Siyaset: kadinlara kapali bir arena



Yüklə 41,05 Kb.
tarix01.11.2017
ölçüsü41,05 Kb.

SİYASET: KADINLARA KAPALI BİR ARENA

Nüfusun yarısını oluşturan kadınların karar alma süreçlerine katılamaması, siyasette eşit oranda temsil edilememesi, herşeyden önce bir demokrasi meselesi.


Bilindiği gibi, demokrasinin temel unsurlarından olan eşit temsil ve katılımın kadınlar açısından yaşama geçirilememesi, bir kadın erkek eşitsizliği sorunu olmasının ötesinde, aynı zamanda bir demokrasi sorunudur. Ancak, demokrasi tüm siyasal tartışmaların odak noktasını oluşturduğu halde, kadınların eksik temsili konusunda gözardı edilmekte, kadınsız demokrasi doğal karşılanmaktadır.
Aslında, ayrımcılık yapılmaksızın kadın erkek herkesin eşit haklardan yararlanması demokrasiyle yönetilen laik hukuk devletlerinin temel ilkesidir. Ancak, demokrasi ve insan hakları açısından gelişmiş ülkelerin birçoğunda bugün bile kadınlar siyasette ve karar alma süreçlerinde eşit olarak yer alamamaktadırlar.
Günümüzde birçok alanda eğitim, meslek seçimi, çalışma koşulları açısından daha iyi konumda olsalar da, siyasal yaşam kadınlara kapalı bir arena olmaya devam etmektedir.
Bir ülkede karar alma süreçlerinde nüfusun yarısı temsil edilemiyorsa, o ülkede alınan kararların demokratik ve çoğulcu olduğundan söz edebilmek mümkün değildir. Bu bakımdan, hem demokratik yaşamın güçlendirilmesi hem de cinsiyete dayalı eşitsizliklerin kaldırılmasında daha etkin olunabilmesi için kadınların siyasette eşit oranda veya birçok ülkede kritik eşik olarak kabul edilen en az % 30 oranında yer almaları gerekir.
Kadınların siyasette az sayıda yer almalarının, diğer bir ifadeyle eksik temsilinin nedenleri dünyada yaklaşık bütün ülkelerde benzerlik gösterir.

Her ne kadar eksik temsilin nedenlerini “kadınların siyasete ilgisizliği; toplumsal ve kültürel yapı; siyasal sistem ve partilerin yapısı; eğitim; ekonomik nedenler” gibi belli başlıklar altında toplamak mümkünse de, bütün bunların temelini tarih boyunca egemen olan ataerkil bakış açısı oluşturmaktadır. Kadınların kamusal alanın dışına itilmelerinin ve siyasete katılmalarının önlenmesinde kullanılan en işlevsel meşrulaştırıcı gerekçe, ataerkil ideolojinin doğa-kültür ayrımına dayanarak kadınları -doğurma özelliklerinden dolayı, bedenlerinden dolayı- doğa ile özdeşleştirmesi, buna karşılık, erkeklerin, uygarlığı ve kültürü temsil ettiği kabul edilmiş; böylece, erkeklerin işi kültür ve uygarlık yaratmak, kamusal alanda otorite kullanmak ve yönetmek, yani siyaset yapmak; kadınlarınki ise  ev ve aile içinde kalıp çocuk doğurmak olarak belirlenmiştir. Üstelik bu anlayış, bütün tek tanrılı dinlerin değişmez sayarak kutsadığı bu varsayım olarak kabul edilerek daha da pekiştirilmiştir.

        Kadınlar bu varsayımı ve ondan doğan sonuçları, 17. ve 18. yüzyıllara gelindiğinde açıkça sorgulamaya başlamışlardır.

Bilindiği gibi, erkek egemen bakış açısı 1789 tarihli (Déclaration des droits de l’homme et du citoyen) İnsan Hakları Deklarasyonu’nda eşitlik ve özgürlük kavramlarına yer verilirken de etkisini göstermiş, “eşitlik” kadın - erkek eşitliği bakımından gözardı edilmiştir. Nitekim, devrim sürecine destek veren kadınların 1789 tarihli İnsan Hakları Deklarasyonu’nunda yer alan “homme” yerine “homme - femme” (erkek-kadın) yazılması talepleri kabul edilmemiş, bu nedenle devrimci kadınlar da 1791 tarihinde “Kadın ve Yurttaş Hakları Beyannamesini” ilan etmişlerdir. Ancak, devrim sürecine büyük destek verenlerden Olympe de Gouges  1793 yılında “doğa kurallarına başkaldırması” nedeniyle giyotine mahkum edildiğinde, kararı veren “Devrimci Mahkeme”nin  idam gerekçesi, başka söze gerek bırakmayacak kadar açıktır; Olympe de Gouges “kendi cinsine yaraşmayacak şekilde politikayla ilgilendiği için ve ölümü diğer kadınlara ibret olsun diye”  mahkum edilmişti!



Görüldüğü gibi, daha sonraki yıllarda da, kadın erkek herkesin yasalar önünde eşit olduğu İnsan Hakları Bildirgelerinde, ülkelerin Anayasalarında kabul edildiği halde, insanların toplumsal konumları yüzyıllardır erkek egemen ideoloji tarafından biçimlendirildiğinden, kadın erkek eşitsizliği günümüzde de farklı alanlarda ve boyutlarda sürmektedir. Siyasal yaşam ise dünyada ve ülkemizde kadın erkek eşitsizliğinin en belirgin olarak görüldüğü alandır. Erkeği “güçlü – akıllı - yöneten”, kadını “güçsüz, duygusal - korunması gereken – yönetilen” olarak gören ataerkil zihniyet, kadınların siyasete katılımının önünde aşılması zor bir engel oluşturmaya devam etmektedir.
Batıda sanayi devrimiyle birlikte üretim sürecine katılan kadınlar, öncelikle ekonomik ve sosyal haklarını talep etmişler, 19. yüzyılın sonlarına doğru siyasal haklarını gündeme taşımışlardır. Bu çabaları sonucu, 20. yüzyılın ilk yarısında birçok ülkede kadınlar erkeklerle eşit olarak seçme seçilme hakkını kazanmışlardır; ancak, bu haklarını kullanabilmeleri için engelleri aşmaları kolay olmamıştır.
Türkiye’de Kadının Siyasete Katılımı
Ülkemizde Cumhuriyetin kuruluşunu izleyen ilk on yılda Atatürk’ün önderliğinde çağdaş uygarlığa ulaşma amacıyla yapılan devrimler, kadın haklarının geliştirilmesinin temelini oluşturmuştur. Bu dönemde adım adım eğitimde, ailede, toplumsal yaşamda başta Medeni Kanunun kabulü olmak üzere zamanın koşullarına uygun “yurttaş hakları” eşit olarak tanınmış, devrimlerin en ileri halkasını oluşturan kadınlara seçme seçilme hakkının verilmesiyle kadın haklarında hedeflenen süreç tamamlanmıştır. O yıllarda sadece yasaların çıkarılmasıyla yetinilmemiş, aynı zamanda devrim yasalarının etkin bir şekilde yaşama geçirilmesi için kararlı adımlar atılmıştır.
Türk kadını 3 Nisan 1930’da belediye seçimlerine, 1933’de muhtarlık seçimlerine katılma hakkını kazanmış, 5 Aralık 1934 tarihinde de milletvekili seçme ve seçilme hakkını elde etmiştir. 1924 Anayasasının “Onsekiz yaşını ikmal eden her erkek Türk mebusan intihabına iştirak etmek hakkını haizdir” hükmünü içeren 10. maddesi, “Milletvekili seçmek, yirmi iki yaşını bitiren kadın, erkek her Türk’ün hakkıdır” şeklinde değiştirilmiş; 11. maddesinde de “Otuz yaşını bitiren kadın, erkek her Türk milletvekili seçilebilir şeklinde değişiklik yapılarak, 1934’e kadar sadece erkeklerin sahip olduğu seçme ve seçilme hakkı kadınlara da tanınmıştır. Böylece Türkiye’de kadınlar, birçok batı ülkesinden önce seçme seçilme hakkına sahip olmuşlardır; bu hak kadınlara İtalya’da 1948, Fransa’da 1944, İsviçre’de 1971, Japonya’da 1950 yılında tanınmıştır.
1934 yılında kadınlara milletvekili seçme seçilme hakkının verilmesinden sonra 1935 yılında yapılan seçimlerde Türkiye Büyük Millet Meclisine 18 kadın milletvekilinin seçilmesi, günümüzde kullanılan kavramıyla “özel önlemler” veya “fırsat eşitliği tanıma” yöntemini çağrıştıran ilk örnektir. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin ve BM Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesinin (CEDAW), henüz ufukta bile olmadığı o yıllarda TBMM’de kadın milletvekili oranının % 4.6’ya ulaşması Cumhuriyet devrimlerinin yaşama geçirilmesindeki kararlılığın göstergesidir. Kadınlara o dönemin koşullarına göre çağdaş ve ileri siyasal haklar yasal olarak verilmiş ve yaşama geçirilmiş olmasına rağmen, ne yazıkki sonraki yıllarda bu kararlılık sürdürülememiş hatta 1935’deki oran aşağıda görüleceği üzere bugün bile aşılamamıştır.

Seçim yılları ve kadın milletvekili sayısı
* 1935 - 395 milletvekilinin 18'i kadın milletvekili. (Yüzde 4.6)
* 1943 - 435 milletvekilinin 16'sı kadın milletvekili.(Yüzde 3.7)
* 1950 - 487 milletvekilinin 3'ü kadın milletvekili. (Yüzde: 0.6)
* 1957 - 610 milletvekilinin 7'si kadın milletvekili (Yüzde 1.1)
* 1965 - 450 milletvekilinin 8'i kadın milletvekili. (Yüzde 1.8)
* 1973 - 450 milletvekilinin 6'sı kadın milletvekili (Yüzde 1.39
* 1991 - 450 milletvekilinin 8'si kadın milletvekili (Yüzde 1.8)
* 1999 - 550 milletvekilinin 22'si kadın milletvekili. (Yüzde 4.0)
* 2002 - 550 milletvekilinin 24'ü kadın milletvekili. (Yüzde 4.4)

* 2007 - 550 milletvekilinin 50'si kadın milletvekili. (Yüzde 9)



Yerel yönetimlerde Kadın:

Yukarıdaki sayılar göstermektedir ki, Türkiye’de siyasette kadının adı yok.


Kadının siyasal yaşamda yer almasının önündeki engeller:


  • Eğitimsizlik sorunu: 36 milyon kadınımızın 4 milyon 625 bini okuma-yazma bilmiyor; 25 yaş üstü kadın nüfusu: 16.897.656; bunun 13.871.060’ı en çok ilkokulu bitirmişler, 25 yaş üstü Üniversite eğitimli kadın nüfusu sadece 910.885’dir.

  • Toplumsal ve kültürel yapı: Siyaset erkek işi olarak görülüyor.

  • Ekonomik bağımsızlık: Kadınların eğitim durumuna bağlı olarak ev dışında çalışma olanakları da sınırlı olduğundan, siyaset yapmak için ekonomik bağımsızlıkları yok veya çok sınırlıdır.

  • Siyasi sistem ve parti yapısı: Parti içi demokrasinin olmadığı; siyasetin daha çok kahvehane, meyhane, otel lobilerinde yapıldığı bir sistem kadınların girişini zorlamaktadır.

  • Kadınların siyasete ilgisizliği: Yapılan araştırmalarda kadınların % 65’inin siyasete ilgi duymadığı görülmüştür. Ancak, kadınların siyasete ilgisizliğini, eğitim durumları ve ekonomik bağımsızlıklarını da gözönünde tutarak bir bütün olarak değerlendirmek gerekir.

Ancak, kadının eğitimli olması ve ekonomik bağımsızlığı olması siyasal yaşama katılabilmesi için genellikle yeterli olmamaktadır. Bu nedenle, gerçek demokrasinin yaşama geçirilebilmesi için, birçok ülkede görüldüğü gibi Seçim Kanununda ve/veya Siyasi Partiler Kanununda her iki cinsin eşit temsilini sağlayacak şekilde değişiklik yapılması gerekmektedir.
Ülkemizde kadınların siyasal yaşamda yer alamamaları, siyasette cinsiyet ayrımcılığının kökleşerek kısır döngü halinde devam etmesine ve geniş açıdan baktığımızda da gerçek demokrasinin yaşama geçirilememesine yol açmaktadır. Bu bakımdan, seçim sistemimizin temel ilkesi olan “temsilde adalet” (Anayasa 68.md) yaşama geçirilememiş olmaktadır. Kadının siyasette eksik temsili “kadın sorunu” olmaktan öte bir demokrasi sorunu olarak karşımızda durmaktadır. Bugün parlamentolarında %40’ların üzerinde kadınların yer aldığı ülkeler, bu eksikliğin telafisi için “kararlı bir eşitlik politikası” uygulayan ülkelerdir.

Son onbeş yıldanberi birçok ülkede, üzerinde önemle durulup, gerçek demokrasinin gereği olarak değerlendirilen “kadınların siyasete eşit katılımı” özel önlemlerle ve yöntemlerle desteklenmiş, yerel ve merkezi yönetimlerde belli oranlarda yer almaları sağlanmıştır. Örneğin, Belçika, Arjantin, Uganda, Brezilya, Fransa, İspanya kadınların siyasete (kritik eşik olan en az %30 veya) eşit katılımını sağlayacak “eşit haklara sahip olma ilkesi”; olumlu ayrımcılık”; “kota” gibi özel önlemleri anayasalarına veya yasalarına koymuşlardır. Bazı ülkelerde de siyasi partiler tüzük değişikliği yaparak belli oranda cinsiyet kotası kabul etmişlerdir, örneğin Almanya’da Hristiyan Demokrat Partisinde %30’dur. Bilindiği gibi Türkiye’de CHP milletvekilliği dışında, parti organlarıyla sınırlı olarak %25 cinsiyet kotası kabul etmiş ve uygulamaktadır (CHP Parti tüzüğü 55. madde: Organlarda her iki cinsiyetten en az dörtte bir (yüzde yirmibeş) oranında üye bulunur. Her iki cinsiyetten üye seçilmesi gereken organlarda bu husus genel sıralama ile gerçekleşmemiş ise, aynı cinsiyetten aday olanlar arasında aldıkları oya göre ayrı ayrı sıralama yapılır. Alınan oya bakılmaksızın her iki cinsiyetten yeterli üye alınarak organlar seçilmiş sayılır. Geri kalanlar o cinsiyetten üyelerin yedeği olur.)



Son yıllarda “kota” veya “özel önlemler” uygulaması giderek yaygınlaşmaktadır. Bangladeş’de de 2004 yılında parlamentodaki sandalye sayısı 300’den 345’e artırılarak, 2005 seçimlerinde bu 45 sandalye sadece kadınlara ayrılmıştır, bu uygulama (CEDAW 4. madde kapsamında) yasa değişikliğiyle yapılmıştır.
Cinsiyet Kotası = Eşitsizliğin Kaldırılmasının Anahtarı
Siyasete katılımın artırılması için birçok ülkede uygulanan cinsiyet kotası çok tartışılmış ve tartışılmaktadır; ayrımcılığın giderilmesinde bir anahtar mı, yoksa kadınlara tanınan bir ayrıcalık mı?
Siyasette “cinsiyet kotası”, kanımca en doğru ifadesiyle, yüzyıllardır süren haksızlığın telafisi olup, günümüzde eşitsizliğin kaldırılmasının anahtarıdır.
Türkiye’de 5 Aralık 1934’de seçme ve seçilme hakkına sahip olan kadınların siyasete katılımı açısından sonraki yıllarda bir ilerleme olmamış, hatta geri gitmiştir diyebiliriz. Nitekim, 1935’te yapılan seçimlerde parlamentoda 395 milletvekili arasında kadınların oranı % 4,6 iken, 67 yıl sonra 2002’de yapılan seçimlerde TBMM’de 550 milletvekilinden 24’ü kadın olup bu oran % 4,4’e düşmüştür. 22 Temmuz 2007 seçimlerinde ise kadın milletvekili oranı %100 artmasına rağmen %10’a ulaşamamıştır.
Kadınların siyasette eşit ve etkin temsilinin önündeki en büyük engel, geleneksel işbölümünün yarattığı toplumsal eşitsizlik ve erkek egemen siyasi kültür olduğuna göre; bu engellerin ”kadınlar yasalar önünde eşittir, siyaset kapısı kadınlara açıktır, isteyen katılsın” anlayışıyla aşılabilmesi mümkün değildir. Seçim kampanyalarında ve söylemde ön planda tutulan kadınlar, aday listelerinde en alt sıralara konulmaktadır. Kadınlara “aday olmaya cesaret edin – erkekler gibi mücadele edin – rekabetten kaçmayın – elinizi taşın altına koyun” denilerek siyasette yer almalarını söylemek, yaşam gerçeğiyle bağdaşmamaktadır. Çünkü (milletvekilliği veya belediye başkanlığı için) adaylaştırmak sadece Parti Başkanının yetksindedir. Parti içi demokrasinin olmadığı bir yerde kadınların yer alması da mümkün olamamaktadır. Bu nedenle ,başlıca çözüm “cinsiyet kotasının” bir an önce parti tüzüklerine konulması, Seçim Kanununda ve Siyasi Partiler Kanununda bu yolda değişiklik yapılmasıdır. Türkiye’nin 1985 yılında onaylayarak taraf olduğu, uygulamayı taahhüt ettiği “BM Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesinin 4. maddesinde” kadın-erkek eşitliğini fiilen sağlamak ve bu süreci hızlandırmak için anayasa ve yasalarla geçici özel önlemler alınması gerektiği ve bunun “yasa önünde eşitlik” ilkesiyle çelişmediği kabul edilmiştir. Aslında özel önlem olarak siyasette “kota” uygulanması uluslararası taahhütlerin ve Anayasanın 10. maddesindeki “..kadın erkek eşitliğinin yaşama geçirilmesi yükümlülüğünün yerine getirilmesi” anlamına gelecektir.
Herşeyden önce ülkemizde demokrasinin sağlıklı işlemesi açısından ve Türkiye’nin çağdaşlaşma, değişim ve kalkınması bakımından kadınların katkısına ve bakış açısına gereksinimi vardır. Ne yazıkki, Türkiye eğitimli, donanımlı ve konularında yetkin kadın potansiyelinden yararlanamamaktadır. Yıllardır bu alanda yaşanan eşitsizlik sorununu aşmak ve siyaset kapısını kadınlara açmak üzere gecikmeksizin Siyasi Partiler ve Seçim Yasalarında, Parti Tüzüklerinde her bir cinsiyete en az %30 temsil hakkı getiren değişiklik yapılması, gerçek demokrasiye ulaşmak açısından ilk adım olarak önem taşımaktadır.

5 Aralık 2008 – Beşiktaş Meydanı



KOTA : HAKSIZLIĞIN TELAFİSİNİN ANAHTARI

Cumhuriyet 06.12.2008

Türk kadınına seçme ve seçilme hakkının verilmesinin 74. yıldönümü kutlandı

Kadınlar hakları için yürüdü

Haber Merkezi - Türk kadınına seçme ve seçilme hakkının verilişinin 74. yıldönümü nedeniyle yurt genelinde etkinlikler yapıldı. Alanlara çıkarak siyasi partilere “kadın kotası” konulması çağrısını yineleyen kadınlar, “Haklarımızı istiyoruz” dedi. Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu’ndan yapılan açıklamada da “Nüfusun yarısını oluşturan kadını görünmez kılmanın insanlığa karşı işlenen bir suç olarak kabul edilmesi gerektiği” belirtildi.

İSTANBUL’da Beşiktaş Belediyesi Kadın Platformu ve İstanbul Kadın Kuruluşları Birliği’nce (İKKB), Beşiktaş Meydanı’nda basın açıklaması yapıldı. Burada konuşan İKKB Başkanı Nazan Moroğlu, siyasette kadın ağırlığının artmasını isteyerek, “Siyasi partilerde her kademede yönetici ve milletvekilliği için en az yüzde 30 cinsiyet kotası uygulanmalı; siyasi partiler ve seçim yasalarında değişiklik yapılmalı; her parti tüzüğüne cinsiyet kotasına ilişkin bir madde koymalı. Adaylık başvurularında kadınlardan yarı bedel alınmalı” çağrısı yaptı Ve temsili olarak, kilitli olan meclis kapısını “kota” anahtarı ile açtı.








Dostları ilə paylaş:


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©genderi.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə