"seviyorum", "ardından gidiyorum"



Yüklə 157,92 Kb.
səhifə3/3
tarix17.11.2018
ölçüsü157,92 Kb.
1   2   3

1) JOHN LOCKE (1632 – 1704): Locke’a göre; insanın doğuştan getirdiği bilgiler, idealar, düşünceler yoktur. Bilginin tek kaynağı; duyumlarımız (algılarımız) yahut deneyimlerimizdir. Bu anlayışı ile İngiltere’de Empirizm’in yerleşmesini sağlayacaktır. Locke göre; insan aklı doğuştan üzerine yazılmayı bekleyen “boş bir levhadır.” (Tabula Rasa) Akla yazılanlar, yerleşenler hep doğduktan sonra, duyuların sağladığı deneyimlerle birlikte var olurlar.


Locke, doğuştan bir takım bilgilerin varlığını reddetmekle beraber doğuştan birtakım yetilerin, farklılıkların geldiğini de kabul eder. Ancak fikirlerin (ideaların/düşüncelerin) deneyden geldiğini savunmaktadır. İdeaların başlıca kaynağı olan deneyi 2’ye ayırır:1)İç Deney (düşünce) 2)Dış Deney (duyumsama).
Siyaset alanında da Locke; demokrasi, liberalizm ve bireyin özgürlüğünü savunur.

2) GEORGE BERKELEY (1685 – 1753): Berkeley, Locke’un düşüncelerini daha da ileriye götürmek istemiştir. Berkeley’e göre; bilincimizin dışında bağımsız bir varlığı kabul etmek bir çelişkidir. Çünkü kabul edildiği takdirde; objelerin tasarlanmadan, düşünülmeden de var olduklarını ileri sürmek, demektir. Dışarıdaki objelerin var oluşunu ne kadar uğraşırsak uğraşalım, incelediğimiz hep kendi idelerimizdir/fikirlerimizdir. Bundan dolayı varlık, algılamadır. Gerçek olan, algılardır. Algılanan şey, var olan şeydir. Dış dünyada var diye saydığımız şeyler tasarımların ürünüdür. Varlık duyumsanandan yahut algılanandan başka bir şey değildir.

3) DAVİD HUME (1711 – 1776): Locke ve Berkeley gibi Hume’de; bilginin deneyden/ deneyimden kaynaklandığını ve duyularla algılama sonucunda elde edildiğini savunur. Algılamayı 2’ye ayırır: 1)İzlenimler, 2)Düşünceler.
İzlenimler; doğrudan doğruya duyularımızın getirdikleridir, duyumsamalarımızdır. (Sevgi, nefret, acı, istek) Düşünceler ise; izlenimlerin bilince yerleşen anıları veya kopyalarıdır. Birinci aşama geçilmeden ikinci aşamaya geçilmez. İzlenimler olmadan, akılda ideler oluşmaz. İnsan izlenimlerden bahsederken; duyu ve duygulanımları anlar. İdeler ise hatırlama ve hayal gücü unsurlarıdır.

4) LA METTRİE (1709 – 1751): 18.yy Fransız materyalizminin kurucusudur. Descartes’in mekanist doğa felsefesini benimser. Descartes’in hayvanları otomat saymasını doğru bulur ve onun bu anlayışını insanlara da uygular. İnsan ve hayvan arasında derece farkının olduğunu ileri sürer. Ona göre Ruh da bulunan her şey, bir şekilde bedenden geçmiştir. Duyular bize canlı hareket halindeki maddeyi bildirir. Duyan, düşünen ruh da maddenin bir parçasıdır. Ruh, bedenin fonksiyonudur ve bu görevin organı da beyindir. İnsanın düşünebilmesi, onu hayvanlar arasında üstün kılmıştır. “Makine-insan” görüşü söz konusudur. Bu görüşüyle; insanı adeta bir yarı makine yahut robot olarak kabul etmiştir. Dolayısıyla; bireyin duygusal, ahlaki, dini, psikolojik ve insani niteliklerini yok saymaktadır.

5) ETİENNE CONDİLLAC ( 1715 – 1780 ): Condillac’a göre; fikirlerimizin tek kaynağı duyumlardır. (Bu yönüyle Sensüalisttir yani duyumcudur). Madde; duyumsayamaz, düşünemez. Madde, bölünebilen ve yer kaplayan bir şeydir. Ruhun ise, bir birliği vardır. Duyumsayabilmek ve düşünebilmek için bu birlik şarttır. Duyumların işlenebileceği cevher; ruhtur, madde değildir.
Condillac, bu düşüncelerini heykel örneğiyle açıklar: Heykelden koku engelini sağlayan unsurlar ortadan kaldırıldığında koku alma özelliği yeniden başlar. Heykelin eline gül verildiğinde gülün kokusuyla ilgili bilgiyi elde edecektir. Aynı şekilde heykelin görme engelini ortadan kaldırdığımızda heykel, gülü görecek ve gülün görüntü bilgisini elde edecektir. Gülü kaldırdığımızda duyumsanan kokunun ve görmenin izi kalır. Bu ise, hafızadır. İşte duyumların işlenip bilgiye dönüştüğü yer, ruhtur. Duyumlar ile biz bu bilgileri elde ederiz.

6) IMMANUEL KANT (1724 – 1804): Kant’ın felsefesi 2’ye ayrılır: “Kritik öncesi ve kritik sonrası.” Felsefesine, bilgi konusunun incelenmesi ve eleştirilmesiyle başlar. Bu nedenle Kant’ın felsefesine eleştirici (kritik felsefe – kritisizm) felsefe denir.
Kant, yalnız başına deneyin ve aklın bilgi edinmede yetersiz olduğunu söyler. Kendinden önceki rasyonalistleri ve empiristleri (David Hume hariç) eleştirmiştir. Çünkü bilgilerimiz 2 ayrı kaynaktan doğar. Suje ve obje. Suje bilgi edinen; obje ise bilgi edinilendir. Yani obje hammadde, suje hammaddeyi işleyendir. Öyleyse dış dünya olmasaydı, bilginin hammaddesi olmayacaktı. Akıl olmasaydı, dış dünyaya ait tüm algılarımız bilgi halini almayacaktı. Kant’a göre bilgi deneyle başlar. Ama deneyden doğmaz. Kant’a göre 2 tür bilgi vardır: 1- Deneye Dayalı Bilgi (
Aposteriori) 2- Akla Dayalı Bilgi (Apriori).
Kant’a göre 2 türlü yasa vardır. Biri doğa yasaları; diğeri de ahlak yasaları. Doğa yasaları zorunluluğu, ahlak yasaları ise gerekliliği ifade eder. Ahlak yasaları, apriori olarak birey tarafından konur, deneyle elde edilemez. Birey, pratik aklın koyduğu bu yasaları onaylar ve özgürce onlara uyar. Kant’a göre, ahlakın herkes için geçerli olması gerekir. Bunun için de ahlak, deney öncesi (apriori) temeller üzerine kurulmalıdır ve ahlaki yargılar koşulsuz olmalıdır.

Kant’a göre; “öyle hareket edilmeli ki yapılan yasa niteliği taşımalı, hiçbir çıkar gözetilmemelidir”. Kant, buna “Ödev Ahlakı” der. Ödev ahlakı; bireyin hiçbir koşula bağlanmadan sadece iyiyi istemesidir. Kişi; ahlaki eylemlerinde bulunurken hiçbir çıkar gözetmeksizin sırf İYİ veya KÖTÜ olduğuna inandığı için yapıyor veya yapmıyorsa yaptığı eylem; ahlakidir. Çıkar gözeterek yapıyorsa eylem; ahlaki değildir.


7) HEGEL (1770 – 1831): Hegel; rasyonel olanın gerçek, gerçek olanın da rasyonel olduğunu söyleyerek her şeyin bilinebilir olduğunu savunmuştur. Onda aklın yasalarıyla varlığın yasaları bir ve aynıdır. Bilginin formları/biçimleri kadar içeriklerinin de zihnin bir ürünü olduğunu savunur. Bilginin tüm öğeleri, tümüyle zihnin eseridir.
Ona göre doğal dünya, tamamen zihnin eseridir. Fakat biz insan zihinlerinin eseri değildir. Bilgimizin nesneleri, bizim zihinlerimiz tarafından yaratılmamıştır. Bütün her şey, mutlak öznenin veya mutlak zihnin ürünüdür. Hegel bu mutlak zihne GEİST adını verir. Mutlak zihin, kendini doğada ve insan aklında ifade eder. Düşünce ile varlık, mantık ile metafizik bir ve gerçekliğin iki farklı yüzüdür. Hegel’e göre mutlak zihin, diyalektik adını verdiği 3’lü adımdan oluşan hareketlerle değişir ve gelişir. Her şey mutlak zihnin 3 ADIM (Tez - Antitez - Sentez) şeklinde olan diyalektik hareketlerinden oluşur.

c) 19. Yüzyıl Felsefesi:


19. yüzyılın en belirgin özelliği; SİYASİ İDEOLOJİLER çağı olmasıdır. Bu duruma; Fransız devriminin beklenen sonuçları vermemesi, endüstrinin gelişmesiyle oluşan ekonomik dengesizlikler, haksızlıklar, zulümler, çelişkiler ve çatışmalar sebep olmuştur.
18. yüzyılda sadece dine, geleneğe baş kaldırma olmamış, aynı zamanda siyasi otoriteye de baş kaldırma gerçekleştirilerek devletin gücünü azaltıp, bireyin gücünü arttırmak amaçlanmıştır.

Bu nedenle 18. yüzyılda LİBERALİZM ortaya çıkmış, fakat istenen eşitlik, özgürlük, adalet kesinlikle sağlanamamış, hatta tam tersi eşitsizlikler ve haksızlıklar tam anlamıyla daha yaygın hale gelmiştir. Bu nedenle liberalizme tepki olarak 19. yüzyılda SOSYALİZM ortaya çıkmış ve eşitlik kavramına önem verilmiştir. Bu nedenle 19. yüzyılı biz “Liberalizm ile Sosyalizm”in çekiştiği ideolojiler çağı olarak görebiliriz.

Bu dönemde, Sosyalizm’in temsilci olarak Saint Simon’u görürüz. Bilimsel gelişmeler; 18. yüzyılın ortalarından sonra ve 19. yüzyılın ilk çeyreğinde hızla devam etmiştir. Daha sonraki zamanda yapılanlar, bir önceki yapılanların geliştirilmesi şeklinde olmuştur. Bu dönemde yaşama uygulanabilir çeşitli teknolojilerle yeni bir takım buluşlar ortaya çıkmıştır. 18. yüzyılda Buhar enerjisi ile çalışan Buhar makinesi bulunmuş, daha sonra Lokomotif ve Telgraf icat edilmiştir. Deney ve gözleme dayalı “olgusallık” ön plana çıkmıştır.

1) İDEALİZM (Fichte – Hegel): İdealizmin kurucusu Platon’dur. İdealizm, düşünceyi esas alır. Felsefi problemleri düşünceyle açıklarlar. Metafiziğe/soyutluğa yer verirler. Empirizm ve Pozitivizm’e yani deneycilik ile olguculuğa karşıdır. Gerçek varlıklar; idealardır. Hegel’e göre; akıl dışında herhangi bir bilgi edinme yetisi yoktur. Duyu organlarıyla algılananlar gerçek varlıklar değildir. İdealizmin 19. yüzyıldaki önemli temsilcileri; Fichte ve Hegel’dir.

DÜALİZM: İdealizmin doğal sonucu olarak; DÜALİZM/İKİLEMCİLİK akımı ortaya çıkmıştır. Düalizm; 2 türlü bilgi, 2 türlü varlık, 2 türlü değer kabul etmektedir. Kısaca; her alanda 2 türlü varlığın olacağını savunur. Örneğin; Descartes’in insanın hem RUH hem de BEDEN varlığını kabul etmesi, Platon’un hem İDEALAR hem de GÖRÜNTÜLER dünyasını kabul etmesi. Düalizme göre İKİLİK; birbirinin yanında, karşısında ya da ayrı ayrı yerlerde bulunabilir.

2) POZİTİVİZM (Auguste Comte): Çıkış noktası Kant’ın “Metafizik, bilim olamaz” düşüncesidir. Buna bağlı olarak Comte, felsefenin metafiziği bırakıp olgulara dayanmasını savunur. Felsefenin alanı; gözlenebilen ve ölçülebilen somut varlıklarla sınırlıdır. Deneye ve gözleme dayanan gerçekleri kabul eder, metafiziği tamamen reddeder. Her şeyi maddesel olarak görür. Pozitivizm bilimlerin gelişmesiyle beraber ortaya çıkmıştır. Kurucusu; Auguste Comte’dur.

3) ROMANTİZM (Schelling - Hegel): Çıkış noktası Kant’tır. Varlık, insan aklının ve duygularının dışarı vurumudur. Duyguların önem kazandığı, duygusallığın belirleyici ve her şeyin önüne geçtiği bu akımda; doğal olarak deney, gözlem, akıl v.b. nitelikler geri planda yer alırlar. Çünkü Romantizm; “Aydınlanma Dönemi” olan 18. yüzyılın salt akılcı görüşlerine karşı tepki olarak doğmuştur. Bilimin insan ruhunu sınırladığını ve daralttığını söylerler. Önemli temsilcileri; Schelling, Hegel ve Musset’tir.

4) KARL MARX (1818 – 1883) ve DİYALEKTİK MATERYALİZM: Karl Marx’ın diyalektik materyalizmi, tarihin ekonomik yorumuna dayanır. Onun bu yorumuna determinizm (sebep-sonuç ilişkisi) denir. Marx’ın determinizmi maddecidir, metafiziği kabul etmez. Bu yorumunda, tarihin seyrini belirleyen ekonomik olaylar, değişimler ve dönüşümler olduğunu söyler. Bu yorumunu da Marx, Hegel’in metafizik/soyut diyalektiğini maddeciliğe/somutluğa dönüştürerek yapar. Tarihi; işçi ve işveren (burjuva-proletarya) çatışması olarak görür.


Marx’a göre, varlık bilincin dışında ve bilinçten bağımsız bir gerçeklik olarak vardır. Bize düşünceyi veren, maddedir. Düşünce, beynin bir ürünüdür. Madde değiştiği için düşünceler de değişir. Maddenin var oluşu, harekettir. Hareket olmadan madde olamaz. Madde olmadan da hareket düşünülemez.
Evrenin gelişmesinin de diyalektik biçimde olduğunu söyler. Bunu Tez-antitez-Sentez ile açıklar. Fakat bu gelişmeler Hegel’in söylediği gibi; “ruhta değil, madde” de oluşur. Evren olmuş bitmiş bir şey değildir. Diyalektik biçimde sürekli ilerleyen bir süreçtir. Olaylar arasındaki bağlantılar zorunlu yasalardır ve özü hareket olan, maddenin zorunlu değişim yasasını kurar. Değişme her zaman karşıtlıkların çatışmasından doğar. Karşıtlar bir arada bulunur ve birbirlerine dönüşürler. Diyalektik materyalizm evrenin ve onun yasalarının bilinebileceğini savunur. Evrende bilinemeyecek bir şey yoktur. Yalnızca henüz bilinmeyen şeyler vardır. Bunlar da bilim ve teknik ile bilinebilecektir. Bu görüş ile idealizme karşı bir görüş sergilemiştir. İdealizm; evren ve yasalarının bilinemeyeceğini söyler.

5) NİETZSCHE (1844 – 1900) ve NİHİLİZM: Nietzsche felsefesi; kendi çağına egemen olan tarih anlayışına ve bütün değerlere karşı bir çıkışı ifade eder. Onun amacı; bütün insanlığı kurtarmak, insanları akılcı uygarlıktan uzaklaştırıp, kendisinin ne olduğu üzerinde düşündürmektir. Örnek alınması gereken; Sokrates’ten önceki Yunan felsefesi ve kültürüdür. Özellikle; Sokrates’in akılcılığına ve Hıristiyanlığın bütün değerlerine karşı çıkar. Bu karşı çıkmayı erdemli insanın vasfı olarak görür.


İnsanlığın amacının; gücünün sonuna varmak değil, daha yüksek değerlere erişmek olduğunu söyler. Ulaşılması gereken en yüksek değer de yaşamsal değerlerdir. Büyük insan bu değerleri yaratandır. İnsan kendisini yok ederek bu değerleri yaratabilir. Her varlık kendisinden üstün bir şey yaratacaktır. Fakat insanın “üstün insan”a ulaşabilmesi için kendisini yok etmesi gerekir.

Kısaca NİHİLİZM; varlık, bilgi, değer olarak ne varsa hepsini reddeden ve tüm görüşleri “Hiçbir şey yoktur”, şeklinde özetlenebilen felsefe akımıdır.



6) ANARŞİZM VE GODWİN (1756 – 1836): Anarşizm; her türlü toplumsal düzeni reddeden, kurumları (devleti, aileyi, dini, ahlakı, gelenekleri v.b bütün kutsalları) dışlayan veya yok sayan görüştür. Bireysel iradeye önem verir ve bireyin dışında hiçbir otorite tanımaz. Godwin bir eserinde; "Yasaların atalarımıza ait bilgeliğin ürünleri olmadığını ancak; tutkularının, korkaklıklarının, kıskançlıklarının ve hırslarının ürünleri olduğunu" belirtmişti. Diğer pek çok önerisinin yanı sıra devletin de ortadan kaldırılmasını dile getirdi. Mülkiyet hakkındaki görüşleriyle birlikte bütün bu fikirlerin vardığı nokta Komünizm'di. Ancak Godwin'in bu düşüncelerini sürdürme cesareti yoktu. 1796'da Political Justice'nin ikinci baskısında; mülkiyet hakkındaki bölümü tamamen yeniden yazmış ve komünist görüşlerini yumuşatmıştır.

d) 20. Yüzyıl Felsefesi:


1) Bu yüzyıl felsefesinin çıkış noktası; Kant’tır. 20. yüzyıl felsefelerinin çoğu Kant’la hesaplaşmaya girişir. Kant’ın gerçekliğin bilgisiyle ilgili görüşleri ve yalnızca akla dayanan metafiziğinin eleştirisi bu yüzyılın dönüm noktası olmuştur.
2) Deneyciliğin etkili olduğu dönemdir. Bu anlayışa göre, gerçekliğin ancak deney yoluyla bir bilgisi olur ve bilgiyi de doğa bilimleri sağlar. Bu nedenle, felsefenin araştırmaları ve konusu; “mantık ve bilim kuramı” ile sınırlanmalıdır.
3) Bilim ve teknolojinin gelişmesiyle ortaya çıkar. Kültür bunalımı denen sorunu ortaya çıkarmıştır. Bu nedenle din, ahlak, sanat, toplum gibi kültür alanlarını temellendirme çalışmalarına gidilmiştir.
4) 20. yüzyıl felsefesi, ayrımlaşma ve uzmanlaşmayı beraberinde getirmiştir. Geçmişte felsefe, tüm alanları kuşatırken; 20. yüzyılda bu alanlar tek tek bilimlerin bağımsızlığını kazanmasıyla ayrımlaşmıştır. (Siyaset felsefesi, varlık felsefesi, ahlak felsefesi v.b.)
5) 20. yüzyılda insanın, varlığı doğru kavrayabilme yeterliliğine ve gücünün olduğuna inanılmaktadır. Nesnel gerçeklik yaygınlık kazanmıştır. 20. yüzyılda ilgi, insanın varlığı üzerine çevrilmiştir. Çağdaş felsefe, insanın gerçek varlığına kendinden önce gelen felsefelerden daha çok yakındır.

1) MANTIKÇI POZİTİVİZM (Analitik Felsefe) ve WİTTENGENSTEİN (1889 – 1951): Mantıkçı pozitivistlere göre; matematik ve mantık ile doğru olarak tanımlanamayan, deney ve gözlem ile doğrulanamayan her bilgi değersiz, boş laftan başka bir şey değildir. Bilim sadece açık, mantıklı veya akılsal değil; duyu deneyimi ile de incelenebilir ve kanıtlanabilir olandır. Metafizik, bilimin ve felsefenin konusu olamaz. Çünkü metafizik; açık ve mantıklı değildir. Bu akımın başlıca özelliklerine gelince;
- Deney ve gözleme öncelik verilir
- Metafiziğe karşıdır. Metafiziksel şeyleri gereksiz ve yararsız sayarlar.
- Dış dünyanın deneyle tanınabileceğini savunurlar. Bilgiyi de akılla analiz ederiz.
En önemli temsilcisi Wittengenstein’dir. Bütün felsefe problemlerini bir dil problemine indirger. Ona göre gerçeklik; dil ve düşünce arasında birebir uygunluktur. Düşünce dediğimiz şey, anlamlı cümledir. Deney, dil olarak ortaya konur. Bu nedenle dil, hem düşüncenin hem dış dünyanın ortak görüntüsüdür. Dil dünyayı resimleyerek açıklar. Önermeler; olguların resimleri ve tasvirleridir. Yani cümle, şeyi/durumu ifade eder. Her resim, mantıklı resimdir. Resmin anlamı ve göndermesi/algısı arasında uyum varsa resmedilen şey yani cümle doğru olur.
Mesela “Türkiye’nin başkenti Ankara’dır.” cümlesinde anlam ve onun algısı uyumlu olduğu için bu cümle doğrudur. Eğer “Türkiye’nin başkenti İstanbul’dur.” Deseydik, cümlede ANLAM ile ALGI uyuşmadığı için yanlıştır diyecektik. Bu nedenle cümle; şey yahut durumların var olması veya var olmamasını tasvir eder. Cümle doğruysa vardır, değilse şey/durum yoktur.
Önermelerin doğrulanmaları, duyu gözlemi ve gözleme dayalı olarak üretilen bilgilerle olur. Doğa bilimlerine ait önermeler dışındaki önermelerin doğrulanması imkânsızdır. Mesela matematik, mantık, din, ahlak ve metafiziğe ait önermelerin olgulara dayalı olmadıklarından doğrulanamayacaklarını söylerler. Mesela “Çalmak kötüdür” , “Tanrı vardır” gibi önermeler bir şeyin veya durumun görüntüsünü veremezler yani olgulara dayalı değildir. Bu nedenle doğrulanamazlar.

2) EGZİSTANSİYALİZM (Varoluşçuluk) ve SARTRE (1905 – 1980): 20. yüzyılda gelişen ve gençlik üzerinde oldukça etkili olan bir akımdır. Geleneksel inanç ve değerlerin yitirilmesiyle insanlar kendilerini boşlukta hissetmeye başlamıştır. Bu durum; yitirilmiş ve boşlukta bırakılmış gördüğü her şey karşısında, bireyin kendi içine dönmesi ve onu boşluktan kurtaracak değerleri kendinde arama düşüncesine itmiştir. Bu yaklaşıma göre; var oluş, özden önce gelir. İnsan, kendisini ne yaparsa o olur.
İşte Varoluşçuluk, bu duygular içinde olan insanın, yeni değerler bulma zorunluluğunu görmesiyle başlamıştır. Varoluşçuluk; bu duygular içinde olan insanın, birey olarak kenara itilmişliğine tepkiyi, bilim ve teknolojinin insanın özgürlüğüne tehlike oluşturduğuna dair bir başkaldırışı ifade eder.
Varoluşçuluk akımının başlıca özelliklerini saymak gerekirse;
Hiçbir gelişme ve değişme, insanın özgürlüğünü engellememelidir.
—Hayata anlam veren insandır ve kendisine yol gösterecek başka kimse yoktur.
—İnsan kendi bilinciyle, kendi davranışlarını yönlendirebilecek, irade ve karar gücüne sahip özgür bir varlıktır.
—İnsan, kendi varlığını kendisi yaratmıştır.
—Yaptığı işin şu veya bu olması onu ahlaksız yapmaz. Ancak bu işi özgür yaptıktan sonra pişmanlık duyarsa ahlaksız olur. Çünkü o zaman kendi özüne ihanet etmiş olur.
Bu akımın ilk temsilcisi
Kierkegaard (dindar varoluşçudur), en önemli temsilcisi ise J.P.Sartre’dır. Karl Jaspers, varoluşçuluğu daha sistematik hale getirmiştir.

3) FENOMENOLOJİ (Görünen Özbilim) ve E. HUSSERL (1859 -1938): Fenomen, kelime anlamı olarak “Görünen” demektir. Kurucusu Edmund Husserl’dir, Kant’tan etkilenmiştir. Diğer temsilcisi Max Scheler’dir. Husserl, felsefeyi kesin bilim haline getirmek istemiştir. Ona göre felsefenin görevi; özlerin niteliğini ve işlevlerini araştırmaktır.

Bu öze ulaşılmak için yapılan çalışmalara “fenomenoloji” adını verir. Ona göre fenomenoloji; “bir felsefi sistemi değil, olayın özüne ulaşmak için kullanılan bir yöntemdir. Bu akım, fenomenleri ve bilincin verilerini inceleyerek fenomenin içindeki özü yakalamaya çalışır. Bu anlayışa göre; öz fenomenin içindedir ve bilinç, bu özü sezgi yoluyla kavrayabilir. Yani fenomenoloji varlıkların özlerine ulaşmayı ve söz konusu özleri tasvir etmeyi amaçlar. Bu inanç; bilginin ve doğrunun nesnel olduğu yani insanın dışında bulunan bir gerçeğe dayandırmaktadır. İşte bu nedenlerden dolayı 20. yüzyılda ortaya çıkan fenomenoloji; empirizm ve pozitivizme karşıdır.
Husserl’ göre; bir nesnenin özelliklerini kavrayabilmek için; onun özüne ait olmayan tüm tesadüfî özelliklerin, ilgisiz görüşlerin ve önyargıların bir kenara bırakılması, parantez içine alınması gerekir. Böylece insanın öze ulaşmasını engelleyen, öze ait olmayan öğeler, kısa bir süre için yok sayılır. Aslında varlıkları belirleyen, bir takım önemsiz özellikler değil de onları meydana getiren özelliklerdir. Bunları yalnızca bilinç ortaya çıkarabilir.

4) PRAGMATİZM (Faydacılık) ve W. JAMES (1842 – 1910): Pragmatizm, bir hayat felsefesidir. Çünkü pragmatizm; her şeyi insana göre değerlendirir. Bu nedenle bazıları pragmatizme hümanizm dahi demiştir. Pragmatizm’in Amerika da ortaya çıkması rastlantısal değildir. Çünkü Amerika’da teorik ve akademik araştırmalardan daha çok; her şeyde fayda ve işe yararlılık önemli yer tutar.
Pragmatizm’in temel özelliklerini söylemek gerekirse;
—Her düşünce, yaşantımız için elverişli olduğu sürece doğrudur.
— İnsan için tek gerçeklik, uygulama alanında, işe yarayan gerçekliktir.
— İnsan, hiçbir şey anlamaksızın bu dünyada çıkarlarına bakmalıdır.
— Doğru düşüncenin pratik değeri, bu düşünceye karşılık olan nesnelerin pratik değerinden çıkmaktadır.
Temsilcisi W.
James’e göre; sonu yarar getirmeyen her eylem anlamsızdır. İnsan için tek gerçeklik; uygulama alanında işe yarayan gerçekliktir. Her düşünce, yaşantımız için elverişli olduğu sürece doğrudur. Doğru düşünceler, yararlı olmadıkça gerçek olamaz. Bir bilgi; bir sorunu pratikte çözüyorsa o bilgi doğrudur.

5) ENTÜİSYONİZM (Sezgicilik) ve H. BERGSON (1859 -1941): Sezgi; (intuition) aklın doğrudan doğruya, yani araçsız olarak bir şeyin algısını elde etmesi manasına gelir. Aklın bir hamlede algılaması bir sezgidir. Biz sezgiyi, günlük dilde bir olayı olmadan önce sezmek olarak biliriz. Bazı filozoflar, bilginin elde edilmesi ve kaynağı olarak, ne aklı ne de duyumu kabul etmezler. Yani sezgiciler akıl ve duyumu gerçeği bulma ve bilme aracı olarak kabul etmez. Çünkü bunlar, bulmak ve bilmek için araçlara muhtaçtırlar. Oysa gerçek biliş (zihin), öz biliş; hiçbir araç olmaksızın, doğrudan doğruya sezgi gücüyle bilmekle mümkündür.
Sezgiciliğin özelliklerine gelince;
— Sezgi, içgüdüye benzeyen bir yaşantıyı kavramanın yoludur.
— Mantıkçı Empirizmin savunduğu; en doğru bilgi, bilimsel bilgidir görüşüne karşı çıkar.
— Asıl amacı, yaşamı anlamak ve kavramaktır.
— Gerçek bilgi, bilimleri aşan bir anlayışla elde edilebilir.
Sezgicilik, ilk kez sistematik şekilde Fransız Henry Bergson tarafından ortaya konulmuştur. Aklın gerçekliği kavramada yetersiz olduğunu söyler. Gerçeklik ancak sezgiyle kavranabilir. Ona göre yaşam, zaman içinde kavranan bir niteliktir. İçgüdüye benzeyen yaşamı kavramanın yolu ise; sezgidir.

CEMİL ARSLAN, TOKAT ATATÜRK ANADOLU LİSESİ

FELSEFE GRUBU ÖĞRETMENİ







Dostları ilə paylaş:
1   2   3


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©genderi.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə