Yaratilişin hedefi


DÖRDÜNCÜ KONUŞMA: İMAN VE İNSANIN KEMALİ



Yüklə 220,11 Kb.
səhifə4/5
tarix17.11.2018
ölçüsü220,11 Kb.
1   2   3   4   5

DÖRDÜNCÜ KONUŞMA:



İMAN VE İNSANIN KEMALİ


Konumuz hedef ve İslâm'ın hedefine iman hakkında olduğundan bir diğer temel sorun daha karşımıza çıkar. O da şudur: İman adıyla İslâm'da gündeme getirilen, Kuran'ın tümünde gözümüze ilişen ve her sorunun odak noktası olan şey nedir?

Elbette iman, ilk başlangıcıyla Allah'a ve ikinci derecesiyle Kuran'da belirtilenleredir.

Meleklere, kitaplara, peygamberlere ve Ahiret gününe...

Acaba bizzat imanın kendisi İslâm açısından insan için hedef midir, yoksa araç mıdır? Yani «İnsan mü'min olmalıdır, İslâm insanlardan iman etmelerini ister» esprisi hedef midir, yoksa diğer hedeflere ulaştırıcı araç mıdır? Dikkat ediniz! Tüm bu hedefler için bir araç olduğunu demek istemiyoruz. Hedefler; insanî hedef ve kemaller demektir.

Acaba imanın kendisi insanın kemâli midir?İmana çağrılmak bir açıdan insanî kemâl midir yada başka bir deyimle insan kemâlinin özü imanla mıdır? Yoksa bir diğer açıdan imana davet edilmek,imanın bir eserler, insan için güzellikler taşıyan bir eserler silsilesi oluşundan mıdır?

İman insan için yararlı ve iyiliklerle yüklü bir eserler topluluğudur. Eğer felsefe terminolojisine göre bu kelimeyi tanımlamak istersek, şöyle dememiz gerekir: İman insan için hayır mıdır yoksa fayda mıdır?Çünkü, fayda ile hayır arasında bir fark söz konusudur.

Hayır; özü itibariyle kemâl ve arzulanan şey demektir. Yani insanın kendisi için istediği, başkası için istemediği şeydir. Oysa faydalı, sahip olduğu eser dolayısıyla güzel olan şeydir. Reel yapı itibariyle öncül olan hayrıdır. Bizzat orijini ve özü itibariyle hayır olan değil!

Bu konu İslâm'ın bakış açısı itibariyle bir ekol,bir ideoloji biçiminde açıklığa kavuşturulmalıdır. İslâm açısından imanın kendisi hedef ve amaçtır. İnsan için hayırdır. İslâm'ın iman etmeye çağrısı, imanın orijini itibariyle hayır oluşundandır. İmanın sahip olduğu tüm etkileri göz ardı edecek bir hayır. İsterse iman için bildiğimiz eserlerden hiçbirisi söz konusu olmasın veya hayır başka bir şey, ancak,imana çağrı bu hayırlara bir başlangıç hükmünde mütalaa edilsin. Biz imanı söz konusu ettiğimizde;imanın yararlarını, etkilerini ve sonuçlarını söz konusu etmekteyiz. Örneğin; «İnsan iman ile rahata erişir, musibetler onu yere indirmez, eğer toplumun bireyleri iman etseler, birbirlerine güvenirler, birbirlerine hayırları erişir, zararları erişmez» diyerek imanın etkileri konusunda söyleşiriz.

İmanın bu tür etkiler sahibi olduğunda kuşku yoktur. İman aynı zamanda güzel sonuçlar doğurduğundan güzeldir de... İmanın özü; insanın kemâl,mutluluk ve hayrıdır. İnsanın iman elde etmesi de bizzat imandır, yoksa iman başka etkilenimlerin türevi değildir.

İşte bu noktada şu konu gündeme gelmektedir. İnsanın kemâli nedir? Biz: «İman kemâl ve hayır mıdır, yoksa hayır ve kemâlin başlangıcı mıdır?»meselesini kavramak için öncelikle insanın kemâli sorununu açıklamak zorundayız. İnsanın kemâli nedir?

İnsan kemâlini teşhis etmek tüm diğer kemallerden daha zorlu ve girifttir. İnsan için insan hakkındaki bilinmezlerdendir. İnsanın kemâli ne iledir?Evrendeki nesnelerin kemâlini çoğunlukla teşhis edebiliyoruz. Örneğin bize; «Bir elmanın olgunluğu nasıl olur?» derlerse, biz onun olgunlaşmış biçimini tanımlayabiliriz. Hem kemâlin bu noktada başka tanımı da yoktur. Tam, eksikliğin karşıtı olan tam'ı tanımlamakla, gündemdeki mefhum yaklaşık olarak açıklanmış olur. Olgun bir elma bu anlamıyla çabucak tanımlanmış olur. Çünkü elmada kastedilen açılan bilmekteyiz. Bunlardan biri, elmanın tadına ilişkindir, diğeri koku, biçim ve rengidir. Eğer bir elma; biçim ve renk açısından güzel, tad açısından tatlı, koku açısından hoş, ince ve dişlere karşı direnmeyen bir yapı arz ediyorsa, buna olgun elma deriz.

Kâmil bir ev çabucak tanımlanır. İyi bir at da tanımlanabilir. Fakat kâmil insanın tanımı her şeyden daha zor ve problem atiktir. Bu nedenle de kâmil insan hakkındaki muhtelif görüşleri, açıklamaları gündeme getirmeliyiz ki; hangisi dürüst, hangisi daha doğru veya en azından bakış açımızla teşhise ulaşamadığımız noktada, Kur'an açısından bu görüşlerin hangi ölçüde, ne dereceye kadar te'yid edildiği konusunda fikir sahibi olalım.



Söylenmesi gereken Kâmil insanın faydalanan insan olduğudur. Kemâle erişmiş insan, doğadan ve çevresinden maksimum ölçüde faydalanandır. Ancak bu tanımın yanlışlığını kabullenmek gerekir. Çünkü; insanın kemâli faydalanmayla belirlenip ölçülemez. Her kim, dış nesnelerden daha çok yararlanırsa, çıkar sağlar ve pay sahibi olursa daha kâmildir, denilemez. Çünkü:

Birincisi: Hiç bir nesneyi bu şekilde tanımlamıyoruz. Kâmil bir atı faydalanan bir at olarak tanımlamayız. Atı; nitelikleriyle, kendine özgü konumuyla dikkate alırız. Kâmil at; daha fazla yem yiyen at değildir. Ya da olgun elma için doğadan -hava,su, ışık... daha fazla yararlanandır, demeyiz.

İkincisi: Hangi vicdan; kâmil insan için daha fazla faydalanandır, tanımını kabul eder. Çünkü; bu tanıma karşıt olarak, doğadan daha az faydalanan insan eksiktir, demek gerekir. Daha fazla faydalanan kâmil, daha az faydalanan eksik!

Bu bağlamda iki insanı ele alalım: Birisi Muaviye gibi olsun. Dünya nimetlerinden ve koşullarından maksimum ölçüde yararlanan biri olsun. Ömrünün sonlarında şöyle dediğinden söz edilir: «Ben dünya nimetleri içinde yüzdüm.» Vakıa olarak da böyledir. 60 yıl yaşadı. Bunun 40 yılında Şam'a hükmetti. 20 yıl vali, 20 yıl da sultan olarak güçlülüğünü sürdürmüştür. Bir diğer insanı düşünelim ki, Emirül-mü'minin gibi olsun. Muaviye’nin aksine dünyada zahitçe yaşamış olsun. Zühdünde de bir felsefe sahibi olsun. (1) Felsefesi şudur: Özgür yaşamak (1) Kuru kuruya zühd değil, halkın sorumluluğuyla yüklü bir zühd. ister. Ya bağışlar, ya diğerleriyle dert taşlık yapar yada dünyanın bağımlı kölesi olmak ve gönlünü maneviyat için boş bırakır. Her neyse. Her ne durum ve nedenle olursa olsun, örneğin dünyadaki payı 17 ekmeklik olan bir varlık. Böyle bir insan, dünyadan bu kadar az yararlandığı için eksik olsun?!

Eğer konuya bu açıdan yaklaşırsak, insanı,hayvandan daha aşağı bir dereceye indirmiş oluruz. Çünkü hiç bir hayvanı kemâl yönünden faydalanma ölçeğiyle değerlendirmiyoruz. Konuya dikkatle yöneldiğimizde, bireylerin konuyu faydalanma açısından ele almadıklarını, böyle düşünmediklerini,insanın faydalanma açısı olarak ele alınan meselelerde konunun iyilik ve kötülük olarak ele alındığını görürüz. İnsan kemâlinin asıl ve başlangıcını faydalanma dışı olarak bilirler.

Elbette bu yaklaşım biçimi doğru değildir. Bu noktada bir başka ele alınmaya değer konu gündeme gelmektedir. Hiç kimse, insan kemalinin doğadan daha fazla yararlanma ve maneviyatı yadsımağa dayalı olduğuna inanmamaktadır. Ya da her tür insanî eylemin yadsınması. Bu noktada. Zihinleri çokça meşgul eden bir başka konu daha vardır: Dünyadan faydalanma insan kemâli değildir. Peki ahiretten yararlanma nasıldır? İnsanın kemâli yararlanmadır, ancak ahiretten yararlanma! Dünyadan yararlanma konusunda şunu söylememiştik: Dünyadan yararlanma özel düşünme biçimiyle ahiretten yoksun kılıcı bir nedendir. Ancak, ahiretten yararlanma, dünyadan yararlanma için bir engel oluşturmaz. İnsanın kemâli bu paylaşmada, yani ilâhî nimetlerden yararlanmadadır. Ancak bunlar nihaî olarak gerçekleşmez. Belki nihaî gerçekleşmesi ahiret ve cennettedir. Bunun için de avamın zahitleri, ahirette daha fazla pay sahibi, fayda sahibi olmak için çokça ibadet ederler. Cennet için ibadet etmek, daha fazla çıkar ve pay için yapılan ibadetten başka bir şey midir? İbadet faydalanmanın başlangıcıdır. Doğal olarak her başlangıç sahibi daha erdemli ve onurludur. İbadet faydalanış için salt bir araçtır. Ebu Ali şöyle söylemektedir: «Arif olmayanlar nezdinde ibadet dünyada ve ahirette daha fazla ecir almak için yapılan bir muameledir.»O tıpkı ücret karşılığı çalışan işçi gibi ibadet eder. Ücret karşılığı çalışanın hedefi para kazanmaktır. Eğer para yoksa çalışmaya hazır ve razı değildir. Bu şahıs ta ahiretteki fayda için ibadet eder. Bu durumda insanın kemâli meselesi yeniden bir başka biçimde faydalanma esprisine dönüşmüş olur. Ama dünya değil ahiret!. Konu İslâm mantığıyla ele alındığında ahiretteki fayda için yapılan ibadet çokça eksiktir. Yani insan Allah'tan ibadet adıyla bir şeyler -karşılık- istemekte. Allah, böylece bir araç kılınmakta. Allah'a Allah'tan ahirette istediği cennet ve fayda miktarınca yönelmekte. Allah'ın emrine, Allah, karşılığında Ahiret kazancını versin diye boyun eğmektedir. Bu da ibadettir. Allah'a yapılan asıl ibadeti ise imamların sözlerinde görmekteyiz. Bu konu Nech-ül Belağa'da24 da belirtilmektedir.



«Tamah, çıkar karşılığında Allah'a ibadet edenlerin işi ticarettir. Korkarak Allah'a ibadet edenlerin işi köleliktir. Allah'a şükür için ibadet edenler, hakkıyla ibadet edenlerdir...»25 biçiminde bir çok ibare kullanılmıştır. Bir kavim ibadeti, ne tamah nede korku nedeniyle değil de, salt Allah'ı şükre lâyık bildiklerinden, şükür için yaparlarsa bu gerçek ibadettir. Sevap, cennet-cehennem olmasa da onlar yine de Allah'a ibadet ederler. Hz. Ali'nin bunlardan daha açık, daha anlaşılır olan bir diğer sözü de şudur:

«Ey Allah'ım! Sana ne ateşin korkusu ne de Cennetin tamahıyla ibadet etmiyorum. Seni ibadete layık gördüğüm için ibadet ediyorum.»

İnsanın kemâlini faydalanmada bilmekte bir görüştür. Eğer bu faydalanışı, dünyada her erdemin inkârının gereği sayarsak, faydayı Ahirete yöneltiriz ki, bu da doğru bir yaklaşım değildir. Eğer öyle olsa, en mükemmel ibadetin, fayda için yapılan ibadet olması gerekir. Oysa en eksik ibadetin böylesi ibadet olduğunu biliyoruz.

Sonuç olarak; insanın kemâli, insanın dış çevreden daha fazla faydalanmasındadır, denilemez.

Bu konudaki diğer bir görüş ise, kemâlin bir ruhanî, bir de maddi kısmının olmasıdır. Maddî kısmı, daha önce değindiğimiz faydalanma esprisine döner. Ruhanî görüş ise, şu biçimde ele alınmaktadır.

İlk etapta ve ele alınmaya değer en önemli görüş ariflerin görüşüdür. Arifler konuyu; «Kâmil İnsan» başlığı altında ele alırlar. Ariflerin bu görüşlerini kesinlikle dinlerden aldıkları söylenebilir. Konuya ilişkin görüşlerini «Adem» meselesinden,(3) Eğer bir kaim çıkar için ibadet ederse bu tüccar ibadetidir. Eğer bir kavim korku için ibadet ederse bu özgürlerin ibadetidir. (Nehc-ül Belâğa-Hikmet: 229) 69 daha bütüncül yapısıyla; «Nebi», «Veli» ve tüm dinlerde bulunan «Mehdi» meselesinden ilhamla geliştirmişlerdir. ünlü bilgin L. Massignan'un Abdurrahman Bedevî tarafından Arapça ya çevrilen «İslâm'da Kâmil İnsan» adlı ünlü kitabında 26(4) şöyle demektedir:

«Kâmil insan görüşü, Helenistik, yani Yunanlılardan kalma bir miras değildir. Yunan felsefesi kâmil insan hakkında hiç bir söz söylememiş, konuyu hiç ele almamıştır.»

İslâm Dünyasında «Kâmil İnsan» konusu özellikle arifler arasında ele alınmıştır. Ariflerden Muhyeddin-î Arabî bu konuyla ilgili çok söz söylemiştir. Diğer arifler de bu konuda kitaplar yazmışlardır. Bu cümleden olarak, Abdülkerim Deylî «İnsan-ı Kâmil» adında bir kitap yazmıştır. Azizüddin Nesefî'nin «E1-İnsan-ül Kâmil» ve Mirza Seyyid Hasan Bergeî'nin kardeşi Seyyid Muhammed Bergeî -Şair ve arif bir insandır- «E1-İnsan-ül Kâmil» adındaki kitapları yazmışlardır.

Arifler, mesleklerinin gereği insanın kemâli konusunda açık bilgi sahibidirler. Bu görüşler başkalarının kabulünü elvermez. Görüşleri, kesin ve tam hükümlü ilginç sözlerden ibarettir.

Arifler gerçeğin tek ve yalnızca Allah olduğuna inanırlar. Allah'tan başka gerçek kabul etmezler. Diğer gerçekleri O'nun gölgesi kabul ederler. Kabul ettikleri gerçeği ise, onun Allah'la olan ilgisi-ilişkisi nedeniyle kabul ederler. Ariflere göre her şey Allah'ın isim ve sıfatıdır. Allah'ı ayn, nesneleri ayn olarak ele alıp yargıya vardığımız sürece, ariflerin görüşüne, göre, küfür, şirk ve kapkara örtüler altındayız. Eğer böyle ölürsek karanlıkta ölmüş ve gerçeği algılayamamış oluruz.

İnsan, gerçeği algılayıp ona ulaştığında kâmildir. Arifler teknolojisindeki «Hakka vusul - ulaşma» kavramı; -Allah korusun- Allah'ın insana hulul27 etmesi anlamında değildir. Allah için yarattığında görünmesi, onda birleşmesi muhaldir. Arifler, asla Allah için ikincil kabullenmezler.

Şebusteri der ki:

«Burada hulul ve birleşme muhaldir -akıl dışı dır

Vahdette ikilik, delaletin ta kendisidir.»

Allah için hulul kabul edilse, bu ikilik ve şirktir. Ondan kaçılır. Eğer İttihadın (Birleşme) da iki olgunun birleşmesi olduğu söylense, buradaki ittihat kavramında nesnenin durumu ikinci bir ilâh olma değildir. Belki Allah'ın yarattığında tecellisidir, yaratışıdır.

Buna karşılık Vusulün (kavuşma) anlamı, O'nda yok olmaktır. Yok olmak ise; insanın hakikati algılayış noktası anlamınadır. Kendini algılayışı O'nu (hakikati) algılayışındandır. Her şeyden önce hakikati algılar ve görür ki; önünde, arkasında ve beraberinde Allah'ın dışında hiçbir şey görünmüyor. Bu bakış açısından ben-biz kalmamıştır. İşte yok olma budur!

Ariflerin yaklaşımı şudur: Hakikat bir şeyden başkası değildir. Ondan başka olan her şey ona karşıt bir ikinci değil, belki O'nun isim ve sıfatlarının tecellisidirler. İnsanın kemâli, hakikata ulaşmasındadır. Hakikata ulaşma ise; bu durumu tam olarak algılama, her şeyde ve her şeyle O'nu görme -Nerede olursanız O sizinledir- derecesine ulaşmaktır. Her şeyle beraber, belki her şeyden önce onu görmek. Her şeyin kuramında O'nu görmek. Her şeyi vakıa olarak On'da, bu arada kendini de O'nda görmek. İşte o zaman benlik kalmaz. İşte bu «fena»-yok oluş- anlamıdır. Derler ki, eğer insan bu duruma ulaşırsa -ittisal-birleşme- ve fena gerçekleşir. Onların deyimiyle «Allah'ın eli açılır, genişler»Arifler ulaşmağa da inanırlar. «Sülûk» da budur.«Seyr ilâ-Allah». «Sülük ilâ-Allah»! Bizim «Tearrup» deyişimiz de yakınlaşma anlamınadır. Arifler Allah'a doğru bir gidiş yöntemini (Seyr-üs Sülûk)kabullendiklerinden, yakınlaşmanın menzillerini(aşama) de kabullenirler. Bunun için de özel menzillerin varlığına inanırlar. Birinci menzil aşılmadan ikinci menzile ulaşmak muhaldir. Arifler, Hakikata ulaşana dek menziller tesbit etmişlerdir. Onlara göre, insanın kemâli açık ve aydınlık bir konudur. Hakikata erişmeyen insan, eksik ve örtülüdür. İnsanın, insanlığı ve asli yetenekleri hakikati tanıyıp bilip, ona ulaşmaktır.

Ulaşmayan kişi, geride kalmıştır. Bu yolculukta binek ise; Aşk, «Sevgi» ve «Dostluk»tur. Yol, gönül ve kalbin yoludur. Düşünce ve felsefe vs. nin yolu değil.

Ariflere göre; her şey ve her kemâl, bu kemâlden türemiştir. Her şey ya bu kemâle ulaşma yoludur ya da bu kemâlden kaynaklanmıştır. Örneğin Zühd insan için kemâl midir? Evet, derler. Çünkü zühd bu yolun koşuludur. Alçakgönüllülük kemâl midir? Evet... Çünkü o da bu yolun koşuludur.

Ahlâk güzelliği olan şeyler; elden tutmak, hidayet ve irşad etmek güzeldir. Çünkü sayılanların hepsi bu yolun türevleridirler.

Ariflerce açık olan bir görüşte; kişinin hakikata ulaşması, insanları irşad ve hidayet etmesidir. Çünkü; kemâlde ve hakikata ulaşmada eşitlik vardır. Hakikat tektir ve insanın kemâli -yani hakikata ulaşıp birleşmesi- de tektir.

2 - İlâhiyatçı filozof ve bilginlerin insanın kemâli hakkında daha farklı görüşleri vardır. İnsanın kemâlini başka bir biçimde tanımlamaktadırlar. Tanımın ariflerin dedikleriyle az bir farklılığı vardır.

Bilgiler nezdinde, ariflerin belirttiği yol, sülûk,ulaşma ve yok olma gibi konular yoktur. Bunlar felsefenin konusu olamaz. Felsefeye göre insanın kemâli iki şeyledir:

Birincisi: Hakikati, bir başka deyimle hikmeti-ilim kelimesi uygun değil- algılamak. Arifler hakikat, bilgeler hikmet derler. Bilgeler hikmeti; eşyanın içinde bulunduğu biçimdeki hakikatları ve varlık sistemini varolduğu biçimiyle algılamak olarak tanımlarlar. Külli sistemin algılanışıdır kastedilen,yoksa cüzlerin algılanışına hikmet denilmez. Cüzlerin algılanışı bilimlerin işidir. Örneğin; elemanın özelliği nedir? sorusu ilim konusudur, hikmetin değil. Bir evin yapısını ve detaylarını tanırsınız. Tahran'ın sokaklarını bir yaya olarak tanırsınız. Ancak Tahran'ın küllî (genel) yapısını bilemezsiniz. Örneğin; içme suyunun nereden geldiğini, elektriğinin kaç kaynaktan geldiğini, belediye ve yönetim biçiminin nasıl olduğunu bilemezsiniz.

Bilgeler; insanın kemâlini evreni bilip-tanımasında görürler. Evrenin genel olarak, doğru, sağlıklı ve «Bilimsel bir evren» tanımıyla tanınması, insanlık dünyasının aynı ve evrenin ilmî olması gerekir. Hikmeti, insanın ilmî ve aklî bir evrenden, aynî bir evrene dönüşü olarak tanımlarlar. Örneğin; varlığı zorunlu olan aynî evrende, soyut, maddî ve vasat fenomenlerin küllî (genel) sistemi vardır ve insan bunları bilmelidir.

Kâmil insan hikmeti bulan insandır. Şahit, delil ve fenomenlerde hikmet söz konusu edilebilir, ancak asla hikmet olmayabileceğinden hikmetten söz edilemez.

Kur'an şöyle buyuruyor:



«(Allah) kime dilerse, hikmeti ona verir: Şüphesiz kendisine hikmet verilene çokça hayır da verilmiştir. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp düşünmez.»28

Özet olarak bilgeler, insanın kemâlini hikmette görmektedirler.

İkincisi: İnsanın kemâli adalettedir. Toplumsal adalet, ahlâkî adalete tabidir. Bunun anlamı ise;insanın eğilim, içgüdü ve istekleri arasındaki uyum,denge ve adaletin aklın egemenliği altında gerçekleşmesidir.

Aklın tüm şehevî, kin, sinirsel ve öfkeye dayalıya da çağdaş deyimiyle tüm içgüdü ve eğilimlere egemenliği ve sultası. Öyle bir sulta ki; her eğilimin pay ve tadını ifrat ve tefrit olmaksızın, bir diğer eğilimin ya da içgüdünün hakkını kaybettirmeksizin veya onun hakkından fazlasını vermeksizin ona akıl verecek.

Bilgeler insanın iki boyuta sahip olduğuna inanırlar. Biri bedenî güçler, diğeri olağanüstü güçler 74 boyutu. Fizikötesi (Metafizik), boyutu itibariyle kemâl hikmette iken, fizikî yapı itibariyle kemâli adalettedir. Birincisine nazarî, ikincisine de ilmî aklın kemâli derler.

Bilgelere göre Kâmil insan; aklî, nazarî konularda bilgece, pratik kanunlarda insanî, ahlâkî açıdan ise yüzde yüz adaletli olan insandır.

Onlara göre, hikmetin kendisi, orijin itibariyle kemâldir. Bilim ise, özelliği açısından hikmete üs olabilen kemâldir. Kuşkusuz bilim, mutlak anlamıyla hikmetin bir parçasıdır. Öyleyse külli hikmet kemâldir, kemâle başlangıç (önsöz) değil!

İmanın hedef ya da araç oluşu konusuna değinmiştik. Şimdi aynı soruyu hikmet için soruyoruz: Acaba hikmet insan için hedef mi, yoksa araç mıdır? Bu soruyla bağıntılı bir şekilde; acaba çağın sorunu olan ve birkaç yüzyıldır gündemde olan bilim; insan için amaç mı yoksa araç mıdır? Ya da hem amaç, hem de araç mıdır?

Acaba bilim insanın kemâli midir? Eğer bilim kemâl ise, buna bağlı bir çıkar da söz konusudur. Kural olarak bilim yarar için güzeldir. Yararı olmayan bilim de dert değildir. Hangi bilimin yararı daha çoksa o daha iyidir. Hangisinin yararı daha azsa, değeri de azdır.

3 - Bu konuya ilişkin bir diğer görüş ise; kemâlin «şefkat - merhamet - sevgi» duygularında olduğudur. Daha özlü olarak «sevgi» dedir. Ya da diğer bir deyimle insanın kemâli için temel koşullardan biri de sevgidir.

Bilgelere göre; «Hikmet ve adalet», ariflere göre «Hakikat», ahlâkî olan bu görüşe göre ise; insanın kemâli «sevgi» dedir. Kâmil insan; sevgisi başkalarına oranla fazla olandır.

Kendinden başkasını ne kadar çok severse, kendinden başka insanları, canlıları ve evreni -işte insan- bu üstün sevgisiyle daha kâmil olur.

Sevgisiz, katı ve başka şeylerle ilgilenmeyen insan o denli bencildir, kötü ve eksiktir. Böyle bir insanı da ahlâk mahkum eder. Çünkü; fasid ahlâkın odak noktası egoizmdir. İnsan egoizmden (bencillik) ne kadar uzaklaşarak sosyalize olursa, ahlâk o denli etkin olur. Bu aynı zamanda Hinduların da dayandığı bir konudur. Gandi; «Benim dinim budur» adlı kitabında bu konuya çok güzel değinmiştir. Hindular hem «hakikat» hem de «sevgi»ye dayanmaktadırlar. Bu iki özelliği de kovan Batı Uygarlığıyla açık bir çelişki halindedirler.

4 - Bir diğer görüş ise; insan kemâlinin güzellikte olduğu doğrultusundadır. Buradaki güzellik fiziksel anlamıyla değildir. Amaç ruhî güzelliktir. Bir başka deyimle; zarif iş, eylem ve sanatlar, zarif bir ruhun ürünüdürler. Bu nedenle de tüm şeyleri zarif ve güzel adıyla anarlar. Hatta bizim iyi olarak nitelendirdiğimiz ahlâka, güzel olduğundan kemâldir derler. Bilim güzellik türlerindendir. Gerçeğin kendisi bile güzel olduğundan kemâldir. Öyleyse insanın kemâli güzelliktedir. Elbette bu ayrıcalıklı birdeyimdir. Yoksa «ayrıcalık» kelimesi de yoktur.

5 - Bir diğer görüşse yalnızca batılılarca çokça kullanılır. Bu görüşte insanın kemâlini maddî boyut belirler. Daha önceki görüşlerde ileri sürülen«Hakikat», «Hikmet-adalet», «sevgi» ve «güzellik» gibi kemâl ölçütlerinin hepsi ruhî boyuta yönelik olduğundan maddi bir boyut içermezler.

Bu görüşte insan kemâlinin ölçüsü «güç»tür. Kâmil insan, yani güçlü kuvvetli insan! İnsan ne kadar güçlü olursa, dış dünyaya ne kadar güçle egemen olursa, insanlara ne kadar sulta ile hükmetse o kadar kâmildir. Darwinist teori de bu temel espriye dayalıdır. Darvin’e göre varolan, en kâmil olandır. Daha güçlü, daha çok kendini koruyabilen, çatışma meydanında rakibini alt edebilen bir varlık... Darvin «güçlünün yaşaması» esprisiyle, ahlâkı genel anlamıyla ortadan kaldırmıştır. Kemâlin güçte olduğu kabul edilirse, ahlâk temelden sarsılır. Bu yaklaşımla tumturaklı ve cilâlı laflarla tüm batılılara şunu der: Biz büyük keşifler yaparak, bin yıllık yanlışlığı ortadan kaldırdık. Bu yanlışlık; bilimin peşi sıra gitmelerine rağmen bilimi niçin istediklerini bilmelerini engelliyordu. Fakat biz diyoruz ki; akıl, insanın derdini gidererek, gücünü arttırarak onu doğaya daha fazla egemen kılıcıdır. Bu nedenle «Deneysel bilim adıyla hikmet bir değer olsa da kemâl değildir. ben bilim. Bu izleyişle uygarlık ve sanatı... ileri götürdüler.

Kuşkusuz bu ileriye .götürüş doğrudur. Ancak insana faydadan çok zarar getirdiler. Bu noktadan hareketle; Ariflerin «hakikati» bir hiç, kemâl ve bilim adıyla hikmet bir değer olsa da kemâl değildir. İnsanın kemâli sayılan sevgi ve kendisi kemâl olan iman değerden düştü. Her şey gücün başlangıcı oldu. Bu yol, insanlığı değiştirdi. İşte o günden bu yana insanlık tüm iddialarına rağmen hiçbir maneviyata inanmamaktadır. İnandığını söylese de, ameliyle sözünün aksine hareket etmektedir.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, Nietzcbe felsefesinin yansıyışıdır bu. İnsanı hayrete düşürecek kadar aşırı sözler vardır. Ancak bu sözleri dile getirecek kadar zamanımız yok. Nietzche daha açık söylemektedir.

Aslında bilimsel seyir çizgisini Bacon aracılığıyla değiştirmek, ahlâkta Nietzche'nin sözlerini getirmiştir. Bacon'un yolunun mantıksal sonucu, bilimisalt bilimin hizmetine sokmak olunca, insanın kemâlini sosyal ve ahlâkî düzlemlerde salt güçte görmek Nietzche'nin sözlerinin ta kendisidir.


: lib -> doc
doc -> Ayətullah Seyid Əli Xamenei Vİlayət nuru
doc -> Zərİf məqamlar (Böyük Rəhbər Ayətullah Xameneinin 1979-2004-cü illərdə müəllim və tələbələr qarşısında çıxışlarından seçmələr) Beşinci cild Tərtib edən: Həsən Qüddusizadə Çevirən: Maqsud Əzizoğlu Birinci fəsil
doc -> Hicab Böyük Rəhbər həzrət Ayətullah Xameneinin tövsiyələrində Tərtib edən: Məhəmmədhüseyn Himmətinejad
doc -> Birinci fəsil: İman, İslam və mənəviyyat
doc -> Vilayət bağçası altıncı cİld
doc -> Zeynəlabidin Bəhrami
doc -> Tərtib edən: Səid Mirzai Giriş İkinci Qüds Günündən bir xatirə
doc -> Uğursuz plan İslam İnqilabının Böyük Rəhbəri Həzrət Ayətullah Seyid Əli Xameneinin 2009-cu IL fitnəsi haqda çıxışlarından seçmələr
doc -> AşİQLİK ŞƏRİƏTİ Ustad Əli Şəriətinin fikirləri və hikmətli kəlamları
doc -> İsraf İslam İnqilabının Böyük Rəhbəri Həzrət Ayətullah Xameneinin israf haqda tövsiyələri


Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©genderi.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə