Mit dünden bugüne gizli dünyanin bilinmeyenleri tuncay özkan



Yüklə 3,49 Mb.
səhifə42/53
tarix08.03.2018
ölçüsü3,49 Mb.
növüYazı
1   ...   38   39   40   41   42   43   44   45   ...   53


ve birbirlerine kanlı-bıçaklı düşman görünümünü veren PKK ve PSK'nın

biraraya gelerek, bir anlaşma protokolü imzalamaları devletimiz açısından

oldukça dikkat çekici ve sağlıklı tahlil edilmesi gereken bir durumdur.

PKK-PSK anlaşmasını, yeni dönemin özellikleri ve oluşumlarının ihtiyaçları

çerçevesinde değerlendirmek gerekmektedir.

Bu anlaşmanın niçin gündeme geldiği, hangi iç ve dış etkenlerin

dayatmasıyla yapıldığı, hangi stratejinin bir parçası olduğu, bu anlaşma

sonrasında Kürtçü örgütlerin ne gibi mücadele taktikleri ortaya

koyabileceği gibi hususlara akılcı ve tutarlı cevaplar verilmeden sağlıklı

bir değerlendirme yapılması imkansız görülmektedir.

Ayrıca, bu anlaşmanın;

-Teorik temeli var mıdır?

-Pratikte yaşama şansı nedir?

-Atılan adımlar yeni kazanımlar sağlayabilecek mi?

-İç ve dış etkileri neler olmuştur? Sorularına sağlıklı cevaplar

verildiğinde anlaşmanın muhteviyatını ve arka plandaki hedeflerini çözmek

kabil olacaktır.

Günümüzde, Sovyetler Birliği'nin dağılması ve Körfez krizi sonrasında

Kuzey Irak'ta meydana gelen gelişmeler Kürt sorununun değişik boyutlarda

karşımıza çıkmasına yol açmıştır.

SSCB'nin dağılmasından sonra, "Yeni Dünya Düzeni"ne entegre olma

doğrultusunda Rusya'da gerçekleştirilmek istenen köklü reformlar, ekonomik

altyapısı oluşturulamamış sistem ile bu yapısal degişikliğe hazır olmayan

halk arasında birtakım huzursuzluklar baş göstermesine neden olmuş ve

ileriye dönük planlar sağlıklı bir şekilde uygulamaya konulamamıştır.

Diğer yandan, Rusya'daki reformların yerleştirilmesi için milyarlarca

dolar sarfeden sanayileşmiş batılı ülkeler gerekli kaynak aktarımını

yapmakta tereddüt içerisine girmişlerdir. Bu kaynaklar olmadan da Rusya'da

reformların başarıya ulaşma şansı yok gibidir.

Batılı ülkelerce, bugüne kadar yapılan yardımlarla Rusya'nın "Yeni Dünya

Düzeni"nin bir parçası olarak düzlüğe çıkması bir hayli uzak

görülmektedir. "Yeni Dünya Düzeni"nin sahibi ve dünya jandarmalığına

soyunan ABD başta olmak üzere, sanayileşmiş batılı ülkelerden Rusya'ya

yapılan kaynak aktarımı ya devam edecek, yada Rusya'daki muhafazakar kesim

olarak bilinen eski komünistler yeniden ön plana çıkarak, "Yeni Dünya

Düzeni"ne geçişte meydana gelen çelişkileri ve zorlukları istismar etmek

suretiyle yeniden güçleneceklerdir. Komünistlerin yeniden ön plana çıkarak

güçlenmeleri ise, bugüne kadar sarfedilen çabaların tümden boşa çıkması

demektir.

Alkolik olmasına rağmen alternatifi olmadığı vechile, batı tarafından

desteklenmek zorunda kalman Yeltsin'in, aldığı bütün yardımlara rağmen

mevcut durumu toparlayacak güçte olmadığı bilinmektedir. Bu durum, böyle

devam ettiği müddetçe Azerbaycan'ın haricindeki Bağımsız Devletler

Topluluğu'na mensup ülkelerin, lider ve yöneticilerinin eski

komünistlerden olmaları ve bu devletlerin ekonomik problemlerinin Rusya

Cumhuriyeti'nden daha da ağır şartlara haizliği, yeni bir kömünist

SSCB'nin oluşması için potansiyel teşkil etmektedir.

Neticede, "Yeni Dünya Düzeni"ne entegre olmamış bir Rusya'nın

Balkanlar'dan Kafkaslar'a, Doğu Avrupa'dan Orta Asya'ya kadar bir yığın

probleme sebep olacağı ve bu problemlerin batılı ülkelere pahalıya mal

olacağı diger bir gerçektir.

Ayrıca ABD, Bosna Hersek olayında da bir ikilemle karşı karşıyadır. Bosna

Hersek'in dünya düzeninin gerektirdiği yöntemler çerçevesinde çözülmesi,

Sırp tezine sıcak bakan Rusya'yı gücendirmekte, Rusları tatmin edecek bir

tavir ise "Yeni Dünya Düzeni" doğrultusunda Ortadoğu, Balkanlar ve

Kafkasya'da yeni bir misyon yüklenilen Türkiye'yi zor durumda

bırakmaktadır. Bosna Hersek meselesinin çözülmesinde en büyük güçlük

sallantıdaki Yeltsin yönetimi ile "Yeni Dünya Düzeni" içinde Türkiye'ye

atfedilen rolde yatmaktadır.

Öte yandan, Sovyetler Birliği'nin dağılmasını müteakip, Asya'daki Türki

Cumhuriyetlerle ilgili çeşitli misyonları yüklenme durumuyla karşı karşıya

gelen Türkiye'nin, beklenen rolü oynaması için istikrarlı bir yapıya sahip

olması gerekmektedir.

Türkiye'nin yalnızca belirtilen hususlarda değil, aynı zamanda Ortadoğu'da

ABD ile çatişmak ve etki alanını Tacikistan'dan Suriye'ye, Afganistan'dan

Pakistan'a kadar genişletmek isteyen İran'ı da dengelemesi istenmektedir.

Fakat bilindiği gibi, özellikle son 10 yıldır muhatap olduğu bölücü terör

Türkiye'yi içte ekonomik ve siyasi istikrarsızlığa iterken dışta da

komşuları karşısında güçsüz duruma düşürdügü veçhile, Türkiye'nin

Ortadoğu, Kafkasya ve Balkanlar'da "Yeni Dünya Düzeni"nin kendisinden

beklediği rolleri oynayabilmesi mümkün görülmemektedir.

Bütün bu gelişmeler Kafkasya, Balkanlar ve Ortadoğu üçgeninde yer alan

Türkiye'nin önemini ziyadesiyle arttırmakta ve önümüzdeki dönemde

Türkiye'nin mutlaka bir istikrar adası haline gelmesini zorunlu kılmakla

birlikte, Türkiye'nin tarihten gelen mirasına sahip çıkarak gerek

Balkanlar'da, gerekse Kafkasya ve Ortadogu'da bölgesel bir süper güç

durumuna yükselmesi ihtimali de batılı güçlerce hiç arzu edilmeyen bir

durumdur.

İşte bu gelişmeler muvacehesinde;

Ortadoğu'da "Yeni Dünya Düzeni"ni kurumlaştırmak isteyen güçlerce, bir

köprübaşı vazifesi görmek üzere düşünülen Kuzey Irak'taki Kürt oluşumunun,

Saddam rejimine alternatif olarak değil, gerektiğinde batının bölgedeki

çıkarlarına muhalefet edebilecek ülkelere (başta Türkiye) karşı önemli bir

koz olmak üzere son derece kontrollü ve amacına uygun kullanılmasının

hedeflendiği değerlendirilmektedir.

Dolayısıyla, PKK'nın Kuzey Irak'ı basamak olarak kullanmasına müsaade

edilmeyip, Kuzey Irak'taki etkin kürt örgütleriyle uzlaştırılarak, bu

oluşumun Türkiye kesimindeki uzantısını PSK gibi esas itibariyle siyasi

mücadeleyi benimsemiş bir örgütün ittifakıyla, tamamlayıcı bir misyon yükl

enmesi öngörülmektedir.

PKK 1992 yılı içerisinde almış olduğu ağır darbeler neticesinde, içerisine

girdiği askeri ve siyasi kriz nedeniyle bu konuda kolaylıkla ikna

edilmiştir. İlk etapta PSK ile ittifaka giren PKK'nın, önümüzdeki dönem

itibarıyla ülkemizde faaliyet gösteren diğer kürtçü unsurlarla da

anlaşmaya varması doğrultusunda emareler görülmektedir.

PKK'nın silahlı terör eylemleri sonucu oluşturulan iç ve dış kamuoyunun

yanısıra, aynı şekilde gelişen ve hazır durumda bekleyen iç ve diş destek

gruplarınca sözde demokratik usuller kullanılarak neticeye varılması

hedeflenmektedir.

Yeni düzenlemede, Kuzey Irak'taki oluşumu destekleyerek koruma altına alan

ABD ve Avrupa'nın, Celal TALABANİ ve Kemal BURKAY'ı devreye sokmak

suretiyle ortak tavır alma cihetine gittikleri değerlendirilmektedir. PKK

ve Abdullah ÖCALAN, ABD ve Avrupa gibi iki büyük süper güçten gelen Kürt

sorununa yeni bir veche verme girişimine, uzun yıllardır kendisine destek

veren Suriye ve İran gibi ülkelere güvenerek karşı çıkamamıştır. Bu

tavrının altında yatan nedenlerin başında, batı ile ilişkilerini bozmak

istemeyen ve üzerindeki terörizme destek veren ülke imajını ortadan

kaldırmayı amaçlayan Suriye'nin, PKK'yı tek başına kontrol altına

almasının imkansızlığı ile İran'ın da batılı güçlerin zaten İslam

Devriminden bu yana giderek artan üzerindeki baskılarına tahammül

edemeyişi gösterilebilir.

Yine, Mart 1993 ayının başında PKK ile Hizbullah örgütleri arasında

sağlanan ateşkesin ise tam bu gelişmeler öncesinde, cereyan eden durumu

farkeden İran'ın Kürt kozunu tamamen batıya kaptırmamak maksadıyla

girişmiş olduğu bir operasyon olarak değerlendirilmesi mümkündür.

Netice itibarıyla Abdullah ÖCALAN'ın, önce Celal TALABANİ ardından da

Kemal BURKAY ile güdümlü ve zorunlu bir anlaşma yapmak zorunda kaldığı

söylenebilir.

Bu değerlendirmelerimize;

-"Yediler" veya "G7" olarak bilinen sanayileşmiş yedi batılı ülkenin son

zirve toplantısında Rusya Cumhuriyeti'ne yapacakları yardımı askıya

almaları,

-Bosna-Hersek'te Rusya ve Türkiye'nin rızasına muhalif olmayacak bir

çözümün acilen gerçekleştirilmesi için ABD'nin yoğun gayretleri,

-Bazı basın organlarına da yansıdığı vechile, ABD Dışişleri Bakanlığınca

yapılan açıklamada "terörist faaliyetlere karşı olmalarına rağmen PKK'nın

silahlı mücadeleyi bırakarak siyasi mücadeleye devam etmesini olumlu

karşıladıklarını ve Kürt Sorunu'nun çözümünde demokratik adımların

atılmasını istedikleri yönünde beyanatları"

-Saddam HÜSEYİN'e alternatif bir lider bulamayan ABD'nin, herşeye rağmen

Saddam'lı bir Irak'ı tercih edebileceğine dair sinyaller vermeye

başlaması,

-Ortadoğu ve Türkiye üzerindeki ABD siyasetini belirlemede etkili olan

"Carnegie Endowment Fondation" Başkanı ve ABD eski Ankara Büyükelçisi

ABROMOWITZ'in önceden planlı, ancak açıklamalara tekabül eden günlere

rastlayan Türkiye ve Kuzey Irak seyahati,

-Güvenlik kuvvetlerimizce hazırlıkları en son aşamaya gelen "Bahar

Operasyonu"nun, teröristleri kökten temizlemese bile, Kuzey Irak

Harekatında olduğu gibi kamuoyu üzerinde oluşturacağı "Güç şov" neticesi,

bölücülüğe temayülü olan kitleleri yılgınlığa dercederek, bölücülügü bir

avuç azinlığın ütopyasından öteye götüremeyecek olmasına rağmen, ABD ve

bazı Avrupa ülkelerinin bölgedeki çıkarlarına ters düşeceği veçhile

gereksiz olduğu imajının yaratılarak, engel olunmak istenmesi hususlarını

mesned olarak gösterilebilir.

Yukarıda arzedilen değerlendirme ve gelişmelerin ise, bu kadar üst üste

gelmesinin tesadüf olarak ele almması mümkün görülememektedir. Görünürde

ve kısa vadede, ülkemizi terör belasından kurtarmaya yönelikmiş gibi

görülen bu plan, ileride ülkemiz aleyhinde büyük açmazları da beraberinde

getirebileceği endişesini uyandırmaktadır.

Bu cümleden olarak;

Günümüzde bir geçiş süreci içerisinde bulunan kürtçü faaliyetlerin, en

azından kısa vadede marjinalleştirilmesi için, eski yapısını terkedip yeni

yapısını henüz oluşturamadığı bu dönemde üzerine ciddiyetle gitmenin uygun

olacağı değerlendirilmektedir.

Bu maksatla ilk etapta; kürtçü unsurların toparlanmasına, manevra

yapmasına ve yeniden yapılanmasına firsat tanınmadan, mutlaka "Bahar

Operasyonu" ile darbelenmesi gerekmektedir.

Bölücü mihrakların elde edebileceği yeni demokratik mevzileri ele

geçirmeden bedef kitleye yönelik olarak, çok yoğun ve sistemli bir şekilde

kültürel ağırlıklı karşı-propaganda faaliyetleri yoğunlaştırılmalı, en

azından sözkonusu mevzilerin denetim altında oluşması sağlanmalıdır.

Almanya haricindeki bazı Avrupa güçleri ve ABD'nce gündemi

belirlendirildiği değerlendirilen bu operasyondan karlı çıkılarak, kürt

sorununun önümüzdeki günlerde ülkemizin başına tekrar problem olarak

çımasına meydan verilmemelidir. Bu meyanda, ülkemizde faaliyet yürüten

bölücü örgütlerin Kuzey Irak kürtleriyle bütünleşmeleri engellenmeli, ülke

içerisindeki üst oluşumları (cepheleşmeler) parçalanmalı ve bu konudaki

tedbirler acilen hayata geçirilmelidir.

Arz."

BU RAPORU YAZMAK İÇİN İSTİHBARATÇI OLMAYA GEREK VAR MI?

Evet , işte size bir rapor. Kendi içinde bir bütünlüğü olmayan, olayların

gelişimini bir köşe yazarı edasıyla yorumlayan, bolca gazete haberine

dayanan bir rapor. Ama bunun adı bir istihbarat raporu. Yazanlar da

istihbaratçılar. Yeltsin'in alkolik olduğu konusunda raporda yeralan bilgi

ise dünya basınından çok sonraları bu raporda kendine yer buluyor. Neden

bu raporun içinde yeraldığı da anlaşılamayan bu bilgi, emniyet

istihbaratının kime ve nasıl bir nispet içinde bulunduğunu da gözler önüne

sermektedir.

Çünkü yasası ve görevi açısından bu tür istihbarat emniyetin işi değildir.

Yasasına göre emniyet istihbarat ünitesinin görevi " Asayişi sağlamak

üzere ülke seviyesinde istihbarat faaliyetinde bulunmaktır".Bu raporda iç

istihbarata ilişkin ne bulunduğu sorusunun yanıtı ise açıktadır. Oysa

teröre karşı kişisel yorumlar ve tarihi laf salatalarının dışında, rapora

baktığınızda istihbarat adına hiç bir şeyin bulunmadığı ortadadır. Aynı

sorun MİT için de geçerlidir.

Sonuçta istihbarat öğrenilmesi, çözülmesi gereken bir bilmece olarak

karşımızda durmaktadır. Burada yapılması gereken şey eksikleri saptayıp

iyi organize olarak akıllı, azimli, bilgili, sabırlı elemanları; teknoloji

ile birleştirerek elimizdeki istihbarat birimlerini yenilemek olmalıdır.

Bu alanda yapılması gereken en önemli şey ise istihbarat birimleri

arasındaki tartışmaları giderip, koordinasyonu sağlamaktır. Ancak burada

polis istihbarat ünitelerinin bazı örgütlerin içine sızmadaki başarılarını

da görmezlikten gelmemekte yarar vardır. Bu anlamda işlerini bazı

kesimlere karşı iyi yaptıkları ortadadır. Ancak sol örgütlere karşı

sağlanan başarı, polis içinde çok iyi bir şekilde örgütlendikleri bilinen

radikal dinciler ile Türkiye'nin başına bela olan ülkücü mafya gruplarına

karşı sağlanamamaktadır.Buna da yetki ve sorumluluk alanlarının dışında

çalışma isteğinin yolaçtığı bir gerçektir. Bir de uygulanan eleman

politikasının etkisi tartışılmazdır. Türkiye güvenlik birimlerindeki

siyasi kadrolaşmaların acısını çokça çekmektedir.

Bu nedenle profesyonelleşilememekte, kişi ve grupların baskısı altında

kalınmaktadır.

DEMİREL, ÇİLLER KAVGASININ SONUCU: GÜÇ, KÖKSAL'IN

MİT Müsteşarı Sönmez Köksal'ın göreve başladıktan sonraki zamanları çokça

Başbakan Tansu Çiller ile bir denge oyunu oynamakla geçmiştir. Köksal

kendisini görevden almak isteyen Çiller'e karşı Cumhurbaşkanı Süleyman

Demirel'den aldığı destek ve medyadaki geniş atağıyla direnebilmiştir. Bu

aşamadaki ilk icraatlar Sönmez Köksal'ın makamına sağlam oturmasına

yönelik iç düzenlemelerle dikkat çekmektedir. Bununla askerlerin teşkilat

içindeki etkinlik ve personel düzeyleri aşağıya çekilmiş bulunmaktadır.

Teşkilat içinde asker personel oranı yüzde 2.5 lara, yönetim

kademelerindeki etkinlikleri ise yüzde 10 lara çekilmiştir. Genelkurmay

Başkanlığı ile yapılan protokollere göre bu oranlar 2000 yılında hemen

hemen sıfırlanmış olacak. Ancak burada asker kökenli bazı uzmanların

düşünülmeden yapılan planlamalar sonucu MİT dışında kalmasından

kaynaklanan sıkıntıların da bugünlerden hissedilmeye başlandığı uzmanlarca

aktarılmaktadır.Ayrıca Köksal kendisine rakip olarak görülen bazı sivil

yöneticileri de MİT içinden dış görevlere göndererek uzaklaştırmıştır.

Ancak gelen yeni kadronun MİT içinden ve sivil unsurlardan seçilmesi

önemli sayılmaktadır. Bu dönem içinde MİT bünyesinde halkın ve devlet

yönetiminin isteklerine yanıt verecek bazı operasyonel düzenlemelere de

gidildiği belirtilmektedir.

APO ŞAM'DAN GETİRİLEBİLECEK Mİ?

Yeni düzenlemelerin bir kısmında halk ve yöneticilerin" MİT neden Apo'yu

Şam'dan getiremiyor" eleştirileri etkili olmuştur. Bu yeni anlayış ve

oluşturulan birim İsrail gizli servisi MOSSAD ajanlarının geçirildiği

türden bir askeri eğitimden geçirilmekte ve bu tür operasyonlara hazır

hale getirilmektedir. 1995 yılına kadar MİT içinde APO'yu Şam'dan veya

dünyanın herhangi bir yerinden alıp getirecek düzeyde eylem yapabilecek

bir kadro bulunmamıştır. MİT'in oluşumu daha çok " stratejik- analitik"

istihbarat faaliyetleri üzerinedir. Ancak özellikle PKK terörünün

yarattığı baskı ve diğer istihbarat birimlerinin teşebbüslerine rağmen bu

tür konularda başarı sağlayamaması, MİT içinde böyle bir eğitimi de

zorunlu kılmış durumdadır. Yani 1996 veya en geç 1998 yılında APO veya

başka bir hedefe yönelik MOSSAD türü askeri bir operasyonda MİT'in

kullanacağı elemanın yetişmiş olacağı ifade edilmektedir.

Örneğin MİT beşinci kongresini Kuzey Irak'da toplayan PKK'nın bu kongreyi

yaptığı salonun askeri timler tarafından basılmasını ve buradaki lider

kadronun ele geçirilmesinin yararını askeri kaynaklara aktarmıştır. Ancak

askeri kaynakların bu tür bir eylemi gerçekleştirecek yeterli elemana

sahip olmadıklarını belirttikleri ifade edilmektedir. Bu baskın yapılammış

ama sonrasında Milli Güvenlik Kurulu'nun aldığı bir karar ile 35 bin

kişilik bir asker gücüyle Kuzey Irak' da Çelik Harekatı başlatılmıştır. Bu

harekatın başlamasından da ne MİT, ne Dışişleri ne de Bakanlar Kurulu

haberdar olmuştur. Çünkü " Çok Gizlidir " yapılanlar. Oysa bölgeye asker

sevkiyatı dahil, harekatın olası başlama günü dahi yerli ve yabancı

basında haber konusu yaplımıştır.

ÇEKİÇ GÜÇ NEDEN GİTMEM DİYOR

Burada yeri gelmişken istihbarat için yaşamsal önemde olan dış politika ve

uluslararası ilişkiler bakımından Türkiye'nin nasıl kuşatıldığının da bir

örneğini sergilemekte yarar bulunmaktadır. Türkiye Körfez krizinin

ardından yaşanan ortamda Kuzey Irak konusunda Çekiç Güç adlı çok uluslu

gücün kendi topraklarında konuşlandırılarak Saddam'a gözdağı verimesi

konusunda çok gönüllü davranmıştır. Bu Turgut Özal'ın

Amerika'nın,Türkiye'ye biçtiği yeni rolü kabulü ve isteklerini yerine

getirmesi açısından da çok önemli bir adımdır.

Bu gücün bir müddet sonra ne işe yaradığı ise ortaya çıkmıştır. Saddama

gözdağı ve baskı uygulamanın bir aracı olan Çekiç Güç Kuzey Irak'da

oluşturulacak Kürt otonomi bölgesinin temillerini atmıştır. Çekiç Güç

helikopterlerinin aynı zamanda PKK'nın Kuzay Irak'daki kamplarına malzeme

attıkları saptanmıştır. Çekiç Güç ile ilgili olarak dönemin Genelkurmay

Başkanı Doğan Güreş oldukça sert eleştiri ve uyarılarda bulunmuştur. Çekiç

Güç helikopterlerinin bölgedeki PKK kamplarına malzeme atmasının önüne

geçilmesi için Silahlı Kuvvetler bu tür eylemlerde bulunan Çekiç Güç uçak

veya helikopterlerinin düşürüleceğini açıklamıştır. Bütün uçuşlarda Çekiç

Güç uçak ve helikopterlerine Türk subaylarının bindirilmesi zorunlluğu

getirilmiştir. Bu sınırlamalar Çekiç Güç de asker bulunduran ülkelerin

tepsini çekmiştir. Güreş, o dönem yaptığı bir Doğu gezisinde Batman'da

odasında konuştuğu gazetecilere Çekiç Güç'den yakınmış ve bunun

zararlarını anlatmıştır. Ancak Türkiye siyasetçisi, askeri,

istihbaratçısıyla istemediği bu gücü topraklarından çıkarmayı

başaramamaktadır. Çünkü Amerika ve diğer gelişmiş Batalı güçler, buna

karşı ellerindeki her kozu çok ustaca kullanmakta ve hükümeti de,




Dostları ilə paylaş:
1   ...   38   39   40   41   42   43   44   45   ...   53


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©genderi.org 2019
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə