Yaratilişin hedefi



Yüklə 79,75 Kb.
səhifə1/5
tarix17.11.2018
ölçüsü79,75 Kb.
#80298
  1   2   3   4   5



HAYATIN HEDEFİ

Murtaza MUTAHHARİ

Orijinal Adı: Hedefi Zindegi

Yazan: Şehit Murtaza MUTAHHARİ

Yayına Hazırlayan: Bahri AKYOL

İslam-i Kültür ve İlişkiler

Merkezi Tercüme Gurubu

1. Baskı 1997



İÇİNDEKİLER



Yayıncının Önsözü


Değerli Okuyucular!

Hiç şüphesiz kitap; insan düşüncesinin aktarılmasında ve medeniyetin her yönüyle gelişmesinde seçkin bir role sahiptir.

Diğer yandan taşıdığı özellikler, ortaya koyduğu ürünler ve hayata olan kapsamlı ve gerçekçi bakışıyla İslamî düşünce, insan düşüncesinin doruk noktasında yer almaktadır.

Bu gerçeği idrak ettiğimiz için bizler bu sahadaki hizmetlere çeşitli yayınlarımızla katkıda bulunmaya çalışacağız.

Yüce Allah’tan bizleri asrımızdaki büyük İslamî uyanışa hizmet etmeye muvaffak kılmasını ümit ediyoruz.


İslamî Kültür ve İlişkiler Merkezi

Tercüme ve Yayın Müdürlüğü

BİRİNCİ KONUŞMA



YARATILIŞIN HEDEFİ


Hakkında araştırma yapılması gereken temel meselelerden birisi de «hayatın hedefi» meselesidir. Hayatın hedefi nedir? Sorusu, insanlığın gündeminde daima bir sorun olarak vardır. İnsan ne için yaşamaktadır? Gerçekte insanın hayat beklentisi ve hedefi ne olmalıdır? Ve eğer meseleye İslâmî açıdan bakar ve söz konusu edersek; (ki bu açı konuşmamızın esasını oluşturacaktır.) Nebilerin gönderilişinin gayesi ve temel hedefi nedir?

Nebilerin gönderilmesinde amaç, kendileri için gönderildikleri bireylerin hayata yönelik hedeflerinden ayrı değildir. Çünkü nebiler, insanı hedeflerine doğru yöneltmek üzere gönderilmişlerdir.

Yaratılışın hedefi nedir? Eşyanın yaratılışı, özellikle de insan yaratılışının ne tür bir hedefi vardır? Bir başka deyişle «yaratıcının yaratmaktan amacı nedir?» Yani, yaratıcıyı yaratma eylemine hangi sebep ve faktörler yöneltmiştir?

Ancak yaratılış böyle bir anlamlandırmayla hedef sahibi olmaz. Yaratıcının hedefi vardır diyemeyiz; çünkü hedef, özneye eylemi yaptıran hareket ettirici güç veya faktör anlamına gelen sebep» demektir. Sebep özneye yaptırım gücü kazandırır. Sebepsiz, özne iş yapamaz. Biz yaratıcı (Allah) için bu anlamda hedef düşünemeyiz. Yani özne için amaca ulaşma aracı olan «hedef»i Allah için düşünemeyiz. Çünkü öznenin neden olarak seçip kullandığı hedef aynı zamanda öznenin eylemle ulaşmak istediği bir sonuçtur. Bu ise öznenin eksiklik ve yetersizliğinin bir gereğidir. Bu yüzden yaratılmış özneler için bu tür hedefler düşünmek doğru iken, Allah hakkında aynı hedefleri düşünmek yanlıştır.

O halde yaratılışın hedefi söz konusu edildiği zaman akla gelmesi gereken öznenin hedef ve amacı değil, fiilin hedef ve amacı olmalıdır. Fiilin amacı içinse şunlar söylenebilir: «Göz önüne aldığımız, her iş ve eylem giderek kemale ulaşan bir hedefe yöneliktir » Fiil bu kemal için yaratılmıştır. Bir diğer deyişle iş ve eylemin özü tekamüle yöneliktir Yaratılmışın namusunu bu şekilde değerlendirirsek her fiilin başlangıcından itibaren kemale yönelik bir devinim içinde olduğunu göreceğiz. Bu biçimiyle «yaratılış»ın bir amacı vardır.

Böylece «insan yaratılışının amacı nedir»? Sorusu, “insanın mahiyeti nedir”? Sorusuna dönüşmektedir. İnsanda ne tür yetenekler gizlidir? İnsan nasıl bir kemale ulaşma imkânına sahiptir? Burada insanın ulaşma imkanına sahip olduğu bütün kemal biçimlerini söz konusu etmeliyiz. Çünkü insan bu kemaller için yaratılmıştır. Hikmet kavramı da bu manadadır. Bu nedenle hedefe dönük eylemlerin tanımını yaparken onlar için amaç veya hikmet tabirlerini kullanmak arasında bir fark yoktur.

Şunu da peşinen söylemek gerekir ki; insanın yaratılışının hedef ve amacı meselesini bağımsız olarak söz konusu etmeye gerek yoktur. Çünkü konu zorunlu olarak İnsan ne tür bir varlıktır? Ve insanda ne tür yetenekler gizlidir? Sorularını odak alacaktır. Daha açık konuşmak gerekirse, konuyu akli ve felsefi açıdan değil, İslâmî açıdan ele alacağız. İslâm'ın insan hakkındaki görüşü nedir? ve İslâm'a göre insanda ne tür «kemallere ulaşma yeteneği» vardır?...

Nebilerin gönderilmesi doğal olarak insanların kemale ulaşmalarını sağlamak içindir. Herkesin görüş birliği ettiği bir nokta: «Nebiler, insanların elinden tutmak, onlara yardım etmek için gönderilmiştir». Gerçekten de insanın hayatta bireysel güç ve becerisiyle, hatta bireyler arası yardımlaşmayla bile gideremediği eksiklikler, dolduramadığı boşluklar vardır. İnsan ancak vahyin yardımıyla kemal zincirinin halkalarını tek tek geçebilir. Nebilerin gönderilişinin hedefi hem insanı kemale erdirmek hem de: onu yaratılışının hedefine ulaştırmak amacına yönelik olduğundan, (işte bu yüzden) konuyu İslâmî açıdan ele almak gerekir. Öte yandan «insanın hayatının hedefi bireysel açıdan ne olmalıdır»? Konusunun genel bir şekilde üzerinde durmamıza gerek yoktur. Üzerinde durmamız gereken şudur: Biz ne olabiliriz? Bizde pratiğe aktarabileceğimiz ve «hayatımızın hedefi budur» diyebileceğimiz ne tür yetenekler vardır? Ancak konu bu noktada, insanın hedefi hakkında Kuran’ın somut ve ayrıntılı bir yaklaşımı var mıdır? sorusuna bağlıdır. Acaba Kuran'ın «insan niçin yaratılmıştır?» meselesine yaklaşımı nedir? Acaba Kur'an peygamberlerin gönderilişini söz konusu ederken niçinini de belirtmiş midir? Acaba insanların ne için yaşadığını da bildirmiş midir?

Biz çokluk, doğru bir yaklaşım olarak insan mutluluk için yaratılmıştır deriz. İnsanın yaratılışından Allah’ın bir çıkar ve maksadı yoktur. Allah insanı mutluluğa ulaşsın diye yaratmıştır. Kendi yolunu özgürce seçebilme konumunda olan, sadece insandır. İnsanın hidayeti, sorumluluklu ve uygulamalı bir hidayettir; sebep-sonuç ilişkisine bağlı mecbur ve yaratılıştan ileri gelen bir hidâyet değildir.

«Biz ona (insana) yolu gösterdik. (Artık o) ya şükredici olur ya da nankör.»1

Gelelim insan mutluluğunun bağlı olduğu unsurlara... Kuran’ın insan mutluluğuna bağladığı unsurlar hakkında genel olarak şöyle denilebilir : İnsanın yaratılışının hedefi ve onun mutluluğunun kaynağı olarak Nebilerin gönderilmesi «ilim» ve « irade » adlı iki çerçevede ele alınır ve bu iki çerçevede anlaşılır. Allah insanı bilgi ve bilinç için yaratmıştır. İnsanın kemali de her şeyi daha çok bilip algılamasıyladır. Bunları (Allah) insanda, dilediğini yapabilme gücünü kazansın diye yaratmıştır. İnsan irade ile güç ve kudret kazanır. Konuyu bir örnekle açalım: Buğday tanesinin yaratılış hedefi veya onda bulunan yetenek, bir buğday başağı oluşturmasıdır. Bir koyunun mutluluğu, yemi doyasıya yiyip semizleşmektedir. Ama insanın yeteneğinde var olan, bunların üstündedir. İnsan «bilmeli» ve «yapabilmeli» dir. İnsanı, bilmek ve yapmak insani hedef ve amaçlara götürür.

Evet, insan hayatının hedefi mutluluktur. Bu mutluluk insanın dünyada yaşadığı sürece daha iyi ve daha güzel bir biçimde yaşayarak tabiattan fazla pay çıkarması ve dünyada daha az eziyet çekmesi anlamınadır. Mutluluk bundan başkası değildir. Yaratılışımızın amacı bu dünyada kendimizden ve kendimiz dışındaki nesnelerden «maksimum lezzet ve minimum eziyet» şeklinde faydalanmamızdır.

Peygamberlerin de hedefi bununla alakalıdır. Onlar, insanı mutluluğa ulaştırmak, maksimum lezzet ve minimum eziyete ulaşmalarını sağlamak için gönderilmişlerdir. Eğer peygamberler Ahiret meselesini gündeme getirmişlerse, yine bunun içindir. İnsan mutluluğu için belirlenen yol, doğal olarak izleyicilerine mükafat va'd ederken karşıtlarına da ceza tespit eder. Ahiret, her ödül-ceza anlayışı gibi bireyin dünyadaki konumuna uygun bir ödül-ceza anlayışıdır. Aksi halde peygamberlerin dünyaya getirdiği yasalar, geçerliği olmayan abes yasalar olurdu. Çünkü peygamberler amele göre bizzat ödül-ceza verme gücüne sahip değildirler. Salih amel işleyenlere ödül, küfredenlere ceza verilmek üzere Ahiret zorunlu olarak yaratılmıştır.

Bu konuda Kur'an ayetleri bu biçimde açık değildir. Öyleyse konuyu bizim açmamız lazım. Kur'an, bir yerinde şöyle der:

«Ben Cinleri ve İnsanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.»2

Görüldüğü gibi Kur'an, insanların ve cin diye adlandırdığı diğer yaratıkların yaratılış amacı olarak ibadeti belirtir. Öyleyse bu mefhumun (ibadet için yaratılmış olmak) kavranması bu konuyu anlamak için zihnimize güç verecektir. Allah’a hiç bir faydası dokunmadığı halde Allah, beşeri ibadet etmek için yaratmıştır. Öyleyse ibadetin beşere faydası olmalıdır. Her ne olursa olsun Kur’an, meramını açıkça ifade etmiş ve ibadeti yaratılışın hedef ve amacı olarak tayin etmiştir.

Ahireti gereksiz gören kimi anlayışların zıddına bazı Kur’an ayetlerinde şu anlayış vurgulanır: Eğer kıyamet olmazsa yaratılış abestir... Bu mantık Kur’an’da çokça tekrarlanır:

Bizim sizi abes olarak (boşu boşuna) yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?”3

Siz sanıyor musunuz ki, sizi abes olarak yarattık? Abes, gerçekte amacı olmayan şeydir ve hikmetin karşıtı olarak kullanılır. Yani siz sanıyor musunuz ki, yaratılışınız hikmetsizdir. Hikmetli bir amacı olmadığı zaman yaratılış abes ve anlamsızdır. Bir diğer açıklaması da şudur: Siz bize döndürülmeyeceğinizi mi sanıyorsunuz? Yani eğer Allah’a dönüş olmazsa yaratılış abestir. (Ayrıca) Kur’an’ın bir çok yerinde kıyamet meselesi, yaratılışın hak olduğu; boşu boşuna olmadığı, hele bir oyun hiç olmadığı gerçeğiyle bağlantılı olarak zikredilir.

Kur’an (tabiri caizse) istidlal yapmaktadır... Usulcülerin istidlaline benzer bir istidlal... Bu evrenin bir Allah’ı vardır; Allah abes yapmaz, onun işi haktır, batıl ve oyun değildir; öyleyse yaratmasının da bir hikmeti vardır; yaratıcıya dönüş vardır; kıyamet yaratıcıya dönüştür ve evrenin yaratılış hedefine yöneliştir. İşte Kur’an’ın istidlali bu minval üzeredir.

Bu arada Kuran’ın, insan daha çok bilmek, daha çok yapabilmek için yaratılmıştır şeklindeki mantığını asla göz ardı etmemeliyiz. İnsan bilip güç yetirdiği zaman hedefine ulaşır. Öte yandan insan, Allah'a ibadet için yaratılmıştır. Allah'a kulluk bizatihi hedeftir. İnsan ne kadar da bilse yapabilse, Allah'a tapmanın başlangıcı olan Allah'ı tanıma ve O'na ibadet etme meselesi gündemde olmadan yaratılışın hedefine doğru adım atamaz. Kuran’a göre insan, bizzat mutlu değildir. Peygamberler insanı mutluluğuna ulaştırmak için gelmiştir. Peygamberlerin insanı ulaştıracağı mutluluğun aracı Allah' a kulluktur.

Dolayısıyla bu anlamıyla İslâm mantığında hayatın temel hedefi kulluktan başka bir şey olamaz. Kuran’ın yetiştirip ona hedef ve ideal vermeyi arzuladığı insan budur işte... İslâmın insana verdiği hedef ve ideal, yalnızca Allah'tır. İslâm'ın diğer tüm verdikleri sadece «başlangıç» yaptırıcı unsurlar kabilindendir.

Kuran’da kâmil insanı nitelendiren veya kâmil insanların dilinden sözler nakleden ayetlerde konu daha da belirginleşiyor. Kur'an İbrahim (a.s)'in dilinden (naklen) şöyle der:

«Yüzümü Hanif (muvahhid) olarak göğü ve yeri yaratana çevirdim ve ben müşriklerden değilim»4

«De ki; benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah içindir.»5

Kuran’ın söz konusu ettiği bu tevhid, evrenin başlangıcının birliğine, yaratıcının birliğine inanmak gibi salt düşünce düzleminde kalan bir tevhid değildir. Belki bizzat insanın merhalelerinde var olan bir gerçekliktir... İnsan inanç olarak evrenin yaratıcısının birliğine iman edecek, hedef açısından da imana layık olan tarzda ulaşılması gereken hedefin sadece Allah olduğuna iman edecek ve bu hedefe ulaşmak için çabalayacak. Tabii ki bu ana hedeften başka hedefler doğacak, hedefler artacak ama bu tali hedefler asla bağımsız temel hedefler olmayacaktır. Öyleyse ister peygamberlerin gönderiliş hedefi olsun, ister tek başına bireyin hayatının hedefi olsun, tüm bu hedefler İslâma göre «Allah» mihveri etrafında dönmektedir.

Şimdi Kuran’ın yaratılışın hedefi olarak ibadeti kabullendiği konusunu biraz daha araştıralım: Kamil insan bağlamında hayatın hedefinin ne olduğu konusunda Kur'an şöyle diyordu:

«Benim namazım, ibadetlerim, yaşamım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah içindir.»6

Bu ayetle ihlas kavramı gündeme geliyor. İhlaslı kul ve kurtulmuş kul. Bu kulun varlığına egemen olan sadece Allah düşüncesidir.

Peygamberlerin niçin gönderildikleri bağlamında ise Kur'an farklı tabirler kullanıyor:

Ey peygamber muhakkak biz seni şahit, bir müjdeci ve bir korkutucu uyarıcı olarak gönderdik. Ve (Allah’ın) izniyle Allah'a çağıran ve nur saçan bir çerağ olarak (gönderdik)”7

Ümmetin amellerini düzenleyici ve peygamber olarak seni gönderdik. Mübeşşir; muştulayıcı, peygamberlerin insanları iyi işlere çağırmalarının bir vasfı iken, nezir; kötü işlerden korkutarak insanları Allah'a davet etmek üzere gönderdik. » Bu davet bizzat amaçtır.

Başka bir yerde ise, peygamberler hakkında şöyle denilmektedir:



«İman edip salih ameller işleyenleri, karanlıklardan nura çıkarması için Allah'ın apaçık ayetlerini size okuyan bir de peygamber gönderdik...»8

Bu tabir genel bir tabirdir ve tüm insanları kapsamaktadır. Kuran’ın kimi ayetlerinde insanların Allah'ı tanımak üzere davet edildikleri gerçeği daha bir açıkça ortaya konulmaktadır. Buna göre peygamberler, yaratan ile yaratılanlar arasında kavuşma noktası ve aralarındaki bağdır.

Bir başka ayette peygamberlerin gönderilişinin misyonu «sosyal adalet» olarak ortaya konuluyor :

«Andolsun, biz elçilerimizi açık delillerle gönderdik ve onlarla beraber Kitab'ı ve Mizân'ı indirdik ki, insanlar adaletle kaim dursunlar. (Bir de) kendisinde çetin bir sertlik ve insanlar için çeşitli faydalar bulunan demiri indirdik...»9

Bu ayete göre, Allah peygamberlerini apaçık delillerle, Kitap ve Mizanla, insanlar adaletle ayakta durabilsin diye göndermiştir. (Mizân'dan kasıt kanun ya da başka bir şey olabilir.) Adalet insanlar arasında yayılıp uygulansın, yer etsin diye. Evet, Kur'an bu gönderilişin insanlar arasında adaleti gerçekleştirmek için olduğunu söylüyor. Bu durumda (temel hederi tespit etmeye çalışırken geldiğimiz bu aşamada) tekrar felsefe gündeme geliyor ve karşımıza bir kaç mantık çıkıyor:

Birincisi, insanlar arasında adaleti gerçekleştirmek temel hedeftir. Ancak adalet insanlar arasında durup dururken gerçekleşmez. İnsanlar arasında adil yasaların yürürlükte olması gerekir. İnsanlar bu adil yasaları iki açıdan tanıyamadığı için bu yasaları insanlara Allah’ın tanıtması gerekir; birincisi, insan tek başına gerçeği teşhis edip hastâlıklardan sağlığa kavuşma gücüne sahip değildir; ikincisi, uygulayıcısının kefili yoktur. Çünkü insan doğası kendini başkalarının önünde ayakta tutmaya eğilimli ve elverişlidir. Durum böyle olunca da çıkarı olduğu sürece yasayı uygulayacak, zararına olduğu sürece uygulamayacaktır. Öyleyse, yasa, insanların tevazu göstermesi gereken bir yasa olmalıdır. Böyle bir yasa da ancak Allah tarafından konulan, insanların vicdanlarının derinliklerinden kaynaklanan bir korkuyla tabi olacakları yasa olabilir. Bu işin başka bir yolu yoktur.

Adaletin gerçekleşmesi için adil yasaların var olması gerekir. Bu yasaların uygulanabilmesinin kefili olarak da ödül-ceza müeyyidesine inanmak sözkonusu olmalıdır. İnsanların bu `ödül-ceza' müeyyidesine inanması için de Allah'ı tanımaları gerekir. Allah'ı tanımak bir kaç açıdan adaletin gerçekleşmesi için ön koşul olmaktadır.

Bu hesaba göre biz, Kuran’ın bu ayeti ile şu sonuca varırız: Peygamberlerin gönderilişinin temel hedefi, insanlar arasında adaleti gerçekleştirmektir. Allah'a davet ikincil bir hedeftir. Bu bile, kanun uygulayıcılarının yasayı tanımaları, onu hesaba katmaları içindir. Yoksa, eğer bu amaç olmazsa, Allah'a davet ve Allah’ı tanıma meselesinin asaleti yok olur.

Bunun yanında biz vakıa olarak iki mantığa daha sahibiz. Birincisi yukarıda değindiğimiz mantık idi. Bu mantık, Ebu Ali Sina ve benzerlerinin mantığıdır ve günümüzde taraftarları yoktur. Bu mantığı söz konusu etmemiz de bu mantığın yüzde yüz teyidi amacını taşımamaktadır.

İkinci mantık birinci mantığa yüz seksen derece terstir. Allah'ı tanımak asıl hedeftir. Allah'a ibadet etmek ve ona yaklaşmak asıl hedef iken, adalet ikincil bir hedeftir. İnsan görkemli ve faziletli bir manaya ulaşabilmek için dünyada yaşamak zorundadır. İnsanın yaşamı da toplumsal olmaktan başka bir yöntem kabul etmez. Toplum yaşamı ise adaletten başka bir yöntemle istikrarlı olamaz. Öyleyse tüm yasalar ve adalet, insanın bu dünyada rahat bir biçimde Allah'a ibadet etmesini sağlayan birer öncüldürler. Eğer böyle bir durum gerçekleştirmek söz konusu olmazsa adalet bir değer ifade etmez. İşte bu gün dünyada söz konusu ettiğimiz adalet, elbette ki peygamberlerin hedeflerindendir, ancak birincil değil, ikincil olan hedeflerindendir.

Üçüncü mantıksal bakış açısı da şudur: Peygamberlerin gönderilişini hayat ve yaratılış için sürekli ve tek hedef bilmenin, diğerlerinin ise öncül hedefler kabul edilmesinin ne zorunluluğu vardır? Peygamberlerin iki hedefi var dememiz de mümkündür. Biri diğerinin öncüsü olmayan iki bağımsız hedefleri gerçekleştirmek için gönderilmiştir peygamberler. Hedeflerinden biri Allah ile kul arasında kulun tapınmasını sağlayan bir bağ oluşturmaktır. Diğeri de insanlar arasında adaleti gerçekleştirmektir. Hiçbirinin diğerine önceliği yoktur. Her ikisi de asıl hedeftir.

Kur'an da her iki hedefin de açıkça belirtildiğini gördüğümüze göre, her ikisinin de asıl hedef olmasına ne engel olmaktadır? Asla birbirini öncelemeleri söz konusu değildir. Bu kanunun benzerleri diğer sorunlar düzleminde Kuran’da belirtilmiştir.

Örneğin; Kur'an nefsin tezkiyesini (arındırılmasını) ele alır. Kur'an nefsin tezkiyesine, verimli kılınmasına yönelik ifadeler kullanır ve şöyle buyurur:



«Onu (nefsini) arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur. Ve onu (nefsi), (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp-saran da yıkıma uğramıştır.»10

Kur'an insan kurtuluşunu, nefsinin arındırılmasında görmektedir. Acaba nefsi arındırma orijinal İslâm'a göre hedef midir? Acaba yaşam, yaratılış ve peygamberlerin gönderilişi açısından, nefsi arındırma hedef midir? Yoksa öncül müdür? Eğer öncül ise öncüllük nedir? Acaba öncüllük Allah'ı bilmek Allah'a ve O'na ibadete ulaşmak için midir? Yoksa toplumsal adaletin gerçekleşmesine mi yarar? Yoksa peygamberler sosyal adaleti gerçekleştirmek için geldiklerinden; çaresiz insanda toplumsal yaşama ağır gelmeyen kimi nitelikleri erdem, uygun düşmeyenleri de adilik olarak nitelendirmek için mi gelmişlerdir? «İnsanın kendisini toplumsal ahlaka karşıt olan kıskançlık, kibir, gurur, egoistlik ve başıboşluk gibi, kimi niteliklerden arındırması gerekir. Toplumsal ahlak ve sosyal adalete yardım eden emanet, doğruluk, sevgi, alçak gönüllülük ve ihsan gibi kimi niteliklere sahip olması gerekir», demek için gelmişlerdir veya denildiği gibi nefsi arındırmanın kendisi bağımsız bir hedeftir.

Hangisi kabul edilebilir?

Görüşümüze göre Kur'an şirki hiçbir anlamıyla kabul etmez. Kur'an kelimenin tam anlamıyla tevhidî bir kitaptır. Allah'a benzer kabul etmemek anlamına tevhididir. Zatına özgü bir tevhiddir.



«O'nun misli gibi (O'na benzeyen) bir şey yoktur.»Şura/11

Tevhidî bir kitaptır. Sıfat ve isimler olarak sonsuz kemali Allah'a özgü kılar:



«Allah, ondan başka ilah yoktur. En güzel isimler O'nundur.11

En yüce örnekler -meseller Allah'a aittir:



«Ahirete inanmayanların kötü örnekleri vardır. En yüce örnekler ise Allah'a aittir.»12

Allah'ın zatında çokluğu kabul etmeyen bir tevhid kitabıdır. Allah'ın karşısında bir fail (yapan eden özne) kabul etmeyen bir tevhid kitabıdır. Kabul edilen her fail ise Allah'ın sayesinde kabul edilir ki;



«Hiçbir değişme ve kuvvet yoktur. Ancak Allah'ın (yardımıyla) vardır. » sözü bu anlamadır.

Evren için Allah'tan başka nihaî, bağımsız ve temel hedef kabullenmeyen bir tevhid kitabıdır. Bu cümleden olarak ister harekette, ister evrimde, ister sorumluluk ve ister uygulamada olsun insan için sadece Allah'ı hedef bilir.

İslâm’ın önerdiği insan ile beşer felsefe ve ekollerinin önerdiği insan arasında yerden göğe kadar fark vardır. İslâm ile diğerlerinin söylediklerinin çoğu bir olsa da aynı bakış ve görüşle değildir. Çünkü İslâm olaylara sürekli ilâhî tevhid perspektifinde bakar.

Örneğin; Beşer felsefesi bugün evrenimizde değişmez ve statik yasaların egemenliğini kabul etme noktasına gelmiştir. Kur'an da bu konuyu ifade etmektedir. Ama bu, deyimle değil belki ilahi bakışla:



«Sen, Allah'ın sünnetinde kesinlikle bir değişiklik bulamazsın ve sen, Allah'ın sünnetinde kesinlikle bir dönüşüm (tahvil, tebdil) de bulamazsın.»13

Kur’an da adalet ilkesini kabul eder ve ona olağanüstü önem verir, özen gösterir ve değerli görür. Ancak bu, adaletin nihaî hedef olduğu anlamına değildir. Veya insanın bu dünyada algıladığımız türden bir güzellikle yaşamasına bir öncül anlamında da değildir.

Belki Dünyanın mutlu yaşamını, İslâmın kabul ettiği sınırdaki güzel yaşamı; tevhidin gölgesinde ameli bir tevhid olarak bilir. Yani insanın salt Allah için oluşunu sağlamağa bir öncül olarak...

Kuran’ın insanı, mutluluğunu Allah'dan başka bir şeyde bulamayan bir varlıktır. İnsan mutluluk konusunda duyduğu boşluğu, açlığı, Allah'ın razı olduğu ölçülerle Allah'a ulaşmak amacıyla doldurup-doyurmak için yaratılmıştır. Ve insan yaratıcının dilediğinden başka bir varlık olamaz:



«Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah'ın zikriyle huzura kavuşanlardır. Biliniz ki: Kalpler Allah'ın zikriyle huzur bulur. »14

Bu çok ilginç, dikkat çekici ve muciz bir ifadedir. İman edip gönülleri Allah'ın zikriyle huzur bulanlar. Burada bir iş tespit ediliyor: İman edenin kalbi Allah'ı anmakla huzur bulurken, diğerlerinin gönülleri de başka şeylerle huzur bulur. Ancak bu önlenmektedir. Uyarı anlamı içeren «Elâ» sözcüğü gelmekte ayetin metninde. Bilgi ve uyanıklık vererek önemli bir 'haberî ilan' geliyor. Gramercilerin deyimiyle:



«Kural olarak sonra gelmesi gereken bir kelime eğer önce gelirse, bu anlamı hasretmek olur.»

Arap dil-bilim kurallarına göre; car (esreleme edatı), mecrur (esrelenen) ve fiilin bitişenleri fiilden sonra gelmelidir. Ayetin lafzında öyle geldiğine göre anlamı şudur: Salt Allah'ı zikretmek ve O'ndan başkasını unutmaktır gönüllere huzur veren!

Izdırap çeken, arayış içinde olan insan gönlüne, mutluluk ve huzuru salt Allah'a iman temin eder. Diğer her şey öncül bir iştir. Yani beşerin konaklarından bir konaktır. Nihaî konağın kendisi değil! ibadet de böyledir.

«Beni zikretmek için namaz kıl.»15

Burada hedef zikretmektir.



«Muhakkak namaz; çirkince utanmazlıklardan ve kötülüklerden sakındırır.»16

Namazın özelliği açıklanıyor ve hedefi söyleniyor:



«...Allah'ı zikretmekse muhakkak en büyüktür...» 17

İslâm, insanı; ibadet ve Allah'a yakınlaşan, onu tanıyıp zikreden olarak bilir. Ve bu güç, insanda bu kerteye kadar vardır. Fakat tüm nesnelere yönelik bilgi ve gücün kendisi de bir öncüldür, asıl değil! Nefsi arındırma da biri için hedef, diğeri için araç olan ikinci bir hedeftir.




Kataloq: lib -> doc
doc -> Ayətullah Seyid Əli Xamenei Vİlayət nuru
doc -> Zərİf məqamlar (Böyük Rəhbər Ayətullah Xameneinin 1979-2004-cü illərdə müəllim və tələbələr qarşısında çıxışlarından seçmələr) Beşinci cild Tərtib edən: Həsən Qüddusizadə Çevirən: Maqsud Əzizoğlu Birinci fəsil
doc -> Hicab Böyük Rəhbər həzrət Ayətullah Xameneinin tövsiyələrində Tərtib edən: Məhəmmədhüseyn Himmətinejad
doc -> Birinci fəsil: İman, İslam və mənəviyyat
doc -> Vilayət bağçası altıncı cİld
doc -> Zeynəlabidin Bəhrami
doc -> Tərtib edən: Səid Mirzai Giriş İkinci Qüds Günündən bir xatirə
doc -> Uğursuz plan İslam İnqilabının Böyük Rəhbəri Həzrət Ayətullah Seyid Əli Xameneinin 2009-cu IL fitnəsi haqda çıxışlarından seçmələr
doc -> AşİQLİK ŞƏRİƏTİ Ustad Əli Şəriətinin fikirləri və hikmətli kəlamları
doc -> İsraf İslam İnqilabının Böyük Rəhbəri Həzrət Ayətullah Xameneinin israf haqda tövsiyələri

Yüklə 79,75 Kb.

Dostları ilə paylaş:
  1   2   3   4   5




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©genderi.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə