Muhataplarının Seviyesi Bağlamında Gazzâlî’nin Kelâm Algısı



Yüklə 241,87 Kb.
səhifə1/4
tarix17.11.2018
ölçüsü241,87 Kb.
  1   2   3   4

MUHATAPLARININ SEVİYESİ BAĞLAMINDA GAZZÂLÎ’NİN KELÂM ALGISI*

Öz

“Muhataplarının Seviyesi Bağlamında Gazzâlî’nin Kelâm Algısı" başlığını verdiğimiz bu çalışmamızda Gazzâlî'nin kelâm ilmine dair eserlerinde muhataplarının seviyesi, zaman, mekân ve şartlara göre değişen ve çeşitlilik gösteren kelâm algısını incelenmiştir. Gazzâlî'nin hakikat araştırmasında bir basamak olarak zikrettiği, ancak kendisini tatmin etmediğini belirttiği ilm-i kelâmın konumu ve onun bu konudaki mütalaaları ele alınmıştır.

Gazzâlî'ye göre insanlar; sadece zahir manayı kavrama yetisine sahip, fıtrî ve zihnî donanımı kâfi olmadığı için bunun ötesine geçemeyen avam (halk) ve ulemânın teşkil ettiği, kavrayış gücü yüksek, zihnî ve fıtrî donanımı oldukça zengin seçkinler grubu havass (ulemâ) olmak üzere ikiye ayrılır. "İlmî Hiyerarşi" başlığı altında müellifin bu konudaki görüşleri ifade edildikten sonra avam için müteşabih lafızlar karşısında izlenmesi gereken tutumun ne olması gerektiği açıklanmıştır.

Çalışmanın devamında avamın imanını delillendirmesinin zorunlu olup olmadığı işlenmiş ve yine avamın tevil karşısındaki tutumunun nasıl olması gerektiği ifade edilerek sonlandırılmıştır.



Anahtar Kelimeler: Gazzâlî, kelâm, avam-havass, ilmî hiyerarşi, te’vil
THE UNDERSTANDING OF al-GHAZZALI’S THEOLOGY IN THE CONTEXT OF HIS ADDRESSEE’S LEVEL
Abstract

In this article entitled as “The understanding of al-Ghazzali's theology in the context of his addressee's level” Ghazzali's understanding of al-kalam has handled in his works on the sistematic theology according to the his adressee's levels, time, location and circumstances. Firstly, the differences between avam-havass were examined as intellectual hierarchy. In this hierarcy, we evaluated the necessary qualitatives that the person who would like to learn the theology should learnand how the avam should behave in the event of te'vil.



KeyWords: Ghazzali, Kalaam, avam-havass, intellectual hierarchy,te’vil.

Giriş

Akâid esasları Şâri' tarafından belirlenmiş, daha sonra bu akidelerin tafsilat ve teferruatında ihtilaflar zuhur etmiştir. Bunun sebebi ise büyük oranda müteşâbih ayetlerdir. Bu durum, naklî delillere ek olarak aklî istidlallere, münazaralara neden olmuş ve bu çabalar sonucunda kelâm ilmi ortaya çıkmıştır.1"İslâm dininin temel kâideleri ve inanılması zorunlu olan hükümleri" mânasına gelen akâid2 vahiyle belirlenmiştir. Vahyin din haline gelmesi, dinin hayat tarzına dönmesi farklı süreçleri teşkil etmektedir. Bu farklılıkta insanların idrâk düzeyleri, ihtiyaçları, sosyal, siyasi ve kültürel etmenler rol oynamaktadır. Dolayısıyla vahiy, hem her kesimden insanın anlayabileceği sarîh ifadeler hem teşbihî anlatımlar barındırmaktadır. Muhatap, kendi düzeyine göre bu anlatımlardan faydalanma imkânına sahiptir.3

İslâm düşünce tarihinin en önemli mütefekkirlerinden biri olan Gazzâlî, tasavvuf, felsefe, kelâm ve ahlâk gibi pek çok alanda mütehassıs4 olması sebebiyle zengin bir birikime sahiptir. Gazzâlî, kelâmın hem muhtevasında hem de metodunda gelişmelerin yaşandığı, kelâm ilminin farklı bir evreye girdiği hicrî V. asırda yaşamıştır.5Kelâm ilminin, mütekaddimûn ve müteahhirûn olmak üzere dönemlere ayrılmasında hiç şüphesiz Gazzâlî, dönüm noktası olarak kabul edilmektedir.6 Dahası sadece kelâm ilminde değil aklî, naklî ve keşfî ilimlerde dönüm noktası olduğu ve İslâm tefekkür tarihinin ilim ve fikir abideleri arasında yer aldığı muhakkaktır.7

Sahabeden başlayarak Gazzâlî'ye kadar devam eden kelâmlaşma süreci, Hz. Peygamber'in vefatından sonra Müslüman toplumda içeriden ve dışarıdan ortaya çıkan olaylar ve karşılaşılan problemlere çözüm bulmak üzere âlimlerin değerlendirmeleri8, buna bağlı olarak fırkaların oluşumu, her bir grup tarafından akîdenin felsefesinin yapılması gibi hususları kapsamaktadır.9 Fakat zaman içerisinde bu tartışmalar fikrî olma özelliğini kaybedip siyasi bir hüviyet kazanınca, kendi mezhebini yaşatmak esas kabul edildi. Kelâmın öne sürdüğü deliller birer içtihat hükmünde iken, akîde olarak telakki edilmeye başlandı.10

Gazzâlî döneminde toplumsal alanda hermetizm11 ve gnostizm12, entelektüeller arasında ise felsefenin etkili olduğu; bu sebeple dinin, bir taraftan mucizeleri ve dolayısıyla Hz. Peygamber'i inkâr eden felsefecilerin, diğer yandan da her şeye inanmaya meyilli olan hermetiklerin tehdidi altında olduğu bilinmektedir.13

Gazzâlî, böyle bir dönemde kelâm ilminin konusunu mevcûd olarak tanımlayarak, bu ilmin uğraş alanını felsefe ile aynı düzleme indirmiş, felsefeciler ile kelâmcıların aynı konularda farklı görüşler ileri sürdüğünü ifade etmiştir. Dolayısıyla Gazzâlî, bir yandan felsefecilerle mücadele ederken diğer taraftan felsefeye meşru bir zemin hazırlamıştır.14 Kelâmın felsefeden yegâne farkı, tanımında yer alan "alâ kanûni'l-İslâm"15 ifadesi olmuştur.

Mantığı İslâmî ilimlere dâhil eden Gazzâlî Makâsıdü'l-Felâsife adlı eserinde de birtakım felsefî görüşü açık ve sahih bir şekilde ortaya koymuştur. Öyle ki bu eser Latinceye tercüme edildiğinde Hıristiyan okuyucular, Gazzâlî'nin filozof olduğu zannına kapıldı. Hâlbuki o, bu eseri İslâm için düşman olarak telakki ettiği fikirleri izah etmek için telif etmiştir.16

Bununla beraber Gazzâlî felsefecilerin dilini kullandığında, yabancı bir ülkeye giden birisinin o memlekette kullanılan dili kullanması gibi, onların kavramlarından istifade ederek sadece o dili kullanmaktadır. Yoksa bu kavramsal çerçeveye dahli söz konusu değildir.17 Onların kavramlarıyla karışıklığı ortadan kaldırıp iletişimi kolaylaştırmayı amaçlamaktadır.

Felsefeye dair mülahazaları olmakla birlikte Gazzâlî, Eş'ariyye mezhebine mensup bir mütefekkirdir, kendisini Eş'ariyye öğretilerini savunmaya adadığı da söylenebilir. Hatta bazıları onun için, kendisine aidiyeti sorgulanan eserlerinin, Eş'ari'nin (ö. 324/935-936) görüşleriyle mukayese edilerek tespit edilebileceğini iddia etmişlerdir. Şayet yazılanlar Eş'ariyye'nin temel prensipleriyle uyum içindeyse Gazzâlî'ye aidiyeti mümkündür, derler.18 Başka bir grup da şayet mukayese edilirse Gazzâlî'nin aslında Eş'ariyye'den çok farklı görüşleri olduğunu19 hatta esasen bir Eş'arî olmadığını20 ileri sürer.

Çok yönlü bir mütefekkir olan Gazzâlî, eserlerinde kelâm ilmine dair farklı tanımlara ve tasniflere yer vermiştir. el-Munkız'da Kelâm ilminin maksadının "Ehl-i Sünnet akîdesini müdafaa etmek ve onu bidatçilere karşı korumak" olduğunu ve kelâm ilminin bu gayede başarılı olduğunu; ancak kendisi için kâfi gelmediğini ifade eder.21 İhyâ'da kelâm ilminin amacının, Allah'ın varlığına, sıfatlarına, fiillerine ve peygamberlerin doğruluğuna dair kesin deliller ortaya koymak olduğunu ve ehemmiyetine binaen akıl sahiplerinin bundan kaçışının söz konusu olmadığını zikreder.22er-Risâletü'l-Ledünniye'de ise şer'î ilimlerden birisi olarak zikrettiği kelâm ilminin konusunun, Allah'ın zâtı, kıdemi, fiilî/zâtî sıfatları, Peygamberlerin, imamların ve sahâbenin ahvali ve ru'yetullah meselesi olduğunu söylemektedir.23

Eserlerinde yer verdiği bu tanımlardan anlaşılmaktadır ki kelâm ilminin amacı, ortaya çıkan bidatlere karşı geleneksel İslâm inancını savunmaktır. Kelâm ilminin bu işlevi, Müslümanlar için ahirette kurtuluş vesilesi ve marifetullahın zorunlu temeli olması bakımından önem arz etmektedir.24

Gazzâlî, el-Mustasfâ min Ilmi'l-Usûl adlı eserinde kelâm ilminin konumunu en üst seviyede ortaya koymuştur. İlimleri önce aklî ve dinî olmak üzere ikiye ayırır. Aklî ilimler, tıp, matematik, hendese gibi ilimlerdir; dinî ilimleri ise kelâm, fıkıh, fıkıh usûlü, hadis, tefsir gibi ilimler teşkil eder. Gerek aklî gerekse dinî ilimler kendi içerisinde "küllî" ve "cüz'î" kısımlarına ayrılır. Dinî ilimler içerisinde "küllî ilim" Kelâm ilmidir; diğerleri ise "cüz'î ilimler"dir.25

Gazzâlî, bir başka eseri olan Cevâhiru'l-Kur'ân'da ise ilimler tasnifinde kelâmı, sedef/öz ilim kategorisinde ele alır. Bu sedef/öz olarak nitelendirdiği ilimlerin alt tabakasında yer alan tamamlayıcı ilimler ise üç kısımdır. Birinci kısım, Kur'ân kıssalarının oluşturduğu, peygamberler, inkârcı ve düşmanlarla ilgili bölümdür. Bu ilimle kıssacılar, vaizler ve bazı muhaddisler ilgilenir. Bu ilme olan ihtiyaç umumi değildir.26

İkinci kısım, kafirlerle tartışma ve onlarla mücadele etmektir. Bu kısımla sapkınlıkları ve bidatleri reddetmek ve şüpheleri izale etmek amacını taşıyan ilm-i Kelâm ilgilenir. Bu ilim iki seviyeye ayrılır; birinci seviyede er-Risâle-i Kudsiyye, ikinci seviyede ise el-İktisâdfi'l-İtikâd esas alınır. Bu ilmin maksadı, avamın akidelerini bidatçilere karşı korumaktır. Ancak bu ilim uzun zamandır hakikatleri keşf işlevini yerine getirmemektedir.27 Kelâm ilminin mücadele ve tartışma yolunu gösteren aleti ise Mihakku'-Nazar ve Mi'yaru'l-İlim kitaplarında ortaya koyulan mantık ilmidir.28

Kelâm ilminin maksadının, mantık ilmini kullanmak suretiyle dini müdafaa etmek olduğunu belirttiği bu sınıflandırmada, muhatabın seviyesini göz önüne alarak bir derecelendirme yapmıştır. Bazı kimseler için kelâm metodunun faydalı olduğunu kabul etmekle birlikte kendisini tam anlamıyla tatmin etmediğini de ifade etmektedir.

Üçüncüsü ise malların ve kadınların korunması amacıyla oluşturulmuş cezalardır. Nitekim bunlar nefsi/canı ve nesli devam ettirme amacına matuftur. Bu ilimle fakîhler ilgilenir. Bu ilme herkesin ihtiyacı vardır.29

Fakih ile kelamcının derecesi birbirine yakındır fakat fıkıh daha umumidir, kelâma olan ihtiyaç ise daha çoktur. Her iki ilim de dünyevî maslahatlar için gereklidir. Fakihe, mal ve nesil devamlılığının korunmasına ilişkin konularda ihtiyaç duyulurken, kelamcıya tartışma ve mücadele ile bidatçilerin zararlarını defedip kötülük ve şerlerin yayılmasını engellemek hususunda ihtiyaç vardır. Bu bağlamda fukahayı, hac için Mekke yolunda hanlar/kervansaraylar inşa edenlere; mütekellimûnu ise hac yolunun muhafızlarına benzetmek mümkündür.30

Mütekellimûn, şayet marifetullaha götüren nefsin engellerini aşma, dünyadan yüz çevirip Allah'a yönelme gibi hasletleri de haiz olursa, onların diğer ilim sahiplerine nispeti güneşin aya nispeti gibi olur. Böyle olmaz da sadece ilimle meşgul olurlarsa dereceleri muhakkak düşecektir.31Gazzâlî'nin sâir ulemadan farkı da burada ortaya çıkmaktadır. Hayatı zihnin içinde kurup, yine zihnin içinde bitiren, dış dünyada olup bitenlere kayıtsız ilim adamlarının aksine Gazzâlî; teori ve pratiği birleştirmeyi hedeflemektedir. Teoride elde edilen bilgilerin insanın hayatına girmesi, yaşamında karşılık bulması gerekir. Zira din hem öğrenilmesi hem de yaşanılması amaçlanan bir husustur.



1. Kelâm İlmi İle Meşgul Olmanın Hükmü

Kelâm ilminin maksadı bidatçilere karşı akideleri savunmaktır ve bidatçiler yok olup gittikleri için, bu ilim ile meşguliyet, bir zorunluluk olmaktan çıkmıştır. Lakin kelam ilmini öğrenmek, muteber ve geçerli faydaları havidir; dahası akideler üzerinde nazarî delillerle istidlal etmeyi bilmemek hoş bir durum değildir.32 Bu bağlamda kelâm ilmini tedrîs etmek hakkında farklı görüşler ortaya çıkmıştır. a. Bidat/Haram Olduğunu Savunanlar

Kelâm ilmi ile meşgul olmanın hükmü konusunda, İmam Şafii, İmam Malik, Ahmed b. Hanbel gibi seleften hadis uleması bidat/haram olduğunu söylemiştir.

İmam Şafii; "Kulun Allah'a şirk dışında bütün günahları işlemiş olarak huzura çıkması, kelâma bulaşmış olarak karşısına çıkmasından daha hayırlıdır." diyerek kelâmdan kesinlikle uzak durulması gerektiğini belirtmiştir.

Başka bir ifadesinde bunun sebebine işaret etmiş ve "İnsanlar şayet kelâmdaki zararı bilselerdi, aslandan kaçtıkları gibi ondan kaçardı." diyerek kelâm ilmi ile meşguliyetin kişiye zarar vereceğini belirtmiştir. "Bir kimsenin 'isim müsemmadır veya değildir' dediğini işitirsen bil ki o kelâmcıdır ve onun dini yoktur." ifadesiyle de kelâm ilmi ile uğraşmanın abesle iştigal olduğunu vurgulamıştır.

Hz. Peygamber'den nakledilen "Allah Teâlâ bir kavme hidayet verdikten sonra, o kavim ancak cedel/tartışma sebebiyle haktan sapar."33hadisinde yer alan cedel/tartışma kavramı da sapıtma ve helâk sebebi olarak telakki edilmekte ve bunun neticesinde izlenecek yol şu şekilde belirtilmektedir:

"Kelâmcılar hakkında yapılması gereken, hurma dallarıyla dövülüp, ibret-i âlem olsun diye sokak sokak dolaştırılmalarıdır. Nitekim onlar Kur'ân ve sünneti terk edip, kelâma sıkı sıkıya tutundular."34

Ahmed b. Hanbel; "Kelâmcı asla iflâh olmaz. Nerede bir kelâmcı görürsen bil ki onun kalbinde bir kusur vardır." diyerek kelâm ilminin insanı hidayete sevk etmeyeceğini söylemektedir. Hatta daha da ileri giderek "Ulemâ-i Kelâm zındıktır."35der.

İmam Malik'in "Bidat ve hevâ sahiplerinin şahitliği caiz değildir." sözünü, ashabından birisi bu sözde kastedilenlerin, herhangi bir mezhepten kelâmcılar olduğu şeklinde tefsir etmiştir.

Bunun dışında şu şekilde de delil getirdiler; şayet kelâm dinin özünden olsaydı, muhakkak Hz. Peygamber bunu emreder, yolunu ve o yolun yolcusunu överdi.36 Hz. Peygamber, "Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet ettiği halde ölen kimse, cennete girecektir."37 buyurmuştur. İnsanlar, nazar (düşünme) ummanında, sebepler, sebeplerin sebepleri ve bunların etkileri üzerinde tetkike dalarsa, elde edeceği bir şey yoktur. Çünkü Allah, insanları, sebepler üzerinde düşünmekten nehyetmiş ve mutlak tevhidi emretmiştir.38 "De ki, O Allah'tır, tektir, samed'dir (hiçbir şeye muhtaç değildir, her şey O'na muhtaçtır), doğurmuş ve doğmuş değildir. Hiçbir şey O'nun dengi değildir." (İhlas, 112/1-4)

Eş'arî, Risâle fi İstihsâni-'l-havz fî ilmi'l-kelâm39 adlı kelâm metodunu savunmak için yazdığı eserde, kelâm ilmini bidat olarak görenleri tenkit ederek onlara üç açıdan cevap verilebileceğini belirtir.40Kelâmcılara karşı yöneltilen, Hz. Peygamber döneminde bu konularda konuşulmadığı eleştirisine ise, onlar bu mevzularda bilgi sahibi olmakla birlikte, o dönemde bu meseleler problem olarak ele alınmadığı için hakkında kelâm edilmediğini belirtir.41

Onlar, kelâm ilmini sadece cedel/tartışma olarak kabul ettikleri ve Hz. Peygamber'den sonra ortaya çıkan her şeyi bid'at olarak telakki ettikleri için, dinin açıklanmayan hiçbir hususu da olmadığına göre sonradan zuhûr eden kelâm ilmi ile meşgul olmak sakıncalıdır. Bu ve bunun gibi yorumlar tutarsızlıkları barındırdığı için, söz gelimi Hz. Peygamber'den sonra ortaya çıkan hususlar bulunmaktadır ve bunların hepsi bid'at olarak kabul edilmemektedir, haklı bir itibar görmesi zordur. Selef âlimlerinin bu yorumlarının konjonktürle de alakalı olduğu muhakkaktır.



b. Farz Hükmünde Olduğunu Savunanlar

Kur'ân-ı Kerîm'de delil getirmek suretiyle hasmı susturmak övülen bir husus42 olduğuna göre kelâm ilminin kullandığı delil getirme yöntemi muarızlarının söyleminin aksine bidat/haram değil de meşru bir durumdur. Hz. Ali'nin, Kaderiye'den birisiyle, Abdullah b. Mes'ud'un, Yezid b. Ümeyye ile imân mevzuunda tartışmış olması Sahabenin de hasımlarıyla mücadele ettiklerini göstermektedir.43

İşte bu sebeplere binâen Selef âlimlerinin söylediği gibi Kelâm ilmi ile meşgul olmak, bidat ya da yerilmesi gereken bir husus değildir; dahası bu ilmi tedrîs etmek farz-ı kifâye hükmündedir. Zira bidat ehli zuhur eder ve insanları hak olan inançlarından saptırmaya çalışırsa, akâid ilkeleri hususunda şüpheleri izâle etmek bir zorunluluktur. Her bölgede kelâm ilmi ile meşgul olan ve bidatçilerin bu propagandalarına karşı direnen kişilerin bulunması gereklidir. Aksi takdirde bütün insanlar sorumlu olur.44

Her bir beldede kelâm ilmini öğrenen kişilerin olması gerekir. Ancak bu fıkıh, tefsir gibi herkese zorunlu değildir. Bu bağlamda kelâm ilaç ise fıkıh gıda hükmündedir. Gıdanın zararı olmaz ama ilacın fazlası zarardır.45

Gazzâlî, bir başka eserinde Kelâm ilmi ile meşgul olmanın iki grup için mümkün olduğunu belirtmektedir.

1. Kalbine şüphe düşen ve bu şüpheleri gidermenin vaaz üslubuyla, Hz. Peygamber'den rivayet edilen hadislerle mümkün olmadığı kimse için kelâm ilmine göre tertip edilen sözler, onun şüphesini gidermek ve derdine deva olmak üzere kullanılabilir. Böyle şüpheleri olmayan kişileri ise kelâmdan uzak tutmak gerekir. Nitekim kelâmi delilleri dinlemek suretiyle içinde şüphe zuhur edebilir.46

2. Aklı tam, itikadı sağlam bir kimsenin şüpheye düşenleri tedavi, bidatçileri ilzam ve akîdeleri onlardan korumak gayesiyle kelâm öğrenmesi farz-ı kifâyedir. Şayet içine düştüğü şüpheyi başka yoldan gidermek mümkün olmazsa, kelâm öğrenmek farz-ı ayn olur.47

Gazzâlî, Selef ve sâirulemânın ifrat ve tefrit durumunda olan kelâm ilmi hakkındaki mülahazalarına yer verdikten sonra kendi değerlendirmesine geçer.Gazzâlî, belli dönemlerde kelâm ilmine olan ihtiyacın zaruri olması sebebiyle hükmünün değişebileceğini, buna binaen bu ilimle meşgul olmanın hükmünün de farklılık göstereceğini söyler.Kelâm ilminin faydalı mı yoksa zararlı mı olduğu hususunda Gazzâlî'nin görüşü, aşırı derede övmek de yermek de hatadır, şeklindedir. Nitekim bu ilmin hem faydası hem de zararı vardır.

Faydası, hakikatleri keşfetme ve marifet vesilesi olmasıdır. Ancak kelâmda bu yüce maksada vefa çok azdır.48 Dolayısıyla kelâmın yegâne faydası, cedel vasıtasıyla bidatçilere karşı akâidi savunmak ve korumaktır. Faydası ölçüsünde bu ilimle meşgul olmak, durumun gerektirdiği ölçüde mendûbya da vâciptir.

Kelamın övülen kısmı, çoğu kimsenin anlamadığı taksimat ve araştırmanın içine dalmak değil de kalplere tesir eden Kur'ân delilleri nevindendir. İmam Şafii ve selef ulemasının kelâma dalmaktan bu denli menetmelerinin sebebi ise, zararından korkmalarıdır.49

Zararlı olduğu durumlarda ise kesinlikle haramdır. Zararı, şüpheleri yayması, akâid esaslarını tahrip etmesi ve hükümlerini izale etmesidir. Bu ilk aşamadaki zararıdır. Dahası bidatçinin inancını sağlamlaştırır, sahip oldukları taassup sebebiyle kalplerinde yer etmesine ve bu hal üzere ısrarcı olmalarına neden olur.50

Kelâmın fayda ve zararlarını iyice kavradıktan sonra yapılması gereken, hastalık anında, ihtiyaç duyulan kadar ilaç tedavisi yapan kabiliyetli/mahir bir doktor gibi olmaktır.51

Esasen insanlardan bazıları için kelâm delillerinin faydalı olduğu, onların imanına vesile olabileceği doğrudur, lakin bu durum çok nadirdir. En faydalı yöntem Kur'ân'da ifade edildiği gibi nasihat şeklinde söylenen sözlerdir. Kelâmcıların kullandığı usûle gelince, bu dinleyenlere halkı aciz bırakmak için bir cedel sanatı olduğu, doğru bir şey olmadığı hissi verir. Bu yöntemin insanların kalbinde inadın yerleşmesi ve kökleşmesine neden olması da muhtemeldir. Hiçbir kelâm münazarasından sonra bidatçinin hak mezhebe döndüğü görülmemiştir. Selefin kelâm ilmiyle meşgul olmaktan men etmesi de bu sebeplerle bağlantılıdır.52

Gazzâlî bir yandan entelektüellerle mücadele ettiği diğer yandan, genellikle avam tabakasına hitap ettiği için takiyye yapması muhtemeldir,53 tepki çekmemek adına kelâm ilmine karşı müsbet bir tavır sergilemiş ve bu konudaki esas fikrini gizlemiştir54 iddiası ise, hakikat arayışında olan gruplar içinde ilk sırada zikrettiği kelâm ilmi55 ile ilgili olarak doğru bir yaklaşım değildir. Gazzâlî'nin avamı bu ilimden uzak tutmak istemesi, onların itikadına zarar vereceği endişesinden kaynaklanmaktadır, yoksa mütekellimûn için mahza menfî bir tutumu söz konusu değildir.



2. Kelâm Öğreniminin Düzeyi

Bir metnin, içinde bulunduğu toplum ile ilişkisini ortaya koyan en önemli unsurlardan birisi de dildir. Dil, sembollerden meydana gelen, yaşanılan dünyayı semboller vasıtasıyla anlatmaya çalışan bir sistemdir. Metinlerde, müellif, kendine has bir biçimde belli bir vakıayı resmetme ve onu izah etme görevini üstlenir. Kullandığı dil aracılığıyla gerçekleşen bu açıklamanın yanı sıra müellifin kullandığı dilin diğer bir fonksiyonu ise konuşanla muhatap, veren ile alan arasındaki irtibatı gerekli kılan bir ittisâl/iletişim vasıtası olmasıdır.56

Gazzâlî hakikat olarak benimsediği hususa yaklaşmak için, ifade vasıtalarının tamamını kullanmaya çalışmaktadır.57Gazzâlî, hitap ettiği kitlenin yeknesak olmaması sebebiyle, hitabını muhatabının tabiatına, ilmî ve entelektüel seviyesine, mekân ve zamana göre ve muhatabın durumuna binaen, farklı üslup ve muhteva içerisinde gerçekleştirmiştir.58Telif ettiği ve başyapıtı olarak kabul edilen İhyâ, İslâmî doktrinlere taze bir nefes verme teşebbüsüdür.59Gazzâlî'nin 'ihyâ' anlayışı, içinde yaşadığı dönemin sorunlarından kurtulmanın çaresi olarak geçmişe rucû' etmenin gerekliliğini savunan bir anlayış üzere kurulmuştur. Buna göre, onun yaşadığı dönem, ahlâkî zaafiyet, toplumsal fesâd ve akideden sapmanın yaşandığı bir devir iken; geçmiş, sâfiyet, her türlü olumsuzluktan arındırılmış bir parlaklık/temizlik ve vahyin pratik olarak yaşanmasının prototipini temsil etmektedir.60

Gazzâlî'nin yaşadığı bu tecdîd/teceddüd, yani değişim ve yenilenme teşebbüsünün, sosyal alanda ve bizatihi olmak üzere iki vechesi bulunmaktadır. İhyâ'da toplumsal olarak yenilenmenin önemi vurgulanır; el-Munkız'da ise tecdîd çabasının bizatihi şeklini görmek mümkündür. Gazzâlî, yenilenme gerekliliğine vurgu yaparak, bir taraftan kişisel olarak kendisini yenileme çabasında, diğer taraftan içinde yaşadığı toplumu ihyâ etme gayesinde olan bir müceddiddir.61 Sözlükte bir hususu ciddiyetle ve belirli bir metotla yeniden ve aslına uygun biçimde yenileme manasında olan tecdîd62 değişimi de içinde barındırır; bu kişinin kendini geliştirmesi, zaman içinde kendini aşması ve tekâmülü manasındadır.63 Ancak bu durum onun çelişkili olduğu manasını taşımaz; zira onun gibi pek çok ilimde vukûfiyeti bulunan bir mütefekkirin, yaşadığı bu tekâmül sonucu fikirlerinin gelişmesi ve yenilenmesi gayet tabîdir.

Nahl 16/125. ayette belirtildiği üzere, insanlar Allah'ın yoluna hikmetle, güzel öğütle ve mücadele/tartışma ile olmak üzere üç yoldan biriyle davet edilir. Şayet güzel öğüt ile davet edilmesi gereken kişiler, hikmet ile hakka davet edilirse, bu emzirme döneminde olan süt çocuğuna kuş eti vermek gibi, o kimseye zarar verir. Hikmet sahibini de mücadele ile davet etmek aynı şekilde sakıncalıdır. Hakka davet, muhatabın anlayış seviyesine göre yapılmalı, bu konuda kötü bir tutum ya da uygun olmayan bir tavır sergilenmemelidir.64

Hz. İbrahim'in Nemrut ile olan kıssası bu konuda örneklik teşkil eder. O, Nemrut'a; "Benim Rabbim hem diriltir hem de öldürür." (Bakara, 2/258) deyince Nemrut da ona "Ben de diriltir ve öldürürüm" (Bakara, 2/258) cevabını veriyor. Nemrut bu cevabında, cinsî münasebet neticesinde meniyi dirilttiğini, bir insanın ölüm emrini verip cellatlarına katlettirmek suretiyle öldürdüğünü ima ediyordu.65 Hz. İbrahim, muhatabının kendi sözüyle ikna olmadığını görünce onun tabiatına ve anlayışına uygun farklı bir cevap veriyor;66 "Şüphesiz Allah, güneşi doğu tarafından doğdurur, hadi sen de onu batıdan getir deyince inkarcı afallayıp kalmıştır." (Bakara, 2/258) Allah, Hz. İbrahim'in bu cevabını överek "İşte bunlar kavmine karşı İbrahim'e öğrettiğimiz delillerdir." (En'âm, 6/83) buyurmuştur. İşte Hz. İbrahim'in bu tavrı, huccet ve burhan ileri sürmenin ölçüsüdür.67

Gazzâlî,Kavâidü'l-Akâid'de sırların dereceleri olduğundan bahseder:

1. Ehli dışında başkasına anlatılmaması gereken, havassın ancak idrak edebileceği hususlar; bunların yayılmaması gerekir, zira idrak edemeyenler için fitne sebebidir. Bu nevi bir husus herkes tarafından kavranamıyor diye, hakikatte yok değildir.

2. Kendileri anladıkları halde Nebî ve Sıddıkların zikretmekten imtina ettikleri hususlar; çünkü bunları anlatmak onlara bir zarar vermez lakin dinleyenlerin çoğuna zarar verir. Güneş ışığının yarasanın gözlerine zarar vermesi gibi bazı hakikatlerin ifşası, mahlukata fayda sağlamaz. Kader konusu bu nevidendir, bu sebeple Hz. Peygamber kader hakkında tartışma yapmaktan kaçınılmasını emretmiştir.68

3. Açıkça ifade edildiğinde hemen anlaşılacak bir mevzunun dinleyicinin kalbinde daha çok nüfuz etmesi için rumuz ve istiare yoluyla anlatılmasından maksat, bir bakıma somutlaştırarak ifade edip muhatabın gözünde canlandırmaktır.

"Mü'minin kalbi Rahman'ın iki parmağı arasındadır."69hadisinde Allah'ın kudreti kastedilmiştir. Lafzın zahirî manasıyla anlaşılması mümkün değildir.

4. Kişinin bir şeyi önce toptan idrak etmesi sonra tafsilatlı olarak incelemesi

Bir şeyi uzaktan veya karanlıkta görüp onun hakkında bilgi sahibi olmasının ardından o şeyi yakından veya aydınlıkta görmesi buna örnek teşkil eder. Bu iki bilgi birbirinden farklı değil, birbirini tamamlar niteliktedir.

5. Lisan-ı kavlden lisan-ı hâle geçmek

"Her bir şey O'nu hamd ile tesbih eder." (İsrâ, 17/44) ayetini avam, diliyle 'subhânallah' demek olarak anlar ve cansız varlıkların da böyle söylediğini düşünür. Basiretli kişi ise bunun konuşma dili olmadığını, bunun Allah'ın vahdaniyetine bir delil olduğunu bilir.70

Gazzâlî'nin bu derecelerden bahsetmesi, insanların idrâk düzeylerinin de bu derecelere göre farklılık arz ettiğini vurgulamak içindir. Onun bazı eserleri, belli bir okuyucu zümresi için yazılmıştır. Müellif bir grubun kabiliyet ve ihtiyaçlarını birleştiren hususî bir şekilde kendi görüşünü aktarmak durumundadır. Zira bütün insanlara aynı şekilde hitap etmek, toplumdaki fertlerin kavramak için değişik ifadelere ihtiyaç duyması sebebiyle, uygun olmaz. Bu sadece o toplumda karşılık bulan bir görüş de değildir, halen aynı durum geçerlidir. Yazar, okuyucu kitlesini dikkate alarak ifade çeşitliliğine önem vermek zorundadır. Aksi halde etkili olması beklenemez.71

Gazzâlî, Kavâidü'l-Akâid'de her ilmin iktisar (özet), iktisâd (orta yol) ve istiksa (ileri düzey) derecesinin olduğunu belirtir.

Gazzâlî, bu kitabın "İrşad etme ve itikadi derecelerin belirlenmesi" adını verdiği ikinci faslına, çocuğa (sabî) akâid esaslarının nasıl öğretilmesi gerektiğini anlatarak başlar. Böyle bir başlık, Gazzâlî'nin insanlar arasında farklı derecelerin olduğu kabulünün de bir göstergesidir. Yapılması gereken, öncelikle bu esasları herhangi bir delile dayandırmaksızın hıfz ettirmektir. Çünkü çocukken yapılan eğitim faaliyeti, taş üstüne kazınan yazı gibidir.72 Daha sonra şu üç mertebede itikad gerçekleşir; zahir olan bu lafızların manalarını fehm, kalpte yerleşmesi (îkân) ve ardından bu hal üzere tasdik etmek. Allah'ın, huccet ve burhana ihtiyaç duymaksızın bu kişinin kalbinde imanı yerleştirmesi ise fazlının bir gereğidir.73

Avamın, kendi işleriyle meşgul olması ve itikâdı selametli hali üzere bırakması gerekir. Zira şüphe onları tamamen sarıp inançlarına zarar verebileceği ve bir kere daha bunun ıslahı mümkün olmadığı için, onların kelâm öğrenmesi külliyen zarardır.74 Avamdan birinin büyük günah işlemesi, ilmi tartışmalara dalıp da farkında olmadan küfre düşmesinden daha iyidir.75

Gazzâlî, Ehl-i sünnet akidesini Kavâidü'l-Akâid'de özetlemiştir. Avam için asıl olan, selef metoduna tabi olmak ve bu kitabın dışına çıkmamaktır. Kişinin içinde eğer şüphe hâsıl olursa ve akidenin daha girift mevzularına kapı aralayacak kadar zekâ sahibi ise o zaman el-İktisâd kitabına müracaat edebilir.

Avama istiksâ (ileri düzeyde kelâm ve cedel ile meşgul olmak) sadece bir yerde fayda sağlar, o da bidatçinin kalbini ıslahın sadece cedel ile mümkün olduğu durumdur. Bir şehirde eğer bidat yaygınlaşmış ve çocukların dahi bu akıma kapılacağından korkulursa, ihtiyaç kadar avamın cedel öğrenmesi gerekir. Şayet bir beldede bidat ve mezhepsel farklılıklar az ise şüpheye duçar olup deliller getirmeye lüzum yoktur,bidatçilerle mücadele edebilmek için Risâle-i Kutsiyye76 adı verilen kitap kâfidir.77

Gazzâlî, el-Kıstâsü'l-Müstakîm adlı kitabının 'insanları ihtilaflardan kurtarma yolu' adını verdiği bölümünde, Kitap ve Sünnet ile dahası masum imam vasıtasıyla dahi insanlar arasında ihtilafların ortadan kaldırılamadığını, bu işin gerçekten zor olduğunu ifade eder.78 Bu konuda avama düşen, bu tarz konulara dalıp da helâk olmaktan kendilerini sakınmalarıdır. Çünkü kişi ömrünü, söz gelimi kuyumculukta geçirmiş olsa, onun dokumacı olması beklenmez. Avam da ilim eli olmadığına göre, ilmi münakaşalara girmekten kendini alıkoymalı ve böylece helak olmaktan korumalıdır.79

Ru'yetullah meselesi hakkında Mutezile Allah'ı yüceltmekte (tenzih) ileri gitmiş ve ifrata düşmüştür; Haşviyye mezhebi ise sıfatları reddetmekten (ta'tîl) kaçındıkları için tefrite düşmüştür. Gazzâlî Ru'yetullah meselesini örnek olarak zikrettikten sonra, bu ikisi arasında itikatta orta yolu temsil eden Ehl-i Sünnet'in tuttuğu yolun hak olduğunu ifade eder.80

Gazzâlî, el-İkitsâd'da itikatta orta yolu göstererek, akâidin ana meseleleri ve kaidelerinin dışında kaldığı için ihtiyaç duyulmayan, fazla ve gereksiz bilgileri hazfettiğini ve herkesin anlayabileceği apaçık delilleri ortaya koymakla yetindiğini söyler.81

Zeki, uyanık ve nefsinde şüphe hastalığı yayılan kişinin elli sayfadan oluşan ve akâidin sınırlarını aşarak kelâm sahasına girmeyen el-İktisâdfi'l-İtikâd'daki kadar kelâm öğrenmesi gerekir. Bu onu ikna ederse daha ileriye gitmez. Zira hala ikna etmiyorsa hastalık büyüktür ve bu illet kendisinde kronik hale gelmiştir. Doktor elden geldiğince tedavi etmeye çalışır ve Allah'ın onun hakkındaki hükmü beklenir. Ya Allah ona hak yolunu açar ya da şekk ve şüphesi üzere bırakır.82

"Mukallid olmayan, cedele düşkün, kendisini Kur'ân delillerinin ve hikmetli sözlerin ikna edemediği kişi için ne yapılmalıdır?" sorusuna Gazzâlî'nin cevabı; bu kimsenin fıtratı ve ahlâkı bozulmuştur, ruhen hastadır. Eğer tabiatı, cedel ve inada mütemayil ise onu kendi haline bırakıp, onunla mücadele etmemek gerekir. Şayet bu kimse, kendisine deliller ile mukabelede bulunulduğu zaman kabul edecek kadar ferasetli ve anlayışlı ise elden geldiğince tedavi etmeye çalışılır. Ona, yerine göre acı ve tatlı deliller ileri sürerek şüpheleri giderilir ve hastalığından kurtarmaya çalışılır.

Allah'ın tedavi için verdiği ilaçlardan hastaya, hastalığına göre ve lüzumu kadarı kullanılır. İstisnasız herkes Kelâm ilmine yönlendirilmez. Çünkü ilaçlar, hastalara verilir ve hastaların sayısı da sıhhatli olanlara nispetle azdır. Sıhhatli kimselerin ilaç alması, hastalara ilaç vermemekten daha zararlıdır. Dolayısıyla, her şey yerinde ve gereği kadar kullanılmalıdır.83 Nitekim Allah Teâlâ, Hz. Peygamber'e şöyle buyurmuştur: "Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğüt ile çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et." (Nahl, 16/125) Dolayısıyla hikmetle davet edilenler bir grup, güzel öğütle davet edilenler başka bir grup, cedel ile muhatap olunanlar daha başka bir gruptur.

Taklitçilerin içine düştüğü durumu anlatmak üzere Gazzâlî, şöyle bir yol izler: Muhatabından küfrü tanımlamasını iste. Şayet küfrü, " Eş'ari, Mutezile veya Hanbeli gibi belli bir mezhebe muhalefet etmektir." şeklinde tanımlarsa, bu kişi taklid çukuruna düşmüş, gözleri kör bir ahmak kimsedir. Onu susturmak için delil getirmek suretiyle vaktini boşa harcama!84 Bunlara karşı izlenecek tutum, hasımlarının delilleriyle karşılık vermektir. Çünkü bu kimseler, kendileriyle muhalif taklitçiler arasında bir fark bulamayacaklardır. Diyelim ki bir kimse Eş'ari mezhebine meyl ediyor ve bu mezhebe muhalif davranan kimsenin apaçık bir küfür içinde olduğunu iddia ediyor, bu kişiye şu soru sorulmalıdır: Allah'ın Beka sıfatının zât üzere zâid olmadığını söyleyerek Eş'ari'ye (ö. 324/935-936) muhalif olan Bakıllani'nin(ö. 403/1013), küfre düştüğünü ve hak üzere olmadığını ne ile ispat ediyorsun? 85

Muhatap bu soruya cevap veremezse veya saçmalarsa, bu kişinin ehl-i nazar86 olmadığına ve tam bir mukallid olduğuna hükmedilir. Bir konuyu delile dayanarak anlatmaktan aciz olması sebebiyle ki böyle olmasa başkalarına tabi olmaz, başkaları ona tabi olurdu, mukallidin ya susması ya da susturulması gerekir. Mukallide bir meseleyi delillerle ispat etmeye çalışmak, fuzuli bir iştir. Bu, soğuk demiri döverek ona biçim vermeye alışan demirci ustasına yahut çürük bir şeyi düzeltmeye çalışan attâra benzer.87




Dostları ilə paylaş:
  1   2   3   4


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©genderi.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə