kullanılmıştır.

Osmanlı da önceleri kötü bir Fransız kopyası olan istihbarat çalışmaları,

daha sonra Almanlaştırılmaya çalışılır. Bunun için Alman uzmanlar da

getirtilir. Bakın Osmanlı istihbarat sistemi üzerine Alman uzman Von der

Goltz neler diyor:

"Türkiye casusluğun klasik bir yurdudur. Sultanlar hakimiyetlerini

muhafaza edebilmek için hafiyeliğe büyük önem vermişlerdir. Hafiyelik

Abdülhamit döneminde son noktasına ulaşmıştır. Bu düşünüş ta Bizans'tan

kalma bir zandır. Bütün yüksek memurların yanında yaver, muavin, katip

gibi gözcüler bulunurdu. Abdülhamit kendi ailesinin arasına bile casuslar

ve hafiyeler sokmuştu. Devletin en yüksek memuru adi bir hafiyenin

vereceği jurnalden korkardı. Abdülhamit'in bu hafiye veya casus teşkilatı

sadece kendi halkı aleyhine işliyor, Türkiye ile harbedecek devletlerin

sınırlarında çalışmak akla bile gelmiyordu. Halbuki yabancı casuslar,

içerde ve dışarda serbestçe , hiç durmadan ve hummalı bir surette

çalışıyorlardı. Avrupa "Hasta Adam" ın mirasını bölüşmek için gayret

sarfediyordu. Başta Rusya, İngiltere ve Fransa olmak üzere her devlet

istihbarat hizmetleri vasıtasıyla İstanbul'a gerek Türkiye'nin içindeki

vaziyeti, gerek Avrupalı rakiplerin çalışması hakkında bilgi almaya

çalışıyordu. Türkiye'de azınlıklar Türklere düşman oldukları için Birinci

Dünya Savaşı sırasında itilaf devletleri kendi tabanlarından casus

kullanmaya lüzum görmediler. Zira Türkiye'deki Ermeni, Rum, Yahudilerden

gönüllü casus bulmak kolaydı."

19. yüzyılda Osmanlı artık bağımsızlığını yitirmek üzeredir. Saray dahil

her devlet kademesinde casusların etkinliği tartışmasızdır.

OSMANLI'YA İLK GİZLİ SERVİSİ İNGİLİZLER KURDURDU

Osmanlı'da ilk gizli polis teşkilatı da tam bu sıralarda bir yabancı

elçinin girişimiyle, hatta dayatmasıyla kurulmuş ve başına da bir yabancı

getirilmiştir.

Bu konuda 1891 yılında Sultan 2. Abdülhamit tarafından hazırlatılan,

yazarı konusunda net bir bilgi bulunmayan, 51 sayfalık bir kitapcık

bulunmaktadır. Fransız Ulusal Kütüphasnesinde kıymetli kitaplar bölümde

halen 2 nüshası saklanan kitapcık, Osmanlı gizli polisinin öyküsünü

anlatmaktadır. Bu kitabın Sultan Abdülhamit'in özel doktoru Mavroyani Paşa

tarafından yazıldığı da iddia edilmiştir. Mavroyani'nin de Osmanlı

sarayındaki çift taraflı ajan olarak görev yapan diğer doktorlardan biri

olduğu ortadadır. Yazandan çok kitabı Fransız Ulusal Kütüphanesine

gönderen kişinin Mavroyani olduğu da belirtilmektedir. Osmanlı Sarayı,

tarihi boyunca bu ajan doktorların cirit attığı ve şüpheli ölümlere

yolaçtıkları bir casus kazanı olmuştur.

Kitap 2. Abdülhamit 'in isteğiyle hazırlandıktan sonra yine Sultanın

isteğiyle toplatılmış ve yokedilmiştir.

Kitaba göre Osmanlı gizli örgütü İngiliz Elçisi Startford Canning'in

telkinleri üzerine kurulmuştur. Mustafa Reşit Paşa tarafından kuruluşu

kabul edilen teşkilat için, önce Batılı ülkelerin teşkilatları incelenmeye

alınmıştır.

Napolyon'un gizli servisini kuran ve eski bir sabıkalı olan Vidocq

tecrübesinin üzerinde durulur. Bu konuda Paris'deki Türk elçisinin

hazırladığı kalınca bir rapor incelenir. Teşkilatın başına da bir Rum

getirilir. Bu Rum, Rus Çariçe'sinin elmaslarını da çalmayı başaran

Civinis Efendi'dir. Civinis kah imam, kah zengin bir batılı ama hep

sahtekar olarak Anadolu'da dolaşmış durmuştur. Mustafa Reşit Paşa'yı da

etkilemeyi başarınca, Albay rütbesi ile Osmanlı Gizli Polis Teşkilatı'nın

başına getirilmiştir. Buradan da emekli olmuştur.

Osmanlı Sarayı'nın İngiliz elçinin iseğiyle kurduğu, başına bir Rum'u

(büyük olasılık çift taraflı ajandı) getirdiği bu ilk gizli polis

teşkilatı, çalışmalarında öncelikle üst düzey yöneticileri ve onların

ilişkileriyle özel yaşamlarını çok sıkı bir şekilde gözaltında tutmuştur.

Haremden, sokağa her yerde özel hayatlara ilişkin bilgiler toplanmış ve

bunlar adam yoketmede siyasi amaçlarla kullanılmıştır. Osmanlı devlet

adamlarının birbirlerinin özel hayatlarına ilişkin dedikodu yazılarını

kahkahalarla okumaları bir anlamda bu teşkilatın da sonu olur. Osmanlı

bürokrasisi başına geleni geç de olsa anlamış ve özel yaşamına sahip

çıkmıştır. Örgüt kapatılır.

GİZLİ SERVİSİNİN BAŞI OSMANLI'YI NASIL SATTI

1863 yılında çalışmalarına yeniden başlamasına yine yabancı baskısıyla

izin verilir. Bu sefer de örgütün başına büyük bir Katolik Ermeni

grubunun isteği üzerine, Dniester kıyılarında doğmuş olan Baron C....,(

Baron'un adı kaynaklarda böyle belirtiliyor) getirilir. Ancak örgüt

Osmanlı içinde adeta bir hançerdir. Sahibini durmadan vuran bir hançer.

Bakın Baron C...., nasıl örgüt yönetir ve neden işinden olur:

Baron C..., yabancı bir elçiye, elde ettiği bir anlaşma taslağının

kopyasını yüksek bir fiyatla satar. Taslağa göre Osmanlılar elçinin

ülkesine karşı bir başka ülke ile birlikte saldırı planları

yapmaktadırlar. Taslağı elde eden elçi çok sinirli bir şekilde Sadrazam

Ali Paşa'nın yanına çıkar.

Ali Paşa taslağı görünce çekmecesinden bir başka taslak çıkartır.

Viyana'daki Türk büyükelçisinin çok para ödeyerek elde ettiği bu taslağa

göreyse elçinin ülkesi Osmanlı'ya karşı bir taksim anlaşması imzalamış

bulunmaktadır. Sonuçta taslaklar karşılaştırılınca her ikisinin de

Osmanlı gizli servisinin başındaki Baron C...' nin kaleminden çıktığı

anlaşılır. Ali Paşa sinirlenir, ancak elçi tutum değiştirip kendisine

taslağı satan Osmanlı Gizli Polis Şefi'nin terfisini bile ister. Elçinin

bastırması sonucu Baron C.... işini korur. Ama daha sonra başının altından

çıkan bir başka olay nedeniyle kovulur. Baron C..... Osmanlı'nın sırtından

kazandığı yüklüce bir servet ile Anadolu topraklarını kazasız belasız

terkeder.

Evet Osmanlı İmparatorluğu artık tarih olmak üzeredir. Bu gizli polis

teşkilatı macerası bunun delillerinden sadece bir küçük örnektir. Bu dönem

Osmanlı sosyal yaşamı, siyasi etkinliği ve en önemlisi ekonomisyle artık

bir hasta adamdır.

1535 Şubatında ilk defa Osmanlı'nın yakın ilişkiler içinde bulunduğu

Fransa Kralı 1. François'e tanınan Kapütülasyonlar, daha sonra 1579 'da

İngilizlere, 1615 da Avusturyalılara, 1680 de Hollandalılara, 1737'de

İsveç, 1740 da Sicilya, 1746 da Danimarka, 1761'de Prusya, 1728'de

İspanya, 1783'de Rusya, 1823'de Sardinya, 1830'da Amerika Birleşik

Devletleri, 1838'de Belçika, 1843'de Portekiz, 1855'de Yunanistan,

1858'de Brezilya, 1870'de Bavyera'ya da tanınmış ve Türk ekonomisi bir

büyük pazar haline gelmiştir. Bu ayrıcalıklar kaldırılmak istenmesine

karşın bu ülkelerin baskısıyla bir türlü bu gerçekleştirilememiş ve Türk

ekonomisi adım adım sömürgeleştirilme yolunda ilerlenmiştir. Bu

ayrıcalıkların kaldırılışı ancak Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasıyla,

Sait Halim Paşa Hükümeti'nin aldığı 13 Ekim 1914 tarihli ve epey gürültü

koparan bir karar ile mümkün olabilmiştir.

OSMANLI'NIN GAMMAZCILARI YIKILIŞI GÖREMİYOR

Osmanlı kendisine yönelik kararları bile alamamaktadır. İttihatçıların

izlemeye çalıştıkları Milli İktisat Politikası yabancılarca, "düşmanlık"

olarak adlandırılmış ve baltalanmıştır.

Osmanlı Devleti'nin 1875 tarihinde ilan edilen borç tutarı 5 milyar 297

milyon 676 bin 500 Fransız Frangıdır. Bu borçların faiz tutarı da 299

milyon 069 bin Fransız Frangıdır. Devletin bu dönem içindeki geliri ise

380 milyon Fransız Frangı olmuştur. Yani Osmanlı maliyesi iflas etmiştir.

20 Aralık 1881 Muharrem Kararnamesi ile Düyunu Umumiye İdaresi

kurulmuştur. Bu kurum içinde sadece bir Osmanlı memurunun danışman

statüsüyle bulunduğunu, geri kalan çalışanların yabancı uyruklu olduğunu

gözönüne alırsak, ve bu kurumun Osmanlı'nın borçlarını ödemek üzere

tümüyle kendi emrine verilen devlet vergilerini, gümrük resimlerini

toplama hakkına sahip olduğunu belirtirsek, Osmanlı'nın içinde bulunduğu

tablo daha net bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

İnsan yaşamında olduğu gibi, tarihte de kaybedilmiş zamanların ağlama veya

suçlu yaratma ile yeniden yaşanır kılındığı hiç görülmemiştir.

19 yüzyılın sonlarında Osmanlı İmparatorluğu süper güç olma olanaklarını

artık yitirmiştir. Ekonomisi, bilimi, teknolojisi, sosyal yaşamı, eğitimi

ve sistemininin herşeyi olan askeri gücü çökmüştür. Osmanlı yönetimi

geçmişinin görkeminin hayaliyle avunmakta, dününe bakıp günü için suçlular

yaratmaya çalışmaktadır. Oysa çok zamandır dünyanın yeni güç merkezleri

Avrupa ve Amerikadır. Avurapa'da Almanya giderek öne çıkma

arayışlarındadır. Osmanlı İmparatorluğu ise her gün yeni bir milliyetçilik

dalgasıyla sarsılmakta, bir cephede Bulgarlar, Yunanlılar, Arnavutlar,

Karadağlılar, Sırplar, diğer cephelerde Araplar ile mücadele etmektedir.

Padişah 2. Abdülhamit 'in başlattığı, yabancı güçlerce körüklenen,

sürdürülen ve bir insan avına dönüşen "gammazcılık istibdadı" hiç bir

muhalif fikir hareketinin yaşamasına olanak vermemektedir. Ancak toplumda

arayışlar sürmektedir. 1906 yılına gelindiğinde ülkede en önemli siyasi

oluşumlardan biri İttihat ve Terakki'dir.

Tıp Okulu öğrencilerinin 1889 da küçük bir hücre olarak 5 kişiyle

kurdukları " İttihatı Osmani Cemiyeti " Harb Okulu, Mülkiye gibi eğitim

kurumlarından öğrencilerinin katılımı ile büyümektedir. Pariste Genç

Türkler hareketince oluşturulan ve liderliğini Ahmet Rıza Bey''in yaptığı

cemiyet de İttihatcılarla birleşir. Yeni ad: " Osmanlı İttihat ve Terakki

Cemiyeti" olur. Bu cemiyete 1906'da çoğunluğunu Selanik'de bulunan

subayların oluşturduğu örgütler katılır.

Bütün bu birleşmeler, adını daha sonra bir döneme damgasını vuracak parti

olan " İttihat ve Terakki Cemiyeti" ni ( Birlik ve ilerleme) ortaya çıkara

caktır.

Tam bu sıralarda İngiltere Kralı 7. Edward ile Rus Çarı 2. Nikolay

Estonya'da, Reval'de buluşarak, Makedonya sorunuyla ilgili kararlar

alırlar. Aldıkları kararların bir giz perdesiyle örtülmesi, İttihat ve

Terakki liderlerini bu konuda çeşitli spekülasyonları düşünmeye iter.

Onlara göre bu buluşma Osmanlı'nın parçalanması ve paylaşılması içindir.

Padişah bu olaylara seyircidir ama İttihat ve Terakki seyirci kalmamalı

bir an önce harekete geçmelidir.

Bu tartışmalar sırasında 1. Meşrutiyet'in getirdiği bütün hak ve

özgürlükleri ortadan kaldıran 2. Abülhamit'e karşı, yeni bir hak ve

özgürlükler hareketi başlatılması kararlaştırılır.

İttihat ve Terakki'nin subaylarından Resneli Kolağası yani Ön Yüzbaşı

Niyazi yanına aldığı adamlarıyla birlikte dağa çıkar. Abdülhamit'e "

Hürriyet ilan edilinceye kadar silahlarını ellerinden bırakmayacaklarını"


Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   53


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©genderi.org 2019
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə