TüRKİye diyanet vakfi 4 İSLÂm ansiklopediSİ (28) 4



Yüklə 1,44 Mb.
səhifə1/38
tarix22.10.2018
ölçüsü1,44 Mb.
  1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   38

TÜRKİYE DİYANET VAKFI 4

İSLÂM ANSİKLOPEDİSİ (28) 4

HİLÂL 4

Bibliyografya : 15



Türk Edebiyatı. 16

Bibliyografya : 18

Sembol Olarak Hilâl. 18

Bibliyografya : 21

HİLÂL (BENÎ HİLÂL) 21

Bibliyografya : 26

el-HİLÂL 27

Bibliyografya : 27

HİLÂL es-SÂBÎ 27

HİLÂL B. ÜMEYYE 27

Bibliyografya : 28

HİLAL B. YAHYA 28

Bibliyografya : 29

HİLÂİ-İ ÇAGATÂYÎ 29

Eserleri. 29

Bibliyografya : 30

HİLÂLİAHMER 30

HİLÂLİYYE 30

HÎLÂLÜRRE'Y 30

HİL'AT 30

Bibliyografya : 33

Osmanlılar'da Hil'at. 33

Bibliyografya : 36

HİLE 37


Bibliyografya : 39

HILE-i ŞER'İYYE 39

HİLF 39

Bibliyografya : 40



HİLFETGAZİ MEDRESESİ VE TÜRBESİ 41

Bibliyografya : 41

HİLFÜ'L-AHLÂF 42

HILFU'L-FUDUL 42

Bibliyografya : 43

HİLFU'L-MUTAYYEBIN 43

Bibliyografya : 44

HIUM 44


Bibliyografya : 48

HİLKAT 48

HILL, DONALD ROUTLEDGE 48

Eserleri 49

Bibliyografya : 49

HİLLE 49


HİLLÎ, İBNÜ'L-MUTAHHAR 49

Eserleri. 50

A) Akaid ve Kelâm. 50

B) Fıkıh ve Fıkıh Usulü. 51

C) Diğer Eserleri. 52

Bibliyografya : 52

HİLLÎ, MUHAKKİK 53

Eserleri. 54

Bibliyografya : 55

HİLLI, SAFÎYYÜDDİN 56

Eserleri. 57

Bibliyografya : 59

HİLM 59

HİLYE 59


Bibliyografya 63

Hat. 64


Bibliyografya : 67

HİLYE-İ HÂKÂNÎ 67

HİLYETU'L-EVUYA 67

Bibliyografya : 68

HILYETU-INSAN VE HALBETÜ'-ÜSÂN 69

HİMÂ 69


Bibliyografya : 72

HİMAYE 73

Bibliyografya : 74

HIML 74


HİMMET 74

Bibliyografya : 75

HİMMET EFENDİ 75

Eserleri. 76

Bibliyografya : 77

HİMMET EFENDİ TEKKESİ 77

Bibliyografya : 77

HIMMETIYYE 78

HİMMETZÂDE 78

HİMYÂNÜ'Z-ZÂD 78

Bibliyografya 79

HİM YERİ, İBN ABDÜLMÜN'İM 79

Bibliyografya : 80

HİMYERÎ, NEŞVÂN B. SAÎD 81

HİMYERÎ, SEYYİD 81

HİMYERILER 81

Bibliyografya : 83

HİN 83


HİND BİNT AMR 83

Bibliyografya : 84

HİND B. EBU HALE 84

Bibliyografya : 84

HİND BİNT UTBE 84

Bibliyografya ; 86

HINDAL MİRZA 86

Bibliyografya : 86

HİNDİ 87

Eserleri. 87

Bibliyografya : 88

HİNDİLER TEKKESİ 88

Bibliyografya : 90

HİNDİSTAN 90

I. Fizikî ve Beşerî Coğrafya 91

Bibliyografya : 94

II. Ortaçağ Müslüman Coğrafyacılarına Göre Hindistan 94

A) Coğrafya ve Topografya. 94

B) Siyasî Tarih. 96

C) Dinî İnançlar. 96

D) Kast Sistemi. 97

Bibliyografya : 97

III. Tarih 98

Bibliyografya : 103

IV. Osmanlı-Hindistan Münasebetleri 103

Bibliyografya : 107

V. Din 108

A) İslâmiyet. 108

Bibliyografya : 114

B) Diğer Dinler. 115

Bibliyografya : 117

VI. Hindistan'da İslâm Araştırmaları 117

Bibliyografya : 123

Vll. Hint-İslam Sanati 124

Bibliyografya : 131


TÜRKİYE DİYANET VAKFI

İSLÂM ANSİKLOPEDİSİ (28)




HİLÂL

Sözlükte "yüksek sesle haykırmak: or­taya çıkmak, parlamak: sevinmek" an­lamlarına gelen hell kökünden türeyen hilâl (çoğuluehille), ayın kavuşum önce­si ve sonrasında yeryüzünden uçları sivri ince bir yay gibi görünen şeklinin adıdır. Kelime Kur'ân-ı Kerîm'de bir yerde çoğul şekliyle geçer.1 Sözlük anlamına bağlı olarak özellikle kavuşum durumundan sonra ayı ilk defa görenle­rin onu haber vermek için sevinçle haykır­maları sebebiyle ayın ilk görülen şekline hilâl denildiği kaydedilmektedir. Nitekim yüksek sesle telbiyede bulunmaya ve hi­lâl ilk görüldüğünde tekbir almaya ihlâl, yine yüksek sesle kelime-i tevhidi söyle­meye tehlîl, yeni doğan çocuğun hayat belirtisi olarak çığlık atmasına İstihlâl denir. Her kamerî ayın başında kavuşum durumunun ardından incecik bir kavis şeklinde ilk defa görülen yeni aya bir-üç gecelik iken hilâl denildiği gibi her ayın sonunda kavuşum durumundan önceki son iki gecedeki aya da bu ad verilir. Bun­ların dışında kalan diğer gecelerde aya kamer, kavuşum esnasında yeryüzünden görülemeyen durumuna da muhak de­nilir.

Ayın aydınlanmış olan yüzeyinin yeryü­zünden görülen kısmı periyodik olarak de­ğişir. Kavuşum ayı denilen yaklaşık 29,53 günlük süre içinde önce ince bir kavis şek­linde görülen parlaklık (ilk hilâl), yavaş yavaş büyüyerek yarım daire (ilkdördün) ve tam daire (dolunay) biçimini aldıktan sonra tekrar küçüiüp incelmeye başlar ve nihayet bir iki gün hiç görünmez olur. Ardından parlaklığının tekrar görülmesiy­le yeni bir ay başlar. Ayın ilk hilâl, İlk dör­dün, dolunay, son dördün ve son hilâl gi­bi değişik şekillerinden her birine "ayın evreleri" denir.

Kur'ân-ı Kerîm'de de işaret edildiği üze­re 2 ayın kendisi ışık kaynağı olmayıp yer­yüzünden görülen parlaklık güneş ışığı­nın ay yüzeyindeki yansımasından ibaret­tir. Ayın güneşle olan konumu sebebiyle aydınlanmış olan yüzeyinin dünyaya ba­kış nisbetine göre bu parlaklık yeryüzün­den bazan hilâl, bazan yarım daire veya dolunay şeklinde görülür; bazan da hiç görülmez. Ayın dünya çevresindeki dönüş süresiyle kendi ekseni etrafındaki dönüş süresi birbirine eşit olduğu için yeryüzün­den daima aynı yüzeyi gözlenir.

Ayın, dünya çevresinde dönerken gü­neşle dünya arasında aynı doğrultuda bu­lunmasına kavuşum (içtimâ) durumu de­nir. Bu sırada ay güneşle birlikte doğup güneşle birlikte batar ve güneş tarafın­dan aydınlatılan yüzeyi tamamen güne­şe, karanlık yüzeyi ise dünyaya dönük ol­duğu için yeryüzünden görülmez. Ancak ay, her gün bir öncekinden daha geç do­ğup daha geç battığı için kısa bir süre sonra bu doğrultudan ayrılarak güneşten daha geç batmaya başlar. Böylece güneş­le ay arasındaki açı, ayın yüzeyine yansı­yan ışığın yeryüzünden görünmesi için yeterli büyüklüğe ulaşınca ay gü­neş battıktan sonra batı ufkunda hilâl bi­çiminde görülmeye başlar. Hilâlin görüldüğü gece önceki aya değil yeni başlayan aya aittir. Çünkü hilâlin batı ufkundaki rü'yetiyle önceki ay biter, yeni ay başlar.

Yeni ayın ilk günlerinde güneş aydan önce doğup battığı ve ayın önünde sey­rettiği için ay güneş ışınlarını bize göre alt taraftan alır ve alt yüzeyi aydınlanır. Bu sebeple güneş battıktan sonra batı ufkunda yeni aya ait hilâlin uçları yukarı­ya (semâya) dönük olur. Ayın son günlerin­de ise ay güneşten önce doğduğu ve bat­tığı için sadece güneş doğmadan önce uçları batıya dönük olarak doğu ufkunda gözlenebilir, batı ufkunda ayın son hilâli gözlenemez. Eğer batmadan önce ayın son hilâli batı ufkunda da gözlenebilsey-di hilâlin uçlarının aşağıya (ufka) dönük ol­duğu görülürdü. Çünkü bu esnada güneş ufkun üstünde, aydan daha yüksekte bu­lunur ve ay üst taraftan aydınlanır.

Ay dünya çevresindeki dönüşünü 29,530589 günde 3 tamamlar. Ayın her­hangi bir safhasının, meselâ dolunay veya kavuşum durumlarının peşpeşe iki defa tekrarı arasındaki zamana eşit olan bu süreye "astronomik ay" denir. Buna göre teorik olarak bir kamerî yıl 29,330589 x 12 = 354.367068 gündür. Ancak gün sayısı ke­sirli olmayacağından kamerî takvimde aylar bazan yirmi dokuz, bazan otuz gün gösterilir. Eskiden ramazan ve bayram gibi dinî günler için değil daha çok ileriye dönük çalışmaların tarihlerini belirlemek için önceden hazırlanan kamerî takvim­lerde 354 günden artan ve otuz yılda on bir güne ulaşan bu fazlalık belirli bir kurala göre bazı yıl­ların zilhicce ayına eklenirdi.4

Eski çağlardan beri güneş ve ayın peri­yodik düzenli hareketleri zaman ölçüsü ve göstergesi olarak kullanılagelmiştir. Pek çok faydası yanında güneş ve aydan vakitleri bitme ve hesaplama konusunda da faydalanıldığına, "Allah geceyi dinlen­me zamanı, güneşi ve ayı da -vakitleri ta­yin için- birer hesap ölçüsü kılmıştır 5 "Güneşi ışıklı, ayı da parlak kılan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için aya menziller tayin eden O'dur 6 mealindeki âyetlerle Kur'ân-ı Kerîm'de de işaret edilmiştir. Ancak ay, periyodik olarak düzenli ve sabit süreler­le aynı evrelerde bulunduğundan vakit ta­yini için güneşten daha elverişlidir. Gece ve gündüzle gün ve yıl güneşin hareket­lerinden kısmen anlaşılabilirse de ay sü­resi İçin güneşin hareketlerinde belirli bir işaret veya ölçü bulunmamaktadır. Ni­tekim güneşin hareketlerine göre tesbit edilen (şemsî) yılda ayların gün sayıları ta­bii bir mikyasla değil itibarî olarak belir­lenmiştir.

Kur'ân-ı Kerîm'de, ayın gökyüzündeki düzenli hareketinin insanlar ve özellikle hac için vakit ölçüleri olduğu 7gökler ve yer yaratıldığı zaman onun hareketlerinin on iki ay meydana gelecek şekilde düzenlendiği 8 bildirilir. Kur'an'ın doğrudan ve do­laylı ifadelerinde, hadislerde ve bu çerçe­vede oluşan İslâmî gelenekte namaz vakitleri, oruca başlama ve iftar vakti gibi güneşin hareketlerine ve gece-gündüz ayırımına göre belirlenen bazı ibadetler hariç tutulursa ramazan orucu, hac, ze­kât, fıtır sadakası, kurban ve bayram na­mazları gibi edası yıl içinde belirli vakitle­re bağlanmış olan ibadetlerin, yemin, îlâ, İddet gibi şer'î muamelelerin vakit ve sürelerini tesbitte kamerî ayların esas alındığı görülür. Nitekim Hz. Peygamber, "Yüce Allah hilâlleri insanlar için vakit öl­çüleri kıldı. 0 halde hilâli görünce oruca başlayın, onu tekrar görünce iftar edin" demiştir.9 Kamerî ayların ölçü alındığı bu tür ibadet ve muamele­lerin zaman veya sürelerinin isabetle ta­yin edilebilmesi, kamerî ayların başlangıç­larının doğru olarak belirlenmesine bağlı olduğundan hilâlin görülmesi İslâmî ge­lenekte öteden beri önemli bir yere sa­hip olmuştur. Ramazan ve şevval hilâlleri kastedilerek belli başlı hadis kitaplarında yer alan, "Hilâli görünce oruca başlayın; onu tekrar görünce bayram yapın. Eğer hava kapalı ise içinde bulunduğunuz ayı otuz güne tamamlayın 10 mealindeki hadis ve hilâlin görülmesini konu alan benzer hadisler, kamerî ayların bu aylara ait ilk hilâllerin görülmesiyle başladığını, rü'yetin mümkün olmaması durumunda önceki ayın otuz güne tamamlanması su­retiyle tesbit edileceğini açıklayarak bir hesaplama kolaylığı getirmiş olmakla bir­likte İleri dönemlerde hilâlin görülmesi konusunda oluşacak zengin fıkıh kültürü ve bu konuda ileri sürülebilecek farklı gö­rüşler açısından da önemli bir malzeme teşkil etmiştir.

Hilâl görülünce Resûl-i Ekrem'in belirt­tiği gibi tekbir aldıktan sonra şu şekilde dua etmek müstehaptır: "Allahım! Şu ye­ni hilâli bize iman, İslâm, güvenlik, bere­ket ve esenlik içinde mübarek eyle. Ey ha­yır ve rüşd hilâli! Senin de bizim de rab-bimiz Allah'tır, bize hayır ve uğur getir.11

Güneş ufkun üstünde iken kuvvetli ışın­ları hilâlin gündüz görülmesini engeller. Ayın önünün açık olup güneşin bulut ar­kasında kalması gibi bir durumda bile hi­lâlin gündüz görülmesi çok zayıf bir ihti­maldir. Bununla birlikte fıkıh literatürün­de böyle bir ihtimal veya faraziyeye da­yanan bazı tartışmaların yapıldığı bilin­mektedir. Bu tartışmalar, gündüz hilâlin görülmesi mümkün olmamakla birlikte toplumda bu yönde bazı iddiaların gün­deme gelmesi ihtimalinden dolayı pratik bir çözüm Önerisi görünümündedir. Me­selâ "yevm-i şek" denilen, önceki ayın son (yani otuzuncu) günü veya yeni ayın İlk günü olması muhtemel bulunan günde eğer hilâl gündüz görülürse, bunun ön­ceki ayın son gecesine mi yoksa yeni ayın ilk gecesine mi ait sayılacağı konusunda görüş ayrılığı vardır. Hz. Ömer, Osman, Enes b. Mâlik, Abdullah b. Ömer. İbn Mes'ûd, Saîd b. Müseyyeb, Atâ b. Ebû Rebâh, Câbir b. Zeyd gibi ashap ve tabiîn âlimleri yanında Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed ile Mâlikî. Şâfıî ve Hanbelîler'e göre ister zevalden önce ister zevalden sonra görülsün, gündüz görülen hilâl ge­lecek geceye ait sayılacağından aynı gün güneş batımından sonra görülmüş hilâl hükmünde olur. Çoğunluğu teşkil eden bu fakihler, "Hilâli görünce oruca başlayın, onu görünce iftar edin 12 ve. "Hilâli gör­medikçe oruç tutmayın, onu görmedik­çe iftar edip bayram yapmayın 13 mealin­deki hadisleri ve oruca ancak rü'yeti ta­kip eden günün fecrinde başlanabilece­ğini dikkate alırlar. Uygulanmakta olan ve delil yönünden kuvvetli sayılan da bu görüştür. Nitekim Hz. Ömer, Bağdat ci­varında ve Kasrışîrin'in yakınında bulu­nan Hânikin'deki askerlerine yazdığı bir mektupta, "Hilâli gündüz görürseniz ak­şam olmadıkça veya onu önceki akşam gördüklerine dair iki kişi şahitlikte bulunmadıkça iftar etmeyin" demiş 14 İmam Mâlik, Hz. Os­man'ın şevval hilâli gündüz görüldüğü halde akşam olmadan orucunu açmadı­ğını nakletmiştir.15 Süfyân es-Sevrî. Ebû Yûsuf ve Mâlikî-ler'den İbn Habîb ile İbn Vehb ise gündüz zevalden sonra görülen hilâlin gelecek geceye, zevalden önce görülen hilâlin İse ön­ceki geceye ait olduğunu söylemişlerdir. Hz. Ali ve Hz, Âişe İle bir rivayette Hz. Ömer'in görüşleri de böyledir. Hz. Ali'den aksi görüş de nakledilmiştir.

Âlimler arasındaki bu ihtilâf, ayın yirmi dokuzuncu günü akşamı (otuzuncu gece) hilâlin görülmemesi halindedir. Eğer hi­lâl bir akşam önce görülmüşse gündüz görülen hilâlin önceki veya sonraki gece­ye ait oluşunun hiçbir önemi yoktur; çün­kü güneşin batmasından sonra hilâlin gö­rülmesiyle önceki ay çıkmış, yeni ay baş­lamıştır. Gündüz zevalden sonra görülen hilâlin ertesi güne ait olduğu konusunda görüş ayrılığı bulunmadığı gibi kamerî aylar yirmi dokuz günden eksik olmaya­cağı İçin ayın yirmi dokuzuncu günü gün­düz görülen hilâlin de ister zevalden Ön­ce ister zevalden sonra görülsün gelecek geceye ait sayılacağında ihtilâf yoktur.

İhtilâf-ı Metali'. Gece ve gündüz dün­yanın her yerinde aynı saatte başlamadı­ğı gibi hilâl de dünyanın her yerinde aynı anda görülmez. Çünkü kamerî aylar için başlangıç sayılan hilâl, kavuşum durumu­nun ardından güneşin batışından sonra batı ufkunda görülür. Güneş dünyanın her yerinde aynı saatte batmadığı için hi­lâlin görülebilme zamanı da ilk görüldü­ğü yerden itibaren batıya doğru ilerleye­rek değişir. Hilâlin dünyanın değişik yer­lerinde değişik saatlerde görülmesi ola­yına "İhtilâf-ı metali denilmektedir.

Hilâlin görülmesiyle kamerî ay başladı­ğına göre belli bir yerdeki görmenin o çevre dışındaki yerler için de geçerli sayı­lıp sayılmayacağı konusunda ilk dönem­lerden İtibaren farklı görüşler ileri sürül­müştür. Başta Ebû Hanîfe. Ahmed b. Hanbel ve İmam Mâlik'in önde gelen ta­lebelerinden Leys b. Sa'd olmak üzere Hanefî, Mâliki ve Hanbelîfakihlerinin ço­ğunluğu ile Ebü't-Tayyib et-Taberî gibi bazı Şâfıî fakihlerine göre ihtilâf-ı metâ-lia itibar edilmez. Herhangi bir yerde usu­lüne uygun şekilde hilâlin görülmesi du­rumunda ister uzak ister yakın yerlerde bulunsunlar bütün müslümanların buna uyması, buna göre oruca başlaması veya bayram yapması gerekir. Hanefî fakihle-rinin çoğunluğuna göre bir yerin halkı, hi­lâli görerek yirmi dokuz gün oruç tutup bayram yaptıktan sonra başka bir yerde yine hilâl görülerek veya şaban ayı otuz güne tamamlanarak kendilerinden bir gün önce oruca başlandığını ve otuz gün oruç tutulduğunu öğrense eksik kalan bir günü kaza etmesi gerekir. Buna göre Ebû Ömer, İbn Abdülber, İbn Rüşd 16 ve İbnCüzeyy'in 17 En­dülüs ve Hicaz gibi birbirinden çok uzak yerlerde her beldenin kendi rü'yetinin muteber olduğu konusunda icmâ bulun­duğuna dair sözleri isabetli değildir. An­cak herhangi bir yerde görülen hilâl ile hilâl görülmeyen yerlerdeki müslüman­ların da oruca başlamaları veya bayram yapmaları için olayın sadece duyulması yeterli değildir, rü'yetin gerçekleştiği ko­nusunda kesin bilgi gerekir.

İbn Abbas, İkrime, Salim b. Abdullah b. Ömer, Kasım b. Muhammed b. Ebû Bekir, İshak b. Râhûye gibi bazı sahabe ve tabiîn âlimleriyle Şâfiîler'in çoğunluğu, bazı Hanefî ve Mâliki fakihlerine göre ise herhangi bir yerdeki rü'yete bu bölgeye yakın olan yerlerde itibar edilmesi gere­kir. Nitekim Hz. Peygamber, Medine'de hilâl görülmediği halde Medine'ye dışarı­dan gelen iki bedevinin bir akşam önce hilâli gördüklerine dair şahadetlerine da­yanarak bayram yapılmasını emretmiş­tir.18 Fakat bir­birinden uzak olan yerlerde her beldenin kendi rü'yeti muteberdir. Ancak uzak ve yakın çevrenin tesbiti konusundaki görüş­ler farklıdır. Şafiî fakihlerinin bir kısmı sefer mesafesini, bir kısmı metâliin ihtilâfı­nı 19 bir kısmı ülkele­rin farklı oluşunu, diğer bir kısmı da her taraftan 24 fersah 20 olan mesafeyi uzak, bunlardan daha az mesafeleri ise yakın saymıştır. Hanefîler'-den ihtilâf-ı metâlia itibar edilmesi gerek­tiği görüşünde olanlar da 24 fersahı Ölçü almışlar, daha az mesafede rü'yet zama­nının değişmeyeceğini söylemişlerdir. Mâlikîler'den İbn Abdülber ve İbn Rüşd gibi. birbirine uzak olan yerlerde her bel­denin kendi rü'yetine itibar etmesi ge­rektiğini kabul edenler ise Bağdat, Bas­ra, Küfe. Medine ve Yemen gibi beldeler arasındaki mesafeleri yakın, Horasan ve Endülüs gibi gerçekten birbirine uzak yerler arasındaki mesafeleri uzak saymış­lardır. Bu konuda aşırı yükseklik farkı, ay­rı devletlerin yönetiminde bulunma gibi başka ölçülerden de söz edilmiştir.

İhtilâf-ı metâlia itibar edilmesi gerek­tiğini savunanlar görüşlerine delil olarak imsak, iftar ve namaz vakitlerinin tesbi-tinde her yerin kendi fecir, şafak, zeval, tulü" ve gurup olaylarının ölçü alınması gibi kamerî ayların başlangıcı için de her beldenin kendi rü'yetinin esas alınması gerektiğini belirtmişlerdir. Nitekim Halife Muâviye İle görüşmek için gittiği Şam'­dan ramazan ayının son günlerinde Me­dine'ye dönen Küreyb'in orada hilâlin cu­ma gecesi görülüp oruca başlandığını söylemesine karşı İbn Abbas da Medine'­de hilâli cumartesi gecesi gördüklerini ve ramazan otuz güne tamamlanıncaya ve­ya hilâli görünceye kadar oruca devam edeceklerini, Şam'daki durumun kendi­lerini bağlamadığını, Resûlullah'ın böyle emrettiğini söylemiştir.21 İhtilâf-ı me­tâlia itibar edilmeyeceği görüşünde olan fakihlerin çoğunluğu ise, "Resûlullah bi­ze böyle emretti" sözünün bu konuda açık olmadığını, "Hilâli görmedikçe oruca başlamayın, onu görmeden bayram et­meyin 22 mealindeki hadisin kastedilmesi ihtimali yanında bu­nun İbn Abbas'ın kendi içtihadı olabilece­ğini veya Küreyb'in sözleri haber-i vâhid sayıldığı için kabul edilmemiş olabileceği­ni belirtmiştir. Ayrıca bu âlimler, "Hilâli görünce oruca başlayın, onu görünce bay­ram edin 23 mealin­deki hadiste oruca başlama ve bayram yapma mutlak şekilde rü'yete bağlanmış olup her belde veya toplumun ayrı ayrı rü'yetlerinin şart kılınmadığını, bu sebep­le herhangi bir yerde hilâlin görülmesinin sadece o çevredeki müslümanlan değil bütün müslümanlan bağlayacağını ifade etmişlerdir.

Tevhid dini olan İslâm'da müslümanla­rın sevinç ve kederlerini paylaşmalarının ve mümkün olan her konuda birliği sağ­layıp ayrılıktan sakınmalarının önemi in­kâr edilemez. İhtilâf-ı metâlia itibar edil­mesi durumunda ise değişik ülke ve böl­gelerde aynı gün oruca başlanması veya bayram yapılması mümkün değildir. Bu konuda birliğin sağlanmasına çoğunlu­ğun görüşü daha uygundur. Ancak bu iç­tihada göre de zaman zaman bazı prob­lemler söz konusu olabilmektedir. Çünkü herhangi bir yerde hilâl görüldüğünde dünyanın her yerinde vakit ve saat aynı değildir. Eğer hilâl ilk defa doğuda görü­lürse aynı gün içinde batıya doğru hemen her yerde oruca başlanması veya bayram yapılması mümkün ise de rü'yetin batıda bir yerde gerçekleşmesi durumunda do­ğudaki bazı ülkelerde gün değişmiş ve imsak vakti geçmiş olabilir. Nitekim ihti­lâf-ı metâlia itibar edilmeyeceğini belirten fakihler, bu prensibi hiçbir kayda bağ­lamadıkları halde son yıllarda çeşitli İslâm ülkelerinde konuyla ilgili olarak yapılan il­mî toplantılarda, kamerî ayların ancak rü'yetin sübûtu ile başlayacağı ve rü'yet sabit olduğu esnada imsak vakti geçmiş olan yerlerde o gün artık oruç tutulmaya­cağı düşüncesiyle bu prensibe, "hilâlin gö­rüldüğü yerin gecesine iştirak eden böl­gelerde" kaydının eklendiği görülmekte­dir. Ancak bu durum, kamerî ayların baş­laması için mutlaka hakiki rü'yetin (hilâ­lin gözle görülmesinin) aranması duru­munda varittir. Hesapla belirlenecek hük­mî rü'yete itibar edilmesi halinde hilâlin ne zaman ve nerede görülebileceği önce­den bilineceğine göre, "Gündüz zevalden önce görülen hilâl önceki gece görülmüş hükmündedir" diyen ve aralarında İmam Ebû Yûsuf un da bulunduğu fakihlerin ic-tihadları dikkate alınarak hilâlin görülebi­leceği hesapla belirlenen günün bu gibi yerlerde de yeni kameri ayın ilk günü sa­yılması ve böylece bütün müslümanların aynı gün oruca başlamaları ve bayram yapmaları bazı nâdir haller dışında müm­kün olabilmektedir.

Hilâlin Sübûtu. Kamerî aylar prensip olarak hilâlin görülmesiyle başlar. Bu se­beple ramazan orucunun zamanında eda edilebilmesi için şaban ve ramazan ayla­rının yirmi dokuzuncu günlerinin akşamı güneşin batışını müteakip batı ufkunda hilâlin araştırılması f ukahanın çoğunluğu­na göre farz-ı kifâye. Hanbelîler'e göre ise müstehaptır. Eğer hilâl görülürse yeni ay girmiş olur ve ertesi gün oruca başlanır veya bayram yapılır; hilâl görülmezse için­de bulunulan ay otuz güne tamamlanır.

Havanın bulutlu veya sisli olması gibi görüşü engelleyen veya zorlaştıran du­rumların bulunması halinde, Hanefîler'e göre ramazan hilâlinin sübûtu için âkil ve baliğ olmak şartıyla ister kadın ister er­kek olsun, ahlaken güven veren (âdil) ve­ya dinî hükümlere açıkça saygısızlığı bilin­meyen tek bir müslümanın haberi yeterlidir. Bu kişi, hilâli ister ken­disi görsün ister başka biri tarafından görüldüğünü haber versin durum değiş­mez. Bunda şahitlik ehliyeti, şahit sayısı ve şahadet sözü aranmaz. Çünkü şahitlik. İnsanların hak ve menfaatlerine ait dava konusu olabilen hususlarla ilgilidir. Hilâ­lin rü'yetinin bununla doğrudan bir ilgisi bulunmadığı gibi herhangi bir ayın girişi, vadeye bağlı bir alacak davası gibi başka bir olaya bağlı durum olmadıkça mahke­me tarafından re'sen hüküm altına alın­maz. Bundan dolayı ramazan hilâlinin sü­bûtu için haber verenlerde şahitlik nisabı 24 şahitlik ehliyeti ve şahadet sözü gerek­li olmadığı gibi hâkimin hükmü ve yetkili bir makamın onayı da gerekli değildir.

İbadete başlamada ihtiyat esas olduğun­dan tek kişinin haberi yeterlidir. Nitekim Hz. Peygamber, hilâli gördüğünü söyle­yen bir bedevînin müslüman olduğunu sorup öğrendikten sonra, "Bilâl, halka yarın oruca başlamaları gerektiğini ilân et" demiş 25 İbn Ömer'in halkın ve kendisinin hilâli gördük­lerini haber vermesi üzerine oruca başla­mış, halka da oruca başlamalarını emret­miştir.26

Ramazan hilâlinin aksine şevval hilâli­nin sübûtu ile oruca son verileceği için bu­nunla ilgili beyan haberden çok şahade­te benzemektedir. Çünkü oruç sırf Allah hakkı olduğu halde iftar ve bayramda in­sanların menfaati de söz konusudur. Bu sebeple şevval hilâlinin sübûtu için âdil de olsa tek kişinin haberi yeterli görülme­miş, insanlar arasındaki diğer hak ve menfaatlerle ilgili hususlarda olduğu gi­bi bunda da şahitlikle ilgili gerekli şart­ların bulunması aranmış, fakat hâkimin hükmü şart görülmemiştir.

Hava açık ve görüşe engel bir durumun bulunmaması halinde ise Hanefî mezhe­binde kuvvetli görüşe 27 gö­re ramazan, şevval ve zilhicce hilâllerinin sübûtu için tek hatta birkaç kişinin hilâ­li gördüğünü söylemesi yeterli değildir; sözleri kesin bilgi veya en az galip zan ifa­de edecek sayıda büyük bir kalabalığın hilâli gördüğünü haber vermesi gerekir. Verdikleri haber kesin bilgi veya zann-ı gâlib ifade edecek çoğunluğun sayısı ko­nusunda zâhirü'r-rivâyede belirli bir ra­kam yoktur. Ebû Yûsuf, kasâmeyi esas alıp bunu elli erkek olarak takdir etmiş. İmam Muhammed ise zaman, mekân ve sosyal şartlara göre bunun takdirinin ülü'l-emre (yetkili otoriteye) ait olacağını söylemiştir ki tercih edilen görüş de bu­dur. Bu konuda başka sayı ve ölçüler ve­ren fakihler de vardır. Bir veya birkaç ki­şinin şahitliğinin yeterli görülmeyişinin gerekçesine gelince, farz-ı kifâye olması sebebiyle dinî bir gayretle pek çok kişi ta­rafından gözlenmesi gerektiği ve görüşe engel bir durum da bulunmadığı halde sadece bir veya birkaç kişinin hilâli gör­düğünü söylemesi ya rü'yette bir hata ve­ya sözde yalan ihtimalini ortaya koyduğu İçin bu haber kesin bilgi veya galip zan ifa­de etmez. Çünkü bu kimseler güvenilir ve âdil kişiler de olsa verdikleri haber açık­ça görülen durumla çelişmek­tedir. Havanın kapalı olması halinde ise durum farklıdır; çünkü bulutun bir anlık açılıp kapanması esnasında böyle bir olay gerçekleşmiş olabilir. Hilâli gördüğünü söyleyen kalabalığın tevatür derecesine ulaşması durumunda sözlerinin kabulü için her birinde ayrı ayrı adalet ve İslâmiyet şartı aranmaz.

Hasan b. Ziyâd hocası Ebû Hanîfe'den, hava açık ve berrak iken de iki âdil kişinin 28 şahitliğinin ramazan, şevval ve zilhicce hilâllerinin sü­bûtu için yeterli sayılacağına dair bir riva­yet nakletmiştir. Zeynüddin İbn Nüceym, zâhirü'r-rivâye görüşe aykırı olan bu riva­yeti tercih eden bir fakih bulunmadığını, ancak halkın hilâli gözleme konusundaki ilgisizlik ve tembelliğinin giderek artma­sı sonucu topluluk içinden sadece iki âdil kişi tarafından verilen haberin artık zâ­hir-i hâle aykırı sayılmayacağını, bundan böyle bu rivayetle amel etmenin uygun olacağını söylemiş, başta kardeşi Sirâced-din İbn Nüceym olmak üzere kendisin­den sonraki fakihler de onun bu görüşü­ne katılmıştır. İbn Nüceym ayrıca, zâhi-rü'r-rivâyeye göre büyük bir kalabalığın şart olmayıp şahitlik nisabının yeterli sa­yıldığını ifade eden rivayetler de kaydet­miştir. Bu gelişmeler sonucu mezhepte ramazan, şevval ve zilkadeden başka ay­lara ait hilâllerin sübûtu için hava ister açık ister kapalı olsun iki âdil kişinin şahitliğinin yeterli olacağı görüşü tercih edilir olmuştur.

Mâlikîler'e göre. ister şahitlik ehliyeti­ni haiz olsun ister olmasın tek kişinin rü'-yetiyle kendisi, onun sözüne inananlar ve­ya hilâlin rü'yetiyle bizzat ilgilenmeyen­ler için hilâl sabit olmuş sayılır. Hava ister açık ister kapalı olsun, şahitlik ehliyetini haiz en az iki kişinin rü'yetiyle de bütün ayların hilâlleri sabit olur. Bu niteliği haiz en az iki kişinin bunlardan naklettiği ha­ber de işitenler için aynı hükümdedir. Hi­lâlin, verdikleri haber kesin bilgi ifade ede­cek ve yalan üzerine birleşmeleri müm­kün olmayacak sayıda kalabalık bir top­luluk tarafından görülmesi durumunda ise görenlerin her birinin şahitlik ehliye­tine sahip olması şart değildir. Kalabalık bir topluluk tarafından görülen veya hâ­kim tarafından sübûtuna hükmedilen hi­lâlle ilgili haberin kabulü için de bir tek âdil kişinin nakli yeterlidir.

Şafiî mezhebinde tercih edilen görüşe göre hava ister açık ister kapalı olsun, âdil veya mestûrü'l-hâl tek bir kişinin rü'ye­tiyle ramazan hilâli sabit olur. Hac, kur­ban, bayram gibi belirli günlere mahsus ibadetlerin yapıldığı şevval ve zilhicce hi­lâllerinin sübûtu da aynı hükümdedir. Hi­lâlin sübûtuyla ilgili haberin kabulü için şahadet sözü ve haber veren kişide şahit­lik ehliyeti aranır; kadının, fâsık kişinin ve kölenin şahitliği kabul edilmez. Tek kişi­nin rü'yetinin kendisi ve kendisini tasdik edenler dışındaki kimseleri de bağlayıcı olması için yetkili makamın (hâkim) hü­küm ve İlânı gerekir.

Hanbelîler'e göre ise hava ister açık is­ter kapalı olsun ramazan hilâlinin sübû-tu için bir tek âdil kişinin rü'yeti yeterli­dir. Hilâlle ilgili açıklama dinî bir haber niteliğinde olduğundan şahadet sözü ve hâkimin hükmü olmasa bile âdil bir kişi­den hilâlin görüldüğünü işiten her mü­kellefin oruca başlaması gerekir. Mestû-rü'l-hâl kişinin ve mümeyyiz de olsa çocu­ğun haberi kabul edilmez. Ramazan dışın­daki diğer aylara ait hilâllerin sübûtu için ise en az iki âdil kişinin şahitliği gerekir.

Ahmed b. Hanbel'den nakledilen ve mezhepte tercih edilen görüşe göre, şa­ban ayının yirmi dokuzuncu günü akşa­mı hava açık olup görüşe engel bir durum bulunmadığı halde hilâl görülmezse er­tesi gün oruca başlanmaz; şaban ayı otuz güne tamamlanır. Hava kapalı olması ve­ya görüşü engelleyen etkenlerin bulun­ması durumunda hilâl görülmese bile er­tesi gün ramazan orucuna başlamak ge­rekir. Çünkü bu mezhep âlimlerine gö­re hilâlin görülmesine engel bir durum bulunduğunda şabanın otuzuncu günü "yevm-i şek" sayılmaz; hava açık olup da hilâl görülmemiş sayılır. Onlar bu husus­ta. "Hilâli görmedikçe oruca başlamayın; onu tekrar görmeden iftar etmeyin. Eğer -görüşe engel etkenlerden biri sebebiy­le- hilâl görülmezse onu takdir edin 29 mealindeki hadiste yer alan "onu takdir edin" ifadesini, hadisin râvisi Abdullah b. Ömer'in bu konudaki uygulamasına gö­re yorumlayarak bu hükme varmışlardır.30 Ahmed b. Hanbe den nakledilen ikinci görüşe göre ise oru­ca başlama ve bayram yapma konusun­da halkın devlet başkanına 31 tâbi olması, yetkili ki­şi ramazan orucuna başlayınca onların da oruç tutmaları, bayram ilân edince onla­rın da bayram yapmaları gerekir. Muham-med b. Şîrîn ve Hasan-ı Basrfnin içtihadı da böyledir. Nitekim bir hadiste, "Oruç günü hilâl görülmediği takdirde- hep birlikte oruca başladığınız gündür, iftar günü de hep birlikte bayram ettiğiniz gündür; kurban bayramı günü ise birlik­te kurban kestiğiniz gündür" denilmiştir.32

Astronomik Hesapla Hilâlin Sübûtu. İs­lâm müctehid ve fakihlerinin büyük ço­ğunluğu, ilgili hadislere dayanarak kame­rî ayların başlangıcının belirlenmesinde hilâli görmenin esas olduğunu, bunun mümkün olmaması durumunda İse için­de bulunulan ayın otuz güne tamamlan­ması gerektiğini, bu konuda hesaba ve müneccimlerin sözlerine uymanın caiz ol­mayacağını savunmuştur. Buna karşılık başta tabiînin büyüklerinden Mutarrif b. Abdullah. İmam Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî'nin talebelerinden Muham­med b. Mukâtil er-Râzî. İbn Kuteybe, Ebü'l-Abbas İbn Süreye. Kaffâl, KâdîAb-dülcebbâr, İbn Dakikul'îd. Takıyyüddin es-Sübkî, Kâdî Ebü't-Tayyib et-'fiaberî gi­bi klasik dönem ulemâsı yanında Muham­med Tâhir İbn Âşûr, Cemâleddin el-Kâsımî, Muhammed Bahît, M. Reşîd Rızâ, Tantâvî Cevheri, Mustafa el-Merâgî, Mu­hammed Ali es-Sâyis, Ahmed Muham­med Şâkir, Kâmil Miras, Mustafa Ahmed ez-Zerkâ gibi çağdaş âlimler, hilâlin ilk de­fa görülebileceği zamanın ve yerin hesap­la tayininin mümkün olduğunu, doğrulu­ğundan emin olunduğu takdirde hesapla belirlenen hükmî rü'yete göre kameri ay­ların başlangıcının tayin edilebileceğini ifade etmişlerdir.



Kamerî ay başlarının tayininde hilâli gözle görme veya ayı otuz güne tamam­lama dışında başka bir yol olmayacağını savunan fukahânm delilleri Özetle şunlar­dır:

1. "Sizden her kim o aya ramazana-şahit olursa oruç tutsun 33 âyetinde "aya şahit olma" sözü de­ğişik anlamlara gelebilecek kapalı (müc­mel) bir ifadedir. Çünkü âyetteki "şehide" kelimesinin "huzur yani ikamet, gözle görmek veya yakînen bilmek" şeklinde farklı mânalarda yorumlanması müm­kün olduğu gibi âyette geçen ve normal­de "iki hilâl arasındaki süre" anlamına ge­len "şehr" kelimesinin de bir hadiste oldu­ğu gibi 34 "hilâl" anlamında kullanılması muhtemeldir. Buna göre âyet, "her kim ramazan ayında müsafir olmayıp mukim olursa" veya "kim ramazan hilâlini görürse" yahut da "her kim ramazanın başla­dığını yakinen bilirse" şeklinde farklı mâ­nalara gelebilir.35 Ancak ayın başladığını yakinen bilme yolu mut­lak bırakılmamış, "Hilâli görünce oruca başlayın" veya, "Hilâli görmedikçe oruca başlamayın ve iftar etmeyin" mealindeki hadislerle tefsir ve takyit edilmiştir. Hadislerdeki bu açıklık karşısında rü'yet dı­şında bir başka bilgi yolunun seçilmesi mümkün değildir.

2. "Hilâli görünce oruca başlayın, onu tekrar görünce iftar edin; eğer hava ka­palı olursa onu takdir edin 36 anlamındaki değişik lafızlarla birbirini teyit eden hadislerde oruca başlama ve bay­ram yapma hilâlin görülmesine, bu müm­kün olmazsa ayın otuz güne tamamlan­masına bağlanmış, hesap bilenlere veya müneccimlere başvurmaktan söz edilme­miştir. Bu hadislerde yer alan, "hava ka­palı olursa onu takdir edin" ifadesi "onu hesapla belirleyin" şeklinde anlaşılıp yo­rumlanmaya uygunsa da bu mücmel ifa­de diğer birçok hadiste ayın otuza ta­mamlanması şeklinde tefsir ve takyit edilmiştir.37 Dolayısıyla bu ifadeyi. "Hilâlin rü'ye-tini hesapla tayin edin" şeklinde yorum­lamak mümkün değildir.

3. Herkes hesap bilemeyeceği için iba­det vakitlerinin hesapla tayin edilmesi zorluğa yol açar. İslâm dini kolaylığı em­rettiğinden ibadet vakitlerinin tayinini de bilgili bilgisiz herkes tarafından kolay­lıkla uygulanabilecek basit esaslara bağ­lamış, müslümanları karmaşık hesaplar yapmakla mükellef tutmamıştır. Nite­kim Hz. Peygamber, "Biz ümmî bir toplu­muz. Ne yazı yazarız ne de hesap yaparız" dedikten sonra parmakları ile bir defa yirmi dokuz, bir defa da otuz sayısına işa­ret edip. "İşte ay şöyle ve şöyledir" buyu­rarak ayların bazan yirmi dokuz, bazan da otuz gün olduğunu ifade etmiştir.38 Bu­rada sözü edilen hesap ay ve yıldızların menzillerinde seyriyle ilgili hesap olup ha­dis, oruç ve iftar gibi ibadetler için ayla­rın hesapla belirlenmesini nefy ve ilga et­miştir.

4. Hesaba göre kamerî ay yirmi dokuz veya otuz gün olmayıp yaklaşık 29,5 gün sürdüğü için hesaba göre düzenlenmiş olan cetvel ve takvimlerde aylar sırasıyla biri yirmi dokuz, diğeri otuz gün olur. Rü'-yete göre ise aylar iki, hatta üç defa peş-peşe yirmi dokuz veya otuz gün olabilir. Bu durum hesap ve rü'yete göre belirle­nen ay başlarının farklı olduğunu göster­mektedir.

5. İlm-i nücûm zan ve tahminden iba­rettir. Nitekim hesapla ulaşılan sonuçlar çok defa birbiriyle çelişmekte ve gerçeğe uymamaktadır. Esasen Hz. Peygamber müneccimlere inanmayı ve ilm-i nücûm-la meşgul olmayı yasaklamıştır.

6. Namaz vakitleriyle oruçta imsak ve iftar zamanlarının hesapla belirlenmesi caiz görüldüğü halde yıllık ibadetlerle il­gili kamerî ayların başlangıçlarının hesap­la tayininin caiz görülmeyişi, birinci grup­la İlgili naslarda fecir, zeval, gurup, şafak gibi olayların gerçekleşmesinin yeterli sa­yılmasına karşılık kamerî ayların başlama­sı için ayın hilâl halini almasının yeterli gö-rülmeyip hilâlin rü'yetinin esas alınması sebebiyledir. Başka bir ifadeyle namazın vacip oluş sebebi fecir, zeval, gurup, şa­fak gibi olayların kendisidir. Bu sebepler herhangi bir şekilde bilinirse namaz hük­mü de sabit ve gerekli olur. Orucun vü-cûb sebebi ise hilâlin kendisi değil rü'ye-tidir. Rü'yet olmadan şer*î sebep gerçek­leşmez ve hüküm sabit olmaz.39

Kamerî ayların başlangıcının rü'yetten başka astronomik hesaplarla da belirle-nebileceği görüşünde olan f akih ve âlim­lerin ileri sürdükleri belli başlı deliller de özetle şöyledir:



1. Belirli vakitlere bağlı ibadetlerin Kitap ve Sünnefin tayin etti­ği vakitler içinde eda edilmesi gerekli ise de bunlara ait vakitlerin mutlaka belli ku­ral ve metotlara göre belirlenmesi zaruri değildir. Meselâ Kur'ân-ı Kerîm'de imsak vaktinin fecir, iftar vaktinin ise gece (gü­neşin batışı) olduğu beyan edilmiştir.40 Oruç tutacak olan bir kimsenin, fecri sâdık ve güneşin batışı olay­larını uygun şartlarda gözleyerek oruca başlaması ve iftar etmesi mümkün oldu­ğu gibi bu olayların hesapla belirlenen za­manlarına yani saate göre imsak ve iftar yapması da mümkündür. Aynı şekilde ka­meri ayların girişine esas olan ayın hilâl durumlarının da mutlaka rü'yetle tayini­ni gerektiren bir sebep yoktur. Çünkü rü'­yet de hesap da vaktin tayini için vasıta­dır. Önemli olan vaktin doğru şekilde be­lirlenmesidir. Dinî hükümler "maksatlar" ve "vesileler" olmak üzere iki kısımdır. Ra­mazan ayında oruç tutmak, şevval girin­ce oruca son verip bayram yapmak, hac­da Arafat vakfesini zilhiccenin dokuzun­cu günü yapmak gibi hükümler maksat; bunların vakitlerinin tayini için uygulana­cak metotlar ise maksada götüren birer vesileden ibarettir.

2. Oruca başlamayı ve oruca son verip bayram yapmayı hilâlin rü'yetine veya ayın otuz güne tamamlanmasına bağla­yan hadisler, iddia edildiği gibi ayın hilâl durumlarının hesapta belirlenmesini ya-saklamamakta, bu iş için bilgi seviyesi ne olursa olsun her müslüman tarafından kolaylıkla izlenilebilecekyolu göstermek­tedir. Nitekim, "İnsanlar arasında haccı ilân et; gerek yaya gerek yorgun ve arık develere binmiş olarak sana gelsinler" mealindeki âyetle 41 hac yol­culuğunun yaya ve deve ile olmak üzere iki şekilde sınırlanmış olmadığı ve mese­lâ âyetten otomobil veya uçakla hac yol­culuğunun yasak olduğu hükmü çıkarıla­mayacağı gibi, bu hadislerle de kamerî ayların başlangıcını belirleme usulü sade­ce rü'yet veya ayı otuza tamamlama ile sınırlanmış değildir. İlgili âyet ve hadis-lerdeki ifadeler, özellikle o dönemin im­kân ve şartlarına göre uygulanabilecek en müsait yolu göstermektedir. Esasen o dönemde, hatta yakın tarihlere kadar ayın hilâl durumlarının hesapla tayini doğ­ru olarak yapılamıyordu. Nitekim Hz. Pey­gamber de o dönem toplumunun ümmî olduğunu belirtmiştir. Gerçekten İslâm'­dan önce Araplar'ın ve İslâm'ın ilk yılla­rında müslümanların astronomik hesap yapabilecek bilgilere sahip bulunmayan ümmî bir toplum olduğunda şüphe yok­tur. Bu konuda bazı kişilerin bilgileri de doğru sonuçlar çıkarılacak kesin kuralla­ra dayalı ilmî bilgiler olmayıp basit göz­lemlere dayalı sathî malumattan ibaret­ti. Bu sebeple ibadet vakitleri ve hilâlin sübûtu herkes tarafından kolaylıkla uygu­lanabilecek basit alâmetlere bağlanmış­tır. Kamerî ayların başlama ve bitişiyle il­gili hadislerdeki rü'yet emri vücûb için de­ğil irşad içindir. Bu ayların sınırlarının tes-biti hilâlin gözlenmesiyle olabileceği gibi doğru yapılabildiği takdirde hesap yolu ile de olabilir. Fakihlerin çoğunluğunun rü'yette ısrar edip genellikle hesaba kar­şı olumsuz tavır içinde bulunmasının sebebi, kendi dönemlerindeki hesap bilgi­sinin bu konu için henüz yeterli olmayışı ve gök cisimlerinin hareketine dayanan bir nevi falcılıkla 42 müsbet ilim olan astronomi 43 arasındaki farkın tam an-laşılmamasıdır. Esasen İlk fakihlerin ve muhaddislerin çoğunluğu astronomiyi ya hiç bilmiyor veya çok az tanıyordu. Bu yüzden de ona güvenmiyorlardı. Nitekim hiç ilgisi olmadığı halde, "Kim bir kâhine (veya müneccim) giderde söylediklerini tasdik ederse Muhammed'e indirileni in­kâr etmiş olur 44 mealindeki ha­disi de görüşlerine delil göstermişlerdir.45 Halbuki yıldız falcılığı demek olan astro­loji ile müsbet ilim olan astronominin ay­nı şekilde değerlendirilmesi mümkün de­ğildir. Klasik dönem fakihlerinin tahmin­den ibaret sayarak galip zan bile ifade et­meyeceğini söyledikleri hesap ve ilm-i nü­cûm günümüzün astronomik hesabı ve modern astronomisi değil belki bunlara ait çok sınırlı ve basit bilgilerdi. Günümüz­de astronominin elde ettiği sonuçlar ve astronomik hesaplar ise kesindir.

3. Başlangıç ve bitişi için kavuşum ola­yının esas alındığı astronomik ay (kavu­şum ayı) yaklaşık 29,5 gün olduğu için ke­sirlidir. Dinî hükümlere göre kamerî ayın başlangıcı kavuşum değil hilâlin hakiki ve­ya hükmî rü'yetidir. Başlangıcı için hilâlin esas olduğu kamerî ayın kesirli olması söz konusu değildir. Çünkü ister hakiki rü'ye­te ister hesapla belirlenen hükmî rü'yete dayansın, her iki durumda da hilâlin sü-bûtunu takip eden gün ayın ilk günü ola­caktır. Ayın kavuşum zamanının hesapla belirlenmesi mümkün olduğu gibi hilâl şeklinde görülebileceği zamanın belirlen­mesi de mümkündür ve hesaplar buna göre yapılmaktadır.

4. Allah kâinatı belli bir düzen içinde ya­ratmıştır. Bir âyette de ifade edildiği üze­re güneş, ay ve yıldızlar bu değişmeyen nizam içinde Allah'ın emrine uygun ola­rak belli bir hesaba göre hareket etmek­tedir.46 Bir başka âyette de insanların yılların sayısını ve hesabı bil­meleri için Allah'ın aya menziller takdir ettiği belirtilmiştir.47 Şu hal­de güneş ve ayın doğuş ve batış vakitleri gibi kavuşum, hilâl ve diğer safhalarının da hesapla tayini mümkündür. Gerçekten günümüzde kamerî ayların dinî hüküm­lere göre giriş ve çıkışına esas olan hilâlin ilk defa nerede ve ne zaman görülebile­ceği, hiçbir şüpheye imkân bırakmayan saniyelik hesaplarla doğru olarak tesbit edilebilmektedir. Hesapla belirlenenden farklı bir zamanda veya yerde hilâlin gö­rülebilmesi kesinlikle mümkün değildir. Mutlaka rü'yete bağlı kalmayı ve hesabı reddetmeyi gerektiren şartlar ortadan kalktığına göre teknik gelişmelerin ve astronomik hesapların sağladığı imkân ve kolaylıklardan yararlanmamak için bir sebep yoktur. Kaynaklarda aksi nakledil­mekle birlikte Ebü'l-Abbas İbn Süreye, İmam Şafiî'nin, hilâlin görülebilir durum­da ufukta mevcut olduğunu ilm-i nücûm veya ayın mermileriyle İstidlal edebilen kimselerin buna göre oruç tutmalarının caiz olduğu görüşünü benimsediğini söy­lemiştir.48 Nitekim Şafiî fakihlerinden Şemseddin er-Remlî de he­sap bilen kişinin kendi hesabıyla amel edebileceğini ve mutemet görüşe göre farz oruç için bunun yeterli olacağını be­lirtmiştir.49 Ayın yirmi dokuz veya otuz gün olacağı­nın hesapla belirlenebileceği görüşünde olan İbn Süreye, "Hava kapalı İse onu tak­dir edin" ifadesinin, "Ayın menzilleriyle onu tayin edin" şeklindeki yorumunun, "Onu otuz güne tamamlayın" anlamında­ki rivayetlerle çelişmediğini söylemekte­dir. Ona göre, "Onu takdir edin" ifadesi Cenâb-ı Hakk'ın bu ilimle mümtaz kıldığı kişilere, "Onu otuz güne tamamlayın" sö­zü ise ayın menzillerini ve hesabı bilme­yen avama hitaptır.50 Müctehid fakihlerden Takıyyüddin İbn Dakikulld de bulut, sis vb. bir sebep­le görülemeyen hilâlin, görülebilecek şe­kilde ufukta mevcut olduğu hesapla be­lirlendiği takdirde şerî sebep gerçekleş­tiği için yeni ayın başlamış sayılacağını, çünkü ayın başlaması için hilâlin mutlaka gözle görülmesinin değil ufukta mevcut bulunmasının şart olduğunu, bu durum kesinlikle bilindiğinde bu bilgiyle amelin vacip olacağını söylemiştir 51 Hilâlin görülebilecek bir ko­numda ufukta mevcut olduğunun hesap­la tesbiti halinde şer'an ayın başlamış sa­yılacağını, bu konuda kaleme aldığı risa­lesinde et 52 be­lirten Şafiî fakihi Takıyyüddin es-Sübkî, hesaba göre hilâlin görülmesinin imkân­sız olması durumunda hilâli gördüklerini söyleyenlerin şahitliğinin kabul edilmeyip hata veya yalana hamledilmesi gerekti­ğini, çünkü hesabın kati şahitlik ve ha­berin ise zannî olduğunu, zannın kesin bilgiye tercihi bir yana onunla çelişeme-yeceğini, esasen şahitliğin geçerli sayıla-bilmesi için şahadette bulunulan şeyin hissen, aklen, dinen ve ilmen mümkün olması gerektiğini ve hesabın kesin ola­rak imkânsızlığını gösterdiği bir konuda­ki şahitliğin şahadette bulunulan husus imkân dahilinde bulunmadığı için geçerli olamayacağını belirtir 53Astronomik hesapların doğruluğu ve kesinliğinin, güneş ve ay tutulması olaylarının çok önceden yapılan hesapla­ra tam bir uygunluk içinde gerçekleşme­siyle sabit olduğunu ve ilgili hadisler ge­reğince kamerî ayların, güneşin batışın­dan sonra hilâlin yeryüzünden görülebi­lecek bir konumda batı ufkunda mevcut bulunmasıyla başlayacağını belirten çağ­daş âlimlerden Şeyh Muhammed Bahît, ister bizzat görerek ister gördüğünden emin olduğu bir kimseden duyarak ister yetkili otoritenin konuyla ilgili emir ve hükmünü öğrenerek isterse astronomik hesapla bilmek suretiyle olsun, ilim yol­larından herhangi biriyle ramazan hilâli­nin görülebilecek bir konumda ufukta bu­lunduğunu bilen kimseye oruca başlama­nın vacip olacağını söyler. Çünkü Kuşey-rî'nin de dediği gibi orucun vücûbunun şer*î sebebi hilâlin gözle görülmesi değil görülebilecek bir konumda ufukta bulun­masıdır. Görme bu bulunuşu bilme vası­tasıdır. Bu bilgiye başka biryoldan da ula­şılsa şerl sebep gerçekleşmiş olur.54 Yine Bahît'e göre rü'yetle ilgili hadislerdeki, "Onu tak­dir edin" ifadesi, "Sayıyı otuza tamamla­yın" anlamında değil, "Düşünüp gereğini tayin edin" anlamındadır. Nitekim deccâlin yeryüzünde ilki bir yıl, ikincisi bir ay, üçüncüsü bir hafta, diğerleri ise normal gün ölçüsünde olmak üzere kırk gün ka­lacağı beyan edilen "Deccâl hadisi"ndeki normal olmayan günlerde namaz vakit­lerini "takdir edin 55 ifadesi de aynı anlamdadır. Olayların ben­zerliği dikkate alındığında bu ifadelerin her iki hadiste de "sayıyı tamamlayın" diye yorumlanmasının uygun olmadığı, "vakti takdir ve tayin" anlamında olduğu açıktır.56

5. "Onu takdir edin" ifadesinin "Hesap­la tayin edin" şeklinde yorumlanması, maslahat açısından ve özellikle yılın ço­ğunda havanın kapalı geçtiği, güneşin bi­le çok az görülebildiği coğrafî bölgeler İçin uygulamada kolaylık sağlayıcı nitelik­tedir. Çünkü bu gibi yerlerde yeni ayın hi­lâlinin görülmesi çok defa mümkün olma­dığı gibi önceki ayın hilâli için de aynı du­rum söz konusu olduğundan içinde bulu­nulan ayın otuz güne tamamlanması da

genellikle mümkün değildir. Öte yandan yeryüzünde kutup bölgelerine yaklaşıldık­ça güneşin iki doğuşu veya iki batışı ara­sındaki süreler altı aya kadar uzamakta­dır. Buralarda da insanlar yaşamakta ve aralarında müslümanlar bulunmaktadır. Bu bölgelerde rü'yetle ramazan ve bay­ram belirlenemeyeceğine, buralarda ya­şayan müslümanlara orucun farz olmadı­ğı da söylenemeyeceğine ve ihtilâf-ı me-tâlia itibarı gerekli gören fukaha açısın­dan başka beldelerdeki rü'yete de uyulamayacağına göre bu yerlerde namaz ve oruç vakitleri gibi ramazan ve bayramla­rın da hesapla tayininde zaruret vardır. Çünkü oruç hilâlin rü'yeti sebebiyle değil Allah'ın emri olduğu için farzdır. Hilâlin rü'yeti de oruç tutulması farz olan rama­zan ayının başladığını gösteren bir alâ­metten ibarettir. Bir ibadetin vaktini gös­teren alâmetin bulunmaması ile ne o iba­det ne de bu ibadetin vakti ortadan kalkar; vaktin başka bir yolla belirlenmesi gerekir.



6. Hilâl görülemediğinde içinde bulu­nulan ayın otuz gün itibar edilmesi kesin bilgi değil zan ifade eder. Çünkü görüle­memiş de olsa hilâlin görülebilecek bir konumda ufukta bulunması ihtimali var­dır. Hilâlin görülme imkânının hesapla be­lirlenmesi ise kesin bilgiye dayanmakta­dır. Kesin bilgiye ulaşma imkânı varken zanla amel edilemeyeceği, kesin bilginin zanna takdim edilmesi gerektiği ise din­de üzerinde görüş birliği bulunan bir hu­sustur. Bu açıdan bakıldığında, günü­müzde astronomik hesapların kesinliği ve astronomi bilenlerin çokluğu sebebiy­le hesaba uyulmasını engelleyen sebep ortadan kalktığında hilâlin sübûtu İçin artık hesabın esas alınmasının vacip hale geldiği söylenebilir. Bu arada rü'yet hata­ları yanında, günümüzde sıkça rastlandı­ğı gibi güneşten önce battığı için ufkun altında bulunması sebebiyle görülebilme imkânı olmadığı halde hilâli gördüklerini iddia eden kişilerin yalan şahadetlerine dayanılarak ramazan ve bayram ilânları yapıldığını da belirtmek gerekir. Hilâlin sübûtu için rü'yetin esas olduğunu ısrar­la savunan M. Hamdi Yazır da, "Yalan ye­re şahitlik edebilecek birkaç fâsıkın ihba­rına itimat etmektense hesapla amel ev­lâdır Cemm-i gafîrin şahadeti bulun­madığında 57 şahitler hakkında hesâb-ı nücû-mîyi muteber tutmak zamanımızın hali­ne muvafık olacaktır" demektedir.58

Hilâlin Göriilebilme İmkân ve Şartları. Kameri aylar, ayın kavuşum safhasından sonra hilâl şeklinde yeryüzünden görül­mesi veya görülebilecek konumda ufuk­ta mevcut olmasıyla başlar. Bunların bi­rincisine "hakikî rü'yet", ikincisine "hük­mî rü'yet" denir. Ayın kavuşum safhasın­dan sonra ilk hilâlin görülebilmesi veya görülebilecek bir konumda olması için gü­neşle açısal uzaklığı 59 7°'den küçük olma­malıdır. Fotometrik çalışmalara dayanan modern astronomik araştırmalarda da bu açı 6°-8° olarak tesbit edilmiştir. Ayın dünya etrafındaki bir dönüşü yaklaşık 29,5 gün olduğuna göre, güneşle arala­rında 6°-8°'lik açı oluşacak kadar kavu­şum noktasından uzaklaşmış olması için kavuşum olayından sonra on-on yedi sa­at geçmesi gerekir. Buna göre belli bir ta­rihte kavuşum meselâ saat 14,00'te ise bu saatten on-on yedi saat sonra güneş batan yerlerde hilâl görülmeye başlana­caktır. Ancak ayın güneşle açısai uzaklığı­nın istenilen değere ulaşmış olması rü'­yet için tek başına yeterli değildir. Ayrıca güneş battığı esnada ayın ufuk yüksek­liğinin de 5u'den küçük olmaması gere­kir. Bu iki hususun gerçekleşmesi için de ayın güneşten 25 dakika kadar geç bat­ması şarttır. Aksi halde çok zayıf ve ince olan hilâl parlaklığının, güneş battıktan sonra ufka yansıyan ışınlar sebebiyle 60 gö­rülmesi mümkün olmamaktadır. Ancak şafak aydınlığı güneş ufuk düzleminden uzaklaştıkça azalır ve etrafında bir görü-lebilirlik sının oluşur. Ay henüz batma­dan "görülebilirlik eğrisi" denilen bu sını­rın dışında kaldığı takdirde hilâlin görül­mesi mümkün olur; ay bu sınırın içinde iken ufkun altına inerse o akşam hilâl gö­rülmez.

Yılın herhangi bir gününde Greenvvich saatiyle gece yansı, ayın güneş tarafın­dan aydınlatılan yüzeyinin ne kadarının görülebileceği (dünyaya dönük olduğu) astronomik kataloglarda (astronomical almanac) -aydınlanan yüzeyin hiç görü­lemediği kavuşum safhası 0. tamamının görüldüğü dolunay safhası 1 olmak üze­re O İle 1 arasında değişen sayılarla gös­terilmiştir. Hilâlin gözle görülebilmesi için "aydınlanma yüzdesi" denilen bu sayının en az0,01 olması, başka bir ifadeyle ayın aydınlanmış yüzeyinin dünyaya dönük kıs-mının% 1 'den daha az olmaması gerekir.

26Aralık1341 (1925) tarih ve 698 sayı­lı kanunun üçüncü maddesiyle Türkiye'­de dinî günlerin belirlenmesinde kullanılmak üzere kamerî ayların tesbiti göre­vi rasathaneye verilmiştir. Bu tarihten 1974 yılına kadar Kandilli Rasathanesi ka­merî ayları rasathanenin kurucusu ve ilk müdürü M. Fatin Gökmen'in, Uluğ Bey ekolünün koyduğu kriterlere dayanarak modern astronominin imkânlarından da faydalanmak suretiyle geliştirdiği esas­lara göre tesbit etmiştir. Fatin Gökmen, dinî hükümler uyarınca kamerî ayların başlangıcı için hilâlin görülebileceği za­manı esas almış, hesaplarda güneşin ba­tışı sırasında güneş merkeziyle ay merke­zi arasındaki ekliptikel boylam farkının derece cinsinden değeriyle gü­neş ve ayın batışları arasındaki sürenin açı olarak derece cinsinden değerini 6° kabul etmiştir. Ancak hilâlin yeryüzünde İlk defa görülebileceği bölge­ler aydan aya değiştiğinden, İslâm ülke­leri içinde en batıda bulunması itibariyle hilâlin en son görülebileceği Fas'ta 4300 m. yükseklikte bir tepeyi rasat yeri ola­rak seçmiş ve hesaplan mevhum bir göz­lemcinin buradan hilâli görebilme İmkân ve şartlarına göre yapmıştır. Fatin Gök­men, hilâlin dünyanın herhangi bir yerin­de değil İslâm ülkeleri sınırları içinde gö­rülmesini esas almış, batıya gidildikçe ve deniz seviyesinden yükseldikçe rü'yet im­kânları artacağından Atlas dağlarında Merakeş'in güneyindeki en yüksek tepe­yi seçmiştir.

Herhangi bir yerde güneş ve ayın batı­şı o yerin doğusunda bulunan yerlerden daha sonra olduğu için hilâlin doğuda bir yerde görülmesi durumunda aynı gün daha batıdaki bölgelerde de görülmesi mümkün olduğu halde hesaba esas alı­nan Fas'ta görülemeyeceği gün daha do­ğuda bulunmaları sebebiyle İslâm ülke­lerinden hiçbirinde görülmesi mümkün değildir. Dolayısıyla bu noktaya göre ya­pılan hesapla bütün İslâm ülkelerinde ay­nı gün oruca başlanması ve bayram ya­pılması mümkün olmaktadır. Ancak hilâ­lin ilk defa daha batıda, meselâ Atlas Ok­yanusu üzerinde veya Amerika'da görül­mesi halinde ise Avrupa, Asya ve Afrika ülkelerinden hiçbirinde aynı gün hilâl gö­rülemeyeceğinden Amerika'daki müslü-manlar bir gün önce ramazana veya bay­rama girebileceklerdir. Şu halde sabit bir noktaya göre yapılan hesapla bütün dün­yada aynı gün ramazan ve bayrama gir­mek mümkün olmamaktadır.

Bugünkü İslâm Ülkelerinde Kameri Ay­ların Tesbiti, Resmî işlemlerinde hicrî-ka­merî takvimi uygulayanlar da dahil ol­mak üzere hemen bütün İslâm ülkelerinde, kavuşumu takip eden gün ayın ilk gü­nü sayılarak önceden hazırlanıp basılmış olan takvimler kullanılmaktadır. Ancak Suudi Arabistan. Mısır, Ürdün, Irak gibi bazı ülkelerde ramazan, şevval ve zilhic­ce aylarına ait hilâllerin gözlenerek usulü­ne göre mahkeme kararıyla sübûtundan sonra ramazan ve bayram ilânlarının ya­pıldığı, rü'yetle takvim arasında fark bu­lunması halinde rü'yetin esas alındığı id­dia edilmektedir. Türkiye'de ise kame­rî aylar, Kandilli Rasathanesi tarafından 1974 yılına kadar Fatin Gökmen'in belir­lediği kriterlere göre tesbit edilmiştir. An­cak hesaplamada hilâlin görülebileceği zaman esas alındığı halde hilâli görerek ramazan ve bayram ilân edildiği söylenen ülkelerle Türkiye arasında devamlı olarak bir fark bulunmuştur. Aslında bu farklı­lık, sadece Türkiye gibi aybaşları hesapla tesbit edilen ülkelerle rü'yeti esas alan ülkeler arasında değil aybaşlannı rü'yet­le tesbit ettikleri söylenen ülkeler arasın­da da meydana gelmektedir. İhtilâf-ı me­tali' sebebiyle bazı ülkeler arasında bir günlük rü'yet farkı bulunması normal ise de bazı yıllarda bu süre. İhtilâf-ı metali veya rü'yet-hesap farkı ile açıklanamaya-cak boyutlara ulaşmıştır. Nitekim 1978 yılı Ramazan orucuna Libya, Irak ve Ku­veyt'te 4 Ağustos'ta; Suudi Arabistan. Ürdün, Mısır. Suriye, Lübnan. Tunus ve Cezayir'de 5 Ağustos'ta; Türkiye, Afga­nistan, İran, Fas. Malezya ve Nijerya'da 6 Ağustos'ta; Pakistan'da ise 7 Ağustos'ta başlanmıştır. İslâm ülkeleri arasında ile­tişimin artması sonucu bütün açıklığıyla ortaya çıkan bu durum. 1950'li yıllardan itibaren çeşitli siyasî ve İlmî toplantıların gündeminde yer almaya başlamıştın.

Diyanet İşleri Başkanlığı, Türkiye İle di­ğer İslâm ülkeleri arasındaki söz konusu farkın nereden kaynaklandığını tesbit ederek birliği sağlamak amacıyla bilhas­sa 1970'li yıllardan sonra geniş çaplı bir çalışma başlatmıştır. Bu arada 20-22 Mart 1974 tarihinde, hesaplarda uygu­lanmakta olan metot ve kriterlerin ayrı­lıkta etkisinin olup olmadığını ve birliğin sağlanması içirmelerin yapılması gerek­tiğini tartışmak üzere Kandilli Rasatha­nesi yetkilileriyle bir toplantı yapılmıştır. Toplantıya Diyanet İşleri Başkanlığı ve Kandilli Rasathanesi yetkilileri dışında İs­tanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Astro­nomi Bölümü öğretim üyeleri. Harita Ge­nel Müdürlüğü teknik komutanı ve bazı din âlimleri de katılmıştır. Müzakereler sonunda aşağıdaki hususlar karşılıklı mu­tabakat sağlanarak protokole bağlanmıştır:

a) Hesaplar, eskiden olduğu gibi hilâ­lin gözle görülebileceği zamanın tesbiti esasına dayandırılacaktır,

b) İhtilâf-ı me-tâlia itibar edilmeyecek, yani hilâlin Fas'­taki sabit noktadan görülebileceği zaman değil ekvatorun kuzey ve güneyinde 50° enlem daireleri arasında, her nerede olur­sa olsun ilk defa görülebileceği zaman tesbit edilerek aybaşlan buna göre belir­lenecektir,

c) Suudi Arabistan'daki rü'ye-te göre icra edilen hac menâsikiyle uyum sağlanabilmesi için zilhicce ayının başlan­gıcının tesbitinde Mekke şehri esas alına­caktır.

Kandilli Rasathanesi, 1975 yılından iti­baren kameri ayları tesbit için yaptığı he­saplarda, bu yeni kriterlere göre tesbit edilen günlerden önce hiçbir ülkede rü'-yetle ramazan ve bayram ilânı mümkün olmayan bu protokol esaslarını uyguladı. Fakat bu kriterlere göre tesbit edilen ta­rihlerden de bir hatta iki gün önce rü'yet iddiası ile ramazan ve bayram ilânları de­vam etti. Aksi düşünülemeyecek kesin­likteki bu hesaplara aykırı uygulamaların aslı araştırıldığında, rü'yete göre hareket ettikleri söylenen ülkelerin bir kısmında ramazan ve bayram ilânlarının rü'yete göre değil, Greenvvich veya Paris rasat­hanelerinin hazırladığı astronomik kata­loglarda gösterilen kavuşum günü veya kavuşumu takip eden gün ayın ilk günü sayılarak hazırlanmış olan takvimlere gö­re yapıldığı ve muhtemelen hilâli gördü­ğünü sanan veya gerçek dışı beyandan çekinmeyen bazı kişilerin şahitliğine iti­bar edildiği anlaşılmıştır. Nitekim bu ül­kelerde çok defa rü'yet ilânının yapıldığı günlerde ayın güneşten de önce battığı, hatta kavuşum saatinden bile Önce hilâ­lin görüldüğü açıklamasının yapıldığına sıkça rastlanmaktadır. Örnek olarak 30 Ocak 1995 Pazartesi akşamı. Suudi Ara­bistan'da ülkenin en kuzeyinde Ar'ar'da ay güneşten 21 dakika, güneyde Ebûarîş'te 23 dakika, doğuda Dahran'da 22 dakika. Mekke'de 21 dakika daha önce batmış olduğu halde hilâlin sabit olduğu açıklanarak31 Ocak Salı günü oruca baş­lanmıştır.

Açıklanması gereken bir husus da hilâ­lin büyükçe görülmesi veya ufkun üzerin­de kalış süresinin uzun oluşu gerekçe gös­terilerek bu hilâlin iki veya üç gecelik ol­duğunun ileri sürülmesidir. Ay her gün bir önceki günden daha geç doğar ve da­ha geç batar. Ancak birbirini takip eden günler arasındaki gecikme süreleri sa­bit değildir. Mevsimlere ve ayın güneş ve dünya ile konumunda meydana gelen değişmelere göre bu süre yarım saat kadar olabileceği gibi bir saatten daha uzun da olabilir. İşte ay hilâl safhasında iken söz konusu gecikme süresine bağlı olarak gü­neş battıktan sonra çok kısa müddetle (3-5 dakika) veya bir saatten daha fazla süreyle ufkun üzerinde kalabilmektedir. Bundan dolayı ilk defa görülen hilâlin uf­kun üzerinde bir saat, hatta daha fazla kalması veya biraz büyükçe görülmesi onun İki gecelik sayılmasını gerektirmez. Bu husus astronomik açıdan böyle oldu­ğu gibi dinî hükümler açısından da böy­ledir. Nitekim hilâlin büyükçe görülmesi konusunda İslâm âlimleri, "Hilâlin büyük­lüğüne veya küçüklüğüne itibar edilmez; hilâl ancak görüldüğü geceye ait sayılır 61 demişlerdir. Hz. Ömer'in de, "Hilâl bazı kere diğer zamanlarda görülenden daha büyük olur; onu güneş battıktan sonra gördüğünüzde ister büyük ister kü­çük olsun görüldüğü geceye ait sayılır" dediği rivayet edilmiştir.62 Buna benzer bir rivayet İbn Abbas'tan da nakledilmektedir.63

Birliği Sağlama Konusundaki Çalışma­lar. İslâm dini birlik içinde olmayı, özellikle dinî konularda ayrılığa düşmemeyi öğüt-lediğine göre 64 müslümanların ayrı günlerde oruca başlayıp ayrı günlerde bayram yapmaları dinin özüyle bağdaş­mayan bir durumdur. Bu husus, sağlıklı iletişimin bulunmadığı dönemlerde ye­terince dikkat çekmemişse de İslâm ül­keleri arasındaki ilişkilerin gelişmesi, ile­tişimin hız kazanması ve özellikle değişik ülkelerden müslümanların başka bir ül­kede bulundukları zaman ayrı ayrı gün­lerde oruca başlamaları veya bayram yap­maları sonucu üzerinde önemle durulma­sı ve mutlaka çözüme kavuşturulması ge­reken bir problem olarak görülmüş, ba­sında, ilmî ve siyasî toplantılarda gün­dem konusu olmuştur.

Mecmau'l-buhûsi'l-İslâmiyye'nin Kasım 1966'da Kahire'de yapılan üçüncü dönem toplantısında konu geniş şekilde tartışıl­mış; toplantı sonunda kamerî ayların baş­langıcının belirlenmesinde rü'yetin asıl olduğu, ancak hatalı olan rü'yete itibar edilemeyeceği ve kesin astronomik he­saplarla çelişen rü'yetin de yanlış sayıla­cağı, rü'yet gerçekleşmediği ve içinde bu­lunulan ay otuz güne tamamlanamadığı takdirde hesaba itibar edilebileceği, herhangi bir yerde sabit olan rü'yete aynı geceye iştirak eden diğer yerlerde de uyul­ması gerektiği gibi hususlar karara bağ­lanmış; ayrıca akademi üyelerinden Mu-hammed Ali es-Sâyis konuyu aydınlatıcı bir araştırma yazısı hazırlamakla görev­lendirilmiştir.65

21-27 Nisan 1969'da Kuala Lumpur'da toplanan konferansta konu her yönüyle tartışıldıktan sonra alınan kararda, "he­saba göre rü'yet mümkün olduğu halde herhangi bir engel sebebiyle hilâl görüle-mezse astronomik hesapla amelin caiz olacağı" ifade edilmiş; ayrıca İslâm ülke­leri arasında birliğin temini maksadıyla hilâlin görülebilirlik durumu esas alına­rak müşterek kamerî takvim hazırlanma­sı tavsiye edilmiştir. Hesaplamaya açık şe­kilde ilk defa cevaz verilen bu konferans­tan sonra Cezayir'de de Hey'et-i İftâ'nın fetvasıyla 1972'de kameri aybaşlannın hesapla tesbitine başlanmıştır. Tunus'­ta bu uygulamaya daha önce 18 Şubat 1960'ta geçilmişti.

26 Şubat-3 Mart 1973 tarihleri arasın­da Kuveyt'te gerçekleştirilen Din İşleri ve Evkaf Bakanları Konferansı'nda alınan ka­rarda. "Kesin hesaba aykırı olan rü'yetle amel edilmez" ifadesi yer almış, ayrıca bütün İslâm ülkelerinde uygulanmak üze­re ortak takvim hazırlanması kararlaştı­rılmıştır. Bunun sonucunda Kuveyt, Ka­tar, Mısır, Cezayir, Tunus temsilcilerinden oluşan takvim komisyonu 27-28 Nisan 1974'te toplanarak hazırlanan ilk ortak takvimi onaylamıştır. Ancak bu toplantı­larda ihtilâfı giderici kesin sonuçlara ula­şılamamış, daha sonra Cezayir'de yapıl­ması planlanan toplantı da gerçekleşme­miştir.

Diyanet İşleri Başkanlığı'nm girişimiyle 27-30 Kasım 1978'de İstanbul'da Rü'yet-i Hilâl Konferansı düzenlenmiştir. On do­kuz İslâm ülkesi ve üç İslâm merkezin­den din âlimi ve astronomi bilgini delege­lerin katıldığı konferans çalışmaları "Din Komisyonu" ve "Astronomi Komisyonu" olmak üzere iki komisyon halinde, daha önce yapılmış olan Kuala Lumpur ve Ku­veyt Din İşleri ve Evkaf bakanları konfe­ranslarında elde edilen sonuçlan tamam­layıcı ve geliştirici istikamette sürdürül­müştür. Gerek konferansa katılan ülke ve temsilcilerinin sayısı, gerekse konuya ke­sin çözüm sağlayan sonuçları bakımından daha önce bu konuda yapılmış olan çalış­maların en başarılısı olarak değerlendi­rilen konferansın son oturumunda oy bir­liğiyle alınan kararların probleme çözüm sağlayan maddeleri şunlardır:



1. İster çıp­lak gözle ister modern ilmin rasat metot­larıyla olsun aslolan hilâlin rü'yetidir.

2. Astronomların hesapla tesbit ettikleri ka­merî aybaşlarına dinen itibar edilebilme­si için onların bu tesbitlerini hilâlin güneş battıktan sonra ve görüşü engelleyen bir durumun da bulunmaması halinde gözle görülebilecek şekilde ufukta fiilen mev­cut olması esasına dayandırmaları gere­kir ki bu rü'yete "hükmî rü'yet" denir.

3. Hilâlin görülebilmesi için iki temel şartın gerçekleşmesi zorunludur,

a) Kavuşum­dan sonra ay ile güneşin açısal uzaklığı 8°'den az olmamalıdır,

b) Güneşin batış anında ayın ufuktan yüksekliğinin açısal değeri 5°'den az olmamalıdır. Sadece bu esasa göre normal durumlarda hilâlin çıp­lak gözle görülebilmesi mümkündür.

4. Hilâlin rü'yeti için belli bir yer şart değil­dir. Yeryüzünün herhangi bir bölgesinde hilâlin rü'yeti mümkün olursa buna da­yanılarak ayın başladığına hükmedilebi­lir,

5. Din ve astronomi bilginleriyle rasat­hane yetkililerince her kamerî yıl için2,3 ve 4. maddelerde zikredilen kriterlere da­yalı bir takvim hazırlanmalıdır. Takvim ko­misyonu, müşterek takvim taslağını ka­bul etmek üzere periyodik olarak her yıl toplanacak ve ilk toplantı Mart 1979'da İstanbul'da yapılacaktır.

6. Takvim komis­yonu şu ülkelerin temsilcilerinden oluşa­caktır: Bengladeş, Cezayir. Endonezya. Irak. Katar, Kuveyt, Mısır, Suudi Arabis­tan, Tunus. Türkiye.

7. Bu komisyon ra­mazan, şevval ve zilhicce ayları için hilâ­lin görülebileceği bölgeleri gösteren ha­ritalar hazırlayacaktır. Böylece durum uy­gun olduğu takdirde bizzat hilâli gözleye­rek rü'yeti gerçekleştirmek ve hesabın doğruluğu konusunda ikna olmak iste­yen herkese kolaylık sağlanacaktır. Ayrı­ca bu haritalar, isteyen her devletin yet­kili kılacağı uzman ve güvenilir bir heye­te rasat yaptırmasına yardımcı olacaktır.

Bütün müslümanlar arasında nazarî olarak birliği sağlayacak mahiyetteki bu kararlarla fıkhı gelenek ve bilgilerin sınır­ları zorlanmadan mesele çözüme kavuş­turulmuştur. Ancak İslâm ülkelerinin ço­ğunluğu bu esaslara uyduğu halde bazı ülkeler, delegeleri konferansta bunları tasvip ettiği halde kararlara uymamışlar­dır. Bu yüzden konferanstan sonra da ar­zulanan birlik tam anlamıyla gerçekleş­memiş ve konu gündemden düşmemiş­tir. Nitekim31 Ekim-2 Kasım 1985'te Da­kar'da (Senegal) yapılan İslâm Ülkeleri Enformasyon ve Kültür İşleri Daimî Ko­mitesi ve 11-14Kasım 198S"te Cidde'de gerçekleştirilen İslâm Ekonomi, Kültür ve Sosyal İşler Komisyonu toplantılarında bazı delegeler, hükmî rü'yete göre hazır­lanan takvimlerin dinî konularda geçerli olmayacağını ileri sürmüşlerdir. Fakat bu toplantılarda daha önceki çalışmalarda alman kararlara aykırı olmayan ve yeni bir hüküm de getirmeyen kararlar alın­mıştır.

22-28 Aralık 1985'te Cidde'de yapılan Mecmau'l-fıkhi'l-İslâmî'nin ikinci dönem toplantısında konu tekrar gündeme ge­tirilmişse de gerekli hazırlık çalışmaları yapılmak üzere müzakere bir sonraki top­lantıya ertelenmiştir. Nihayet aynı kuru­luşun 11-16 Ekim 1986'da Amman'da ya­pılan üçüncü dönem toplantısında konu bütün boyutlarıyla tartışılmış, uzun mü­zakerelerden sonra İstanbul Rü'yet-i Hi­lâl Konferansı kararlarına paralel olan şu iki karar alınmıştır:

1. Hadislerde yer alan, oruca başlama ve bayram yapma konu­sundaki emirlerin muhatabı bütün müs­lümanlar olduğu için rü'yet bir yerde sa­bit olunca bütün müslümanlann buna uy­ması gerekir; ihtilâf-ı metâlia itibar edilmez.

2. Rü'yetin esas alınması gerekir; ancak hadislere ve kesin ilmî sonuçlara uygun olan astronomik hesap ve rasat ça­lışmalarından da faydalanılabilir.

Türkiye. İstanbul Rü'yet-i Hilâl Konfe­ransı kararlarını titizlikle uygulamış, di­ğer İslâm ülkelerinde de uygulanması için gayret göstermiştir. Kararın 5. maddesi uyarınca takvim komisyonu 1989'a kadar periyodik olarak toplanmış, hazırlanan or­tak takvim taslağını inceleyerek kabul et­miştir. Ancak 1989'dan itibaren komisyonun devamına gerek görülmemiş. Diya­net İşleri Başkanlığı'nca hazırlanıp Kan­dilli Rasathanesi tarafından onaylanan cetvel ve rü'yet haritalarının İslâm ülke­lerine gönderilmesiyle yetinilmiştir.

Türkiye'de Diyanet İşleri Başkanlığı'n­ca ramazan, şevval ve zilhicce hilâlleri için hükmî rü'yetle yetinilmemekte, ayrıca hi­lâl gözetlemesi de yapılmaktadır. Bu ça­lışma, takvim ve hesaplardan şüphe edil­diği için değil bunların doğruluğunun kanıtlanması için gerçekleştirilmektedir. 1970'li yıllardan başlayarak sürdürülen bu çalışmalara 1987'den itibaren bütün il müftülükleri de dahil edilmiştir. Bu amaçla bütün illere ramazan, şevval ve zilhicce aylarının beş gün öncesinden baş­lamak üzere her il için ayrı ayrı hesapla­nan güneş ve ayın doğuş-batış saatleri, güneşin batış noktasına göre ayın yük­sekliği ve semt açısı ile (azimut) hilâlin go-rülebilirlik durumlarını gösteren cetveller gönderilmekte ve yapılacak gözlem so­nuçlarıyla cetvellerdeki bilgilerin karşılaş­tırılması istenmektedir. Gerek merkez gerekse müftülüklerce sürdürülen göz­lemlerde şimdiye kadar hesaplara uyma­yan hiçbir sonuçla karşılaşılmamış, bü­tün gözlem sonuçlan hesapları teyit et­miştir.




Dostları ilə paylaş:
  1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   38


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©genderi.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə