Yazar: baki ÖZ 1996



Yüklə 0,63 Mb.
səhifə1/15
tarix06.02.2018
ölçüsü0,63 Mb.
  1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   15

KİTAP: ALEVİLİĞE İFTİRALARA CEVAPLAR

YAZAR: BAKİ ÖZ

1996

Can yayınları



Birinci Basım: Temmuz 1996

İkinci Basım: Nisan 1997

KESİM: 0 (İÇİNDEKİLER-SUNU) - I

İÇİNDEKİLER

SUNU 9

-I-


"MUM SÖNDÜRME" SUÇLAMASI 13

BİR ANI 13

BİRAZ TARİH 14

Alevilere "Mumsöndü" Karalekesini Devlet-Şeri Çevreler Sürüyor 16

Tarihte Anaerkillik 27

XIII. - XIV. Yüzyıl Türkiye'sinde Aleviliği Karalayan İki Kaynak 32

Osmanlı Tarih ve Hukuk Adamı Cevdet Paşa Aleviliği Karalama Yarışında 42

Cumhuriyet Döneminde de Aleviler Karalanmaktan Kurtulamazlar 43

"İlmihal"lerin Teraneleri 48

Cephe Hükümetleri Bu Kervana Ders Kitaplarıyla Katılıyor 50

Günümüz Cevdet Paşaları 52

Aydınlar Karalamalara Karşı 53

ALEVİLİKTE KADIN 58

Alevilikte Kadının Yeri Yücedir 58

Eline, Beline, Diline Sahip Ol 64

ALEVİLİKTE MÜTA NİKAHI YOKTUR 68

ALEVİLİKTE DÜŞKÜNLÜK KURUMU 69

-II-


KIZILBAŞLIK ALEVİLİKTİR 71

Ciddi Bir Ansiklopediden Gelen Karases 71

Avrupa'da Türk İşçileri Üzerinde Bir Karases 72

Karases Eğitim Kurumlarında 73

Mezhepler ve Tarikatlar Tarihçisi E. B. Şapolyo Sapla Samanı Karıştırıyor 76

Edebiyat Dünyasından Bir Karases 77

Hukuk Bilimi Çevresinden Gelen Karases 78

Güner Ümit Olayıyla Ortaya Çıkan Bilinçaltındaki Karases 79

Güner Ümit Olayının Ardındaki Önyargı ve Toplumumuzda Açtığı Yaralar 81

Güner Ümit Olayıyla Ortaya Çıkan Türk Aydınının Aymazlığı

Güner Ümit Olayının Düşündürdükleri 87

Oysa Kızılbaşlık Aleviliktir 89

-III-

RAFİZİ DENEN BİR TOPLUM VAR MIDIR? 93



Sözcük Olarak Rafızilik 93

İran Şiiliği İçin de Aynı Suçlama 94

Osmanlı'da Rafızi Adı Nasıl ve Neden Çıktı? 94

Rafıziliğin Siyasal Olarak Ortaya Çıkışı 95

-IV-

ALEVİLİK YAHUDİ KAYNAKLI MI?



"ABDULLAH BİN SEBA MASALI" 97

"Masal" Ne Diyor? 98

"Masal"ın Kaynağı Kim? 99

Taberi'yi Seyf'e Bağlayan Seriyy Kimdir? 99

Bir Başka Aktarma Yapılan Seyf b. Ömer Kimdir? 99

-V -


ALEVİLİKTE KURAN İNANCI 102

Kuran'a "Kalem Katıldı" mı? 102

Alevilere Göre Kuran'dan Ali ve Ehlibeyt Çıkarılmıştır 104

Alevilerde Kuran'a Bağlılık 105

-VI-

"ALİ ALLAH" MI? 106



Nedir Galiyecilik? 106

Alevilikte Ali Tanrı mı? 108

-VII-

ALEVİLİKTE SÜNNİ İSLAMIN UYGULAMALARI NEDEN YOKTUR? 111



Aleviler Neden Camiye Gitmezler? 111

İbadetler Gece Yapılır. Gündüz Çalışmaya Ayrılmıştır 116

Namazın Biçimini Peygamber Belirlemiş midir? 127

Oruz - Zekât - Hac 121

Camiler Peygamberden Sonra Siyasal İşlevlik Kazanırlar 125

-VIII-


TAVŞAN NEDEN YENMEZ? 129

Tavşan Yememenin Gerekçeleri 129

Tavşan Başka Toplumlarca da Yasak 130

Aleviler'de Uğurlu/Uğursuz Kabul Edilen Hayvanlar 130

Tavşan Yasağının Totemik Kaynağı 131

-IX-


ALEVİLER YIKANMAZ MI? 137

Su Kültünün Ortaasya Kaynağı 137

Su Kültünün Anadolu'da İzleri 137

Su Kültü ve Alevilik 138

-X-

ALEVILIK'TE ŞEYTAN KUTSAL MIDIR? 140



Şeytan İnancının Kaynağı 140

Ehl-i Hakk, Yezidilik ve Alevilik te Şeytan İnancının Niteliği 140

Kısaca Yezidilik 142

Yezidiler Ne Ölçüde Alevidirler? 143

Kısaca Ehl-i Hakk İnanışı 144

Alevilik Şeytanı Yüceltmez, Kutsallaştırmaz 144

- XI-

İÇKİ/DEM/DOLU 147



İçkinin Türk Kaynağı 147

İçkinin İslam ve Kuran Kaynağı 149

Alevi-Bektaşilikte İçki 151

- XII-


ALEVİ-BEKTAŞILİK HIRİSTİYANLIKTAN MI KAYNAKLANMIŞTIR? J55

Hıristiyanlık Alevi-Bektaşiliği Belirlemiştir Savı 155

Eski Kültürler Alevi-Bektaşilik Hamurunda Yoğrulmuştur 157

- XIII -


DİYANETİN TUTUMU MEZHEPÇİDİR 162

Diyanet İnkarcı Ali ve Hüseyin "İsyancı" mıdır? J63

Diyanet: "Alevilik Bir Mezhep Değil, Kültür Olayıdır" 166

Diyanet Kurumunda Aleviler Yararlanamıyorlar 167

Yavuz Bülent Bakiler'den Sivas Olaylarına 168

Alevi'nin Kestiği Yenmez mi? 169

Şii-Şeriatçı Çevreden Bir Karases: "Bektaşilik Kanserinden Kurtulmalı" 170

- XIV -


BİRLİKTE YAŞAMAK SÜNNİ OLMAYA MI BAĞLIDIR? 174

Gölpınarlı Anadolu Aleviliğini İslamlığın Dışında Tutuyor 174

Aleviliği Sünnilik Olarak Gösterme Çabaları 176

-XV-


TARİHİN IŞIĞINDA SİVAS OLAYI GERÇEĞİ 184

Arap-İslam Devleti'nin Tutumu 184

Selçuklu'nun Tutumu 185

Osmanlı'nın Tutumu ve Kırım 186

Kaçınılmaz Sonun Evrensel Tanımı 194

Kaçınılmaz Son: Sivas Olayı 196

KAYNAKÇA 199

SUNU


21. yüzyıla yaklaşıyoruz. Toplumumuzda buna yakışır bir erdemliliğin beklenilmesi doğaldır. Ne var ki görülenler hiç de öyle değil. İnsanlarımızda bilgi ve teknoloji çağının erdemliliğini, bilinçliliğini değil de; Ortaçağ'ın gerikalmışlılığını, yoz ve yüzeysel düşüncesini görünce incinmemek, toplum adına üzülmemek, karamsarlığa kapılmamak elden değil. İnsan, bilgi ve teknoloji çağı insanında; olayları, çevresini ve dünyasını derinlemesine inceleyen, yorumlayan ve anlayan; gelişmeleri algılayan ve ayak uyduran; gelişmelere ayakbağı değil, bizzat içinde ve önünde yeralan; bilinçli, duyarlı, kararlı, bilgili, anlayışlı, araştıncı-inceleyici olmasını bekliyor.

Artık toplumumuz bir köy toplumu değil, kent toplumudur. İnsanlarımızın çoğu kentlerde yaşamaktadır. Her ne kadar köylülük öğeleri insanlarımız üzerinde etkense de, kentlileşme çabaları içerisinde yer alınmaya çalışılmaktadır. Devlet, kapitalizme ve liberalizme sürükleniyor, toplum da bu yapılanma içerisine doğallıkla çekiliyor. Öyle sanıyorum ki insanımız köylülükle kendilik, feodalizmle kapitalizm arasında çekişme konusu. Ne köylü, ne kentli. Ne feodal, ne liberal. Geçiş sancılarını yaşıyor. Bu nedenle de halen feodal değer yargıları üzerine yaşamını kuruyor, feodal değer yargıları ve öğeleriyle yönlendiriliyor. Halen gelenekçi bir toplum. Kentte de olsa yaşamında etken olan öğeler gelenekler. Bu yapı bir yerde topluma dinci-fanatik bir öz ve görünüm kazandınyor. Değişme ve başkalaşma doğrultusunda gerekli devinimi gösteremeyen toplumun bu özelliği dış ve iç siyasal çevrelere istismar olanağı veriyor. Ülkemizdeki din ve mezhep kavgalarının, bir takım inanış, düşünce ve kesimlerin aşağılanmasının, kıyılmasının, baskı altında tutulmasının arkasındaki gerçek bu.

Böyle bir yapının ve yapılanmanın sonucu olacak ki; insanlar, yüzyıllardır birlikte yaşadıkları, aynı ülkeyi paylaştıkları Alevi kesimi için bir "mumsöndürme" karalamasında bulunabiliyorlar. "Alevinin kestiği yenmez" diyebiliyorlar. Bu anlayışla son Sivas olayında olduğu gibi kitle kavgaları çıkarabiliyorlar. Alevileri "Tanrıyı ve Kuran'ı tanımamakla", "dinsizlik"le, "imansızlık"la suçlayabiliyorlar. Alevi-Sünni toplumunun çoğunluğu içki kullanmalarına karşın, yalnız Alevileri töhmet altında tutabiliyorlar. Alevi-Bektaşiliği varolan, İslam mezheplerinin hiçbirinin içinde görmeyip "beşinci mezhep" olarak niteleyebiliyor, İslamiyet dışı görebiliyorlar. Güner Ümit olayında olduğu gibi, şov/alay konusu edip aşağılıyor ve yaralayabiliyorlar.

Bu savların, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde yapılanardan hiçbir farkı yok. Alevilik ve türevleri geçmişte "rafizilik", "mülhidlik", "bahilik" gibi adlarla aşağılanmaya çalışılıyordu. Bugün de yer yer bu adlara, dahası bu anlayışa rastlıyoruz. İşin kötüsü bu anlayış kitle kırımlarına kadar götürebiliyor işi. Geçmiş için hadi hoşgörücü bir neden bulabiliyoruz; Ortaçağ... Ortaçağ anlayışı. Günümüzdeki anlayışı nasıl hoşgörüyle karşılayalım. 21. yüzyıla 5 kala, bilgi ve teknoloji çağının toplumu fanatik. Hiç yakıştı mı? Bilgi ve bilim düşmanı... Kitap düşmanı... Demokrasi, laiklik ve çağdaşlaşma düşmanı... Daha somut deyişle insan ve insanlık düşmanı...

Tarihi boyu böylesi bir yapılanma içerisinde olan insanların / toplumun aynı ülkeyi paylaştığı, birlikte ulus dediğimiz toplumsal çağdaş olguyu oluşturduğu insanların / kesimin düşünceleri, inançları ve tapınçlarını yargılaması, küçümsemesi, aşağılaması, yasaklaması, dahası kıyım uygulaması başlangıcın doğal sonucu gibi geliyor bana. Ne var ki bu doğal sonuç toplumun kendi iç devinim ve yapılanmasından çok, toplum üstü yönetici kesimlerin siyasal çıkar ve istekleri doğrultusunda oluşmuş bir yapay oluşumdur. Bilgi çağının Türkiye insanı; siyasal çevrelerin çıkarları sonucu oluşturdukları bu yapay gelişimi bilmesi, kavraması ve dur demesi gerekir. İşte 21. yüzyıla yaklaşan bilgi ve teknoloji çağının Türkiye halkına da yaraşanı budur. Bu tür bir olgunluk ve erdemlik beklenir.

Türkiye halkının olayların ve gelişmelerin bilincinde olmaları beklentisindeyiz. Çalışmamızı bu beklenti üzerine temellendirerek hazırladık. Halkımızın birliği, birlikteliği toplumumuzun kurtuluşudur. İnancımız bu. Hele ulusal birlik ve ülke bütünlüğüne daha çok gereksinim duyduğumuz bu son dönemlerde toplumumuzun her türlü ön yargılıktan arınıp, kabullenme ve hoşgörü erdemliliğine ulaşması insanımızın/toplumumuzun yüzakı olacaktır. İncelememizle buna kapı açmaya çalıştık. Amaç; erdemli bir Türkiye toplumu... Çalışmamız böyle bir amaç taşımaktadır.

Baki ÖZ

Büyükşehir - 1996



...

KESİM - I (Sayfa 13~70)

"MUM SÖNDÜRME" SUÇLAMASI

BİR ANI:


1962'lerde Erzincan'da Ortaokul öğrencisiyim. Köyden gelmişim. Kentle ilk kez karşılaşıyorum. Kitap sever bir yakınım beni kitaba alıştırmak için halk kütüphanesine götürdü. O, romanını okurken ben de masaların üzerindeki kitap ve dergileri karıştırdım. Elime "risale" boyutunda küçük ve ince bir kitap geçti. Yanılmıyorsam Ahmet Muhtar'dı yazarı. "Kızılbaşlarda Mumsöndürme"yi anlatıyordu. Adı ilgimi çektiği için okudum ve bir solukta bitirdim. O günkü bilgimce "kızılbaş" kavramına yabancı değildim. Bizi ilgilendiriyor diye düşündüm. Fakat "mumsöndürme"yle ilk kez karşılaşıyordum. Anlatılardan okudukça, bu bizlerden söz ediyor; ama, biz de böyle bir şey yok diye düşündüm, kinlendim. Çünkü o dönemler köylerde sık sık Cem'ler düzenlenir ve köy halkı tümüyle katılırdı. Ben de birçok kez Cem'e katılmış, müsahip olmuş, dahası müsahibimle Cem'de görülmüştük. Ama kitaptan anlatılanların hiçbiri, hiçbir zaman olmamıştı.

Kitap ve olay kafama takılmıştı. Benim kitap ve kitap okumaya tutkum artmıştı. Gittiğim her kütüphanede, kitapçıda, öğrendiğim yazarlar arasında bu Ahmet Muhtar adını aramıştım. Yıllar geçmesine karşın ben bu yazar adını ve kitabı unutmamıştım. Doğallıkla zamanla kitabın amacını anlamıştım. Böyle birçok kitap ve anlayışla karşılaşmıştım. Nedenini çözebiliyordum artık.

Yıllar sonra, birkaç yıl önce değerli araştırıcımız Uğur Mumcu bendeki bu sorunu çözdü. Ahmet Muhtar Ankara Hukuk Fakültesi eski öğretim üyesi, Tercüman Gazetesi köşe yazarı Prof. Mukbil Özyürük'ün takma adıydı. Hatta Uğur Mumcu Özyürük'ün fakültesindeki kışkırtıcılıklarını örneklerken bu sözünü ettiğim "risale"yi de yazma "mahareti"ni gösterdiğini açıklıyordu. Ben yıllarca kafamda yer etmiş kitabın yazarını böylece tanımış oluyordum.

BİRAZ TARİH:

"Mumsöndü" yakıştırması Alevi Cem'lerine dek gidiyor. Daha somut deyişle; Cem'lerdeki Alevi tapınçlarını karalamak, giderek yasaklamak, sonuçta Aleviler'in Sünni-Hanifiler gibi tapınmalarını sağlamak için bu tür etkenler kullanılmıştır.

"Cem" Nereden Kaynaklanıyor:

Cem nedir? Alevi inanışı, Alevi düşüncesi, Alevi tapıncı (ibadeti) ve Alevi kültürü Cem'lerde yapılır. Alevi toplumu üzerinde yıllarca baskı, özümleme ve yok etme sürdürüldüğünden Cemler ve Cemlerdeki tapınçlar uzun yıllar gizli sürdürülmüştür. Aleviler, tarih boyu yönetimler ve devletler karşısında karşı yan (taraf) dır. Tepkidir. Bu konumu yönetimlerin baskısını üzerlerine çekmelerine neden olmuştur. Varlıklarını sürdürebilmek için Aleviler uzak bölgelere, dağlık-yaylalık kesimlere çekilmişler, kapalı bir topluma dönüşerek yarı gizli, yarı açık düşünce, inanç ve kültürlerini yaşatarak günümüze dek getirmişlerdir. Alevilerin bu durumu toplumsal ve siyasal zorunlulukların bir gereğiydi. İnançlarını dile getirdikleri Cem'lerin gizli düzenlenmesinin nedeni buydu. Doğallıkla gizlilikte eski dinleri olan Şamanlığın izlerini de bulmak olasıdır (1).

Günümüzde bu tarihsel zorunluluklar geride kalmıştır. Aleviler kentlerdedir artık. Kentli toplum olma yolundadırlar. Yönetim ve iş dünyasının içindedirler. Kapalı toplum olmaktan çıkmışlardır. Bugün artık Cemler köylerde ve kentlerde açık yapılmaktadır. Bir gizliliği ("sır") kalmamıştır. Bugünün insanı da artık Cemlerde "Mum söndürülüyor" diyorsa, bunu onun ard niyetliğine, ilgisizliğine ve bilgisizliğine bağlamak gerekir.

Cem'in kaynağı hakkında çeşitli savlar vardır. Tarihçi Enver Behnan Şapolyo, İran mitolojik kralı Cemşid'in içki meclislerinden kaynaklandığını yazar (2). Oysa bütün Alevi-Bektaşi Cem'lerinde içki içilmez. Özellikle Doğu Alevileri Cemlerinde içkiyi kullanmazlar. Bu içki (dolu) öğesiyle bağ kurulmuş olacak ki; "Cem"in eski Anadolu-Yunan şarap ve sevinç tanrısı Dionisos'un törenlerinden de kaynaklandığı ileri sürülür (3).

Prof. Fuat Bozkurt, Doç. Mehmet Eroz, Prof. J.K. Birge, Prof. E.R. Fığlalı Cem'in "töre", "yol", "görgü", "sürek" için "bolluk içinde olmak durumu", "toplanma", "bir insan çokluğu" olmak, "toplantı" anlamına geldiğini ve birliktelik için toplanma amacını taşıdığını belirlerler. Yalnız E.B. Şapolyo "Cem"i; "Eski Türkler'in Şölen dedikleri ziyafetlerin bir benzeri, (...) Şölenin bir devamı" olarak niteler (5). Prof. F. Bozkurt Alevi dinsel törenlerinin benzerlerinin çeşitli Türk halkları arasında sıkça görülmesinden yola çıkarak, "Cem"in "Türk kökenli" olduğunu vurgular (6). Cem, "Kırklar Meclisi" söylencesine bağlanarak İslami bir temele, kaynağa da kavuşturulmuş olur (7).

"Cem" Aleviliğin tarihinde derleyici, toparlayıcı bir rol oynayacaktır. Şu bir gerçek ki düşünceler eylem içerisinde yoğunluk kazanır, belirlenir, biçimlenir ve çeşitli türevleri Babai Ayaklanması sırasında derlenirler. Hareket içerisinde canlılık bulurlar. Eylemciler için bir direnç ve canlılık güdüsüdür, "Cem törenleri". Alevi dinsel töreni olan "Cem"; bu büyük eylem sırasında Alevi geleneğine ve kültürüne tam anlamıyla yerleşmiş olmalı. Kısaca Babai Ayaklanmaları sırasında, eylemlere eş ve çocuklarıyla katılan Türkmenler akşamları "Cem" düzenliyorlardı. Bu onların devlet güçleri karşısında dirençli olmalarını sağlıyordu (8).

Babai Ayaklanmacılarının tam Anadolulaşamamış Türkmenler oluşu gözönüne alınırsa, "Cem"i Ortaasya ve Türk kökenine bağlamak daha usa uygun olur, sanırım.

Aleviler'e "Mumsöndü" Karalekesini

Devlet-Şer'i Çevreler Sürüyor:

"Cem", Alevilerin bir araya geldikleri, birlikte dinsel törenlerini yaptıkları toplantı. Şeriatta çıkarı olan çevreler karşı düşünceyi ve kesimi yoketmek için "Cem"i devletin ve halkın gözünde küçük düşürmeye, sakıncalı ve yasaklı göstermeye çalışmışlardır. Bu kampanyayı devletle şer'i çevreler birlikte yürütürler. Alevi derneşmesini, birleşmesini, toplu hareket etmelerini sakıncalı gösterir, suç yüklerler. "Mum söndürüyorlar" lekesi de böylece devlet ve şeri çevrelerin ortak iftirasıdır Alevilere. Aleviler tarihleri boyu bu kara lekeden bir türlü kurtulamazlar. Çünkü, karşılannda devlet-şeri siyasal ve din-sel çevrelerin birlikteliği vardır. Devletin ve hükümetlerin bü-tün olanaklannı kullanarak Aleviliği "Mumsöndü" karalekesi kıskacında, tarih boyu tutmayı başanrlar. Bu tarihsel yanlılığı kanıt ve belgeleriyle vermeye çalışalım:

Osmanlı'nın ünlü vakanivüstü (sarayın resmi tarih yazıcısı) Hoca Sadeddin Efendi şunu yazıyor, Alevi için:

"... ol ayıplı mezhep ve geniş meşrep sahiplerinin (...) Anadolu illerinde yaşayan kavrama gücünden yoksun Türkler (...) sapkınlık örneğine uymuşlar (...) sapkınlıkta pişkin halifeleriyle heryıl sayısız adamlar gönderip, ol yasaklara övünç duyan mubahinin yıkılasıca dergahı gölgesini hâşâ hacet kapısı ve dilek kâbesi bilirler ve ergin kızların, belki kızkardeşlerini tepelenise adamlarına peşkeş çeküp..." (9)

Hoca Sadeddin Efendi açıkça Kızılbaş toplumunun kız ve karılarını Şah İsmail'e sunduklarını yazarak Alevi düşmanlığı kusmaktan çekinmiyor.

Bu tür benzer yakıştırmalar, suçlamalar, ayıplamalar ve karalekelemeler bir çok Osmanlı "aydın"ının da kaleminden dökülüyor. Bunların mantığına göre Osmanlı Devleti'nin düzen, yürütme-yönetme anlayışını ve siyasallaşmış Sünni İslamlığı benimsemeyen her hareket, akım, inanış, toplum ayıplıdır, günahlıdır, sürülmesi, yokedilmesi gerekir, onlar dinsiz ve imansızdırlar, ahlaksızdırlar. Tüm bu tür akım ve topluluklar karşısında devletin, ulemanın ve siyasal-şeriatsal çevrelerin tutumu aynıdır. Birlikte hareket edip, aynı şeyleri sloganlaştırarak söylemektedirler. Devlet - ulema - bürokrasi - siyasal şe-iatçı çevrelerin muhalif kesimlere karşı silahı hep aynı. Bunların "dinsiz", "İslamdan dönmüş" ve "kadınlannı ortak kullanıyor" olmaları (!).

Osmanlı vaka yazarı Aşıkpaşaoğlu da bu tür karalamalar kampanyasında aynı sloganları kullanarak, aynı suçlamalarla yerini alıyor. Aşıkpaşaoğlu Tarihi'nin çevirilerinde çıkarılmış, ama orijinalinde şu değerlendirmeler yer almaktadır.

II. Bayezid'in Erdebil Ocağı yanlılarını Rumeli'ye sürüşünü haklı bulur ve onların "kafirliklerine" bağlar. Erdebil sufilerinden Şeyh Cüneyd'le Sünni şeyhlerden Şeyh Abdüllatifi tartıştırır ve Sünni şeyhin ağzından Şeyh Cüneyd'i "kafirlikle" suçlar ve ona uyanları "kafir" olarak niteler. Şeyh Cüneyd'in sufi değil, "şeriatı bozmak istediğini" vurgular. Çevresine Alevi ve Türkmenleri alarak Osmanlı'ya karşı bir devrim hareketine girişen Şeyh Bedreddin'in arkasındaki topluma "bir sürü alçak kişi" diyerek söver. Safevi hükümdarı Şah İsmail'in toplumunun/yandaşlarının "namaz kılmayıp, oruç tutmadıklarını", "Rafıziliğe (Kızılbaşlığa) ilişkin sözleri çok konuştuklarını" ve açıkça "Kızılbaşlığı yayar olduklarını" suçlayarak anlatır. Osmanlı'ya karşı devlet olarak ortaya çıkan Şah İsmail'in ve adamlarının "Ehli Sünnet'e çok hakaret ettiklerini", "Müslümanların rızkını, malını ellerinden alıp, birbirlerinin karılarını alarak (tasarruf edip) helâldir dediklerini" yazar. Doğallıkla suçları Osmanlı'ya karşın devlet olmaları, Sünni İslamlığa karşın Alevi yolu seçmeleridir... (10).

Osmanlı hükümdarı Yavuz Sultan Selim ulema ve bürokrasinin bu küfüre varan hırçınlıklarını ve devlete yakışmayacak ciddiyetsizlikleri kan dökerek somutlaştırır. Çaldıran Savaşı'na çıkmadan önce müftü Hamza'dan rüşvetle fetva alır. Şeriatın temsilcisi müftünün Aleviler hakkındaki hükmü şudur (11):

"Ey Müslümanlar, bilin ve haberdar olun ki, reisleri Erdebil oğlu İsmail olan Kızılbaş topluluğu, peygamberimizin şeriatını, sünnetini, İslâm dinini, din ilmini, iyiyi ve doğruyu beyan eden Kuranı küçük gördüler. Yüce Tanrının yasakladığı günahlara helâl gözü ile baktılar. Kutsal Kuran'ı, öteki din kitaplarını tahkir ettiler. Onları ateşe atarak yaktılar. Hatta kendi melun reislerini Tanrı yerine koyup secde ettiler. Hz. Ebubekir'e, Hz. Ömer'e söğüp onların halifeliklerini inkâr ettiler. Peygamberimizin karısı Ayşa anamıza iftira ettiler ve sövdüler. Peygamberimizin şeriatını ve İslâm dinini ortadan kaldırmayı düşündüler. Onların burada bahsedilen ve bunlara benzeyen öteki kötü sözleri ve hareketleri benim ve öteki islâm dininin alimleri tarafından açıkça bilinmektedir. Bu nedenlerden ötürü şeriat hükmünün ve kitaplarımızın verdiği haklarla, bu topluluğun kâfirler ve dinsizler topluluğu olduğuna dair fetva verdik. Onlara sempati gösteren, batıl dinlerini kabul eden ve yardımcı olanlar da kâfir ve dinsizdirler. Bu gibi kimselerin topluluğunu dağıtmak bütün Müslümanların vazifesidir. Bu arada Müslümanlar'dan ölen kutsal şehitlerin yeri cenneti âlâdır. O kâfirlerden ölenler ise, hâkir olup cehennemin dibinde yer tutacaklardır. Bu topluluğun durumu, kâfirlerin halinden daha kötüdür. Bu topluluğun kestiği veya gerek şahinle, gerek ok ile, gerekse köpek ile avladığı hayvanlar murdardır. Onların gerek kendi aralarında, gerekse başka topluluklarla yaptıkları evlenmeleri geçerli değildir. Bunlara miras bıkakılmaz. Sadece İslâm'ın sultanının, onlara ait kasaba varsa, o kasabanın bütün insanlarını öldürüp, mallarını, miraslarını, evlatlarını alma hakkı vardır. Ancak bu mallar, İslâm gazileri arasında taksim edilmelidir. Bu toplanmadan sonra onların tövbe ve nedametlerine inanmamak ve hepsini öldürmelidir. Hatta bu şehirlerde onlardan olduğu bilinen ve onlarla birlik olduğu tesbit edilen kimse öldürülmelidir. Bu türlü topluluk hem kâfir ve hem imansız, hem de kötülük yapan kimselerdir. Bu iki nedenden onların öldürülmesi gerekir (vaciptir). Dine yardım edenlere Allah yardım eder. Müslümana kötülük yapanlara Allah da kötülük eder. (Bi Saru Görez ismiyle bilinen Müftü Hamza)."

Yazdığı kitabını I. Selim'e sunan Defterdar Mehmet Efendi, -tarih için bir yüzkarası olan- Alevilerin defterlerinin yapılması ("defterlerinin dürülmesi") yani, listelerinin çıkarılmasını ve 40-80 bin arası kişinin öldürülmesini şöyle anlatır:

"Her şeyi bilen sultan, o kavmin uşaklarını kısım kısım ve isim isim yazmak üzere ülkenin her yanına bilgin katipler gönderdiği, yedi yaşından yetmiş yaşına kadar olanların defterleri divana getirilmek üzere emredildi. Getirilen defterlere nazaran, yaşlı, genç kırkbin kişi yazılmıştı. Ondan sonra her memleketin hakimlerine memurlar defterler getirdiler. Bunların gittikleri yerlerde kılıç kullanılarak öldürülen maktullerin sayısı kırkbini geçti" (12).

Alevilerin "defterinin dürülmesi" için isim listeleri hazırlandığını tarihçi Hammer de belirtir (13). Prof. İ. Melikoff, Topkapı Arşivi (Evrak No: 2044) 'nde 1512-1513 kışına ait Osmanlılar'ca araştırılmış Aleviler'in bir listesinden söz eder ki (14), bu düşüncelerimizi kanıtlar.

Yavuz bu önlemlerle de yetinmez. İbni Kemal'e "Rafiziler'in suçlanması, yokedilmesi (Fi Tetfıri'r Revâfız)" konulu bir "risale" yazdırır. İbni Kemal bu risalesiyle "Kızılbaşın malının helâl, nikâhının geçersiz" ve "Kızılbaş öldürmenin caiz" olduğuna fetva vererek I. Selim'in isteklerine destek olur (15).

Yavuz, bahaneyi de yaratmıştır. Bu insanları "kadınlarını ortak kullanmakla", "Kuran'ı ve camileri yakıp yıkmakla" suçlar (16). Doğallıkla bunlar Aleviyi suçlamanın ve yoketmenin yollarıdır. Oysa Cemal Bardakçı'nın vurguladığı gibi Türkler'in tarihinde "toplu fuhuş" görülmemiştir (17). Hele Alevinin hiç.

Aleviliği karalama ve yoketme, şer'i İslamı kabule zorunlu kılma çalışmaları devlet-ulema-bürokrasi işbirliğiyle daha sonraları da sürdürülür. Aksi durumda "mum söndürüyorlar" suçlamasıyla karşı karşıyadırlar. Alevilerin mülkiyetleri de bürokrasi, devlet yanlısı kesimler, ulema arasında dağıtılır. Yavuz doğu ve güneydoğudaki Aleviler'in topraklarını Hanifi ve Şafii mezhebindeki aşiretlere dağıtır. Baskı altına alınan Aleviler sürekli töhmet altında tutularak susturulmaya çalışılır. Bu devletin bir taktiğidir. İşte devletin bu doğrultuda verdiği ferman ve fetvaları (18):

BELGE: I.

"Denizli'de Sarı Baba Zaviyesindeki Işıklara İlişkin.

Anadolu Beylerbeyisine ve Denizli Kadısına:

Şu günlerden yüce kapıma dilekçe verip Denizli'de Sarı Baba tekkesinde toplanan Işıklar yanlış yol ve inanç birliği içinde olup gece ve gündüz saz ve söz ile şeytanlık edip Ömer ve Osman adlı kimseler yanlarına geldiklerinde 'kötü adlı kimselerdir. Adlarını değiştirmedikçe içimize sokmayız' diyerek adlarını değiştirmeleri durumunda ve ziyarete gelen kişilere de önce dışarıda secde ettirerek içeri alırlarmış. Kendileri ise sürekli namazdan uzak olup 'niye namaz kılmazsınız?' diye sorulduğunda 'Bu veliye ettiğimiz hizmet bunun yerini tutar' derlermiş. Oraların zorbaları ve haydutları genellikle onlara mürid olup ehl-i sünnetlere sürekli düşmanlık etmekte imişler. Bunların durumlarının görülmesi gerektiğini düşünerek buyuruyorum ki,

Bu onurlu kararını ulaştığında güvendiğin, sırdaş adamlarını göndererek onların durumlarını iyice denetlettiresin. Öğrenesin. Bu alanda suçlananları ve dinden dönenleri hapsettiresin. (1567, II. Selim dönemi)".

BELGE: II.




Dostları ilə paylaş:
  1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   15


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©genderi.org 2019
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə