Varolmanэn Dayanэlmaz Hafifliрi



Yüklə 1,43 Mb.
səhifə8/23
tarix30.12.2017
ölçüsü1,43 Mb.
növüYazı
1   ...   4   5   6   7   8   9   10   11   ...   23

Bunların hepsinin işaret parmakları orta parmaklarından

biraz daha uzun olur ve bu parmaрı kiminle konuşuyorlarsa

o kişiye dikerlerdi. Hatta 1968 öncesi on dört yıl boyunca

ülkeyi yöneten Cumhurbaşkanı Novotny de saçında

berber elinden çıkma aynı kırlaşmış dalgaları pek severdi ve

Orta Avrupa sakinleri içinde en uzun işaret parmaрı da

onunkiydi.


Seçkin göçmen bay, resimlerini bir kere bile görmediрi

ressamın aрzından komünist Cumhurbaşkanı Novotny'ye

benzediрini duyunca önce kıpkırmızı, sonra bembeyaz, sonra

gene kıpkırmızı, sonra gene bembeyaz kesildi; bir şeyler söylemeye

çalıştı, söyleyemedi ve sustu. Sabina kalkıp gidene

kadar hiç kimse aрzını açamadı.


Olay mutsuz etmişti onu; sokaрa çıkınca Çeklerle ilişkiyi

koparmamaya çalışmanın anlamı ne diye sordu kendi kendine.

Kendisini onlara baрlayan neydi? Ülkesinin görünümleri

mi? Her birine ana yurtlarının adı söylendiрinde akıllarına

ne geldiрi sorulsa, verecekleri cevaplar o kadar farklı olurdu

ki birlik diye bir şey sözkonusu bile olamazdı.


Kültür mü yoksa? Peki kültür neydi ki? Müzik mi? Dvorak

ve Janacek mi? Evet. Peki ya bir Çek müzikten hoşlanmıyorsa?

O zaman Çeklik ruhu yokoluveriyordu.
Büyük adamlar mı yoksa? Jan Hus mu? O odadakilerden

teki bile onun yazdıklarının bir satırını okumuş deрillerdi.

Onların tek bildiрi alevlerdi, Jan Hus direрe baрlanmış yakılırken

yükselen alevlerin, küllerin görkemiydi; demek ki onlar

için Çek olmanın özü bir avuç külden başka bir şey deрildi.

Onları birbirlerine baрlayan tek şey yenilgileri ve birbirlerine

yönelttikleri suçlamalardı.
Hızlı hızlı yürüyordu. Göçmenlerle tüm baрlarını koparmış

olmaktan çok kendi düşüncelerinden rahatsızdı. Haksızlık

ettiрini biliyordu. Başka Çekler, işaret parmaрı uzun

adamdan oldukça farklı insanlar da vardı canım. Küçük söylevini

izleyen sıkıntılı sessizlik hepsinin ona karşı oldukları

anlamına gelmiyordu elbette. Evet, büyük olasılıkla göçmenlikte

boyun eрmek zorunda kaldıkları anlayışsızlık, ansızın

gelen nefret karşısında şaşkına dönmüşlerdi. Peki o zaman

neden üzülmüyordu onlar adına? Onları oldukları gibi, hüzün

verici, terk edilmiş mahluklar olarak görmüyordu?


Neden olduрunu biz biliyoruz. Babasına ihanet ettikten

sonra yaşam, her biri günah ve zafer kadar çekici olan başka

ihanetlerle dolu upuzun bir yol gibi serilmişti önüne. Saf birliрi

etmeyecekti! Saf birliрi etmeyi reddediyordu -hep aynı insanlar,

hep aynı söylevler! Kendi adaletsizliрinden bu kadar

rahatsız olması da bu yüzdendi. Ama kötü bir duygu deрildi

bu; tam tersine. Sabina'ya daha demin bir zafer kazanmış da

görünmeyen biri onu alkışlıyormuş gibi geldi.


Sonra birdenbire esrime yerini sıkıntıya bıraktı. Yol bir

yerde bitecekti! Er ya da geç ihanetlerine son vermek zorundaydı!

Er ya da geç kendi kendine engel olmak zorundaydı!
Akşamdı, hızlı adımlarla yürüyerek garı boylu boyunca

geçiyordu. Amsterdam treni gardaydı. Vagonunu buldu. Yardımsever

bir bekçinin ardısıra giderek kompartımanını da

buldu, kapıyı açtı ve Franz'ın kuşetlerden birinin üzerinde

oturduрunu gördü. Sabina'yı selamlamak üzere ayaрa kalktı

Franz; Sabina kollarını erkeрin boynuna doladı ve onu öpücüklere

boрdu.
Ona kadınların en bayaрısı gibi, 'Beni bırakma, bana sıkı

sarıl, oyuncaрın yap beni, kölen yap, güçlü ol!' demek için

karşı konulmaz bir arzu duydu. Ama bunlar söyleyemeyeceрi

sözlerdi.


Erkeрin kollarından kurtulduрunda söyleyebildiрi tek

şey, "Seninle birlikte olmaktan ne kadar mutluyum bilemezsin,"

oldu. Kendini ele vermekten kaçınan kişiliрi en çok bu

kadarını dışavurmasına izin veriyordu.


:::::::::::::::::
5
Küçük 'Yanlış Anlaşılan Sözcükler' Sözlüрü (devam)
RESMI GEÇITLER
Italya ya da Fransa'dakilerin işi kolay. Ana-babaları onları

kiliseye gitmeye zorladıрında, partiye (komünist, Troçkist,

Maoist vb.) katılarak çıkarıyorlar hınçlarını. Oysa Sabina

önce babası tarafından kiliseye gönderilmiş, sonra gene onun

tarafından Komünist Gençlik Birliрi'nin toplantılarına katılmaya

zorlanmıştı. Adam, kızı evde oturur da bu toplantılara

katılmazsa başına geleceklerden korkuyordu.
Sabina zorunlu 1 Mayıs resmi geçitlerinde yürürken hiçbir

zaman ötekilere adım uyduramaz, arkasındaki sırada yürüyen

kız ona baрırır, mahsustan ayaрına basardı. Sıra şarkı

söylemeye geldiрinde, şarkıların sözlerini hep unutur, sadece

aрzını açıp kapardı. Oysa öteki kızlar bunu görür, şikayet

ederlerdi. Gençliрinden beri resmi geçitlerden nefret ederdi

Sabina.
Franz öрrenimini Paris'te yapmıştı ve olaрanüstü yetenekli

olduрu için akademik kariyeri daha yirmi yaşındayken

saрlama alınmış durumdaydı. Daha yirmi yaşında, yaşamını

üniversitedeki bürosu, bir iki kütüphane ve bir iki konferans

salonunun sınırları içinde geçireceрini biliyordu. Böyle bir

yaşamı düşündükçe boрulur gibi oluyordu. Kişinin kendini

evden sokaрa atması gibi o da yaşamından atlayıp çıkmak istiyordu.
Işte böylece Paris'te oturduрu sürece, her türlü gösteriye

katıldı. Bir şey kutlamak, bir şey istemek, bir şeye karşı çıkmak

ne kadar iyi geliyordu insana; dışarıda, sokaklarda,

başkalarıyla birlikte olmak! Saint-Germain Bulvarı'ndan

aşaрı ya da Place de la Republique'den Bastille'e doрru sıra

sıra dizilen göstericiler büyülerdi onu. Yürüyen, baрıran kalabalıрı

Avrupa'nın ve onun tarihinin imgesi olarak görürdü.

Avrupa, Büyük Yürüyüş'tü. Devrimden devrime, kavgadan

kavgaya yürüyüş, hiç durmadan ileri.
Başka türlü söyleyeyim: Franz kitaplı yaşamının gerçek

olmadıрı duygusu içindeydi. Gerçek yaşamını onunla omuz

omuza yürüyenlerin dokunuşunu, onların haykırışlarını özlüyordu.

Gerçek olmadıрını sandıрı şeylerin (bürosunun ya

da kütüphanenin ıssızlıрında yaptıрı çalışmanın) aslında

gerçek yaşamı olduрunu sandıрı resmi geçitlerinse tiyatrodan,

danstan, karnavaldan -başka bir deyişle, rüyadan- başka

bir şey olmadıkları bir gün bile aklına gelmedi.


Öрrenimini sürdürürken yurtta kalıyordu Sabina. 1 Mayıs

sabahı bütün öрrenciler resmi geçite katılmak üzere erkenden

boygöstermek zorundaydılar. Öрrenci görevlileri eksik

bulunmadıрından emin olmak üzere tüm binayı tepeden

tırnaрa ararlardı. Sabina helada saklanırdı. Bina ancak tümüyle

boşaldıрında odasına dönerdi. Görülmemiş bir sessizlik

sarmış olurdu çevreyi. Duyulan tek ses düşman bir dünyanın

denizinin gürültüsü imiş gibi gelirdi Sabina'ya.


Ülke dışına çıktıktan bir ya da iki yıl sonra, ülkesinin

Ruslar tarafından işgalinin yıldönümünde Paris'te bulunuyordu.

Bir protesto yürüyüşü düzenlenmişti, Sabina da katılmak

zorunda hissetti kendini. Havaya kalkmış yumruklarıyla

genç Fransızlar Sovyet emperyalizmini lanetleyen sloganlar

haykırıyorlardı. Sloganlardan hoşlandı, ama şaşkınlıkla

onlarla birlikte haykıramadıрını gördü. Birkaç dakikadan

fazla dayanamadı gösteriye.


Fransız arkadaşlarına bundan sözettiрinde, kulaklarına

inanamadılar: "Yani ülkendeki işgale karşı savaşmak istemediрini

mi söylüyorsun?" Onlara, komünizmin, faşizmin,

bütün işgallerin, bütün istilaların ardında çok daha temel,

yaygın bir kötülüрün yattıрını ve bu kötülüрün havaya kalkmış

yumruklar ve dillerinde bir aрızdan haykırılan bir örnek

hecelerle uygun adım yürüyen insanlardan oluşan bir resmi

geçitte en somut görünümüne kavuştuрunu anlatabilmek isterdi.

Ama onlara bunu hiçbir zaman anlatamayacaрını biliyordu.

Kızarıp bozararak konuyu deрiştirdi.


NEW YORK'UN GÜZELLIРI
Franz ve Sabina, zaman olur New York sokaklarında saatlerce

dolaşırlardı. Soluk kesen görünümlerle çevrelenmiş, döne

döne yükselen bir daр yolundan çıkıyorlarmış gibi, görünüm

her adımda deрişirdi; kaldırımın ortasında diz çökmüş

dua eden genç bir adam, bir iki adım ötede bir aрaca dayanmış

duran güzel bir zenci kadın; karşıdan karşıya geçerken

görünmez bir orkestrayı yöneten siyah takım elbiseli bir

adam; fıskiyeli bir çeşme ve onun kenarına oturmuş öрle yemeklerini

yiyen bir grup inşaat işçisi; çirkin -o kadar çirkin

ki, sonuçta güzel- kırmızı ön yüzeyli binalar, bunların üzerinde

inen ya da çıkan demir merdivenler; hemen yanında

camlı, dev bir gökdelen, onun yanında bir tane daha, bunun

da tepesinde ufak kuleleri, galerileri, yaldızlı sütunlarıyla

Arap tarzında küçük bir eрlence merkezi.


Sabina'ya kendi resimlerini hatırlatırdı bunlar. Onlarda

da birbirleriyle ilgisiz şeyler yanyana gelirdi; gaz lambasının

üzerine yansıtılmış çelik fabrikası inşaatı; boyalı camdan fanusu

tuzla buz olup, binlerce küçük parçaya bölünmüş, ıssız

bir sazlıktan göрe doрru yükselen eski tip bir abajur.
Franz dedi ki: "Avrupalı anlamıyla güzellikte hep önceden

düşünülüp taşınılmış, tasarlanmış bir yan vardır. Her

zaman estetik bir hedefimiz ve uzun vadeli bir planımız oldu.

Batılı bireye yıllarca uрraşarak bir gotik katedral ya da Rönesans

dönemi piazza'larını inşa etme imkanını veren buydu

işte. New York'un güzelliрi tümüyle farklı bir temel üzerine

kurulu. Amaçlı deрil. Insan tasarımından baрımsız olarak,

dikitlerle dolu bir maрara gibi fırlayıp çıkıvermiş. Kendi başlarına

çirkin biçimler rastlantı eseri olarak, işin içinde hiçbir

amaçlılık olmaksızın, öyle inanılmaz ortamlarda çıkıyorlar

ki karşımıza, birden harikulade bir şiirle ışıl ışıl parlayıveriyorlar."
Sabina dedi ki: "Amaçlanmamış güzellik. Evet. Başka bir

biçimde dile getirmek gerekirse 'yanlışlık sonucu güzellik' diyebilirdik.

Güzellik dünyadan bütün bütüne kaybolmadan

önce, yanlışlık sonucu bir süre daha varolacak. 'Yanlışlık sonucu

güzellik' -güzellik tarihinin son evresi."
Bunları söyledikten sonra olgunluk döneminin ilk resmini,

üzerine yanlışlıkla kırmızı boya damladıрında ortaya çıkan

tabloyu hatırladı Sabina... Evet, resimleri 'yanlışlık sonucu

güzellik' ilkesine dayalıydı ve New York da ressamlıрın

gizli ama gerçek anayurduydu.
Franz dedi ki: "Belki de New York'un amaçlanmamış güzelliрini

insan tasarımının aşırı ölçüde disiplinli ve ölçülü biçili

güzelliрinden çok daha zengin ve çok daha çeşitli. Ama

bizim Avrupalı güzelliрi deрil bu. Yabancı bir dünya."


Sonunda bir konuda olsun anlaşmamışlar mıydı?
Hayır. Arada bir fark var. Sabina New York'un güzelliрindeki

yabancı ögeyi çok çekici buluyordu. Franz aynı şeyi

çekici ama ürkünç buluyordu; ona Avrupa'yı özletiyordu bu

güzellik.


SABINA'NIN ÜLKESI
Sabina, Franz'ın Amerika'dan hoşlanmamasını anlıyordu.

Avrupa'nın ta kendisiydi o; annesi Viyanalı, babası Fransız,

kendisi Isviçreli.
Franz, Sabina'nın ülkesine büyük hayranlık duyuyordu.

Sabina ne zaman ona kendisi ya da ülkesindeki dostları hakkında

bir şeyler anlatsa, Franz 'hapishane', 'kovuşturma',

'düşman tankları', 'iltica', 'bildiri', 'yasak kitaplar', 'yasak

sergiler' gibi sözcükler duyuyor ve kıskançlıkla eskiye özlem

karışımı tuhaf bir duyguya kapılıyordu.


Sabina'ya itirafta bulundu bir gün: "Bir keresinde felsefecinin

biri eserimdeki her şeyin kanıtlanması mümkün olmayan

akıl yürütmelerden ibaret olduрunu söylemiş ve bana

'Yalancı Sokrat' diye ad takmıştı. Çok üzülmüş, gocunmuş,

korkunç öfkeli bir cevap vermiştim. Düşün bir kere, yaşamımdaki

en büyük çatışma bu gülünesi olay! Yaşamımın erişip

erişebileceрi büyük gösteriş imkanı! Sen ve ben ayrı boyutlarda

yaşıyoruz. Sen benim yaşamıma Lilliputların ülkesine

ayak basan Güliver gibi girdin!"
Sabina karşı çıktı. 'Çatışma'nın, 'gösteriş'in, 'tragedya'nın,

bunların hiçbirinin beş para etmediрini öne sürdü;

bunlarda içsel deрer taşıyan, saygı ya da hayranlıрa deрecek

hiçbir şey yoktu. Asıl gıpta edilecek olan Franz'ın eseri ve

onun kendini eserine adayacak iç huzurunu ve dinginliрi bulabilmesiydi.
Franz hayır anlamında salladı başını: "Bir toplum zenginse,

bireylerin elleriyle çalışmalarına gerek yoktur; kendilerini

zihin ve ruh etkinliklerine adayabilirler. Gitgide daha

çok üniversite, gitgide daha çok öрrenci olacak bizim toplumumuzda.

Öрrenciler derece almak istiyorlarsa, tez konuları

bulmaları gerekecek. Dünya yüzündeki her şey hakkında tez

yazılabildiрine göre, tez konuları da sonsuz sayıda demektir!

Sözcüklerle dolu bir sürü sayfa; mezarlıklardan daha yaslı

yerler olan arşivlerde üstüste birikiyor. Yaslı, çünkü oraları

kimse ziyarete gitmiyor, hatta Azizler Yortusu'nda bile. Kültür

aşırı üretimden, sözcük çıрından, nicelik çılgınlıрından

yokolup gitmekte. Senin eski ülkendeki bir tek yasaklanmış

kitabın bile bizim üniversitelerimizde çiрnenen milyarlarca

sözcükten daha deрerli olması da bu yüzden işte."


Franz'ın devrimlere olan düşkünlüрünü bu söylediklerinin

ışıрında anlamak mümkün. Önce Küba yanlısı, sonra

Çin yanlısı oldu, sonra da bu ülkelerin yönetimleri acımasızlıklarıyla

onu tiksindirmeye başladıрında, derin derin iç geçirerek

her şeyden elini eteрini çekti, ne aрırlıрı ne de yaşamda

karşılıрı olan bir laf kalabalıрına sıрındı. Cenevre'de (orada

gösteri falan yoktur) oturan bir profesör oldu ve kendini

yadsıma krizi içinde (kadınsız, gösterisiz, yürüyüşsüz bir yalnızlık

içinde) her biri büyük övgü derleyen yedi bilimsel eser

yazdı. Sonra bir gün Sabina çıktı karşısına. Gökten inmişti

adeta. O, devrimci düşlerin çoktan sönüp gittiрi, ama

Franz'ın devrimde en hoşuna giden şeyin hala süregeldiрi bir

ülkedendi; her şeyin büyük büyük yaşanması; risk, gözüpeklik

ve ölüm tehlikesi dolu bir yaşam. Sabina, Franz'ın insan

çabasının görkemliliрine olan inancını yineledi. Ülkesinin

acılı dramını onun kişiliрine yansıtarak onu daha da güzel

buldu Franz.
Gelin görün ki, Sabina bu drama sevgi duymuyordu. 'Hapishane',

'baskı', 'yasak kitaplar', 'işgal', 'tank' sözcükleri en

ufak ülküselleştirmeye yer bırakmamacasına çirkindiler.

Onda ülkesine ilişkin tatlı, özlemli bir anı uyandıran tek sözcük

'mezarlık'tı.
MEZARLIK
Bohemya'da mezarlıklar bahçe gibidir. Mezarlar çimle ve

renk renk çiçeklerle kaplıdır. Alçakgönüllü mezartaşları yeşilliрin

içerisinde kaybolurlar. Güneş battıрında mezarlık

mini mini mumlarla ışıl ışıldır. Ölüler bir çocuk balosunda

dans ediyorlardır sanki. Evet, çocuk balosunda, çünkü ölüler

çocuklar kadar masumdur. Yaşam ne kadar acımasız olursa

olsun, mezarlıkta hep huzur vardır. Savaş sırasında, Hitler'in

zamanında, Stalin'in zamanında, tüm işgaller sürüp giderken

bile. Sabina içine bir sıkıntı çöktüрünü hissettiрinde

arabaya atlar, Prag'ı iyice gerilerde bırakır, o kadar çok sevdiрi

köy mezarlıklarından birinde gezintiye çıkardı. Mavi tepelerden

bir fon önünde, ninni kadar güzeldi mezarlıklar.


Franz için mezarlık çirkin bir taş ve kemik yıрınıydı.
:::::::::::::::::
6
"Hiç kimse araba kullandıramaz bana. Kazalardan ödüm patlar!

Öldürmese bile yaşam boyu iz bırakır kazalar!" Heykeltraş

bunları söyledikten sonra tahtadan bir heykel yontarken

doрramasına ramak kaldıрı parmaрını farkında olmadan sıkı

sıkı tuttu. Parmaрın kurtulmuş olması mucizeydi.
"Ne demek istiyorsun?" dedi Marie-Claude buрulu bir

sesle. Formunun zirvesindeydi. "Bir keresinde ciddi bir kaza

geçirdim ben; o kazayı hiçbir şeye deрişmem, inanın. Üstelik

hastanede yattıрım günlerdeki kadar eрlendiрimi de hiç hatırlamıyorum!

Gözümü kırpamadım, onun için de sabah akşam okudum durdum."
Hepsi şaşkınlık içinde ona baktılar. Bayılıyordu buna

Marie-Claude. Franz tiksinti (sözkonusu kazadan sonra karısının

aрır bir depresyon geçirdiрini ve hiç durmadan yakındıрını

biliyordu) ve hayranlık (başından geçen her şeyi dönüştürmek

konusunda becerisi gerçek bir dirimin göstergesiydi)

karışımı bir tepki duydu.


"Kitapları gündüz kitapları - gece kitapları diye ikiye

ayırmaya orada başladım," diye sözünü sürdürdü karısı.

"Gerçekten de, gündüz okunsun diye yazılmış kitaplar vardır,

bir de sadece geceleri okunabilecek olanlar."


Şimdi herkes şaşkınlık ve hayranlık içinde ona bakıyordu;

daha doрrusu hala parmaрını tutan ve kazayı düşünerek

yüzünü buruşturan heykeltraş dışında herkes.
Marie-Claude heykeltraşa döndü ve sordu: "Stendhal'i

hangi kategoriye sokarsın?"


Heykeltraş soruyu duymamıştı, sıkıntılı sıkıntılı omuzlarını

silkti. Onun yakınında duran bir sanat eleştirmeni

Stendhal'i gündüz okuması saydıрını söyledi.
Marie-Claude başını salladı, buрulu sesiyle, "Hayır, hayır,

yanılıyorsun! Yanılıyorsun! Stendhal gece yazarıdır," dedi.


Franz, çıkagelmesi an meselesi olan Sabina'yı beklediрi

için gündüz sanatı - gece sanatı tartışmasına pek katılamıyordu.

Bu kokteyl parti çaрrısını kabul edip etmemesi konusunu

günlerce tartışmışlardı Sabina'yla. Marie-Claude partiyi

galerisinde açmış olan bütün ressam ve heykeltraşlar onuruna

düzenlemişti. Sabina, Franz'la tanıştıрından beri onun

karısından uzak duruyordu. Ama ilişkilerinin öрrenilmesinden

korktukları için Sabina'nın partiye gelmesinin daha doрal

olacaрı, dolayısıyla daha az kuşku uyandıracaрı sonucuna

varmışlardı.


Giriş salonuna doрru belli etmemeye çalışarak bakışlar

fırlatırken, on sekiz yaşındaki kızı Marie-Anne'in odanın öteki

ucunda söylev çektiрini duydu Franz. Karısının çevresini

saranların grubundan izin isteyerek kızının çevresini saran

gruba doрru yöneldi. Kimileri iskemlelere oturmuşlar, kimileri

ayakta duruyorlardı, ama Marie-Anne yere baрdaş kurmuştu.

Franz, çok geçmeden Marie-Claude'un da odanın kendi yanındaki

halının üzerine oturacaрına yemin edebilirdi. Konuklarınız

varken yerde oturmak o zamanlar sadelik, kuraltanımazlık,

liberallik, konukseverlik göstergesi, çok Parisli bir

davranıştı. Marie-Claude'un nerde olursa olsun yere oturma

tutkusu o dereceydi ki, Franz onun sigaralarını satın aldıрı

dükkanda da yere çöküp oturmasından korkar olmuştu.
"Şu anda ne üzerinde çalışıyorsun, Alain?" diye sordu

Marie-Anne ayaklarının dibinde oturduрu adama.


Alain, galerinin sahibesinin kızına dürüst bir cevap verecek

kadar saf ve içtendi. Ona, fotoрrafla yaрlıboya karışımı

olan yeni yaklaşımını açıklamaya giriştiyse de daha üç cümle

söylememişti ki, Marie-Anne ıslıkla bir parça çalmaya başladı.

Ressam aрır aрır, bütün dikkatini anlattıрı konuya vererek

konuşuyordu, onun için ıslıрı duymadı.


"Neden ıslık çaldıрını söyler misin bana?" diye fısıldadı

Franz.
"Insanların politikadan sözetmelerini sevmiyorum da ondan,"

diye cevap verdi kız yüksek sesle.
Gerçekten de, aynı çemberi oluşturan erkeklerden ikisi

yakında Fransa'da yapılacak olan seçimleri tartışıyorlardı.

Konuşmaları yönetmeyi kendi görevi sayan Marie-Anne,

adamlara bir Italyan topluluрunun gelecek hafta Cenevre'de

sahneleyecekleri Rossini operasına gidip gitmeyeceklerini

sordu. Bütün bunlar olup biterken ressam Alain, yeni resim

yaklaşımının ayrıntılarına inmeye başlamıştı. Franz kızı adına

utanıyordu. Onu bozmak için ne zaman operaya gitse kızının

cansıkıntısından yanıp yakıldıрını bildirdi çevredekilere.
"Çok kötüsün," dedi Marie-Anne oturduрu yerden babasının

karnına yumruk atmaya çalışarak. "Başroldeki tenor o

kadar yakışıklı ki. O kadar yakışıklı ki, onu iki kere gördüm,

aşık oldum."


Franz kızının annesine ne kadar benzediрini düşünmekten

kendini alamıyordu bir türlü. Neden kendisine benzemiyordu?

Ama yapabileceрi bir şey yoktu. Benzemiyordu işte.

Marie-Claude'un şu ya da bu ressama, şarkıcıya, yazara, politikacıya

hatta bir keresinde bir bisiklet yarışçısına aşık olduрunu

uluorta söylediрini kaç kere duymuştu acaba? Tabii,

kokteyl parti konuşmasıydı bütün bunlar ama, arasıra karısının

aynı şeyi yirmi yıl önce kendisi için de şurada burada

söylediрini, üstelik buna bir de intihar tehdidini eklediрini

de hatırlamadan edemiyordu.


Tam o anda Sabina girdi odaya. Marie-Claude onu karşılamak

üzere kapıya yöneldi. Marie-Anne, Rossini konusunu

tutturmuş giderken, Franz dikkatini iki kadının konuşmaları

üzerinde yoрunlaştırdı. Bir iki merhabalaşmadan sonra

Marie-Claude, Sabina'nın boynundaki seramik kolyeyi tutup

kaldırarak son derece yüksek bir sesle, "Nedir bu? Ne çirkin!"

dedi.
Bu sözcükler Franz'ı derinden etkiledi. Kavga çıkarmak

amacıyla söylenmemişlerdi; hemen arkadan gelen buрulu

kahkaha, Marie-Claude'un kolyeyi beрenmemekle birlikte

Sabina'nın dostluрunu kaybetmek niyetinde olmadıрını açıkça

ortaya koyuyordu. Gene de, çok sık söylemediрi sözlerdi

bunlar.
"Kendim yaptım," dedi Sabina.


"Gerçekten çok çirkin bir kolye ama!" diye tekrarladı Marie-Claude

baрıra baрıra. "Takmamalısın!"


Franz karısının kolyenin çirkin olup olmamasıyla ilgilenmediрini

biliyordu. Bir nesne o çirkin diyorsa çirkin, güzel

diyorsa güzel olurdu. Dostlarının taktıkları kolyeler a priori

güzel olurdu. Onları çirkin bile bulsa, bunu hiçbir zaman

söylemezdi, çünkü iltifat nicedir ikinci benliрi olup çıkmıştı.
Öyleyse neden Sabina'nın kendi yaptıрı kolyenin çirkin

olduрuna karar vermişti?


Franz ansızın apaçık gördü bunun cevabını: Marie-Claude,

Sabina'nın kolyesinin çirkin olduрunu uluorta söyleyebiliyordu,

çünkü bunu söyleme hakkını buluyordu kendinde.
Ya da daha açık söylemek gerekirse: Marie-Claude, Sabina'nın

kolyesinin çirkin olduрunu, ona kolyesinin çirkin olduрunu

söyleme hakkını kendinde bulduрunu açıkça belirtmek

için söylüyordu.


Sabina'nın bir yıl önceki sergisi pek başarı kazanmamıştı,

bu yüzden Marie-Claude, Sabina'nın dostluрuna öyle çok

önem vermiyordu. Sabina'nın ise Marie-Claude'un dostluрuna

önem vermek için her türlü nedeni vardı. Gene de davranışlarıyla

hiç belli etmiyordu bunu.
Evet, açıkça görüyordu Franz: Marie-Claude gerçek güç

dengesinin ikisi arasında olduрunu Sabina'ya (ve ötekilere)

açıkça göstermek için eline geçen bu fırsatı deрerlendirmişti.
:::::::::::::::::
7
Küçük 'Yanlış Anlaşılan Sözcükler' Sözlüрü (son)
AMSTERDAM'DAKI ESKI KILISE
Sokaрın bir yanında sıra sıra evler dizilidir ve zemin katların

geniş vitrinlerinin ardında bütün orospuların küçük odaları

vardır; üzerlerinde sutyenleri ve külotlarıyla kadifemsi

yastıklarla doldurulmuş koltuklarına oturur, cama iyice yaklaşırlar.

Kocaman, canı sıkılan kediler gibidirler.
Sokaрın öteki yanında on dördüncü yüzyıldan kalma dev

bir gotik katedral vardır.


Orospuların dünyasıyla Tanrı'nın dünyası arasında iki

krallıрı birbirinden ayıran bir ırmak gibi, keskin bir sidik kokusu

yayılır gider.
Eski kilisenin içinde gotik üsluptan günümüze kalanlar

yalnızca yüksek, çıplak, beyaz duvarlar, sütunlar, kemerli




Dostları ilə paylaş:
1   ...   4   5   6   7   8   9   10   11   ...   23


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©genderi.org 2019
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə