PüRİtaniZM’ den hedoniZM’ e değİŞen boş zaman kavrami



Yüklə 148,97 Kb.

tarix20.09.2017
ölçüsü148,97 Kb.


PÜRİTANİZM’ DEN HEDONİZM’ E DEĞİŞEN BOŞ ZAMAN KAVRAMI

Umut Osmanlı*

 

      Sevde Kaya**

 

Öz: Çalışma, amaçlı bir dizi eylemliliği ve bunun için harcanan süreyi kapsar. Bu durum 

çoğu  kez,  zorunluluk,  bağlayıcılık  gibi  disipliner  bir  yapılanmaya  dayanır.  Modern 

iş/çalışma,  uzmanlaşmış,  rasyonalize  olmuş  ve  ücretli  bir  karaktere  sahip  olmuştur.  İşin 

doğasında, bireyin isteğine  hükmeden bir durum söz konusudur. Bu durum, bireyin  özgür 

kalma  durumunu  ortadan  kaldırır.  Boş  zaman  ilk  olarak  işten  artan  kalan,  bağlayıcılık  ve 

zorunluluktan  uzak  bir  zaman  olarak  tanımlanmıştır.  Bu  zaman  dilimi,  kişinin  özgür 

iradesiyle, kendi istenciyle kullanacağı, tasarrufta bulunacağı bir zaman olarak görülmüştür. 

Ancak  boş  zaman  kapitalist  örgütlenmenin  ilk  yıllarında  benimsenen  Püritan  etikten, 

Tüketim  Çağı  olarak  adlandırdığımız  günümüzün  benimsediği  Hedonist  etiğe  gelinceye 

kadar bir dizi değişime uğramıştır. Bu değişikliklerle birlikte boş zaman kişisel tasarrufların 

dışında belirli iktidar aygıtlarınca yönetilen korunumlu bir yaşam alanı haline gelmiştir. Bu 

makalenin  amacı,  çalışma  ilişkileri  içerisinde  inceleyeceğimiz  boş  zaman  kavramının 

geçirmiş olduğu dönüşümleri saptamaktır. 

Anahtar

 Kelimeler: 

Prütanizm, Hedonizm, Çalışma Etiği, Kapitalizm, Boş zaman, 

 Endüstri Devrimi, Sanayi, 

ABSTRACT: Work-activity and a number of purposes that include time spent. This often, 

of necessity, is based on a structure of disciplines such as binding. Modern business / work, 

specializing been rationalized and have a character has been paid. The nature of business, 

dominating  the  will  of  the  individual  is  the  case.  This  eliminates  the  condition  of  the 

individual  remain  free.  Leisure  time,  increasing  the  remaining  work,  binding  and  without 

obligation has been identified as a distant time. This time, the person's free will, his will to 

be  used  with,  was  seen  as  a  time  saving  will  be  found  in.  However,  the  capitalist 

organization of leisure Puritan ethics adopted in the first year, which we refer to as the Age 

of Consumption until today adopted a set of ethical Hendoist has undergone changes. With 

these changes, the personal savings leisure specific power apparatuses managed outside of 

the  living  space  has  become  a  conservative.  The  purpose  of  this  article,  we  will  examine 

working  relationships  within  the  concept  of  leisure  time  is  spent  to  determine  the 

transformation. 

Keywords: Prütanizm, Hedonizm, Work Ethics, Capitalism, Leisure, Industrial 

     Revolution,Industry. 

__________________________________________ 

*Anadolu Üniversitesi, Sosyoloji, (uosmanli@gmail.com)

**Anadolu Üniversitesi, Sosyoloji, (sevdekaya11@windowslive.com) 



Giriş 

 

Sanayileşme hareketlerinin bir sonucu olarak üretim araçlarında yoksun bireylerin 



ücretli  birer  işçi  olarak  çalıştırılması  bir  dizi  sorunu  meydana  getirmiştir.  Bu 

sorunlardan  biri  de  çalışma  sürelerinin  uzunluğudur.  Bu  dönemdeki  sermaye 

sahipleri  ilk  aşamada  çalışma  sürelerini  uzun  tutarak  ardından  çalışma  sürelerini 

denetim  altına  alıp  işçinin  verimli  çalışmasını  dolayısıyla  üretimi  arttırmayı 

hedeflemişlerdir.  Günümüzde  bu  durum  az-gelişmiş  ülkeler  dışında  kısmen 

çözülmüş  gibi  görünmektedir.  Çalışma  saatlerinin  azaltılması,  esnek  ve  freelance 

(evden çalışma) çalışma modelleri bireylerin eskiye nazaran daha fazla boş zamana 

sahip  olduğunun  göstergesidir.  Ancak  bu  şüpheyle  yaklaşılması  gereken  bir 

durumdur.  Çünkü  dönemin  hâkim  ekonomik  sistemi  olan  kapitalizm  bireylere 

hiçbir hakkı kendiliğinden verecek bir anlayışa sahip değildir. O halde, boş zaman 

olgusunun  tanımlayan,  sınırlarını  belirleyen  kapitalizm’in  bu  durumdan  bir 

beklentisinin olacağı açıktır. 

 

Boş  zaman  kavramı  günümüz  toplumuna  gelene  kadar  çok  farklı  şekillerde 



tanımlanmıştır.  Boş  zaman  ilk  olarak  Thornstein  Veblen(2005)’in  “Aylak  Sınıf 

Teorisi” (The Theory of Leisure Class) adlı kitabında kullanılmıştır. Ancak Veblen 

çalışmasında  “boş  zaman”ın  kendisinden  çok  “boş  zaman”ı  kullanan  gruplar 

üzerinde  durmuştur.  Veblen  tüketimin  sadece  biyolojik  ihtiyaçların  tatminin 

ötesinde toplumsal statü göstergesi olma özelliğini ifade ettiği teorisini geliştirdiği 

dönemin  etkisiyle  teorisini  daha  çok  fiziksel  olarak  çalışmayan,  sadece  üretim 

araçlarının  mülkiyetini  elinde  bulundurmaları  sebebiyle  bunların  getirilerini 

tüketen sınıfı dikkate almıştır (Kıray, 2005:17-18).  

Günümüz hâkim ekonomik sistemi olan kapitalizmin getirisi ile boş zaman, birey 

tarafından  kendisini  yenilemek,  yeniden  çalışma  motivasyonuna  ulaşmak  için 

maddi  manevi  tüketim  alanıdır.  Günümüz  boş  zamanı;  yıllık  izinler,  hafta  sonu 

tatilleri,  sinema,  yaz  tatilleri  gibi  iş  elbiseleri  arasında  sıkışmış  insanlar  için  bir 

kurtuluş fırsatı olarak görülmektedir. Fakat bu özlemle beklenen ve kişilerin sadece 

belirli  aralıklarla  sahip  oldukları  boş  zaman  kişinin  öz-denetimi  altında  mıdır?  

Makalede bunun yanıtını aramaya çalışacağız. 

 

BOŞ ZAMAN KAVRAMININ TARİHSEL GELİŞİMİ 

Antik  Yunan’da  boş  zaman,  iyilik,  hakikat  ve  bilgi  gibi  dünyanın  üstün 

değerleriyle  uğraşmak,  bunlar  üzerine  düşünmek  olarak  anlaşılmıştır.  Bu 

düşünceye göre, boş  zaman, bir şey yapılmayan zaman değildi, aksine, seçkinlik, 

derin  düşünme,  estetik  hazlar  ve  beğeni  oluşturma  zamanıydı.  Bir  bakıma,  ruhun 

arındırılması  ve  derin  düşünümsellik  ifade  ediyordu.  Bu  yüzden,  boş  zaman, 

çalışmayla  ilişkilendirilmekten  uzak  idi.  İş-boş  zaman  farklılığı,  ancak,  sınıfsal 

düzeyde  ortaya  çıkıyordu  ve  farklı  değerler/anlamlar  alıyordu.  Çalışma  alt  sınıfa 

aidiyet içeriyorken, boş vakit, seçkinlere/iktidar çevrelerine ait bir ayrıcalık olarak 

görülüyordu.  Seçkinler  (aristokratlar)  ile  az  okumuşların  ve  kölelerin  boş 

zamandan anladıkları ve bu zamanı kullanma biçimleri farklıydı. Her sınıf, kendi 



konumuyla  eş  düşen  algılama,  beğeni  ve  estetik  hazza  sahipti  ve  tüm  yaşam 

deneyimlerinde sınıflara özgü kıstaslar, tercihleri ve pratikleri belirliyordu (Kelly-

Freysinger, 2000:28). Antik Yunan’da gözlenen boş zaman algısının aksine Roma 

döneminde, boş zaman sınıfsal bir hak değildi ve dolayısıyla bir sosyal statü ve bir 

yaşam tarzını ifade etmiyordu. Romalılar, eğlenceli boş vakit etkinlikleri için iş dışı 

zaman  oluşturmuşlardı.  Boş  zaman  üretici  aktivitelerden  sonraki  bir  zamandı  ve 

işin/çalışmanın  yeniden  üretimi  için  gerekliydi.  Bir  bakıma  işi  destekleyici,  onu 

takviye edici bir kullanıma sahipti ve yönetsel/toplumsal gönenç açısından da bir 

işlevsellik  taşıyordu.  Bu  yüzden  de,  yönetici  kesim  tarafından  boş  vaktin  değişik 

eğlenceler  yoluyla  optimal  şekilde  geçirilmesi  teşvik  edilmekteydi.  Kitle  boş 

zaman türleri (oyunlar, sporlar, gladyatör dövüşleri vs.) bu dönemde yaygınlaştı ve 

gündelik yaşamın bir parçası haline geldi.(Juniu, 2000:69) 

 

Orta  dönemde  boş  zaman,  sadece  bir  dinlenme  ve  etkinlik  zamanı  değil,  aynı 



zamanda  üst  sosyal  tabaka  arasındaki  bir  sosyal  temsil  alanıydı.  Yunan 

düşüncesinin  aksine  boş  zaman,  işten  boşalma  ve  hangi  etkinliğe  katılacağını 

seçme özgürlüğünü ifade ediyordu. Geç orta çağda, boş zaman; gösteriş, lüks, haz 

ve  israfa  doğru  dönüşmeye  başladı  ve  bu  zamanın  kullanımı  köleci  çalışma 

düzeninin  aksine  bir  soyluluk  işareti  oldu.  Veblen’in  “gösterişçi  tüketim” 

anlayışıyla  çakışan  bu  boş  zaman  anlayışı,  yapay  bir  zenginlik,  prestij  ve  güç 

kaynağı olarak modern zamanımıza kadar gelmiştir. (Aytaç, Ö. 2005:3) 

 

Boş zamanın özerk bir yaşam alanı olarak algılanmasının tarihi eski değildir. Özerk 



boş zaman algısı daha çok modern döneme aittir. Endüstriyalizmle birlikte değişen 

toplumsal ve kültürel hayat, kendi içinde özerk yaşam alanları ortaya çıkardı. İşin; 

zorunlu, eşgüdümlü, kuralcı, örgütlü ve ritüel bir kurguya kavuşması, doğal olarak, 

iş dışı alanı da spesifik bir yaşam alanı haline getirdi. (Kraus, 1998:168-188) 

 

İş/çalışma alanındaki dönüşümler 18. yüzyılla büyük bir ivme kazandı. Şüphesiz ki 



bu  değişimler  iş  hayatı  kadar,  işlik  dışı  zamanında  belirlenmesindeki  en  önemli 

faktör oldu. Endüstri toplumu her şeyden önce üretimin dev fabrikalarda yapıldığı 

ve  teşebbüsün  aileden  ayrıldığı  toplum  biçimidir.  Burada  toplumun  dolayısıyla 

üretim  biçiminin  ağırlık  merkezini  fabrika  oluşturur.  Artık  aile  bir  birim  olarak 

çalışmaz.  Ailenin  temel  işlevi  ise  (işçiyi  eski  bağlarından  kurtarıp  fabrikaya 

hazırlamak  için)  kendinden  alınarak  bağımsız  kurumlara  verilmiştir.  Örneğin 

okullarda çocuklar fabrika yaşamına uyacak şekilde hazırlanmaları amaçlanmıştır. 

Dolayısıyla  endüstrinin  getirdiği  disiplin,  her  şeyi  zamanında  yapmak,  söz 

dinlemek,  gösterileni  fazla  bir  zihni  çabada  bulunmadan  öğrenmek,  fabrika  için 

insan  hazırlayan  ve  kitle  eğitimi  veren  kurumların  temel  amacı  olmuştur.  Çünkü 

montaj  düzenine  göre  kurulmuş  fabrika  hayatı  işçinin  işe  zamanında  gidip 

gelmesini,  amirlerinin  ve  yöneticilerinin  vereceği  emirlere  tartışmadan  yerine 

getirmesini  veya  büroda  ya  da  makine  başında  aynı  şeyi  tekrar  tekrar  bıkmadan 

yapmasını gerektiriyordu.(Toffler, 1981:53) 

 1700’ler boyunca Püritan iş etiği, iş ve aile sorumluluğu Luther’in dinsel yorumu 

ekseninde  yeniden  yapılandı.  Boş  vakti  “başıboşluk”  ve  “israf”  zamanı  olarak 




gören  Püritanizm,  aylaklığı,  hedonizmi,  harcamayı,  başıboşluğu  günah  olarak 

nitelendirdi.  Çalışmaya,  tasarrufa,  çileciliğe,  hazzı  ertelemeye  kutsiyet  atfederek 

sermaye oluşumunu teşvik etti. Çalışma ilişkilerini ve dolaylı olarak da iş dışı alanı 

(özel/sosyal  alanı)  yeniden  organize  etti.  Endüstri  devrimi,  çalışma  saatlerinde 

kayda  değer  bir  artış  getirdi.  Rekabet  ekonomisine  dayalı  üretim  sistemine  ortak 

payda  karı  arttırmak  olduğundan  çalışma  saatlerindeki  artış  çalışma  şartlarındaki 

olumsuzlukları  da  birlikte  getirdi.  Prütanizmin  benimsenmesinin  ardından 

kutsallaştırılan  çalışma  hayatının  ‘İşin  Bilimsel  Örgütlenmesi’  ile  birleştiğinde 

giderek  kuralcı,  monoton  ve  baskıcı  hale  geldi.  Bu  dönemin  havasını  daha  iyi 

anlayabilmek açısından F. Taylor un ideal işçiye ulaşabilmek için verdiği öğütleri 

gözden geçirmek yerinde olacaktır. Taylor’a göre ideal bir işçi

 

1-



 

Bir  işi  yapmak  için  ‘en  iyi  tek  yolu’  bulmak  amacıyla  zaman  ve  yöntem 

araştırması kullanın. En iyi yöntem günlük üretimi en yüksek ortalama düzeye 

çıkaran yönetim anlayışıdır. 

2-

 

İşçiler her iki el hareketlerini anında doğal olarak yapabilir hale gelmelidir.  



3-

 

 İşi  en  iyi  biçimde  ve  en  hızlı  biçimde  yapabilmesi  için  işçiyi  özendirin,  bu 



amaçla bütün aletlerin yerleri sabit ve tanımlanmış olmalıdır.  

4-

 



İşçiye  verilen  ücret  ile  onun  performansı  arasında  yakın  bir  ilişki  olmalıdır. 

İşçi standart üretim düzeyine eriştiği zaman, günlük ücret dışında belirli bir ek 

prim verilerek motive edilmelidir.(Bozkurt,V. 1997:53) 

 

  



Tüm  bu  iş  ve  işlik  dışı  alanlara  hâkim  olan  katı  belirlenimciliğin  ardından  gerek 

1930’lu yıllardaki Ekonomik Bunalım gerekse 1979’daki petrol krizi işçinin sadece 

bir  üretici  değil,  üretim  faaliyetleri  dışında  birer  tüketici  haline  gelmesi  gerektiği 

gerçeğini bir kez daha gözler önüne serdi. Bu dönemlerin ardından bizimde makale 

içinde temel sorunsal aldığımız; boş zamanın aslında adından anlaşıldığı gibi boş 

(fail  olunmayan)  bir  zaman  dilimini  olmaktan  çıkarılması  ve  kapitalist  yazın 

tarafından bir yapı bozuma uğrayıp kişileri her daim birer tüketici olarak algılaması 

dönemi başlamıştır. 

 

KAPİTALİZM VE BOŞ ZAMAN 

Bir üretim sistemi olarak kapitalizm, büyük ölçüde özel mülkiyete, bireysel/özgür 

girişimciliğe  ve  üretim  araçlarının  denetlenmesine  dayanır.  Bu  sistemde  önemli 

olan  piyasa  rekabeti  yoluyla  kârı  maksimize  etmektir.  Bireysel  emek,  piyasa 

koşulları  ölçeğinde  özgür  dolaşıma  sahiptir.  Kapitalist  çalışma  düzeni,  formel, 

metodik,  verimliliği  artırma  gayesi  güder.  Bunun  için  de  çalışanın  emeği  (fiziki, 

zihinsel/entelektüel), kapitalist amaçlara hizmet edecek ölçüde maksimum düzeyde 

değerlendirilir (Rojek, l995:12). 

 

Üretim ve tüketim birbirinin devamı gibi görünen, birbiriyle süre gelen iki süreçtir. 



Ancak  Sanayi  Devrimi  ve  ardından  yaşanan  süreç  içerisinde  bu  iki  kavram 

birbirine ters iki kutup halini almıştır. Üretim tüketimden tamamen vazgeçilen bir 




zaman  dilimi  tüketimde  aynı  şekilde  üretimin  olmadığı  bir  zamana  dönüşmüştür. 

Kapitalist  yazını  üç  farklı  döneme  ayırarak  incelemek  Püritanizmden  Hedonizme 

dönüşen yapıda boş zamanın değişen rolünü anlamamızda  yardımcı olacaktır. Bu 

dönemlerden  ilki  erken  kapitalist  dönem  diyebileceğimiz  Sanayi  Devriminin 

öncesini  ve  ilk  yıllarını  kapsayan  üreticiye  bütün  maddi  ödemelerin  kısıtlandığı, 

insanların  zorla  çalıştırıldığı,  yoğun  bir  emek  sömürüsünün  yaşandığı  ‘vahşi 

kapitalist’  dönemdir.  İkinci  dönem  ise  kapitalizmin  biraz  daha  esnekleşerek  ve 

küreselleşerek  kendine  yeni  hammaddeler,  yeni  pazarlar,  yeni  montaj  atölyeleri 

aradığı dönemdir.  Üçüncü dönem ise, üretim bolluğunun artık bir krize yol açtığı, 

gerek  yeni  pazarların  gerekse  yeni  sömürülerin  bu  duruma  çare  üretemediği  son 

çare olarak Keynesyen politikalara başvurularak bir zamanların proletaryasına para 

yüzü göstererek onun birer tüketiciye dönüştürme aşamadır.   

 

Sermaye,  Sanayi  Devrimiyle  başlayan  birinci  döneminde  çalışma  saatlerini  uzun 



tutup,  kol  gücünü  sömürerek  kendini  ikame  etmiştir.  Bu  dönem  sanayileşmede 

rekabetin  başladığı  büyük  sanayi  kentlerinde  ard  arda  fabrikaların  kurulduğu 

kitlesel üretim rejiminin hâkim olduğu ve çalışma hayatına çocuk ve kadın işçilerin 

dâhil  olduğu  aşamadır.  Erken  kapitalist  dönemde,  “bir tür  çalışma  kampı”  havası 

egemendir  ve  yaşamın  temel  unsuru  kıyasıya  bir  çalışmadır.  Endüstriye  dayalı 

toplumsal  düzen,  bireylerin  enerjilerini  işe/çalışmaya  yönlendirirken  onların 

disiplinli,  itaatkâr,  dakik,  düzenli  ve  aktif  özneler  olmasını  da  sürekli  kutsar. 

Püritan  etik  ve  Taylorist  ilkelere  göre  biçimlenmiş  kapitalist  çalışma  ve  yaşama 

düzeninde  insanların  çok  çalışması,  aktif,  itaatkâr,  metodik  ve  sorumlu  bireyler 

olmaları gereği, bir iç dürtü olarak bireyi yönlendirir (Kelly-Freysinger, 2000: 45-

46). 

 

İkinci dönemde bir otomobil üreticisi olan Henri Ford’un öncülüğü yaptığı üretim 



sürecine  akan  bir  bandın  dahil  edilmesini  ifade  eden  Fordist  çalışma  metodu  ile 

birlikte  üretim  fetişizmi  aynı  zamanda  bir  üretim  krizine  yol  açmış  ve  yeni 

pazarlar/tüketiciler  aranmaya  başlamıştır.  19.  asrı  bu  derece  çalkantılı  bir  dönem 

haline getiren üretim ve birikim sistemleridir. Var olan bu aşırı birikim krizinin ilk 

önce kitlesel üretim rejimi esnekleştirilmeye çalışılarak kişiye özel hale getirilmeye 

çalışılmış,  sahip  olmanın  /  tüketmenin  cazibesi  arttırılmaya  çalışılmıştır.  Bu 

dönemde  kitlesel  üretim  rejimi  terk  edilmiş  yerine  daha  kişisel/biricik  bir  tavra 

sahip  olan  post-fordist  üretim  rejimi  takip  edilmiştir.  Bu  üretim  rejimi  gereğince 

sanayi  kitlesel  olmaktan  çıkmış  ve  üretilen  ürünler  bireyselleşmiştir  dolayısıyla 

üretimin  masrafı  artmış  ve  sanayi  devrimin  başlangıcında  peş  peşe  fabrikaların 

açılan  Londra,  Chicago  gibi  birçok  işçiyi  barındıran  kentlerdeki  fabrikalar  birer 

birer  sermayesini,  emeği  daha  ucuza  satın  alabileceği  kıtalara  taşımıştır.  Fordist 

üretim  metodundan  Post-Fordizme  geçişin  günümüzdeki  en  büyük  örneği  Coca 

Cola  firmasıdır.  Firma  kuruluşundan  bugüne  keskin  bir  tutumla  ürün  ambalajları 

konusunda  kendine  bir  standart  oluşturmuş  ve  bu  şekilde  bugünlere  gelmiştir. 

Günümüzde  ise  aynı  firma  ürünlerin  üzerine  isimler  yazarak  ürünlerini  kitlesel 

değil  bireysel  olarak  üretilmiş  hissi  vererek  pazarlamaya  çalışmaktadır.  Aynı 

zamanda  yeni  pazar  arayışları  devam  etmiş  birçok  ülke  kendi  sömürülerini 




oluşturmuştur.  Tüm  bunlar  olurken  Endüstri  Devrimiyle  altın  çağını  yaşayan 

kentlerdeki  işsizlik,  Endüstrinin  kentsel  hayata  yaşattığı  olumsuzluklar  bahane 

edilerek  makyajlanmıştır,  büyük  kentlerin  dışına  atılarak  azgelişmiş  ülkelere 

aktarılmıştır.  Bir  dönemin  kalifiye  Londralı  işçileri  artık  üretimin  Hindistan’a, 

Çin’e  kaymasıyla  birer  işsiz  haline  gelmiştir.  Artık  mega  kentler  endüstrinin 

dumanlı havasından uzak kişisel hizmet sektörüne doğru ilerleyecektir. 

1.Dünya  Savaşının  ardından  dünya  yeniden  büyük  bir  ekonomik  bunalıma 

sürüklendi. 1929 dünya ekonomik krizi iki büyük savaş arası dönemde yaşanan ve 

sonuçları itibariyle son derece önemli gelişmelere yol açan olaylardan biridir. Kriz 

özellikle  endüstrinin  filizlendiği  Batı  toplumlarında  başlayarak  tüm  dünyaya 

yayılmıştır. Kriz, her ne kadar borsa, bankacılık, ticaret sektörlerinde olsa da krizin 

olağanüstü boyutlara ulaşan işsizlik gibi sonuçları da görünmüştür. Mevcut krizin 

aşılması  ve  piyasanın  sürekli  ve  dengeli  akışını  sağlamak  adına  ABD’de  ‘New 

Deal’  adlı  kapsamlı  bir  ekonomi  programı  hayata  geçmiştir.  Bu  doktrin,  klasik 

liberal/kapitalist  (  laissez-faire)  anlayışından  bir  kopuşu,  A.  Smith’  in  deyimiyle 

devletin  görünmez  bir  el  olarak  ekonomiye  müdahalesinin  başlangıcını  ifade 

etmektedir. İleride Tüketim Toplumu’nun temellerini oluşturacak olan Keynesyen 

tam  istihdam  politikalarıyla  tanışmamız  da  bu  zamanlara  tekabül  etmektedir. 

Keynes,  bir  işçiyi  mümkün  olduğunca  yüksek  verimli  kullanmamızı  öğütler 

Taylor’ un aksine bir işi mümkün o 

lduğu kadar küçük aşamalara ayırmamızı ve her aşamaya birer işçi yerleştirmemizi 

öğütler.  Bu  durumda  işçi  sayısında  oluşacak  artış,  işçilerin  özenle  seçilmesine 

olanak sağlayacak aynı zamanda çalışanlarda birer tüketici olabilecektir. (Ayrıntılı 

bilgi için bknz: Raucway, 2008) 

 

Üçüncü  safha  da  ise  adına  ister  ‘Tüketim  Toplumu’  diyelim  ister  ‘Post-modern’ 



toplum  diyelim  ihtirasların  ihtiyaç  olarak  tanımlandığı  ve  sahip  olmanın  sınır 

tanımazlığıyla var olan bir dönemdir. Baudrillard’ a göre (2006) Tüketim Toplumu 

için  en  önemli  şey  simgelerdir.  Tüketim  toplumu  simgelere  oldukça  fazla  değer 

verir. Bir simgenin değerli olabilmesi için de simgenin yok olabilmesi ve ardından 

onu  takip  edecek  simgelerin  oluşturulabilmesidir.  Her  ne  kadar  işçinin  de  birer 

tüketici  olabileceği  kavramı  Henri  Ford’  un  fabrikasında  çalıştırdığı  işçilere  bir 

arabaya sahip olabilecek derece ücret ödemesinden bu yana süregelse de bu süreç 

sanayi/üretim  sektöründen  hizmet  sektörüne  geçişle  parlak  yıllarını  yaşamaya 

başlamıştır.  Kapitalizm  bir  üretim  sistemi  olarak  çalışma  kadar  boş  zamanı  da 

organize  etti.  Çalışmayı  katı  bir  kodlanmışlık  içine  hapsettiği  gibi  boş  zamanı  da 

terminolojik  anlamından  sıyırarak,  kârlı  bir  alan  olarak  düzenleme  çabası  içinde 

oldu.  Bu  bağlamda,  boş  zamanlar,  birey  inisiyatifinden  uzaklaşarak,  kurumsal 

aygıtlar ve araçsal hegemoninin etkisine girdi. Boş zaman, artık bireysel dinginlik, 

düşünsel derinlik ve özgür tercihlerin zamanı değil, kapitalizmin kârı artırmak için 

ürettiği  metaların,  kurgusal  yaşam  deneyimlerinin,  alışveriş  etkinliklerinin,  paket 

eğlencelerin, medya gösterimlerinin ve kaçışçı eğilimlerin adresi haline geldi. 




Endüstriyel  üretimde,  makinelerin  merkezi  rol  üstlenmeleri,  çalışma  sürelerini 

aşağı çekerken boş vaktin artmasını sağladı. Boş zamanın artışı teknolojik gelişme 

ve üretim artışıyla bir gelişim gösterdi. Teknolojik gelişmeyle üretim hem seri hem 

de kütlevi bir karakter kazandı. Emek, zaman ve insan gücü daha az kullanılmak 

suretiyle  daha  fazla  üretim  mümkün  hale  geldi.  Üretimde  makinelerin  etkin 

kullanılması  aktif insan  gücüne  olan  gereksinimi  azaltarak  bireyin  daha  çok  sevk 

ve  idareyi  sağlayıcı  fonksiyonunu  ön  plana  çıkardı.  Bu  durum  çalışma  süresinin 

kısaltılmasını  da  beraberinde  getirdi.  Çalışanlar  için  boş  zaman  hayati  bir  yaşam 

hakkı  haline  geldi.  Özellikle  sıkıcı/monoton  işlerde  çalışanlar  için  boş  zaman, 

soluklanmak  ve  çalışma  için  gerekli  enerjiyi  depolamak  için  hayati  bir  önem 

kazandı.  Aynı  çalışma  ortamında  uzun  süre  çalışmak  monotonluk  ve  iş  ortamına 

yabancılaşmaya  neden  olduğundan  bundan  kurtulmak  için  boş  vakte  olan  ihtiyaç 

arttı. Kapitalist sistem, emeğin yeniden üretimi için, çalışanların iş dışı yaşamlarını 

da  düzenlemeye  çalıştı.  İş  dışı  alanı,  tüketme  performansını  maksimize  edici  bir 

noktada  tutmak  için,  bir  tür  tüketim  üssü  olarak  organize  etti.  Bu  noktada,  boş 

vakitler, kapitalist sistem için bulunmaz bir pazarı haline geldi. 

 

Kapitalizm  artık  “kendi  ekonomik  çıkarları  nedeniyle  herkes  için  daha  fazla  boş 



zaman  istemek  noktasındadır;  ancak  yine  aynı  nedenlerle  bu  zamanı  ‘boş’ 

bırakmaya  da  niyetli  değildir.  Şimdi  kapitalist  sistemin  temel  hedeflerinden  biri, 

belki  de  en  önemlisi,  ister  toplumsal  mücadeleler  isterse  doğrudan  teknolojik 

ilerlemeler yoluyla yaratılmış olsun, her türlü boş zamanı ‘fethetmek’ tir ” (Argın, 

l992:36).  Kapitalist  sistem  için  boş  zamanlar,  artık  bir  dinginlik,  arınma  ve  de 

tüketme  zamanıdır.  Hem  çalışmayı  yeniden  üretmek  için  hem  de  artan  üretimin 

tüketmek  için  ihtiyaç  duyulan  bir  zamandır.  Boş  zaman,  bir  yandan 

çalışmaya/yorgunluğa  dayalı  patolojinin  sağaltımı  bir  yandan  da  artan  üretimin 

emilmesi için işlevsel bir alandır. Boş vakitler böylelikle, kapitalist çalışmanın bir 

karşıt  kutbu  olarak  yine  kapitalist  isterler  yönünde  organize  edilmektedir.  Bu 

zamanın  belirleyici  niteliği,  birey  güdümlü  ya  da  bireysel  iktidara  dayalı bir  alan 

olmaktan çıkarak, kârı maksimize etmeye yarayan, kapitalist etiğin egemen olduğu 

“kurtarılmış bir alan” haline gelmiş olmasıdır. 

 

 



ÇALIŞMA OLGUSUNA ELEŞTİREL SÖYLEMLER VE BOŞ ZAMAN 

Lafargue’nun  boş zamana ilişkin görüşleri, özellikle l9.yüzyılda kapitalist 

etiğin  çalışmayı  kutsayan,  yaşamın  öznel  zevklerinden  yararlanmayı  dışlayan, 

eğlenceyi  ve  hazzı  küçümseyen  paradigmasını  sarsacak  bir  dinamizme  sahipti. 

Lafargue, “Tembellik Hakkı” (1999) adlı eserinde çalışma denilen çılgınlığa karşı 

çıkmakta  ve  çalışma  sürelerinin  azaltılarak,  günde  en  fazla  üç  saatle  sınırlı 

tutulmasını savunmaktadır. Geriye kalan zaman ise, insanların yaratıcı etkinliklerde 

bulunmaları  için  serbest  bırakılmalıdır.  Lafargue,  burjuvazinin  ancak  çalışanın 

yaşamaya  hakkı  olduğu  şeklindeki  “çalışma  hakkı”  prensibini  eleştirir  ve 

“Tembellik Hakkı” adı altında “boş zaman hakkı’ nı savunur. Ona göre emekçiler 

günde  l4-l6  saat,  çok  güç  koşullarda  çalışarak,  tüm  insani,  moral  ve  sanatsal 



yaratıcılıklarını  yitirmektedirler.  Bu  durum  onların  varoluşsal  bilinçlerinin 

aşınmasına  ve  erk  sahiplerinin  üzerlerindeki  denetimin  kurumlaşmasına  yol 

açmaktadır. Lafargue, makinenin insana özgürlüğünü bahşeden bir tanrı olduğunu, 

onu  zor  ve  yıkıcı  çalışma  koşullarından  uzaklaştırdığını,  özgürlük  ve  boş  zaman 

olanağı  sunduğunu  belirtmektedir.  Lafargue’ya  göre  makinelerin  etkili  kullanımı 

sonucu, çalışma süreleri azalacak ve bu durumda “toplumsal hiyerarşi, bölüşüm ve 

organizasyonda  radikal  değişmeler”  meydana  gelecektir.  Lafargue’nun  temel 

kaygısı, bireyin fiziksel ve zihinsel potansiyelini başkası için değil, kendisi için ve 

erk  sahiplerinin  üzerlerinde  kurduğu  denetimi  ortadan  kaldırma  yönünde 

kullanmalarıdır ( Lafargue, l999:112).  

 

Russell  da,  benzer  şekilde,  “Aylaklığa  Övgü”  (1990)  (In  Praise  of  Idleness)  adlı 



eserinde modern çalışma kavramına eleştiri getirir. Bu çalışmasında Russell, emek 

yoğun kapitalist çalışma düzenine tepki olarak aylaklığın hiç de olumsuzlayıcı bir 

değer  içermediği  aksine,  hayattan  ve  insansal  olandan  yana  bir  tavır  olduğunu 

vurgular.  Bu  bağlamda,  Russell  çalışma  sürelerinin  azaltılmasını,  çalışmanın, 

kişinin  yazgısı  ve  yaşamının  tek  belirleyeni  olmaktan  çıkartılması  gerektiğini  ve 

boş vaktin artırılmasının bir insanlık hakkı olduğunu ileri sürer. Russell’e göre boş 

vaktin  artması,  kültürel  gelişmeye  hizmet  edecektir.  Russell,  makinelerin 

etkinliğinden yararlanmak suretiyle çalışma saatlerinin azaltılmasını ve dört saatle 

sınırlı  hale  getirilmesini  önerir.  Ona  göre  daha  iyi iktisadi  örgütlenme  daha  fazla 

boş vakte yol açacaktır. Bu ise sonuçta insansal gelişmeye hizmet edecek, makul 

ölçüde maddi rahatlık sağlayacaktır (Russell, l990:111). 

 

Russel’a göre, zorunlu çalışma, ancak boş zamanı zevkli kılacak ölçüde olmalıdır. 



Bitkinlik, yorgunluk meydana getirecek ölçüde olmamalıdır. Bu durumda insanlar 

çalışma yorgunu olmayacaklarından boş vakitlerinde edilgin ve yavan eğlencelerle 

yetinmeyeceklerdir.  Boş  vakit,  istemli  kamu  yararı  faaliyetlerine  katılma  şeklinde 

değerlendirilecek,  bu  da  zorunluluk  ve  bağlayıcılık  dışı  özgürlükçü  eğilimleri 

besleyecektir.  Kadın  ve  erkekler  daha  mutlu  yaşama  imkânına  sahip  olacaklar, 

sevgi,    özveri,  hoşgörü  vb.  erdemler  sosyal  hayata  egemen  olacaktır.  Çalışmanın, 

makinavari  çalışmanın  bireyden  götürdüklerini  ikame  etme  adına,  boş  zaman, 

insansal gelişime kapı aralayıcı bir aylaklık içinde geçirilmelidir (Russell, 1990:23-

24). 

  

 



İki  yazarında  belirttiği  durum  aslında  başıboşluğa  övgünün  ötesinde  mevcut 

çalışma  sistemine  eleştirileri  barındırmaktadır.  İki  yazarda  insanın  çalışmasına 

üretmesine karşı bir tavır sergilememektedir. Ancak mevcut üretim sistemi insanı 

insani duygularından uzaklaştırarak makinenin bir uzvu haline getirmektedir. Marx 

(2011)  proletaryanın  yabancılaşmasından  bahsederken  yalnızca  emeğin 

kapitalistler  tarafından  sömürülmesine  vurgu  yapıyordu.  Ancak  Lafargue  ve 

Russell’ in üzerinde durdukları çalışma sürelerinin sınırlandırılması konusu her ne 

kadar kapitalist üretim sistemine uymasa dahi dikkate değer önerilerdir. 

 



Richard Sennett her ne kadar boş zaman olgusunun üzerinde fazla durmamış olsa 

da,  özellikle  ‘Karakter  Aşınması’  (Sennett,  2008)  adlı  enfes  eserinde  yeni 

kapitalizmde  işin  kişilik  üzerindeki  etkilerine  karşı  sarsıcı  eleştiriler  getirmiştir. 

Her  ne  kadar  Sennett  üretim-tüketimi  birbirinden  ayıran  farklı  zaman  dilimleri 

tasavvur etmese de çalışma etiğine geliştirdiği radikal eleştiriler bakımında oldukça 

önemlidir.  Sennett  kitabında  modern  risk  kültürünü  ele  alarak  hareketsizliğin 

başarısızlık  olarak  adlandırıldığı,  sabit  kalmanın  ise  ölümle  eşdeğer  olduğu  bir 

dünyada  olduğumuzu  belirtir.  Sermayenin  bu  denli  sabırsızlığının  en  büyük 

nedeninin yine insanlar üzerinde olduğunu söyler. Sennett, bu denli hızla hareket 

eden  çarkların  arasında  üniforma  ile  tulum  arasına  sıkışıp  kalmış  her  daim 

başarısızlığın sonucunda aşağılanma korkusuyla disipline edilen bireyin serüvenini 

anlatmıştır.  Klasik  çalışma  kültürünün  rutinliğine  karşı  başlatılan  isyan,  yeni 

kapitalizmin çalışma  yazınını re-organize etmesiyle ‘esneklik’ adı verilen anahtar 

bir kavram ortaya çıkardı. Sennett’ e göre büyük vaatlerle yeni çalışma hayatımızın 

temeli haline gelen bu esneklik aynı zamanda bireylerin kendine yabancılaşmasını 

sağlayan, emeğin portatifleştiren, başarısızlık kâbusuyla insanları küçümsenmekle 

tehdit  eden  bir  olgudur.  Rutine  karşı  başlatılan  isyanın  vaat  ettiği  yeni  özgürlük 

sahtedir.  Kurumlarda  işleyen  ve  bireyin  yaşadığı  zaman,  esnekliğin  demir 

kafesinden  kurtulmuş  olsa  da,  yukarıdan  aşağıya  işleyen  yeni  bir  denetime  ve 

gözetime  tabidir.  Esnekliğin  zamanı  yeni  bir  iktidarın  zamanıdır.  Esneklik 

düzensizlik  yaratır,  ancak  sınırlarımızdan  kurtulmamızı  sağlamaz.  (Sennett,  R. 

2008:62) 

 

Benzer şekilde Ritzer (2000) ve Rojek ( l995), günlük rutinlerden ve sıkıcı olandan 



kaçma  adına  yöneldiğimiz  etkinlik  süreçlerinin  gerçekte  birer  tuzak  olduklarına 

vurgu  yaparlar.  Onlara  göre,  boş  zaman  ve  rekreasyon  hayatımızın 

rasyonalitesinden  kaçmaya  hizmet  etmekle  birlikte  aslında  bu  kaçışın  rotası  yine 

rasyonel,  bürokratik  ve  fast  food  restoranlarda  geçerli  prensiplerin  olduğu  bir 

dünyaya  doğrudur.  Bu  yüzden,  kaçışın  yöneldiği  noktalar da tutulmuştur  ve  tıpkı 

iş’e  ait  rasyonalitenin  orada  da  hüküm  sürdüğü,  örgütlü,  rasyonel,  bürokratik  bir 

ilişkiler  spektrumuna  hapsolmak  söz  konusudur.  Bu  çerçevede,  modern  dünyada, 

kaçışın  yöneldiği  alanlar  da  yine  rasyonalize  edildiğinden,  birey  bir  kaçıştan 

diğerine tutulmaktadır. 

 

Şimdiye kadar sözü geçen tanımlamaların farklı olarak Veblen boş zamanı, varlıklı 



sınıfın kendini sunum alanı, boş zaman etkinliklerini de birer tüketim metası olarak 

görür.  Her  ne  kadar  Veblen’in  perspektifi  farklı  olsa  da,  hedonistleştirilmiş  boş 

zamanı kavramak açısından son derece önemlidir. Boş zamana “gösterişçi tüketim” 

olgusu  açısından  yaklaşan  Veblen,  modern  toplumda  her  şey  gibi  boş  zaman 

eylemlerine  katılımın  da  nesneleştiği,  alınır  satılır  hale  geldiğini  ve  tüketim 

toplumunun  ilkelerince  belirlendiğini  ifade  eder.    Veblen’e  göre  egemen/aylak 

sınıfın malları emek verilerek elde edilmemiştir; "şiddet ve hile" ile kazanılmıştır. 

"aylak/eğlence Sınıfı” “leş” yiyicidir. Zaten "gösteriş için tüketim"  zenginlerin boş 

yaşam  tarzının  belirticisidir  (Veblen,  2005:67-87).  Veblen’e  göre,  varlıklı/aylak 

sınıfın alışkanlıkları, toplumun geri kalanları için emredici yasalara dönüşmektedir. 




Aylak  sınıf,  sahip  olduğu  ahlaki  standartlarla  toplumsal  gelişmeyi  geciktirici  etki 

yapar. Aylak sınıf, hükmedici, buyurgan ve o ölçüde de kendi dışındaki yaşantıyı 

dışlayıcı  özellik  taşır.  Veblen,  aylak  sınıfı  tanımlamada  “tutuculuk”  kavramını 

kullanır.  Ona  göre,  aylak  sınıf,  muhafazakâr  bir  sınıftır.  Ancak,  bu  tutuculuk 

öylesine  belirgin  özelliktir  ki,  bu  bir  saygınlık  belirtisi  olarak  kabul  görmektedir. 

Tutuculuk  bir  üst  sınıf  özelliği  olarak  otorite,  saygınlık,  şık  olma  ve  yenilikçilik 

olarak  görülürken;  vulgar  ve  kaba  beğeni  düzeyinde  olma  bir  alt  sınıf  özelliği 

olarak  anlaşılmaktadır.  Veblen’e  göre,  üst  sınıf  sahip  olduğu  yaşantıyı  ve 

alışkanlıkları  diğer  sınıfların  kıskanmacı  tepkimeler  göstermesine  yol  açacak 

şekilde  kullanır.  Aylak  sınıf,  varlık  ve  zenginliğini  gösterişçi  tüketim  yoluyla 

sergilemekten yana hareket eder (Eby, 1998:698-699).  

Veblen,  kapitalizmin  hedonist  ve  irrasyonel  özelliği  üzerinde  durur.  Ona  göre, 

kapitalizm, insanı haz nesnesi olarak gören bir anlayışa sahiptir. Buna göre insan, 

zevki  tüketim  yoluyla  maksimize  etme,  zahmeti  ise  çalışmayı  en  aza  indirmek 

suretiyle  minimize  etmek  ister.  Oysa  Veblen’e  göre,  bilimi,  kültürü,  teknolojiyi, 

ortaya  çıkaran,  insanı  doğanın  basit  bir  parçası  olmaktan  kurtaran,  doğayı 

değiştiren bir varlık yapan, insanın “iş yapma içgüdüsü” dür (Veblen, 2005:40-47). 

 

PÜRİTANİZM’ DEN HEDONİZM’E YENİ BOŞ ZAMAN ETİĞİ 

 

Püritanizm,  Weber’in  rasyonel  kapitalizminde  ayrıcalıklı  yer  verdiği  bir  iktisadi 

etiğe  sahiptir.  Modern  kapitalizmin  simgesi  olarak  da  görülen  püritanizm,  çok 

çalışmak/çok  üretmek  buna  karşılık,  tutumlu  olmakla  kendisini  sembolize  eder. 

Püritanizm  de,  iş/meslek,  dini  bir  yüceliğe  sahiptir  ve  sıkı  (hard)  çalışmak 

kutsanmıştır.  Ahlaki  tüm  kurallar,  bir  “fayda-kâr-biriktirme”  esprisine  göre 

biçimlenmiştir.  Bundan  dolayı  püritanizm,  ritüel  zevklerden  arınmış, 

tembelliği/aylaklığı aforoz etmiş, bedensel hazzı denetim altına almış, çalışma ve 

üretmeyi bir dini ibadete dönüştürmüştür. Tasarruf, yatırım yapmak, sıkı çalışmak, 

eğlence  ve  hazzın  yadsınması  vb.  ilkeler  bir  püritan  prototipin  belirmesini 

sağlamıştır (Bozkurt, 1998:59-60). 

 

Modern  kapitalizm,  bir  bakıma,  çalışmaya  koşullanmış  bu  kesimin  ürettiği  artı 



değer üzerinde yükseldi, sermaye birikimi, bunun yatırıma dönüştürülmesi, paranın 

dolaşımı bu yolla mümkün oldu. Püriten çileci çalışma, bir yaşam ideolojisi olarak 

belirdiğinden,  özellikle  ilk  dönem  kapitalist  toplumda,  sosyal  hayat  bu  yönde 

şekillendi. Başlangıçta kapitalizm, dinamizmini, üretkenlik, çileci çalışma, tasarruf 

ve hazzı/doyumu yadsıma anlayışından sağlıyordu. “Sanayideki çalışma düzeninin 

çalışan  kitle  üzerindeki  baskısını  ve  insanlıktan  çıkarıcı  doğasını  anlayan 

sosyalizm,  sendikacılık,  anarşizm,  feminizm  gibi  akımlar,  sanayi  toplumuna 

yetkeyle sahip çıkan ve bundan kâr sağlayan egemen kesimi suçlayarak toplumsal 

ilişkilerde değişiklik istediler. İronik olsa da kapitalizm, bu eleştirel ve kapitalizm 

karşıtı  perspektifleri  keşfetti  ve  kendisini  olumlayacak  yapıları  da  bu  akımların 

eleştirilerinden çıkardı” (Aydoğan, 2000:123-124). 

 

 Bir  makine  Mühendisi  olan  F.Taylor’un  üretimde  iş  bölümünü  arttıran,  zaman 



kaybettirici  ögeleri  ayıklayan  ve  işçi  emeğinden  olabildiğince  faydalanmayı 


öngören  bir  dizi  etkinliği  sistematikleştirmesiyle  oluşan,  Taylorizm  olarak 

tanımlayabileceğimiz  yeni  düzenlemeler  ile    şiddetli  bir  yapı  bozuma  uğrayan  iş 

hayatı  Fordist  kitle  üretimle  birlikte  tarihindeki  en  üst  aşamaya  gelmiştir.  İşin 

bilimsel örgütlenmesiyle başlayan yoğun disiplin, bant üzerinde çalışma ile birlikte 

yoğun bir denetime de tabi olunmuştur. Artık bant sistemiyle işleyen fabrikalarda 

bir denetçiye gerek kalmamıştır, işin mekanik örgütlenmesinden dolayı tüm işçiler 

birbirinden  sorumlu  /  birbirine  denetçi  durumdadır.  19.  yüzyıl  Batı  Avrupa’sında 

yaşayanlar  belki  de  tarihin  en  ağır  ve  güç  çalışma  koşullarına  tanık  oldular. 

Çalışmadan  kazanç  sağlayan,  kâr  elde  eden  çıkar  grupları  ve  patronlar,  kitlesel 

çalışmayı organize ederek endüstri toplumunu bir çalışma kampına dönüştürdüler. 

Bu zamana dek en büyük erdem kabul edilen ve yalnızca zengin ve seçkinlere özgü 

olan  tembellik,  artık  bir  hastalık  olarak  kabul  edilir  oldu.  Çalışma  kutsanmış  bir 

eylem  ve  yaşamın  temel  ereği  haline  geldi.  Taylorist/Fordist  çalışma  düzeninin 

sınır tanımaz yayılmacılığı, sonuçta, işlik dışı alanı da kendi ölçeğinde disipline etti 

ve  rasyonel  bir  örgütsel  işleyişe  açtı.  Taylorizm  sadece  üretim  süreciyle  sınırlı 

kalmadı, üretim dışı boş vakit alanları, eğlence ve tüketim aktiviteleri de Taylorcu 

mantık  tarafından  reorganize  oldu.  Bir  başka  deyişle  Taylorizm  iş  kadar  iş  dışı 

alanı  da  düzenleyerek,  boş  vakit  ve  tüketim  süreçlerini  Taylorcu  kâr/maliyet 

hesaplarına göre yeniden yapılandırdı.(Webster-Robins, 1989:334) 

 

 



Kapitalist  üretim  koşulları,  fazla  üretime  yol  açtığından  artık  püriten  etiğin 

çalışmaya koşullama anlayışında gerilemeler oldu. Çünkü fazla üretim yoğun/sıkı 

çalışmayı  gereksiz  kılıyordu.  Fazla  üretim  emilmedikçe,  çileci  etiğe  bağlılık  bir 

anlam  ifade  etmiyordu.  Bu  yüzden,  çalışmayı,  tasarrufu,  hazdan  yoksunluğu 

yücelten  püritanizm,  yeni  toplumsal  dengeler  açısından  karşıt  bir etiksel  oluşuma 

yerini  bırakmak  durumunda  kaldı.  Kapitalizm  artık  tüketimi,  aylaklığı  ve  hazzı 

yaygınlaştırmaya,  teşvik  etmeye  başladı.  Tüketmekle  varoluşu  ikame  çabasında 

olmak  yükselen  bir  değer  haline  geldi.  Statülerin  soydan/doğuştan  geldiği  sosyal 

formasyonların  yerine  mesleki  konumu,  geliri,  bilgi  ve  becerisi,  tüketimci 

performansı  ile  statü  ve  sınıfsal  konum  işgal  etmek  öne  çıktı.  İnsanlar,    bireysel 

gösteriş  ve  bireysel  hazzı  ön  plana  çıkaran  Hedonizm’i  yaygınlaştırarak, 

gösterişçi/kıskandırıcı atraksiyonlar göstererek, toplumsal temsiliyete başvurmaları 

ve bu yolla fazla üretimin içsel bir emiliminin mümkün hale gelmesi, doğal olarak, 

kapitalizmin  kendini  yenilemesini  sağladı.  Böylelikle,  gelişmiş  endüstriyel 

toplumlarda  tüketim,  bireyin  gösterişçi  tatmin  isteğinin  bir  sunumlanma  alanı 

olarak  öne  çıktı.  Bunun  için  de,  tüketmek,  normal  bir  tavır  olmaktan  çıkarak, 

çılgınca  yapılan,  bireyin  yeni  imgeler,  statüler,  prestij  göstergeleri  edindiği,  bunu 

başkalarını  kıskandırma  içgüdüsüyle  yaptığı  bir  eyleme  dönüştü.  Daha  çok 

tüketmenin,  üst  toplumsal  konum  işareti  olarak  görülmesi,  konum  yükseltme 

arayışındaki  kesimin  gösterişçi  tüketim  sembolleri  kullanmasına,  sahiplik 

durumunu  abartılı  şekilde  sergilemesine  yol  açtı.  Meta  ve  tüketimci  performans, 

başkalarından üstün olma aracı olarak işlev görmeye başladı. 

 



Kapitalist sistem, iş sürecinde ürettiği yabancılaşma, stres ve şizoid patolojiyi, bu 

kez boş vakti kullanmak suretiyle, bu alanı bir gevşeme üssü olarak konumlamakla 

sağlamaya  çalışıyor.  Deleuze  ve  Guattari  (l990)’nin  söyledikleri  gibi,  kapitalizm, 

kendi  ürettiği  çelişki  ve  bunalımlar  sayesinde  yeni  açılım,  soluklanma  noktaları 

keşfetmekte  ve  bunu  yine  kapitalist  süreğenlik  için  kullanmaktadır.  Boş  vakit  bu 

süreçte yine maksatlı kullanıma, pragmatik amaçlara, kurumsal iktidarlara hizmet 

edecek şekilde kullanılmış olmaktadır. 

 

Zaten,  kapitalizm  her  şey  gibi  boş  vakti  de  pazar  payı  yüksek  bir  alan  olarak 



organize  etmiştir.  Mamul  madde  kadar  kapitalizm  ürettiği  bunaltıyı  da 

metalaştırarak alış/satış nesnesi haline getirmiştir. Argın’ın da ifade ettiği gibi, “her 

şeyi  pazarlayan  kapitalizm,  şimdi  artık  kendi  krizini  de  ‘metalaştırarak’ 

pazarlamaktadır.  Başka  bir  deyişle  kapitalizm,  bir  taraftan  bunalım  üretirken,  bir 

taraftan da bunlara geçici çözümler sunmaktadır. Şimdi sistem ‘kurbanları’na şöyle 

seslenmektedir:  ‘Çalışma  mı?  evet  çok  sıkıcı;  ama  üzülmeyin,  dışarıdaki  Pub’lar 

sizin  hizmetinizde, için  ve  unutun.  Azgelişmiş  ülkelerin ucuz  ve  egzotik  sahilleri 

ayağınızın  altında  güneşin  altına  uzanın  ve  kendinizi  bırakın;  işte  özgürlük  bu, 

unutmak  ve  kendini  bırakmak.  Hatta  bu  bile  fazla.  Birçok  araştırmanın,  hemen 

hemen bütün toplumlarda, boş zaman etkinliklerinin artan bir biçimde ev-merkezli 

hale  geldiği  ve  başta  televizyon  olmak  üzere,  medyanın  güdümü  altına  girmiş 

olduğunu  gösterdiği  düşünülürse,  kapitalizmin  insanlara,  boş  zamanlarında  evde 

oturup,  ellerindeki  alet  ile  istedikleri  kanalı  ‘seçme’  olanağı  sunarak,  ‘uzaktan 

kumandalı  bir  özgürlük  alanı’  yaratmış  olduğunu  bile  söyleyebiliriz.  Bu  nedenle, 

şimdi  kapitalizme  karşı  mücadele emek  süreçlerinin radikal  eleştirisi  kadar,  belki 

daha  fazla,  ‘boş  zaman’  süreçlerinin  radikal  eleştirisini  içermek  zorundadır” 

(Argın, l992:27-28). 

 

SONUÇ 

Kapitalizm  günümüz  toplumsal  haytını  iki  farklı  bölüme  ayırdı.  Bunlardan  ilki 

üretim  zamanı  olurken  diğeri  ise  üretimden  arta  kalan  zamanlarda  yapılan 

tüketimden  oluşmaktadır.  Boş  zaman  kavramının  yüzyıllar  önce  insanlık  için  ne 

ifade ettiğini tam olarak bilmek mümkün değildir.  Bu zaman dilimine gerek Antik 

Yunan gerekse Sanayi Öncesi dönem düşünürlerinden aldığımız bilgilerle yer yer 

bir soyluluk göstergesi olarak belirse de  ‘bireyin kendi tasavvurunda olan zaman’ 

demek  yanlış  olmayacaktır.  Günümüz  boş  zamanı  ise  bireyin    zaman  üzerinde 

aidiyetinin  bulunmadığı  sınırları  çizilmiş  bir  alandır.  İnsanlık  var  olmaya  devam 

ettikçe  üretim  ve  tüketim  ilişkileri  de  yeni  formlar  eşliğinde  devam  edecektir. 

Kapitalizm yalın bir üretim biçimi olmanın ötesinde insanların duygu, düşünce ve 

zaman tasavvurlarını da organize etti. Feodal ve Feodal öncesi toplumlarda üretim 

döngüsel  (mevsimsel)  bir  periyotta  gerçekleşiyordu,  sınaî  kapitalist  üretimin 

ardından üretim doğrusal (sürekli) bir perspektifte yol almaya başladı. Ne yazık ki 

Feodal  dönemde  bir  lüks  olan  tüketim  sanayi  döneminde  bir  ihtiyaç,  endüstri 

sonrasında  ise  vazgeçilmez  hale  geldi.  Bugün  ihtirasların  ihtiyaç  olarak  servis 

edilmesi herkesin onayından geçmiş bir durum.  




 

Boş  zaman  kavramının  anlamsal  sorunu  dışında  içerdiği  diğer  bir  sorun  da 

bireylerin  boş  zamanlarını  kullanırken  ekonomik  sistemin  kendilerine  empoze 

ettiği  tüketim  görevini  yerine  getirmek  zorunda  kalmalarıdır.  Diğer  bir  ifade  ile, 

bireyler  üretim  süreci  içerisindeki  görevlerini  tamamladıktan  sonra  kendilerine 

verilen boş zaman içerisinde de tüketerek ekonomik sistem içerisindeki görevlerini 

yerine  getirmek  durumundadırlar.  Bu  nedenle,  bireylerin  denetim  altına  alınmış 

olan  boş  zamanlarının  ne  olduğunun  ve  içinin  nasıl  doldurulacağının  da  denetim 

altına  alınması  gerekmektedir.  Bu  amaçla  da  boş  zaman  manipüle  edilmektedir. 

(Omay,  2008:142)  Manipüle  edilmiş  bir  boş  zaman  sinirli,  aceleci,  tahammülsüz 

bireyler  yaratmaktadır.  Aynı  zamanda  boş  zamanın  müdavimleri  çoğu  zaman 

üretim  tüketim  döngüsü  arasında  sıkışıp  yaşamış  olduğu  hayattan  bir  tatmin 

duygusu  alamamaktadır.  Manipüle  edilmiş  boş  zamandan  arınmak  adına; 

yaşadığımız  hayatın    temposunu  düşürmemiz,  hayatımızda  gözle  görülebilir  bir 

sadeliği  yakalamamız  ve  tüketimi  bir  ihtiras  değil  ihtiyaç  gereksinimi  olarak 

anlamlandırmak  başlangıç  için  önemli  bir  adım  olacaktır.  Bu  sayede  eski  boş 

zamanın  bize sunduklarına ve günlük hayatın anlamsal derinliğinin farkına varmak 

mümkün  olacaktır.  Aksi  halde  iş  zamanında  üretim,  arta  kalan  zamanın  tüketim 

olduğu, mutluluğun yalnızca tüketilen nesneler arasında bir nüans olarak yaşandığı 

dünya  da  bir  birey  nasıl    hayatın  öznesi  konumuna  gelebilir  ?    Aron’  un  Sanayi 

Toplumu  (1974)  adlı  eserinde  bulunduğu  çağın  öznesi  olamayanlara  atfen  bir 

cümle  geçmektedir;  “yaşının  bilincine  sahip  olmayanlar,  yaşının  ızdırabıyla  baş 

başa kalmak zorundadır”. Umarız ki Aron yanılıyordur…  

 

KAYNAKÇA 

 

 



 

Argın, Şükrü (1992), “Kapitalist Toplumda İşin ve İşgücünün Kaderi: Fordizmden 



Post-Fordizme” Birikim Dergisi, Sayı 41, İstanbul. 

 



Aron, Raymond (1974), Sanayi Toplumu, İstanbul: Boğaziçi Yayınları. 

 



Aydoğan, Filiz (2000), Medya ve Serbest Zaman, İstanbul: Om Yayınları. 

 



Aytaç, Ömer (2005), Kapitalizm ve Boş Zaman, Eskişehir: Eskişehir O.Gazi Üniv. 

Sos. Bil. Der. Cilt 6, Sayı 1, Haziran. 

 

Baudrillard,  Jean  (2006)  Sessiz  Yığınların  Gölgesinde,  İstanbul:  Doğu  Batı 



Yayınları. 

 



Bozkurt,  Veysel  (1997),  Enformasyon  Toplumu  ve  Türkiye,  İstanbul:  Sistem 

Yayıncılık. 

 

Bozkurt,  Veysel  (1998),  “Püritan  Etiğin  Sonu  ve  Post-Endüstriyel  Dönüşüm”, 



Bilgi ve Toplum Dergisi, Sayı 1, Nisan. 


 

Deleuze,  Gilles  /  Guattari,  Felix  (1990),  Kapitalizm  ve  Şizofreni  I,  İstanbul: 



Bağlam Yayınları. 

 



Eby,  Clare  Virginia  (1998),  Veblen’s  Assault  on  Time,  Journal  of  Economic 

Issues, Sept. V,32 n,3 

 

Juniu, Susana (2000),  Downshifting:Regaining the Essence of Leisure,  Journal of 



Leisure Research, v32 

 



Kelly,  John  R.  /  Freysinger,  Valeria  J.  (2000),  21  st  Century  Leisure:Current 

Issues, Boston: Allyn and Bacon 

 

Kıray,  M.  (2005),  Tüketim  Normları  Üzerine  Karşılaştırmalı  Bir  Araştırma, 



İstanbul: Bağlam Yayınları. 

 



Kraus,  Richard  (1998),  Recreation  and  Leisure  in  Modern  Society, 

Boston/London: Jones and Bartlett Publishers 

 

Lafargue, Paul (1999), Tembellik Hakkı, Cumhuriyet Gazetesi Yayınları, İstanbul 



 

Marx, K. (2011) Kapital I. Cilt,  Ankara: Sol Yayınları, (Çev: A. Bilgi). 



 

Omay, Umut (2008) “Boş Zamanın Manipülasyonu ve Çalışma, iş-Güç”, Endüstri 



İlişkileri ve İnsan Kaynakları Dergisi, Cilt 10, Sayı 3 

 



Ritzer,  George  (2000),  Büyüsü  Bozulmuş  Dünyayı  Büyülemek,  (Çev.  Ş.S.Kaya) 

İstanbul: Ayrıntı Yayınları. 

 

Raucway,  Eric  (2008)  The  Great  Depression  and  the  New  Deal:    A  Very  Short 



Introduction, Oxford University Pres. 

 



Rojek,  Chris  (l995),  Decentring  Leisure:  Rethinking  Leisure  Theory,  London: 

Sage. 


 

Russell, Bertrand (1990), Aylaklığa Övgü, İstanbul: Cem Yayınları. 



 

Sennett, Richard (2008), Karakter Aşınması, İstanbul: Ayrıntı Yayınları. 



 

Taylor, F. (2005), Bilimsel Yönetimin İlkeleri, Adres Yayınları 



 

Toffler, A. (1981), Üçüncü Dalga, İstanbul: Altın Kitaplar Yayınları. 



 

Veblen, Thorstein (2005), Aylak Sınıf Teorisi, İstanbul: Babil Yayınları. 



 

Webster,  F  /  Robins,  K.  (l989),  Plan  and  Control:  Towards  a  Cultural  History  of 



the Information Society Theory and Society, 18 



Dostları ilə paylaş:


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©genderi.org 2019
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə