Sebat eden kazanacak



Yüklə 141,34 Kb.

tarix12.10.2018
ölçüsü141,34 Kb.


 

 

 



 

SEBAT EDEN 

KAZANACAK 

 

 



 

 

 



 

 

 



Nureddin YILDIZ’ın (181.) Hayat Rehberi dersidir. 

 

 



 

 

 




Bismillahirrahmanirrahim. 

Elhamdülillahi Rabbi’l âlemin. Ve sallallahu ve selleme alâ seyyidina Muhammedin ve alâ âlihi 

ve sahbihi ecmaîn. 

Aziz Kardeşler, 

Kitabımız  Kur’an;  kıyamete  kadar  Allah’a  iman  etmiş  bütün  nesillere  yetecek  örnekleri, 

kuralları  ve  bilgileri  vermiş  bir  kitaptır.  Evet,  “Hacca  gidin.  Hac,  Allah’ın  insanlar  üzerindeki 

haklarından biridir.” demiş ama bu sene hacca gideceklerin listesini vermemiştir. Evet, “Namaz kılmak 

Allah’ın  size  emridir.”  demiştir  ama  “Namazın  rükûsunda  şöyle  eğileceksin,  onun  için  alacağın 

abdestte  suyu  şöyle  dökeceksin.”  dememiştir.  Allah  Teâlâ  izahını  Peygamber’ine  bırakmıştır  ama 

Kur’an’ımız, anlayan için her meselenin ipuçlarının bulunduğu bir kitaptır. 

Dikkatli  bakan  Kur’an’dan  çok  şey  anlar.  Yüzeysel  bakan  da  sanki  Kur’an  görmemiş  gibi 

yaşamaya mahkûm olur. 

Tekrar  ediyorum:  Kur’an-ı  Kerim’imiz  her  şeyin  içinde  bulunduğu  bir  kitaptır  ama  bu  sene 

hacca  gideceklerin  kur’ası  çıkanların  listesini  de  vermez.  Orucu  bozan  şeylerin  gıda  dökümanını 

açıklamaz  “Oruç tutun.” der. Ayrıntıları anlamak için de Peygamber aleyhisselama da kulak ver. 

Kardeşler, 

Allah Teâlâ, Bakara Suresi’nin 246. ayetiyle 252. ayetine kadar olan ayetlerde bugün mü’min 

olarak  yaşamak  isteyen,  mü’min  olarak  ölmek  isteyen,  iman  ettiği  için  yeryüzünde  nasıl  bir  hayat 

yaşayacağını anlamak isteyen her mü’mine bir ipucu vermektedir. Ayetler; bu hayatın iman etmekle 

ya da “İman ettim.” demekle herkesin cennet sebebi olmayacağını anlatan, “hayat” dediğimiz şeyin 

baştan  sona  kadar  “imtihan”  demek  olduğunu  anlatan  muhteşem  bir  örnekle  karşımızda 

durmaktadır. 

Ramazan-ı Şerif’te mukabele okuyarak veya hatimle teravih kılıp da bu ayetleri seri bir şekilde 

dinleyerek bu anlaşılmıyor olabilir ya da hatta insan, tefsir dersine bile katılıp bu ayetleri tefsir dersi 

yapan birisinden dakikalarca dinleyip kendisine bir şey anlamıyor da olabilir. Bu, Kur’an’ın eksikliği ya 

da anlatma kabiliyetinin azlığından değil bizim ilacı kullanmayı beceremeyişimizden kaynaklanıyor. 

Olay,  İsrailoğulları’yla  ilgili  bir  olay.  “Talut”  isimli  bir  zatın,  Allah  için  yaptığı  bir  cihatla  ilgili 

ayrıntıyı anlatıyor ama Kur’an İsrailoğulları’nın hatırat kitabı mı? Kur’an “İsrailoğulları” diyerek kızına 

söyleyip gelinine mi işittiriyor yoksa hikâye mi anlattırıyor tarzında bir alt yapısı olmayan bir mü’min 

hikâye olarak dinler ama “Kur’an benim kitabımdır. İlk ayetinden son ayetine kadar Rabbim bana bir 

şeyler söylemek istiyor.” diye düşünen mü’min, kendisine ders çıkarır. 

Bakara  Suresi’nin  246.  ayetinden  itibaren  Rabbimiz’in  anlattığı  şeyi,  özetleyerek  tekrar 

anlatıyım. Mesele; Musa aleyhisselamdan sonraki kuşaklar arasında cereyan ediyor. Kur’an bunu bize 

anlatıyor.  Niye  anlatıyor?  Onu  vurgulamaya  çalışıyorum.  Allah,  bugünkü  mü’mine  kitap  indirmiş. 

Bugünkü mü’min yaşasın bu kitapla diye dünkü olayı anlatıyor. Neden? Çünkü dünkü insanın ekmek 

ihtiyacı olduğu gibi bugünkü insanın da ekmek ihtiyacı var. Dünkü insanın oksijene ihtiyacı olduğu gibi 

bugünkünün de oksijene ihtiyacı var. Dünkü insanı şeytan nelerle aldatıyorduysa bugünkü insanı da 

aynı şeylerle ambalajını değiştirip aldatacak. 




Bütün dünyanın sorunları kadın, mal ve evlat üzerine kuruludur. Bu dünyada başka bir sorun 

yoktur  aslında.  Eskiden  bu  A,  B  versiyonlu  bir  sorundu,  bugün  de  b  versiyonudur.  İnsanlar  her 

hâlükarda  dünü  iyi  anlarlarsa  bugünü  iyi  yaşarlar.  Dünü  iyi  anlayamayanlar  yani  dünkü  olayları  o 

zamana ait zannedip bugün kendileri için  Allah’tan başka  bir imtihan çeşidi geleceğini zannedenler, 

yanılmış oldukları için ancak ölümle gözlerini hakikate açmış olurlar ki iş işten geçmiş olur. 

 Kardeşler,  

Musa  aleyhisselamdan  sonra  İsrailoğulları’nın  içinde  ciddi  sorunlar  oluştu;  bölündüler, 

parçalandılar.  Başkaları  gelip  onları  ezdi  geçti.  Zulmettiler,  zulüm  gördüler.  Peygamberlerini 

öldürdüler.  Tarihleri  kabarık  ve  facialarla  dolu  bir  millet.  Şimdi  bunlar,  o  zamanki  mevcut 

peygamberlerinden bir tanesine gidip “Şimdi biz filanca milletten çok zulüm görüyoruz. Başımızda bir 

lider olsa. Allah madem bizi kulu olarak seçti, bir lider tayin etsin bize. Bu liderin etrafında biz de gidip 

hakkımızı  arayalım.”  deyivermişler.  Peygamberleri  de  onlara  demiş  ki:  “Allah,  Talut  isimli  bir 

delikanlıyı  sizin  lideriniz  tayin  etti.  Onun  peşinden  hadi  çıkın  bakalım.”  Yani;  onlar  böyle  bir  arzuda 

bulundular,  “Çok  siyasi  baskılar  altındayız,  böyle  bir  baskı  altında  biz  yaşayamıyoruz.  Bize  bir  lider 

tayin et.” diye peygamberlerinden ricada bulundular. 

Peygamberleri de Talut isimli bir genci onların başına getirdi. İlk itirazları çok kötü oldu. “Bu 

defa yakışıklı bir tip değil bir defa.” dediler. “Parası da yok, bunun peşinden niye gideceğiz?” dediler. 

Böylece  asıl  tıhniyetlerinin  “keyif  üzerinde  yaşamak,  herhangi  bir  eziyete  katlanmadan  dünya  ve 

ahireti kazanmak” olduğu ortaya çıktı. 

Uzatmadan anlatalım. Peygamberleri de onlara “Bunun peşinden gideceksiniz, bu size yeteri 

kadar kerametler gösterecek. Peşinden gidin.” dedi. Nihayetinde lütfedip(!) Talut’u lider olarak kabul 

ettiler. Sonra da Talut, büyük bir ordu kurdu. Bu, bizim Mescid-i Aksa’dan Ürdün’e doğru olan bölgeye 

gelecekler.  Bu  Irak  havzasında  onlara  baskınlar  veren  ve  zayiata  sebep  olan  devletle  savaşacaklar 

şimdi. 


Rakamlar  net  değil  ama  tahmini  bir  rakam olarak  bin  kişilik  bir  ordu  kurdular.  Talut  onlarla 

yola  çıktı.  Güneşin  altında  yolculuk  yapıyorlar.  Günlerce  kurak  arazilerde  yol  aldılar.  Nihayet  Ürdün 

Nehri’ne  doğru  yaklaştıklarında  Talut  dedi  ki:  “Bakın  arkadaşlar,  biz  susuz  bir  yoldan  geliyoruz.  Bu 

kuraklığımızın  bize  sıkıntı  olduğunu  Allah  biliyor,  biz  de  biliyoruz.  Zaten  kuraklıktan  ve  susuzluktan 

iyice çatladık ama önümüze bir nehir çıkacak. Bu nehirden su içmeyeceksiniz. En fazla bir avuç su alıp 

içebilirsiniz.  Eğer  içerseniz  bu  oyun  bozulur.”  dedi.  Onlar  da  “He  he!”  dediler.  Dereyi  görünce  de 

dereye atladılar. 

O,  “bir  avuç”  demişti;  onlar,  “bir  kova”  anladılar.  İçebildiği  kadar  içtiler.  Çok  az  bir  grup 

kaldılar  yani;    bin  kişiydiler,  yirmi-otuz  kişiye  düştüler.  Böyle  kabul  edelim.  Yani  binden  beşe,  ona 

kadar düştüler. Hepsi kovalarla su içtiler. Su içince de camışların su içip güneşin altında gerildiği gibi 

“Kıpırdayamıyoruz Talut, kaldık burada.” dediler. Fıçı gibi oldu her biri. “Su içenler bu tarafa geçsin.” 

dedi. 


Arkadaşlar, 

Kur'an’dan  okuyoruz.  Şu  anlattıklarım  ikinci  cüzün  yirminci  sahifesinde.  “Burada  kalın  siz.” 

dedi.  “Şu  beş-on  kişi  mi,  su  içmediniz?  Gelin  benimle.”  dedi.  Kendisi  de  su  içmedi  ve  yola  devam 

ettiler. Calut isimli düşmanlarıyla karşılaşınca da

 

yüz kişi kalmadılar. Bin kişilik, beş bin kişilik orduyu 




perişan ettiler, galip olarak geri döndüler ama zaferi, geri gelince su içenlerle içmeyenler beraberce 

kutladılar. 

Bu  olayı  Rabbimiz  Kur’an’da  anlattıktan  sonra  “Ey  mü’minler!  Bunu  size  şunun  için  örnek 

verdim.” demiyor. Tıpkı “Rabbiniz’in sizin üzerinizde hac hakkı vardır, hacca gidin.” dediği gibi bunu 

da kapalı şekilde anlatıyor. Hacca gideceklerin listesini vermediği gibi “Bunun sonuçları da şöyledir.” 

de  demiyor  ama  Kur’an,  ders  kitabı  olduğu  için  mü’min  bunu  “İsrailoğulları’nın  bir  hikâyesi”  olarak 

değil “Allah için mü’min olarak yaşayacak insanın temel sorunu” olarak anlamak zorundadır. 

Kim, bütün kuraklığına ve içinin kavrulmasına rağmen önüne çıkan nehirlerden içmez ve sebat 

edip sabrederse Rabbi’nin imtihanını kazanır. 

Kim,  Allah  için  fedakârlıklara  katlanabilirse  onun  Allah’tan  zafer  bekleme  hakkı  vardır.  Hem 

hiçbir keyiften feragat  etmeyeceksin hem klimanın  altında olacaksın hem yemekler  de  zevki  sefana 

uygun olacak hem de istediğin gibi de tatil yapacaksın ama çocukların da muttaki, ahlaklı ve mücahit 

yetişecekler. 

Hem  tatilden  vazgeçemeyeceksin,  tatile  de  gideceksin  hem  de  geride  bıraktığın  çocuğa 

“Kur’an  ezberle  sen.”  diyeceksin.  O  seni  tatilde  bilecek,  çocuk  ise  orada  Kur’an  ezberleyecek.  Hem 

“Buradaki manzara  daha  güzel,  bu  ev  daha  iyi.”  diye  oturduğun  semti  terk  edemeyeceksin  hem  de 

“Bu çocuk ahlaksızlığa bulaşmasın.” diyeceksin. 

Kim,  bir  avuçtan  bir  fazla  içmezse  Talut’un  ordusunda  görev  o  alabilir.  Bizim  bugünkü 

nehrimiz,  belki  Ürdün  Nehri  değildir,  belki  Talut’un  ordusu  değil  ama  bu  olayı  alıp  ölçü  olarak 

kullanmalıyız. 

Kur’an kaç sahifelik kitaptır ki Bakara Suresi’nin 246 ile 250. ayetleri iki sahifedir. Kur’an’ın bu 

iki sahifesi yani Kur’an’ın neredeyse üç yüzde biri, önümüze bu örnek olarak konmuştur. 

Müslüman  bir  insan  olarak  alıp  bu  ayetlerden  kendi  evimize,  iş  yerimize,  hayatımıza,  siyasi 

çalışmalarımıza, cihat  anlayışımıza,  dernekleşmeye,  vakıflaşmaya,  bir  ev yapmak  veya  üç  tane  daire 

yapmak için kooperatif kurarken bile bu manzaraya şu Talut olayına yani “Bize bir adam getirin de biz, 

o  adam  ile  iş  yapalım.”  diyen  millete  Allah,  adam  gönderince  tipine  bakıp  “Bu  yakışıklı  değil  ha. 

Arkasından gitmeyiz biz.” diyen tıhniyetin aslında  insanoğlunun  genetiğinden kopmadığını,  herkesin 

aklında  veya  genlerinde  böyle  bir  sıkıntının  bulunacağını,  yakışıklı  liderin  daha  kolay  seçim 

kazanacağını, yanında hanımıyla dolaşan hanımını kuaföre götürdükten sonra kongreye gelenin daha 

kolay  seçim  kazanacağını,  kooperatif  başkanı  daha  kolay  olacağını  insanoğlunun  bu  ayetlerden 

çıkarması lazım ki elimizde Levh-i Mahfuz’dan gelmiş ve insan için indirilmiş Kur’an’dan istifade eden 

bir ümmet olalım. 

Eğer biz Kur’andan istifadeyi “ölülerimizi otomatik cennete göndermenin kargo ücreti” olarak 

kullanıyorsak veya “Ramazan-ı Şerif’lerde Kur’an okumak sevaptır.” diye televizyon seyretmeye vakit 

bulamadığımız zamanlarda Kur’an okuyarak Kur’an’ı değerlendirdiğimizi zannediyorsak vay hâlimize. 

Elimize  Kur’an  gibi  bir  kitap  bulunduğu  hâlde  psikologlara  gidip  gelen  ve  stresten  içerisinde 

kavrulan bir nesil bunun için olduk zaten. Elinde Allah’ın devası var. Arş’tan gelmiş reçete var ancak 

orada burada stresten ve sıkıntıdan  kavrulup  giden bir nesil  neden  olduk?  Bunun ayrıntısını  sadece 

Kur’an’daki bu örnekten bile çıkarabiliriz. 



Kardeşler, 

Netice  şudur:  Biz  Ümmeti  Muhammed’iz  aleyhisselatü  vesselam.  İsrailoğulları’ndan  değiliz,  

filan  milletten  değiliz  ama  insan  olmamız  ve  Rabbimiz’in  cennetini  isteyen  iman  etmiş  bir  nesil 

olmamız  bakımından  İsrailoğulları’yla  aynıyız.  İnsanız,  Allah  onlara  da  imanın  şartları  olarak  bunları 

gösterdi. Bize de böyle gösterdi. Yani bizim “cennet” dediğimiz şey, İsrailoğulları’ndan iman edenlerin 

gireceği  cennettir.  Onlarla  aynı  cennete  gireceğiz,  onlarla  imanımız  aynı  bizim.  Aynı  meleklere 

inanıyoruz, aynı kadere inanıyoruz, aynı Allah’ın kullarıyız. Onlardan kâfir olanlar cehenneme girecek, 

bu Ümmet’ten de kâfir olanlar cehenneme girecekler 

 Dolayısıyla Kur’an onlara ait bir olayı anlatırken biz, “onların masalları” deyip geçiştiremeyiz. 

“Onlardan  bize  gösterilmiş  örnekler.”  deriz.  Onlardan  bize  gösterilmiş  örneklerden  biri  nedir?  Çok 

büyük hedeflerin olduğu hâlde küçücük derelere takılıp kalma hastalığıdır. 

Kim, tıpkı Ramazan-ı Şerif’te öğlen de susadığın hâlde “Rabbim henüz iftar emri vermediği için 

ben orucumu bozamam.” diyebildiği gibi mü’min, üç gün veya beş gün susuz da kalsa “Şu dereden su 

içmeyeceksin.” dendiğinde  sadece avucunu doldurabildiğin kadar ağzına su atacaksın  yoksa Allah’ın 

kurtuluş  ordusu  dediği  ordunun  adamı  olamazsın  sen.  Sen  boğalar  veya  mandalar  gibi  suda  iyice 

karnını şişirdikten sonra güneşin altında geviş getirmekten başka yapacağın bir şey yok senin. 

Kardeşler, 

Bu hususu illa Talut isimli birisinin çıkıp bizi İstanbul’dan hazırlayıp Kudüs’e kadar yürütecek; 

Dicle’ye  gelince,  Fırat’a  gelince  de  “Sakın  su  içmeyeceksiniz  buradan.”  diye  böyle  bir  kopyalama 

yapmamız  gerekmiyor.  Allah,  her  gün  bizi  nehirlerin  önüne  çıkarıyor.  Faiz  önüne  çıktığında  o  bir 

nehirdir, Allah “Bundan yudumlamayacaksın.” diyor. 

Kızın tam evlenme çağına gelmiş olduğu hâlde, erkeğin bin defa dikkatini çekecek çapta bir kız 

olduğu hâlde üniversite fırsatı önüne geldiğinde o zaman o sudan içmeyecek. Bir de Allah’ın hikmeti; 

erkek çocuğu copla ders çalıştıramazsın, erkek çocuğuna yalvarıp para verirsin gitmez.  Kız çocuğu da 

masadan kalkmaz, ders çalışır ama kız çocuğunu iffetiyle okutturacağın bir yer yok. İşte bu nehirdir. 

 ُهْنِم  َبِرَش نَمَف  ٍرَهَنِب مُكيِلَتْبُم” “Önünüze nehir çıkacak, içmeyen gelecek.” diyor ya Allah, sen hâlâ 



Ürdün  Nehri’ni  mi  bekliyorsun?  İşte  nehir  o’ydu.  Nehir  o’ydu.  İmtihan  buydu.  Bunu  kazanabilen 

Rabbi’nin yardımıyla yol alır. Onu artık ne Siyonizm, ne Komünizm, ne Faşizm, Kapitalizm çökertemez 

bir  daha.  Köydeyken  şalvarlı,  sakallı,  allame,  dedesi  şöyle  bir  kişi  idin;  İstanbul’a  geldiğinde  ilk  faiz 

fırsatında nehirden kovalarla su içip bir daha da onu idrar yoluyla atamayacağın için; yirmi sene önce 

köyün mollasıydın, o faizle beraber bugün banka müdürüsün. Bugün bankalar senden soruluyor. 

Dün  “Filanca  haram  yiyor,  düğününde  bira  içti.”  diye  selam  vermeyip  köyünün  önünden 

geçmiyordun, bugün ise Allah’ın en büyük haramı faiz senden soruluyor. Neden? Çünkü Allah, senin o 

dereden bir defa içip içmeyeceğine baktı. 

İstanbul’a ilk geldiğinde şöyle bir banka müdürüyle görüşmeyi bir kereliğine denedin ya, o idi 

işte o hastalık. Bir kere, her şey bir kere oluyor zaten. Ölüm de yedi kere insanın başına gelmiyor ki? 

“On yaşında bir öldü, on dokuz yaşında bir daha öldü, yirmi sekiz yaşında bir daha öldü.” deniyor mu? 

İmanda böyle, bir kere gidiyor zaten. Allah muhafaza buyursun. 




Şu  Talut’un  ordusuna  katılıp  katılmama  sıkıntısında  eriyen  ve  erimeyen  açısından  bütün 

Ümmeti  Muhammed  olarak  biz,  bu  badireyle  karşı  karşıyayız.  Filistin’deki  mü’min  kardeşimiz  bir 

başka boyutuyla bu imtihanla karşı karşıya. Filan yerdeki mü’min kardeşimiz de petrol kuyuları olduğu 

için o çeşit imtihanla karşı karşıya. Petrolü içecek mi, kullanacak mı? Allah bunu görmek istiyor? 

Buradaki  mü’min  kuluna  imtihan  için  kızına  güzellik  vermiş,  zekâ  vermiş;  onu  öyle  imtihan 

etmek  istiyor.  Bakalım  kuaför  görmeden  meclise  çıkamayacak  çirkin  kızına  düşündüğü  kapasiteyi, 

mantığı  ve  geleceği;  dünya  güzeli  kızı  için  de  düşünebilecek  mi?  Yoksa  çirkin  kızını  Kur’an  kursuna 

Kur’an öğrenmeye, güzel kızını da doktor olmak üzere fakülteye mi salacak? Bunu görmek ister Allah, 

görmek ister. Allah, önümüze ne nehirler çıkaracak. 

Allah, sadece Talut’un yanındaki adamların önüne mi nehir çıkardı? Kimin sabredebileceğini, 

kimin de önüne nehir çıkınca midesine hâkim olup olamayacağını görmek istiyor Allah? 

“Nehre  daha  on  kilometre  var.”    E,  kaval  çalmak  kolay  o  zaman.  Susamışken  önüne  nehir 

çıktığında kim delikanlı, kim “Allah bana yeter, Rabbim beni kuraklıktan öldürmez.” diyecek, cesaretli 

kimdir;  bunu  Allah  görmek  istiyor.  Allah,  biliyor  aslında  kim  bunu  yapacak  yapmayacak  da  kıyamet 

günü  kimsenin  ağzında  geveleyeceği  bir  mazeret  olmasın  istiyor.  Yoksa  Allah,  biz  yaratılmadan 

binlerce  sene  önce  sonumuzu  biliyordu,  biliyor.

 

Neden?  Zaten  Allah’ın  bilgisi,  “olmamış  şeyleri 



bilmektir.”. İnsan da yaşamış olduğu şeyleri biliyor zaten. Allah’tır ki olmamış şeyler, olacak olsa nasıl 

sonuçlanacak onu biliyor. 

Onun  için  bizim  akıbetimizi,  hangi  derelerde  yüzeceğimizi,  hangi  derelere  de  tenezzül 

etmeyeceğimizi  Allah  biliyor  ama  kıyamet  günü  çıkıp  da  “Beni  deneseydin  ben  belki  de  hiç,  hiç 

sıkıntıya  girmeyecektim,  belki…”  “Belki”  dedirtmemek  istiyor.  “Çalışın,  Peygamber  görsün,  bütün 

mü’minler görsün, kıyamet günü milyarlarca insanı huzuruna çağırdığında ‘Senin banka hesaplarında 

binlerce sekreterin imzası var.’ diyebilmek için Allah, kimsenin gıgı çıkmasın diye bu macerayı böyle 

yürütüyor. Yoksa Allah her şeyi biliyor. 

Kardeşler, 

Demek  ki  Rabbimiz’in  cennetinde  O’nun  cemalini  göreceğimiz  günler;  bugün  önüne  çıkan 

derelere dalmayan, sabreden, sebat eden mü’minlerin ödülüdür. Her gördüğü dereye çullanan insan 

bu dünyada avans ala ala maaşından fazlasını almış olacağı için bir şey bırakmıyor ahirete. Sabreden 

mü’min,  direnen  mü’min,  yılmayan  mü’min  ve  ayakta  durmayı  becerebilen  mü’min;  Rabbinin 

karşısına iyi kul olarak dikilecek bir mü’mindir. 

Kardeşler, 

Bütün  dünya  kurulduğundan  beri  yeryüzündeki  sıkıntılar  A,  B,  C  veya  bir,  yedi,  sekiz  diye 

sayılsa hepsinin ortalamasında üç sıkıntı vardır, dedik. Yeryüzünde bir şehvet sıkıntısı var. Bu şehvet 

hep kadının üzerine yüklenir, aslında kadın dünyasından bakıldığında da erkektir bu pencerenin adı.  

Ama  teamül  olmuştur.  Sanki  “şehvet,  cinsellik”  deyince  kadın  hep  akla  geliyor.  Temel  nokta  kadın 

olduğu için; iffet, namus, ahlak kadının tacı olduğu için hep kadının üzerinden anılır. 

Hani  bazı  malzemeler  vardır.  Şimdi  filanca  şeyi  bakkaldan  istiyorsun  “Şunu  ver,”  diyorsun, 

aslında dediğin bir firmanın adı. Mesela; “mendil” demiyorsun da o firmanın adını diyorsun. O kadar 

meşhur olmuş ki ilk defa onu, o çıkarmış; ondan sonra yüz tane o malzemeden başka markalar bunu 



ürettiği hâlde sen “o” diyerek onu çağırıyorsun. Aslında kadın değil bu cinayetin sorumlusu ama kadın 

bu işin ana nüvesini oluşturduğu ve ilk hücre o olduğu için kadının üzerinden hep dünyadaki şehvet 

isimlendiriyor. 

Mesela;  “kadın  fitnesi”  diyor  hadis-i  şerif,  biraz  sonra  göreceğiz.  Esasen  “şehvet  fitnesi” 

demek istiyor. Erkekte de var bu, kadında da var ama erkek dünyaya saçılıp reklamını yapsa mesela; 

erkeğin  bedeni,  çırıl  çıplak  hâlde  bir  araba  lastiğinin  kenarına  koyulsa  şoförler  o  lastikten  bir  daha 

almazlar  ama  kadının  sadece  kolunu  kaldırıyorken  reklam  yapsa  o  lastikten  bulunmaz.  Bir  daha 

bulunmaz. Şoförler, “en iyi lastik!” diye onu ararlar. 

Yani cazibe kadının üzerinde var, erkeğin üzerinde cazibe yok. Böyle yaratmış Allah Teâlâ. Bu 

nedenle hadis-i şerifler ve Kur’an ayetleri kadından bahsettiği zaman ortak noktamızın marka ismini 

söylediği için “kadın” diyor. Erkek de bu fitnede aynı sorumluluğu taşıyor. 

Mesela;  Efendimiz  aleyhisselatü  vesselam  ne  buyuruyor?    “Benden  sonra  kadınlar  gibi  bir 

fitne  (sorun)  bırakmadım  size.”  diyor.  “Vay!  Nasıl  kadınları  bu  kadar…”  Yav,  ne  alakası  var?  On 

yaşından  itibaren  herhangi  bir  çocuk,  kadın  düşünmüyor  mu  bu  dünyada?  Eskiden  on  yaşından 

itibarendi.  Şimdi  beş  yaşından  itibaren  bir  “sevgili  mevgili”  derdi  olmayan  var  mı  veya  kadınların 

kendilerini düşünmedikleri bir dakikaları var mı? 

Hayat, kadının üzerinde dönüyor. Evet. Yeryüzünde bin çeşit gıda yiyoruz ama “Niye burada 

İstanbul’da  çalışıyorsun?”  değdiğimizde  “ekmek  kavgası”  diyoruz.  Ekmekten  başka  bir  şey  yemiyor 

musun?  Ne  yersen  ye,  adı  “ekmek”  bunun.  Ekmek  kavgası,  ekmek  kavgası…  Bir  ekmek  tutturduk 

gittik.  Allah  bilir  bir  haftadır  ekmek  yediği  de  yok,  pasta  yiyor  ama  “ekmek”  diyor.  Sembol  olmuş, 

simge hâline gelmiş. Kadın da bu demek. 

Yeryüzünde insanlığın Âdem aleyhisselamdan beri önüne çıkan nehirler, Talut’un nehirleri gibi 

hayatta  kalıp  kalmayacağımız  Allah’ın  test  ettiği  şeyler  bir;  kadındır.  İki;  paradır.  Üç;  evlattır.  Parayı 

derken  malı  da  kast  ediyoruz.    Neyi  kast  ediyoruz?  Tarla;  para  demek,  para  eden  şey  demek.  Bu, 

köyde hayvancılık üzerinden düşünülür, şehirde ev üzerinden düşünülür. 

Şunu  da  örneklendirelim.  İnsanlar  filan  seçime  girebilmek,  milletvekili  olabilmek  veya  işte 

devletin  üst  kademelerinde  söz  sahibi  olabilmek  için  birbirini  kırıyorlar.  “Yav  bu  koltukta  ne  var 

kardeşim?  Bunda  oturan  fazla  mı  yaşıyor?”  demeye  gerek  yok.  Herkes  biliyor  ki  o  koltuk  da 

nihayetinde meşin kaplamalı bir şey yani; farklı bir koltuk yok, öteki koltuklar da daha iyi üstelik ama 

o  koltuğa  oturunca  paraya  hükmediyorsun,  insana  hükmediyorsun,  insan  sana  para  getiriyor. 

Esasında  mal  var.  Mala  hükmeden  ortam,  siyaset  olunca  siyaset  değerli;  mala  hükmeden  ortam, 

mandıra olunca mandıra değerli. Çok bir şey değişmiyor. 

Bu  nedenle,  yeryüzünde  insanlığın  Allah  ile  arasının  açılmasına  en  büyük  üç  nedenden  biri 

“kadındır”  dedik.  Kadınla  neyi  kastettiğimizi  vurguladım.  Hadis-i  şerifler  “kadın”  dediği  için  kadın 

dememiz  gerekiyor.  Diğer  ikisi  de  maldır  ve  evlattır.  Allah  bir  mü’mini  kıyamet  günü  karşısına 

diktiğinde  ya  kadından  dolayı  sorun  yaşayacak  ya maldan  dolayı  sorun  yaşayacak  ya  da  evladından 

dolayı sorun yaşayacaktır. 

Binanenaleyh bu üç şeyi, dünyayı sembolize eden bu üç değeri yani; dünya hayatını, ahireti 

cennet  olarak  kazanmamıza  engel  bir  ortam  hâline  getiren  bu  üç  şey  olan  kadın,  mal  ve  çocuğu 

önümüze çıkan nehir olarak göreceğiz. 




Bol  keseden  cihat  lafları  yapıyordun.  Senin  oğlun  akil  baliğ  oldu,  sakalı  bitti;  senin  on  sene 

önceki edebiyatları nereye gömdün sen? Demek ki baba ve anne olmadan edebiyat yapmak kolaymış. 

Ne  zaman  ana  ve  baba  oluyorsun  edebiyat  dersine  bile  daha  katılamıyorsun,  bırak  edebiyat 

öğretmenliğini daha laf da anlamıyorsun, laf da konuşamıyorsun. Başkalarına kahramanlık edebiyatı 

yapabiliyorsun,  kendi  çocuğunun  önünde  “gık”  edemiyorsun.  Korktuğundan,  acıdığından;  sebebi 

önemli değil. Sebebi önemli değil ama insan mangalda kül bırakmaz, oğluna söyleyecek laf bulamaz. 

Kardeşler, 

Düğünlerde “İslam edebiyatı yapmak,  konuşmak kolay, senin kızın büyüdü “Gel bir konuşma 

yapsana.”  Unuttu,  ne  diyeceğini  unuttu.  Çünkü  insanoğlu  önüne  nehir  çıkmadan  kolay  konuşur. 

“Geliyoruuuz! İsrailoğulları’nı ezenleri ezeceğiz.” ailan ama orduyla karşılaşmadan dere bitirdi işlerini. 

Aynı ortam kıyamete kadar farklı isimler ve farklı alıntılarla bütün insanlığın karşısına çıkacak. Çünkü 

Allah, hiç kimseyi insan hakkı sonucu olarak “Şöyle bir gitsin, zavallı dünyada bir yaşasın.” diye buraya 

göndermedi. 

Kardeşler, 

Biz,  mükellef  olarak  buraya  geldik.  Mükellef  ne  demek?  Sorumlu  demek.  Hepimiz  kuluz, 

kulluğumuz bize sorumluluk yüklemiştir. Dünya yaşama yeri değildir. İmtihan yeridir. Yaşanacak yer, 

Havz-ı  Kevser’in  etrafıdır  inşallah.  Orada  yaşayacağız.  Buralar  yaşanacak  yer  değil  aslında.  Buradan 

kiralık yer tutmak bile doğru değil, bırak sen kooperatif kuracaksın, bina yapacaksın. Hele tapulu yer, 

hiç alınmaz buralardan. Buralar hep istimlâk edilmiş yerler. Allah, buraları istimlâk etmiş, dağıtacak; 

Allah buraları pamuk tarlası gibi dağıtacak. Buralardan yer alınmaz. 

Eh  bir  gün  şu,  bir  daha  insanın  susamayacağı  şekilde  su  içeceği  Havz-ı  Kevser’in  etrafında 

Muhammed aleyhisselam ve Ömer bin Hattab ile oturduğun gün, mülk almaya değer bir yere gelmiş 

olacaksın.  Dünyayı  böyle  tanımak  lazım.  Dünya  budur  ama  Rabbimiz  bize  “Bu  imtihanı,  burada 

kazanacaksınız.” dedi. 

Kardeşler, 

Dikkat ediniz! Allah Teâlâ bizi tuzağa düşürmüyor veya Allah şiddetle hem Kur’an’da hem de 

Peygamber  aleyhisselam  Efendimiz’in  hadis-i  şeriflerinde  çok  dikkat  ediniz  “Aman  bölünmeyin  ha! 

Bölünmeyin, bölünmeyin, aman beraber olun!” diyor. Sonra da Kur’an-ı Kerim “

 

اًعَي ِش ْمُكَسِبْلَي  ْوَأ ”  diyor. 



“Sizi  parça  parça  da  edebiliriz  hazır  olun”  diyor.  Neden?  Çünkü  Allah  “Bölünmeyin.”  diyor.  Neden 

diyor? “Böleceğim ben, sizi bölünmeyeceksiniz.” diyor. 

اًعَي ِش ْمُكَسِبْلَي  ْوَأ

 

 “Sizi parçalayacağız dikkat edin” diyor. Ya baba oğul beraberdik, evde iki mezhep 

olduk.  Akrabalardan  dört  mezhep  çıktı.  Siyasetten  bölünürsün,  etnik  olarak  bölünürsün,  ahlakta  ve 

farklı  görüşte  bölünürsün.  Ya  Allah  “Bölünmeyin!”  diyor.  Niye  “Bölünmeyin?”  diyor.  Böleceği  için 

“Bölünmeyin!” diyor. “Önünüze nehir çıkaracağım, içmeyeceksiniz ondan.” diyor. Mantık bu. 

Şimdi, biz şöyle diyemeyiz. Yani “Mademki mal imtihandır, bırak malı mülkü; çeksin gitsin bu 

dünyada, malsız kalalım.” asla diyemezsin. 

Peygamber aleyhisselam Efendimiz’i  Enes İbni malik radıyallahu anh  mutlu edip  sevindirdiği 

bir  pozisyonda  açmış  ellerini  “Rabbim!  Bu  Enes’e  çok  mal  ver,  çok  çocuk  ver.”  diye  dua  etmiş. 




Sevindirdiği  için  dua  ederken  başının  belası  olacak,  cehennem  olacak  bir  şeyi  ona  dua  eder  mi? 

Demek ki çok mal sahibi olmak, çok çocuk sahibi olmak bir kötülük değil. Mala çok tamah etmek, malı 

Allah’tan  çok  sevmek  ve  malın  esiri  olmak  kötülük.  Önüne  nehir  çıkacak,  bir  avuç  suyunu  alıp 

“Eyvallah!” diyip yoluna devam edeceksin, o zaman nehir sana sıkıntı vermeyecek. Kovayla su içersen, 

hortumu ağzına takar da patlayana kadar içersen; eh, o zaman helak olursun. 

Demek ki Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hiçbir şekilde ashabı kirama “Fakir 

kalın.”  demedi.  Bilakis  ne  dedi?  “Aman  aman!  Dikkat  edin,  fakirlik  diye  bir  dert  kalmayacak.  Ben 

fakirlikten  korkmuyorum,  bilakis  çok  zengin  olmanızdan  korkuyorum.  Dikkat  edin!  Dünya  tatlıdır, 

yemyeşildir. Bu dünya size açıldığı zaman vay sizin hâlinize!” diye ashabı uyarmış. 

Sonra da cümlesine bakın: “Dünya yeşildir, tatlıdır. Aman ha dikkat edin!” dedikten sonra da 

buyurmuş  ki:  “Gözünüzü  açın,  İsrailoğulları’nın  ayağı  kadın  yüzünden  kaydı.  Dikkat  edin!”.  “Bize  ne 

İsrailoğulları’ndan? Yahu geçmiş gitmiş, lanetli bir millet.” Yok canım, onlar da insandılar. 

İsrailoğulları  demek;  hepsi  namazsız,  oruçsuz,  zekâtsız,  sarhoş  demek  değil.  İçinde  ibadet 

eden insanları da vardı, dinliyorsunuzdur hele de menkıbe kitaplarından. Seksen sene şurada namaz 

kıldı,  yetmiş  sene  hiç  orucunu  bozmadı;  bu  adamlar  hep  İsrailoğulları’nın  adamları.  Öyle  dua  ettiği 

zaman  duasına  “yok”  denmeyecek  adamlar  da  varmış.  Çok  uzun  süre  yani;  İsrailoğulları  binlerce 

senenin  ümmeti,  bunlara  binlerce  sene  binlerce  peygamber  geldi.  Bu  kadar  çok  uzun  bir  zamanda 

geniş bir coğrafyada yaşadılar. Dolayısıyla İsrailoğulları’nın hikâyesi bizim için çok basit değil. 

Hadis-i  şerife  dikkat  edin  şimdi,  “Fakirlikten  korkmuyorum.”  diyor.  Sahih  hadis-i  şerif  bu. 

Müslim’den naklediyorum: “Zengin olmanızdan korkuyorum. Dünya yeşildir, çok caziptir dikkat edin. 

Tatlıdır  dünya  ama  Allah  sizi  imtihan  etmek  için  karşınıza  dünya  nimetleri  de  çıkaracak.  Ve  dikkat 

edin, İsrailoğulları’nın ayağı kadından kaydı.” diyor. 

Ne  anlatıyordu,  ortaya  ne  çıkardı?  Demek  ki  dünya,  sen  fakirken  seni  bir  kadınla  baş  başa 

mahkûm olmaya razı ediyor. Kimsenin kızına mızına baktığın yok zaten. Baksan ne olacak ki; çul yok, 

ayağında  ayakkabı  yok.  Dünya  zenginleşmesi  ortaya  çıkınca  şeytan  malzeme  bulduğu  için  kadını 

kışkırtacak ve seni kovalattıracak. Mal gelince kadın çıldıracak, kadın patlayacak. Tıpkı havalar soğuk 

gittiği  için  toprağın  üstündeki  meyvelerin  bahçelerin  hep  böyle  kupkuru  ot  gibi  duruyor,  sonra 

baharda  birden  güneş  açıyor.  Yağmur  yağdıktan  sonra  toprak  kuduruyor.  Yemyeşil  oluyor  her  şey, 

çiçekler filan böyle bakmaya doyamıyorsun. 

İnsan  fakir  fukarayken  ve  açlık  çekerken  takım  elbisen  mi  var,  neyle  fors  atacaksın  köy 

meydanından? Sen geçmeye utanıyorsun zaten. Kadın da köy meydanından geçmek istemiyor, erkek 

de istemiyor. Yani; “Zoraki köyden geçmesem, millet yırtık pantolonumu görmese.” diyorsun. 

Dünya coşunca her şey bollaşınca şeytan kadını bir taraftan “Çık, çık, çık, çık!” diye toprağın 

üstüne atıyor. Erkeği de bir taraftan “Bak ne kadar yeşil.” diyor. İsrailoğulları’na böyle yapmış. Canım 

Peygamberim  de  benim,  aynı  tuzağa  düşmesin  Ümmet’i  diye  yalvarıp  duruyor  bize.  “Aman  dikkat 

edin! İsrailoğulları böyle kaydı.” diyor. 

Kardeşler, 

Demek ki Allah, sebat edenleri, ayakta durabilenleri istiyor ama çok önemli bir nokta; ayakta 

durup  duramayacağımızı  test  etmek  için  de  ayağımızın  altına  karpuz  kabuğu  koyuyor  “Bakayım 



kayacak mısın?” diye. Yani toprağın üstünde dimdik dur bakalım, duruyorsun. Kay bakalım, kayacak 

mısın? Kayılmayacağı belli bir şey burada. Ayağının altına buz veya karpuz kabuğu koyacaklar ki kayıp 

kaymadığın belli olsun. Dümdüz yolda yürürken kaymadın diye ödül mü verecekler sana? Karda yürü, 

buzda  yürü  ve  kayma.  “Kara  çıkmayayım,  buza  çıkmayayım.”  Yo,  ekmek  almaya  çıkacaksın,  camiye 

gideceksin; illa karda yürümen lazım. 

Allah,  güneşte  çarpılmadan  güneşte  yürüdüğünü  görmek  ister,  karda  da  ayağın  kaymadan 

yürüdüğünü  görmek  ister.  Ne  güneş  olsun,  ne  kar  olsun  mezarda  var  öyle  yerler  ayırttırabilirsin. 

Mezarda ne güneş var ne kar var. Mezarın üstünde iken kar var, güneş var, çamur var, yağmur var, 

çakıl var; her türlü imtihana hazır olacak. 

Biz, Rabbimiz’e imtihan edilmeye razı olduğumuz için iman ettik. Kimse çıkıp diyemez ki “Ben 

iman  ettim  ama  böyle  sıkıntı  mıkıntı  istemem,  gelmem  ben  öyle  şeylere.”  Öyle  yok,  öyle  değil. 

Peygamberler  bile  bundan  muaf  tutulmadılar.  Evlat  acısı  onlar  da  çekti.  Görmüyor  musun,  Nuh 

aleyhisselam  nasıl  gözyaşları  akıtıyordu?  İbrahim  aleyhisselamı  görmüyor  musun,  babası  için  nasıl 

gözyaşı akıttı? Onlar da aile sıkıntısı yaşadılar. Malla ashabı kiram da imtihan edildiler. Kadın da erkek 

de herkes imtihan edildi. Hiç kimse Allah’tan muafiyet beklemesin. 

Kardeşler, 

Dedik ki şu yeryüzünde dünyanın şeytan tarafından bizim ayağımızın kayması için sebatımızın 

engellenmesi  için  kullanılacak  malzemeler,  ya  şehvetimizdir  ya  maldır  ya  da  evlattır.  Yani  aile 

konusudur. Allah, bütün bunlara karşı da iki sigorta sistemi kurmuştur. 

Birincisi: Sabredeceksin. 

İkincisi: Kendini ibadetsiz bırakmayacaksın. 

İbadetsiz  kalmak  demek,  bahçeyi  susuz  bırakmak  demek.  Güneş  kavurur  berbat  eder  seni. 

Sulamayı  ihmal  etmeyeceksin.  Sabah  namazı,  sulamak  demektir.  Ramazan’da oruç  tutmak,  bahçeni 

sulamak  demektir.  Haccetmek,  bu  demektir.  Kur’an  okuyup  zikir  yapmak,  Allah’ı  anmak,  ilim 

meclislerine katılmak yani ibadet olarak yapılan şeyler, bahçeyi sulu tutmak demektir. 

Güneş ne kadar kavurursa kavursun, sen sabah namazında suladın mı bahçeni Allah’ın izniyle 

meyven  de  olur,  bahçen  de  kurumaz  ama  bir  gün  sulamayı  unutunca  o  gün  salatalıklar  odun  gibi 

oluyor  ya  hani  bahçelerde;  bir  gün  sabah  namazı  kılmadın  mı  da  öyle  oluyor  işte  insan.  Bir  gün 

sulamamış  oluyorsun.  Güneş  elli  dereceyi  bulmuş.  Güneşte  yürünmüyor,  bakıyorsun  ağaçların 

yaprakları  morarıp  dökülmeye  başlamış.  Ne  oldu  bu  ağaca?  Sulamıyorsun  kaç  gündür.  Kaç  sabah 

namazı kaçırdıysan o kadar yaprak döküldü senden demektir. 

Ayak  kaymasına  karşı  yani  sebatı  sağlama  teminatı  olarak;  iki  silahımız  vardır  bizim.  Biri; 

sabırdır.  Rabbimiz  sabrımızı  isteyecek.  Diğeri  de;  kulluk  için  gerekli  olan  ibadetleri  yerli  yerinde 

yapmaktır. 

Sabır  ne  demek?  Harama  karşı  sabredeceksin,  sıkıntılara  karşı  sabredeceksin,  küfrün 

tuğyanına karşı sabredeceksin. Kimse çıkıp da kıyamet günü “Ya Rabbi! Bilal’i sen gönderdin, iki kırbaç 

yedi  sabretti.  Bizim  zamanımızda  internet  vardı,  çok  kötüydü  zaman  ya  Rabbi!  Hem  de  internet 

kablosuz  mablosuz  her  yer  doluydu  ya  Rabbi!    Onun  için  biz  zinaya  düştük,  yoksa  kötü  niyetimiz 




yoktu” böyle mi diyeceğiz? Bilal’in Ebu Cehil’i vardı, bizim de internetimiz var. Orada Ubey ibni Halef 

vardı mel’un, burada da medyası var. Bir şey olacak, Allah bir şeyle imtihan edecek. 

Kıyamet günü müşriklerden biri şöyle diyebilir mi? “Ne yapalım ya Rabbi? Ebu Cehil çok güçlü 

adamdı.  Biz  ondan  korktuk,  O’nun  için  peygamberine  iman  edemedik.”  Böyle  diyemeyeceğin  için, 

mü’min  böyle  diyemeyeceği  için  ashap  döneminde,  bu  dönemde  de  çıkıp  “Ne  edeyim  ya  Rabbi? 

Bilbordlarda kadın reklamı vardı, interneti açın bedava kadın, orada bedava. Ben de zinaya düştüm. 

Ne yapayım? Öyle diyebilecek olsaydın iyiydi ama

 

kıyamet günü kimsenin konuşma hakkı yok. Neden 



yok? Çünkü Allah, “Nehirleri karşınıza çıkaracağım.” demişti. 

Allah,  Kur’an’ın  ikinci  suresinde  iki  sayfa  ayırmıştı.  Allah,  nasıl  insanların  önüne  ırmaklar 

çıkarıyor? Susuz kaldıkları bir günde kimseye tuzak kurduğu yok Allah’ın. Hiç kimseye tuzak kurmuyor. 

Her şey açık seçik, planlı bir şekilde Allah yapıyor ve bu planını da kullarından gizlemiyor. “Çok üstü 

kapalı  bir  program  olacak,  savaş  taktiği  gereği  açıklamıyorum,  herkes  hazır  olsun.”  demiyor.  “Size 

şeytan başınızın belasıdır demedim mi?” diyor Kur’an-ı Kerim. “Kıyamet günü böyle diyeceğiz.” diyor. 

 َناَطْيَّشلا اوُدُبْعَت



 

 َّلّ نَأ َمَدآ يِنَب اَي ْمُكْيَلِإ ْدَهْعَأ ْمَلَأ” Allah Teâlâ: “Ey Âdem’in çocukları! ‘Aman dikkat edin 

bu şeytana demedik mi size?’ diyeceğiz.” diyor. 

Allah  Teâlâ:  “Babanızın  hikâyelerini  niye  anlattık  size?  Niye  Âdem’in  cennetten  çıkarılışını 

anlattık?”  diyecek.  “Size evlat veriyoruz,  çoluk  çocuk veriyoruz ama bunlar fitnedir.  Peygamberlerin 

başına bile bela oldular. Dikkat edin ha, dedim.” diyecek Allah Teâlâ. 

Mal,  oo  koyacak  yerin  yok;  zekâtını  verecek  kimse  bulamıyorsun.  “Bu,  mal  çokluğu  da  bir 

imtihandır;  fakirlikten  daha  tehlikelidir,  dedik.”  diyecek  Allah  Teâlâ.  Hiç  kimseyi  Allah,  tuzağa 

düşürmüyor.  Hiç kimse  çıkıp da  “Ya  Rabbi!  Siyonizm’i bir bilsen ne bela bir şeydi.  Ah Siyonizm,  çok 

kötüydü!  Bizim  zamanımızda  adamlarda  hem  silah  vardı  hem  medya  ellerindeydi  hem  çok  kötü 

istihbarat teşkilatları vardı. Onun için biz bataklığa düştük.” Allah’ın her zaman yarattığı bir Siyonizm 

vardır. Bu Siyonizm hiç eksik olmadı. Şimdi ismi Siyonizm oldu, başka zaman da başka bir ismi vardı. 

Kardeşler, 

Bu  sebeple  hiç  kimse  Allah’ın  huzuruna  çıkıp  da  eften  püften  mazeret  söyleyemez.  “Çok 

tehlikeliydi  bizim  zamanız.”  Her  zaman  aynı  tehlikeler  var.  Sabredenler  ve  sırayla  düzenine  uyup 

bahçesini  sulayabilenler  cennet  meyvelerini  yiyecekler  ama  “Şu  gün  şuradaki  sulamayı  unuttun, 

bugün misafirliğe gittiğin için bahçesini bıraktın.” Eh, herkes ettiğinin karşılığını bulacak. 

Kardeşler, 

Sadece  bir  örnek  olması  bakımından  bir  sahabenin  hayatından  alıntı  yapmak  istiyorum. 

İsrailoğulları  nasıl  tuzağa  düştüler?  Nehirden  kovalarla  nasıl  su  içtiler?  Musa  aleyhisselamın 

ümmetinden  onu  örnek  verdik.  Bir  de  Muhammed  aleyhisselamın  Ümmet’inden  bir  delikanlıdan 

örnek vereceğim. 

Beyhaki’nin  “Şua’bul  İman”  isimli  hadis  kitabı,  bundan  tam  bin  yüz  sene  önce  yazılmış  bir 

kitaptır.  Buradan  naklediyorum  yani  yeni  bir  menkıbe  kitabından  veya  hikâye  kitabından 

anlatmıyorum, hadis kitabından naklediyorum. 



Ömer  bin  Hattab  radıyallahu  anh,  Abdullah  ibni  Huzafe  isimli  genç  sahabeyi  Rum  diyarına 

göndermiş  yani  Medine’den  bugünkü  Anadolu  topraklarına  cihat  etmek,  oradaki  insanları  Allah’a 

davet etmek için göndermiş. 

(Abdullah  ibni  Huzafe  radıyallahu  anh,  Peygamber  aleyhisselamın  zamanında  genç  bir 

çocukmuş, genç bir sahabeymiş) 

Abdullah ibni Huzafe radıyallahu anh ve yanındakiler esir düşmüşler. Rum hükümdarı, bunları 

esirler  olarak  önüne  toplamış.  Bunlara  demiş  ki:  “Hayatınızı  kurtarmak  istiyorsanız  Muhammed’in 

dinini bırakın. Gelin Hıristiyan olun; kurtarayım, affedeyim sizi.” demiş. Esirler işte kaç kişiyseler. 

Abdullah ibni Huzafe de: “Bize sadece canımızı değil şu Arap topraklarının krallığını versen biz 

Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemi bırakmayız.” demiş. 

Hadis  anlatıyorum  arkadaşlar,  hadis  anlatıyorum;  hikâye  anlatmıyorum.  Zaten  biliyorsunuz, 

hikâye biiznillah anlatmıyorum. Anlatırsam da “Bu hikâyedir, fıkra diye anlatırım.” diyorum ama hadis 

bu. Beyhaki’nin “Şua’bul İman” isimli kitabından naklediyorum. 

Rum  hükümdarı,  bunun  bu  dik  başlılığından  rahatsız  oluyor.  “Bunu  asın  bir  yere,  ok 

yağmuruna tutun!” diyor, asıyorlar. Okçulara da diyor ki: “Ürkütün ama öldürmeyin, bu adam bana 

canlı  lazım,  Muhammed’in  adamı  çünkü.”  Diğer  esirler  sahabe  değil,  bunu  pes  ettirecek,  “Tamam, 

senin dinine geçtik.” diyecek. Oradaki yüz-iki yüz ne kadar Müslüman varsa onlar da “Sahabeden biri 

döndüyse  biz  de  döneriz.”  diyecekler.  Adamın  derdi;  onları  öldürmek  ve    “Muhammed’den  adam 

çaldım.” diyebilmek. Yani; din kavgası yapıyor adam. 

Neticede  bir  sağına,  bir  de  soluna  ok  atıyorlar.  Bakıyor  ki  bu  hiç  ürkmüyor.  Sonra  “Bu 

adamların  hepsinin  yakmak  üzere  bir  kazan  kurun,  ateş  yakın,  yağ  dökün  içine.”diyor.  Yağı 

kaynatıyorlar, kaynatıyorlar; esirlerden sahabe olmayan iki kişiyi “Atın bu kazanın içine.” diyor. Atar 

atmaz kemikleri kalıyor, gerisi eriyor içinde. Hepsi görüyorlar bu manzarayı. 

“Dönüyor musun bizim dinimize?” diyor. “Yok.” diyor. “O zaman atın bunu.” diyor Abdullah 

ibnu  Huzafe  radıyallahu  anha  için.  O  da  kazanın  başına  getiriliyor,  elleri  bağlı,  ağlamaya  başlıyor. 

Hükümdar ya da kral diyor ki: “Hah! Aklı başına geldi.” diyor. “Ee! Tamam, döndün bize dimi?” diyor. 

“Yok, dönmedim.” diyor. “Niye ağladın?” diyor. “Bildiğin gibi değil. Şimdi beni burada atacaksın, ben 

yanacağım  burada.  Kısa  bir  zamanda  yağ  olup  gideceğim.  Bir  can  bu,  bunu  da  verdin  gitti.  İnsanın 

şöyle  başındaki  saç  kadar  canı  olacak  ki  zevkle  hepsini  bu  ateşe  atacaksın.  Bu  fırsat  diyor  bir  defa 

geliyor insanın eline.” diyor radıyallahu anh. 

Bakıyor ki deli. Bununla uğraşılmaz. Evet, deli. İnsan canını kurtarır. “Yap yap, diyalog yap; bir 

şeyler yap işte kurtul be. ‘Tamamdır.’ de bir şeyler de.” diyor. “Yaa, ayağının altındaki buza bak sen.” 

Hâlbuki Kur’an, ruhsat verip diyor ki: “Öyle bir durumda -nitekim Ammar radıyallahu anh yaptı bunu- 

içinizde iman kor ateşi dursun. “Tamam tamam. ‘Senin dediğin doğrudur.’ de kurtul.” diyor ama bu 

Muhammed  aleyhisselam  görmüş.  Ee,  sahabi  bu!  Sen  İsrailoğlu  mu  zannettin,  kovayla  su  içip  de 

peygamberini  yalnız  bırakacak?  Yoo,  öyle  değil.  Bunlar,  Muhammed  aleyhisselamın  medresesinden 

mezun olmuş mücahitler. Allah onlardan razı olsun. 

Hükümdar,  bu  delikanlılıktan  hoşlanıyor.  Diyor  ki:  “Muhammed’in  adamı!  Öp  saçımı,  seni 

serbest  bırakayım.”  demiş.  Yani  bir  jest  yapacak  şimdi.  “Bir  şartla  senin  saçını  öperim.  Bunların 



hepsini  serbest  bırakacaksın.  Hepsini,  bütün  arkadaşlarımı.”  “Hepsini  serbest  bırakacağım.”  diyor. 

Hükümdarın saçını öpüyor, o da hepsini serbest bırakıyor. Medine’ye geri geliyorlar. 

Ömer  bin  Hattab  radıyallahu  anhuya  bu  manzarayı  anlattıklarında  kalkıyor,  mescitte 

“Müslümanlar!  Her  Müslüman’ın  bu  Abdullah’ın  başını  öpmesi  gerekir.  Bu,  öpülecek  baş  sahibi 

adam.”  diyor.  Kendisi  de  kalkıyor  Abdullah  ibni  Huzafe’nin  başından  öpüyor,  ashabı  kiram  da 

kucaklıyorlar, bağırlarına basıyorlar. Delikanlılık örneği! 

Kardeşler, 

Şimdi  bunun  adına  “sabır”  deniliyor.  Sabır  bu.  Kıvırmıyorsun,  evirmiyorsun.  Abdullah  ibni 

Huzafe’nin karşısına çıkan şey; hani bir “diploma kavgası” veya “memurlukta sürünme” filan gibi basit 

bir şey değil. “Kaynayan kazana atılma savaşı” yapılıyor orada. Ateşe atılınca da yüzde elli yanarsın, 

yüzde  elli  yanıkla  hastaneye  kaldırırlar  seni  diye  bir  şey  yok.  Odunlar  altında  kaynıyor,  ateşi 

kaynatıyor.  Atılınca  kemiklerin  kalacak,  et  gidecek  ortadan  ama  “Allah  için  tam  yüz  can  verme 

fırsatıymış ki yazık bir canım var.” diyor. Sabır! Allah onlardan razı olsun. 

İsrailoğulları’nın  ödlek  nesli,  Muhammed  aleyhisselamın  yürekli  nesli.  Ve  inşallah  Ümmeti 

Muhammed’den kıyamet sabahına kadar bu nesil yok olmayacaktır. 

Şimdi Abdullah ibni Huzafe’yi konuşuyoruz. Herkesin cevabı hazır “Ya, ashabı kiramdı onlar.” 

İyi.  Said  Nursi  de  mahkemeye  çıktığında  “Saçlarım  kadar  başım  olsa  koparsanız,  taviz  vermem  bu 

dinden.” dedi. Elli senelik olay. Mahkeme tutanaklarında var. Abdullah ibnu Huzafe radıyallahu anh, 

hadi  masal;  hadi,  hadi,  hadi.  E,  önümüzdeki  Said  Nursi  üzerinden  yarım  asır  geçmedi.  “Başımdaki 

saçlarımın  sayısı  kadar  başım  olsa  koparsanız,  geri  dönmem  davamdan.”  dedi.  Mahkeme 

tutanaklarında  mevcut.  Demek  ki  bu  iman  nesli,  kıyamete  kadar  var.  Ödlekler  de  bulunduğu  gibi. 

Ödlekler de İsrailoğulları’ndan beri var. Her gördüğü dereye çullananda var; yüz sene yürüse de Allah 

izin vermedikçe iftar etmeyen yürekli mü’minler de var. Allah, her iki örneği de kıyamete kadar canlı 

tutuyor. 

Kardeşler, 

Demek ki Rabbimiz bizi imtihan edecek. Bu imtihanı da gizli saklı yapmıyor Allah. Yani bakalım 

kur’adan ne çıkar bize? Yok, ne çıkacağı belli; dere çıkacak önüne, soğuk sular çıkacak, kadın çıkacak, 

yakışıklı  delikanlı  çıkacak,  Yusuf  çıkacak  önüne,  Yusuf  çıkacak.  Kıyamete  kadar  hep  çıkacak  bunlar. 

Fırsat çıkacak. Bir veya iki senede gurbetten geldiğin köyüne patron gibi dönme fırsatları çıkacak ama 

“Haram!” deyip kenara çekileceksin. Eh, Abdullah ibni Huzafe’nin nesli devam ediyor demek ki. 

“E,  filan  hoca  izin  veriyormuş,  caizmiş  bu.”  diyecekler.  “İşin  içinde  şüphe  var  ya  kalsın, 

çocuklarım ve  ben  kuru  ekmekle  idare ederiz.”  diyeceksin.  Al  sana  Abdullah  ibni  Huzafe  işte.  Senin 

başın öpülesi değil yalanası bir mü’minsin sen o zaman. 

Bir  genç  kız  girdiği  her  imtihanla  belki  de  ülkesinin  en  iyi  puanlarını  alacak  kudrette  olduğu 

hâlde “Rabbimin rızası olmayan bir imtihana da girmem, onunla elde edeceğim fırsatları da ayağımla 

teperim.” diyor ya; ayağı öpülecek bir kız o, ayağı öpülecek biri. 

Bir  kız  “Bu  zekâmı  ben  Allah’ın  kitabına  harcayayım,  başkaları  da  doktor  olsun.  Doktor  ben 

olmasam insanlık hastalıktan mı ölecek?” diyor ya. Sübhanallah! Al sana Abdullah ibni Huzafe işte. O, 




kaynayan  bir  kazan  değil  kaynayan  bir  ülkedeki  bataklığa  batmamış  mü’min  mücahide  bir  hanım; 

Allah  ondan  razı  olsun.  Öyle  her  gördüğün  fırsatı  kaçırma,  Kadir  Gecesi  de  büyük  bir  dua  töreni, 

melekler seni bekliyorlar! Ya, bekliyorlar ama nerede beklediklerini bilmiyorum. Bir yerde bekliyorlar 

melekler. 

Kardeşler, 

İki korkuyu atmadıkça sabretmek mümkün değil. 

Birisi; ecel korkusu. 

Diğeri de; azınlık olma korkusudur. 

İnsanları bataklığa düşüren bu iki şeydir. Ecel korkusu. Sanki o korkarsa daha fazla yaşayacak. 

Hani  herkesin  son  saniyesi  bile  Allah’ın  garantisindeydi?  Niye  Abdullah  ibni  Huzafe  korkmadı,  niye 

mahkeme salonlarında çıkan o yiğit adam “Kıllarım sayısı kadar kafa kopartsanız, size taviz vermem.” 

dedi. 


Kardeşler, 

Ecel korkusu ile çoğunluk olmaya gerek var mı, yok mu endişesini attın mı, tek kalmaya razı 

oldun  mu,  “Ben  bir  kişi  de  olsam  Rabbim  benimle.  Nasıl  bir  kişiyim  ki  ben?  Rabbim  benimle.” 

diyebilenin mağlubiyet şansı yoktur. O, hep galiptir. 

Şunu  hiç  kimse  zannetmemelidir:  “Yani  İslamî  gelişmeler  büyüdü,  elhamdülillah.  Okullarda 

Kur’an  dersimiz  var  vesaire  filan.  Artık  yüzde  doksan  beş  hepimiz  sakal  bırakırız,  herkes  çarşaf 

giyecek.” Sakın böyle zannetmesin kimse. 



 

روُكَشلا َيِداَبِع  ْنِم ٌليِلَق َو ” “Yeryüzünde ‘Allah’ diyenler asla çoğunluk olmayacaklar.” 

Arkadaşlar, 

Kur’an’ın  açık  seçik  ayetleri  var.  Kur’an’da  en  az  altı-yedi  tane  ayet  var  ki;  mü’minler  hep 

azınlıktırlar, çoğunluk olmaz. 

Hiçbir zaman vurduğun her kürek, altın olarak çıkmaz. Bir dağı kaldırırsın, bir kürek altın çıkar. 

Her  doğanın  mü’min olarak  yaşayıp ölmesi söz konusu değil. Binde  bir,  milyonda bir rakamlarından 

söz ediyor aleyhisselatü vesselam Efendimiz. Çok küçük rakamlar. 

Dolayısıyla mü’min olarak ölmek isteyenlerin, sebat edip ayağı kaymadan Allah’ın cennetine 

kadar nefes almadan yürümeye razı olanların kabul etmesi gereken iki şey vardır. 

Bir: Ben Rabbim’in yazdığı kadar yaşayacağım. Beni doktorlar fazla yaşatamazlar. “Filan ottan 

yersen, şu ilacı yaparsan veya filan ağacın kökünü yersen çok yaşarsın!” Çok beklersin sen öyle. Ağaç 

kökü yiyerek çok mu yaşanıyor? O zaman ağaç kökü yiyen tarla farelerinin bir milyon sene yaşamaları 

lazım.  Nerede  kim  bir ot  bulursa  “Bununla  çok  yaşarsın.”  diye  kandırıyor  bizi.  Kimse  bizi,  bir  saniye 

fazla yaşatamaz. Rabbimiz ne yazdıysa ebediyen odur kural. 

İki:  Kalabalık  aramıyoruz,  Allah’ı  arıyoruz  biz.  Rabbimizle  berabersek  biz,  bütün  insanlıktan 

daha  kalabalığız.  Allah’la  beraber  değilsen  sen,  garipsin.  Mezarda  da  yalnızsın dünyada  da  yalnızsın 




çünkü  paran  kadar,  malın  kadar  ve  forsun  kadar  arkadaşın  var.  Onlar  gidince  sıfırlanacaksın.  Sana 

kimse  selam  vermeyecek  ama  Rabbin  ile  berabersen  zenginken  de,  fakirken  de,  sefilken  de, 

sürünürken de Allah seninledir ve o zaman sen,  kâinatın en kalabalığı, en büyüğüsün. 

Eceli ve kalabalık stresini atmayanlar, sabır nedir bilemezler. Sabır bilmeyen, ibadetten lezzet 

alamaz.  İbadetten  lezzet  alamayan  da  sebat  etmekte  zorlanır,  onun  bahçesindeki  yapraklar  hep 

kurur. 


Bu sebeple Rabbimiz, önceki ümmetlerdeki gibi bu Ümmet’te de yarattığı her kulunu imtihan 

edecek.  Muhakkak  önümüze  nehirler  çıkacak  ama  Dicle,  Fırat,  Ürdün  Nehri  diye  aramasın  kimse. 

Evimizin içinden ne  nehirler  akıyor?  Caminin içinden nehir geçer. Yürüdüğün yollar,  hep nehirdir. İş 

yerin koca bir nehir olarak akıyor zaten. 

Allah, İsrailoğulları’nı denedi de bizi mi denemeyecek? Deneyecek elbette. 

Bu  Ümmet’ten  Abdullah  ibni  Huzafeler  çıkacak.  İnşallah  kadınıyla,  erkeğiyle,  genciyle, 

ihtiyarıyla bu derelerden içmeden Havz-ı Kevser’den içmeye gideceğiz. 

Vel’hamdülillahi Rabbi’l âlemin. 



 

 


Dostları ilə paylaş:


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©genderi.org 2019
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə