Yayina hazirlayanlar



Yüklə 69,66 Kb.

tarix27.10.2017
ölçüsü69,66 Kb.


CEM UĞUR • 

Barbarlar Zamanı


CEM UĞUR 1981 yılında Dersim’de doğdu.

İletişim Yayınları 2132 • Çağdaş Türkçe Edebiyat 343

ISBN-13: 978-975-05-1733-4

© 2015 İletişim Yayıncılık A. Ş.

1. BASKI 2015, İstanbul

EDİTÖR

 Levent Cantek



YAYINA HAZIRLAYANLAR

 Duygu Çayırcıoğlu - Necdet Dümelli



KAPAK

 Deniz Karagül



UYGULAMA

 Hüsnü Abbas



DÜZELTİ

 Turan Kara



BASKI ve CİLT

 Sena Ofset

 · SERTİFİKA NO. 12064

Litros Yolu 2. Matbaacılar Sitesi B Blok 6. Kat No. 4NB 7-9-11

Topkapı 34010 İstanbul Tel: 212.613 38 46

İletişim Yayınları

 · SERTİFİKA NO. 10721

Binbirdirek Meydanı Sokak, İletişim Han 3, Fatih 34122 İstanbul

Tel: 212.516 22 60-61-62 • Faks: 212.516 12 58

e-mail: iletisim@iletisim.com.tr • web: www.iletisim.com.tr



CEM UĞUR

Barbarlar 

Zamanı


Ape Musa’ya,

Metin Göktepe’ye,

ve

Hrant Dink’e...


5

1

“Dersim adına gelince, bu adın menşei hakkında sarih bir 



malumata tesadüf edilmedi!”

– “Dersim”, Jnd. Gn. Kom. Raporu, s. 11

Sefalet, cehalet, ihanet, rezalet ve ehl-i vergi vermez, ehl-i  

kültür bilmez, ehl-i asker-i kaçak ve erbab-ı ilim, erbab-ı ri-

vayet ve sultan-ı sağır, zehir-i zıkkım, fail-i meçhul cihana 

duyurulmuştur ki yeryüzünde yaşayan ilk canlı olan yarım 

hücreli planktonlardan dokuz yüz seksen yedi asır, kendi-

sine kitap indirilen peygamberlerin sondan bir önceki olan 

Hz. İsa’nın ruhunu teslim etmeden önce babasına, “Elohi, 

Elohi lema şevaktani!” demesinden altı yüz elli dört asır, son 

peygamber Hz. Muhammed’i öldürmek isteyen düşmanları-

nın peygamberimizin kaldığı eve girip onun yerine yatağın-

da yatan kuzeni Hz. Ali’yi görünce tutulan dillerinden üç 

yüz yirmi bir asır sonra bu olaylar vuku bulmuştur.

İster inanın ister inanmayın burada anlatılanların hepsi 

gerçektir. Hikâyelerde yer alan almayan bütün kişi, kurum, 

kuruluşlar, tarihler, toplumsal sistemler, ülkeler, hayvanlar, 



6

olaylar ve mekânlar daha da gerçektir. Hiçbirinde hayal ürü-

nünün kırıntısı dahi yoktur.

Bizans diyarının payitahtı Konstanstiniye’ye şarkiye tara-

fından safkan Arap atının sırtında üç yüz altmış beş gün, Er-

meni diyarı Karsiyye vilayetine garbiye tarafından aynı atın 

sırtında yüz gün uzaklıkta bir diyar var idi. Adına Mameki-

ye, Gümüş kapı, Darasim, Dersim, Kalan, Tunç elli ve Tun-

celi derler; sergerdesi, eşkıyası, hırsızı, yalancısı, keçisi, so-

ğuk suyu, dağı, bereketli toprağı ve devletlû oyununda oy-

nayan Ali Cengiz’i bol bir memleketti burası.

Bu Darasim dört dağ, üç nehir, iki tepe, bir vadi, yarım ova 

ve barajdan sonra da buçuk bataklık içine sıkışmış bir çöl-

dü aslında.

Bu hikâyeler de bir büyük sır idi. Sıra sıra sıralanan sırlar 

birbirini ısırdı. Her yerde hazır ve nazır, nevi şahsına mün-

hasır, pek muhterem bir efendi her olayı bastırdı. Her şey-

den haşır haşır kaşınan bir adamın merakı birilerini kıstırdı.

Ol hikâyât daha başlamadan bitmiştir bu sebepten.



7

2

“Öldü mü dostun, ölmeyi sürdürür sende.



Buluncaya kadar arar seni

Sırf sen öldüresin diye.”

– P. N

ERUDA


Dar kapının önünde durdu.

Başına beyaz yazma sarmış kadının biri sırtı dönük halde 

gölgede oturmuş ekmek pişiriyordu. Kadın sacdan kaldır-

dığı her ekmeğin ardından başını diğer tarafa çeviriyor ve 

fistanının ucuyla yüzünü kazır gibi siliyordu. Sadece yan-

dan görebildiği o yüze dikkatle bakıp tanıdık bir şey ara-

dı ama gördüğüyle aklında kalanlar tutmuyordu birbirini. 

Belirsizlik, zihnini esir alınca bahçeyi izledi. Evin yan ta-

rafına küçük bir bostan ekilmiş diğer tarafına da odunlar 

özenle yerleştirilmişti. Akasyanın gölgesi siyah bir kilim 

gibi kaplamıştı yeri. Ocaktan yükselen duman hemen da-

ğılırken yerine keskin bir ekmek kokusu yayılıyordu etra-

fa. Hafifçe esen rüzgâra kısa bir süre akasya yapraklarının 

hışırtısı eşlik etti.




8

Onların taşınmış olduklarını düşündü yine. Yolculuk bo-

yunca hep bunu dilemişti. Eğer taşınmamışlarsa, o an evde 

olmamalarını istemişti ama görünen o ki birileri vardı. Eve 

baktı. Pencerelerin çerçeveleri çatlamış, kapısı solmuştu. 

Dış boyası bazı yerlerde dökülmüşken bazı yerlerde kabuk 

gibi kalkmıştı. Yağmurda çatı diplerinden çerçevelere kadar 

akmış kirin soluk izi kalmıştı duvarda.

Geriye döndü. Kapının önüne gelene kadar yaşadığı ka-

rarsızlık ağır bir yük gibi bindi omuzlarına. Şimdi bile için-

de sürekli birbirinin sözünü kesen, birbirini suçlayan ve 

susmayan iki kişi vardı sanki. Bir tarafı içeri girip ne olur-

sa olsun onun ailesiyle konuşmasını, diğer tarafı ise bun-

ca yıldan sonra bu ziyaretin anlamsız olduğunu ve hemen 

vazgeçip buradan ayrılması gerektiğini söylüyordu. Arada 

başka bir ses fısıltıyla onların taşınmış olduklarını söyle-

yip duruyordu hâlâ. Yolun karşısındaki tek sıra evleri, du-

var dibinde oynayan çocukları, akasyaların gölgesinde otu-

ran kadınları seyretti çaresizce. Yolun iki tarafındaki evle-

rin sırasında bir değişiklik yoktu. Sokağın başındaki futbol 

sahasını hatırladı. Hiç boş kalmazdı o saha. Ya birileri top 

oynar ya da çocuklar bisiklet sürerdi. Sahanın diğer tara-

fında yemyeşil tarlalar vardı. Tarlalar birbirine eklenip te-

penin yamacına kadar uzanırdı. Her taraf yüksek binalar-

la dolmuştu şimdi.

Newroz’un ertesi günü, akşama doğru beraber gelmişlerdi 

buraya. Hafta sonu kalmıştı evlerinde. Ailesi oldukça sami-

mi bir şekilde karşılamıştı kendisini. Onların yanında kaldı-

ğı süre boyunca hep kendi ailesini düşünmüş ve ilk kez bir 

ailede annenin önemini anlamıştı. Anne hayatta yoksa bü-

yük bir boşluk oluşurdu kardeşler arasında. Hiç kapanmaz-

dı bu boşluk. Babanın umurunda olmazdı bu durum, hatta 

baba çoğu zaman o boşluğun en büyük sebebi olurdu.

Kapıyı itti, titrek adımlarla birkaç basamak indikten sonra 




9

kadının tam arkasında durdu. Evet baktı. Ne açık kapıda ne 

de pencerelerde bir hareketlilik vardı.

“Kolay gelsin!” diye mırıldandı. Kendi sesini bir başkası-

nın ağzından çıkmış gibi garipsedi.

Kadın elinde oklavayla döndü, diğer eliyle de başının üs-

tünden kayıp giden yazmasını tuttu aceleyle. Ardından ba-

şını sağa sola oynatarak, gözlerini bir kısıp bir açarak ayak-

ta dikilen, kısa saçlı, geniş alınlı, çatık kaşlı, hafiften çekik 

gözlü zayıf adama merakla baktı. Tanıyamayacağını anlayın-

ca, “sağ olasın!” dedi öylesine.

Kadını gördüğü anda içinde yıllardır bir resim gibi sak-

ladığı o yüzün çoktan sararıp solduğunu üzülerek fark etti. 

Gözbebeklerine oturan bir hüzünle izledi kadını. Kırış kırış 

olmuştu alnı, gözleri içe çökmüş, dudakları eriyip mor bir 

çizgiye dönüşmüştü. Gözleri doldu. Eğilip kurumuş bir yap-

rak kadar soluk görünen elini öptü. Hamur kokuyordu eli. 

Kendisini doğrulttuğunda dudaklarında başlayan karınca-

lanmanın, yüzünün her tarafına yayıldığını hissetti. Sahne-

nin ortasında aniden ne diyeceğini unutan acemi bir oyun-

cuya benzetti kendini.

Kadın elini çekti ve inleyerek konuştu:

“Oğlum ben seni tanımadım. Sen kimsin?” dedi güçlük-

le. Konuşurken yüzündeki çatlaklar birbirine eklenip da-

ha da belirginleşiyordu. Dudaklarında belli belirsiz bir tit-

reme vardı.

“Ben İbrahim’im!” dedi kısık bir sesle.

“İbrahim?” diye sordu kadın kendi kendine. Gözlerini kı-

sıp bu ismi mırıldandı. Gülümsemeye çalışarak, “Oğlum be-

nim kusuruma bakma, ben seni gene tanımadım!” diye ek-

ledi.

Derin bir nefes alıp verdi. Gelene kadar hep en zor olan 



şeyin kendisini hatırlatmak olduğunu düşünmüştü. Yolday-

ken ne olur ne olmaz diyerek bir sürü karşılaşma senaryo-




10

su kurmuştu kafasında ama yine boşa çıkacaktı hepsi. Ka-

dının yüzüne baktı, dalgın bakışlarla bir cevap bekliyordu 

kendisinden.

“Ben, Nihat’ın arkadaşıyım!” dedi yutkunarak.

Kadın oğlunun ismini duyunca irkildi bir an. Sonrada ba-

şını hızlıca çevirip titreyen eliyle sacın üzerindeki ekmeği 

çevirdi. Sacdan hafif bir yanık kokusu yükseldi. Ellerinin tit-

remesi artınca yüzüyle işaret verdi. Ardından, “Otur hele oğ-

lum otur. Hoş gelmişsin sen!” dedi sesindeki acının kırıntı-

larını gizlemeye çalışarak.

Gösterdiği kürsüye oturdu. Kadının daha hızlı çalışmaya 

başladığını fark etti. Hamuru daha sertçe koparıp tahtaya bı-

rakıyor ve oklavayla hızlıca yayıyordu. Arada kısa süreli bir 

durgunluk yaşıyor sonrasındaysa irkilerek hareket ediyordu.

Geldiği için pişman oldu. Boğazının tam ortasına bir yum-

ruk oturmuştu sanki. Geriye dönüş olmadığını biliyordu 

ama gözleri bahçe kapısına doğru kayıyordu sürekli. Derin 

bir nefes alınca içi yufka ekmeğinin kokusuyla doldu. Okul 

yolunu hatırladı birden. Okuldan çıktıklarında kalabalık şe-

kilde şehre yürüyerek giderlerdi. Dicle kıyısında oturup tür-

kü söylerlerdi sınıfça. Yol şehrin girişinde kurulan yoksul 

mahallenin tam içinden geçerdi. O mahallede iç içeydi bü-

tün evler. Sokakları kirli, çocukları yaramaz ve meraklı, ka-

dınlarıysa çekingendi. Küçük bir meydanda toplanan kadın-

ların tandırda pişirdikleri ekmeğin kokusu herkesi acıktırır-

dı bir anda. İçlerinden birini cesaretlendirip ekmek istemeye 

gönderirlerdi. Nihat istemeye hiç gitmezdi. Çekinirdi hep.

“Al oğlum!” deyip sacın üzerinden aldığı ekmeğin yarısı-

nı koparıp uzattı kadın.

Utanarak aldı ekmeği. Yüzü kızarınca gizlice evin pence-

relerine baktı ama perdenin gerisinde kimseyi seçemedi yi-

ne. Dürüm haline getirip iştahla yedi sıcak ekmeği.

“De bana oğlum sen neredeydin?”




11

Lokmalar boğazında düğümlendi. Ne diyeceğini bileme-

di. Ne söylerse söylesin hiçbir kelimenin kendisine yetmeye-

ceğini düşündü. Artık her söz onun yokluğunun açtığı dip-

siz kuyuya doğru akacaktı. Lokmasını yutkunduktan son-

ra, “ben daha önce size gelmiştim teyze!” diye cevap verdi.

“Ne zaman geldin?”

“Bayağı oldu teyze. İki gün sizde kalmıştım ben. Öğren-

ciydim o zamanlar,” Nihat ismini bir daha söylemek istemi-

yordu. O zamanlar ne kadar da sevecendi bu kadın. Evi dün-

yanın en mutlu eviymişcesine davranır, gelen kişiye bunu 

bir şekilde hissettirirdi. Çok komik şeyler anlatırdı. Gülüşü-

nün garip bir tarafı vardı. O gülünce karşısındaki de gülmek 

zorunda olduğunu hissederdi.

“Hep unutuyorum ben!” dedi kendi kendine konuşarak 

ardından kapıya bakıp, “Ceren!” diye seslendi.

Ceren’in yüzünü hatırlamıyordu. Aklında kalan tek şey 

üniversiteye hazırlandığıydı. Bir de kitap okumayı sevdiğini 

söylemişti. Derslerden fırsat buldukça abisinin bütün kitap-

larını okuduğunu eklemişti.

“Sen şimdi nerden geldin buraya?”

“İstanbul’daydım teyze. İki gündür Diyarbakır’dayım. Bu-

gün de Dersim’e geçerim.”

“Sen şimdi yorulmuşsundur. İçeride biraz uzan. Ben bu 

ekmeği bitireyim hele, konuşuruz senle.”

Kendine kızdı. Anne yerine koyduğu bu kadını niye hiç 

arayıp sormadığını düşündü. O haberden sonra bu kadın hiç 

çıkmamıştı aklından. Dışarıya çıkarsa ilk iş olarak onun aile-

sini ziyaret etmeyi planlamıştı hatta. Yapamamıştı bir türlü. 

Ne zaman aklına arama fikri gelse dilinden bıçak gibi keskin 

sözler düşerdi yüreğine. Uzun bir süre kararsız kalır, sonun-

da arayıp sormanın o acı olayı hatırlatmak olduğunu düşü-

nür ve vazgeçerdi.

“Kızım!”



12

Açık kapıdan çıkan genç bir kız kapı eşiğinde durdu. Ter-

likleri ayağına geçirene kadar havalanan tül perde kızın be-

denine dolandı ve beyazlar içinde kaldı bir an. Ardından te-

laşla yana doğru çekti perdeyi. “Hoş geldiniz!” dedi. Sesi in-

ceydi. Saçlarını arkadan toplamıştı. Siyah bir şalvar giymişti 

üstüne de kırmızı bir penye.

“Merhaba hoş bulduk!”

“Kızım hele bu misafire yol göster, dinlensin biraz.”

“Buyrun!” dedi Ceren.

Çantasını alıp girdi içeriye. Geniş salonda karşı karşıya 

konmuş iki kanepe vardı. Duvar saati sessizce çalışıyordu. 

Tam karşısında Ceren’in kepli fotoğrafını görünce olduğu 

yerde durdu. Fotoğraf gülümseyerek bakıyordu kendisine. 

Hafiften yan dönmüştü ve düz siyah saçlarından ışık süzü-

lüyordu. Çerçeve güzel gülümsemesiyle dolmuştu. İnce du-

dakları arasından bembeyaz dişleri görünüyordu. Geriye ba-

kınca göz göze geldi Ceren’le. Gülümsediler aynı anda. Şim-

diki hali fotoğraftakine benzemiyordu ama gülümsemesi ay-

nı havayı veriyordu.

“Ne zaman mezun oldun?”

“Geçen yıl”

“Dicle değil mi?”

“Evet”


“Ayakta kalmayalım ha, ne dersin!” deyince aynı anda 

karşılıklı oturdular kanepeye. Tekrar baktı fotoğrafa. “O za-

manlar sınavlara hazırlanıyordun galiba!” dedi sevecen bir 

ses tonuyla.

“Annemle konuştuklarınızı duyunca hatırladım sizi!”

“Annen çok yaşlanmış. Çok değişmiş! Çökmüş hatta!”

“O olaydan sonra hepimiz kötü olduk. Babamdan sonra 

daha kötü oldu annem. Şimdi yine iyi sayılır!”

“Baban ne zaman?” dedi yutkunarak.

“İki yıl kadar oldu!”




13

“Başınız sağ olsun!”

Başını salladı Ceren. Gözlerini kısa bir süreliğine sıkıca 

kapatıp açtı. Bu konuyu konuşmak istemiyordu belli ki.

“Okula geri dönseydim belki aynı sınıfta okurduk!”

“Belki de!”

“Buraya ilk geldiğimde kıskanmıştım sizin aileyi,” deyip 

dışarıya baktı. Kalkan perdenin altından görebildiği kadarıy-

la daha hızlı çalışıyordu kadın. Her ekmekten sonra kendini 

doğrultuyor ardından merakla kapıya doğru bakıyordu. İçi 

yıllardır susmuş birisinin konuşma isteğiyle köpürmeye baş-

ladı. Birden, “Gelemedim!” dedi zayıf parmaklarıyla geniş 

alnını ovarak. Yerdeki kilimin motifine baktı. İç içe bir sü-

rü kare vardı. Tam merkezinde küçük siyah bir nokta. Yut-

kunduktan sonra devam etti konuşmaya. “Kusura bakma-

yın. O zaman içerideydim ben. Gelemedim o yüzden. Ara-

yamadım! Niye aramadın dersen bilmiyorum ama inan bana 

hiç çıkmadı aklımdan. Çekindim hep. Korktum. Böyle biri-

yim ben. Çok istedim aramayı ama hep bir korku vardı içim-

de. Konuşmak çok zor hâlâ!”

“Öyle!”

“Aslında gelip gelmeme konusunda kararsızdım. Dersim’e 



gitmek istiyordum, sonra değiştirdim kararımı. Bunca yıl-

dan sonra sizleri bir göreyim dedim. Gelene kadar defalarca 

karar değiştirdim. Taşınmışlardır dedim, bunca yıl sonra ge-

reksiz olur dedim ama sonunda geldim.“

“İyi ettiniz!”

“İyi mi ettim kötü mü, bilmiyorum. Geldiğim için anne-

nin acısını tazeledim, senin de.”

“Öyle demeyin lütfen.”

“Öyle ama!”

“...”


“...”

“Şey, aç mısınız?”




14

“Hayır, değilim!”

“Niye gidiyorsunuz Dersim’e?” dedi Ceren.

İbrahim, geriye yaslanarak, “Gazetede çalışıyorum şimdi. 

Son durumlar için gitmem lazım. Belki bazı özel durumlar-

la ilgili bir çalışma olur! Köy boşaltmaları, ambargo ile ilgili 

röportaj falan,” diye cevap verdi. Bu cevabı Ceren’i ürküttü 

sanki. Yüzünde yama gibi belirginleşen bir solukluk gördü.

“Bence gitmeyin!” dedi Ceren. Sesinde telaşlı bir ton vardı.

“Neden?”


“Oralar karışık biraz. Gitmeyin bu yüzden!” dedi zorla-

ma bir şekilde. İncecik elleriyle yüzünü ovup başını çevirdi.

“Biliyorum! İşte bu yüzden gitmem lazım!”

Kısa süreli bir sessizlik doldu odaya. Gözleri yine fotoğra-

fa kaydı. Her baktığında fotoğraftaki gülümseme daha da ya-

yılıyordu sanki.

“Eğer yorgunsanız odada biraz yatın isterseniz!” dedi Ce-

ren, eliyle odayı göstererek.

“Uzansam iyi olacak!” dedi ve ayağa kalktı.

Ceren odanın kapısını açıp, eliyle içeriyi gösterdi.

İçeriye girip, “Onun odasıydı değil mi?” diye mırıldandı.

“Evet.”


Ceren’e bakarak,“Söylenenler doğru mu?” diye sordu.

Cevap vermedi Ceren. Eli kapının koluna yapışmış gi-

bi durdu. Sessizce, “Bilmiyorum!” diyerek incecik kaşlarını 

kaldırıp indirdi ve kapıyı çekti.

Kapı kapanınca, “inşallah doğru değildir!” diye söylenip 

odaya dikkatle baktı. Bordo renkli bir kanepe tam karşısın-

daydı. Pencere önüne kurulmuş bir masa ve yanında küçük 

bir kitaplık vardı. Yeni boyanmış gibi parlıyordu duvar. Ne 

bir resim ne de bir çivi izi vardı duvarda. Yokluğuna alıştır-

mışlardı kendilerini. Odada ona dair hiçbir şey yoktu çün-

kü. Onu hatırlatan tek şeyin kendisi olduğunu düşününce 

geldiğine pişman oldu yine, ama hemen sonra Ceren’in gü-




15

lüşünü hatırladı. O fotoğrafı karşısında görmüşçesine hare-

ketsiz durdu bir an. Kendisini adeta uyuşturan o gülümse-

meyi kovmak ister gibi elini salladı ve oturdu kanepeye.

Raflardaki kitaplara baktı. Dersim üzerine tarih kitapları, 

dünya romanları, şiir ve sınav kitapları özensizce dizilmişti 

raflara. Kayıp İnsanlar Sözlüğü’nün yanında duran, Bizim Ni-

hat adlı kitabını alıp karıştırdı. Kitabın sonundaki fotoğraf-

lara baktı hızlıca. Munzur Nehri’nin kıyısında çekilmiş tek 

fotoğrafı vardı Nihat’ın. Ellerini cebine koymuştu. Arkasın-

dan mavi köprünün ucu görünüyor sadece. Büyük ihtimal-

le günün erken vaktinde çektirmişti bu fotoğrafı, başka kim-

se yoktu çünkü karede. Munzur’dan hafif bir sis kalkmış-

tı ya da bir fotoğraf lekesiydi bu beyazlık. Dalgındı. Nehirde 

ölümü görmüş gibi ürkek bir duruşu vardı. Çekildiği tarihe 

baktı. Ölümünden beş gün önce çektirmişti. Daha önce bu 

fotoğraf kendisini bu kadar çekmemişti ama şimdi bir sürü 

şey sıralanıyordu aklında.

Haberi ilk okuduğunda bir türlü inanamamış, dışarı çıkar-

sa tekrar görüşeceklerini sanmıştı. Mektuplarını beklemiş-

ti yine. Onun yokluğunu dışarı çıkınca daha da hissetmiş-

ti. Hakkında çıkan haberleri tekrar tekrar okumuştu. En zor 

olanı, onun hakkında kimseyle konuşamamaktı. Gazetede-

kiler de tanımıyordu onu. Gönderdiği üç tane uzun yazıdan 

duymuşlardı ismini. Son sınıftayken tutuklanınca ayrı düş-

müşlerdi birbirlerinden. O da okulu bitirince göreve başla-

mıştı memleketinde. Sürekli mektup yazar, fotoğraf ve der-

gilerde çıkan öykülerini gönderirdi. Öğrenciyken aktif biri 

değildi ama okulu bitirip işe girdiğinde atılmıştı mücadele-

ye. Ondaki bu değişikliğe şaşırmıştı. Değişimin sebebini sor-

duğunda şaka yollu, “Memleket havası çarptı,” diye cevap 

vermişti bir mektubunda.

“Gerçekte ne oldu sana?” diyerek sordu fotoğrafa. Bir ce-

vap alabilirmiş gibi bekledi bir süre. Kitabı kapatınca yaz-



16

dıklarının artık ne kadar değersizleştiğini düşündü. İddia-

lar doğruysa kitap onu hatırlatmaktan çok onu unutturma-

ya yaramıştı.

Okuduğu o haberden sonra Nihat dirilmişti sanki. Yalnız 

kaldığı anlarda sürekli onun varlığını hissederdi yanında. Ba-

zen etrafını bir nehirden yükselen serin bir hava sarar ve yo-

sun kokusuna benzer kokular çekerdi içine. Bazen de aniden 

suya düşme sesi duyarak irkilirdi. Böyle anlarda bulunduğu 

yerden hemen kaçar ve yorulana kadar gezerdi sokaklarda. 

Döndüğünde beraber çektirdikleri fotoğraflara bakardı uzun 

uzun ve onun bulanık bakışlarını hep üzerinde hissederdi.

Kitabı bıraktı yerine. Boşlukta hareket ediyormuş gibi sal-

landı hafiften. Bahçeden sesler gelince perdenin gerisinde 

durup dışarıyı izledi. Ceren aceleyle kürsüye oturup ekmek-

leri dizmeye başladı. Konuşmaya başladıklarında nefesini 

tutup kısa bir süre bekledi ama ne dediklerini anlayamadı. 

Ceren’in incecik beyaz kolları kibarca inip kalkıyor ve her 

eğildiğinde toplanmış saçı omzunun üstünden ışık gibi par-

layarak dağılıyordu. Annesi pencereye bakınca geriye çekil-

di hemen ve aceleyle uzandı kanepeye.

Gözlerini kapatınca Ceren’in fotoğrafı karşısında asılıymış 

gibi gülümsedi. Ceren’in gülen fotoğrafı yavaş yavaş solup 

Nihat’ın Munzur’a bakan dalgın fotoğrafına dönüşünce göz-

lerini açtı. Onun yattığı yerde olduğunu hatırlayınca kalktı 

ayağa. Olduğu yerde hareketsiz durup kitaplara, boş duvar-

lara, kapıya ve pencereye baktı. İçeriden çıktığı ilk günkü gi-

bi bir kimsesizlik hissi doldu yüreğine. Bir uçurumun kıyı-

sına yanaşıyormuşçasına yavaş adımlarla pencerenin önüne 

gelip bahçeyi izledi. Kimseler yoktu. Onun ince sesini duy-

du yine. Gülümseyerek döndü ve aynı anda içinde bir ses 

derin kuyudan geliyormuş gibi uğuldayıp durdu. “Yok, ola-

maz!” diye düşündü. “Hele onun kardeşi ile hiç olamaz!” 

Başını öne eğip yavaşça kanepeye oturdu.





Dostları ilə paylaş:


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©genderi.org 2019
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə