İslamoğlu Kuran tefsir dersleri Araf / (55-84)(53)



Yüklə 171,17 Kb.
səhifə1/3
tarix19.10.2018
ölçüsü171,17 Kb.
  1   2   3

İslamoğlu Kuran tefsir dersleri Araf / (55-84)(53)


"Euzü Billahi mineş şeytanir racim"
BismillahirRahmanirRahıym

Sevgili Kur’an dostları bugünkü dersimize A’raf suresinin 85. ayeti ile devam ediyoruz.


Hatırlayacaksanız geçen dersimizde Nuh peygamberin, Salih peygamberin kavimlerine ilettiği ebedi risaletin tebliğini işlemiştik. Kur’an önceki peygamberlerin kavimleri tarafından nasıl karşılandığını sevgili efendimiz A.S. a aktararak adeta şunu söyler;
İnsanlık iki çizgiden oluşur. Birinden Nur akar, diğerinden kir. Birinden Hakk akar, diğerinden batıl. Bu iki çizgi hiçbir zaman, insanlığın hiçbir döneminde değişmedi ve senin içinde, senin çağın içinde, senin kavmin içinde geçerlidir, senden sonrakiler içinde. İşte o nedenle tarihin içerisinden senin önüne açtığımız şu sahneden insanlığın bu ezeli iki çizgisinin sana kadar nasıl geldiğini al, seyret dercesine gözümüzün önüne sermekte ve yeni bir sahne açarak meyden ve onlara gönderilen Şuayip peygamberin kıssasını sunmakta.

85-) Ve ila Medyene ehahüm Şü'ayba* kale ya kavmı'budullahe ma leküm min ilâhin ğayruHU, kad caetküm beyyinetün min Rabbiküm feevfül keyle vel miyzane ve lâ tebhasünNase eşyaehüm ve lâ tüfsidu fiyl Ardı ba'de ıslahıha* zâliküm hayrun leküm in küntüm mu'miniyn;
Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı (irsâl ettik)... (O da): "Ey halkım... Allâh'a kulluk edin... O'nun gayrından bir ilâhınız yoktur... Size Rabbinizden apaçık kanıt geldi... (Artık) ölçmeyi ve tartmayı tam yapın... İnsanların hakkını vermemezlik etmeyin... Düzenin kurulmasından sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın... Eğer iman ediyorsanız, böylesi sizin için daha hayırlıdır." (A.Hulusi)
85 - Medyen kavmine de kardeşleri Şuayb Peygamberi: Ey kavmim, dedi: Allaha kulluk edin, ondan başka bir ilâhınız daha yok, işte size rabbinizden bir beyyine geldi, artık kileyi, teraziyi tam tutun, nâsın eşyasına haksızlık etmeyin, yer yüzünü ıslahından sonra yine fesada vermeyin, bana inanırsanız bu söylediklerim sizin için hayırlıdır. (Elmalı)

Ve ila Medyene ehahüm Şü'ayban Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı gönderdik.
Meyden, bugünkü Akabe körfezinin Ürdün sınırları içerisinde yer alan Akabe körfezinin batısına düşen bir bölge. Antik bir kent. Ki Meyden hakkında kadim tarihçiler; Josefhus, Osebirus ve Batlamyus gibi meşhur, kadim tarihçiler bilgi verirler. Böyle bir kentin hatta bu kentin de içinde olduğu bir medeniyetin varlığını tarihsel olarak sunarlar.
Dolayısıyla böyle bir kentten söz etmese de Ahdi kadim, yani Kitab-ı Mukaddesteki yer alan Tevrat dediğimiz ahdi kadim Meyden veya Midyan isimli bir kabileden bahseder. Ki bu kabilenin soy kütüğünün ulaştığı büyük atası, Hz. İbrahim’in bizim pek duymadığımız bir hanımından olan oğlu Midyan’a kadar uzanır.
Muhtemeldir ki Hz. İbrahim’in torunlarından bir boy bu bölgede bir uygarlık kurmuşlar ve bu uygarlık git gide zaman içerisinde putperest bir inanca sapmış ve işte bu sapma sonucunda azmışlar ve rabbimiz onları da bir peygamberi aracılığı ile uyarmıştır.
İşte onlara gönderilen peygamber Şuayip peygamber. Ki biz Şuayip peygamberi Hz. Musa’nın kayınpederi olarak tanıyoruz yine Kur’an da, Hz. Musa’ya kızlarını veren bir peygamber, ki Şuayip peygamber ahdi kadimde Jihro, ya da yihro olarak anılır.
kale ya kavmı'budullahe ma leküm min ilâhin ğayruHU Şuayip onlara dedi ki; Ey kavmim yalnızca Allah’a kulluk edin, sizin O’ndan başka tanrınız yok.
Bu ibareyi hatırlıyorsunuz değil mi? Şuayip peygamberden önceki tüm peygamberler ve sonraki tüm peygamberler de aynısını söylemişti. Aslında Kur’an bu ibareyi Nuh peygamberin, Hud peygamberin, Lut peygamberin, Şuayip peygamberin, Salih peygamberin ağzından aynı nakletmekle, birbirinin tıpkısı olarak nakletmekle bize bir tekrar sunmuyor. Bize şunu söylüyor; Hakikat değişmedi. İnsanlığın ezeli hakikati değişmedi.
Onun için zaman değişti, mekan değişti, insan değişti, isim değişti, peygamber değişti, kitap değişti ama hakikat değişmedi. Kur’an ın söylediği bu. Onun için affedersiniz nakarat sunmuyor bize Kur’an bunları aynen naklederken. Bir şeyi söylüyor, ebedi hakikat değişmez. Tevhidin hakikati değişmez. Adaletin kuralları değişmez. Özgürlüğün yasası değişmez.
kad caetküm beyyinetün min Rabbiküm Devam ediyor Şuayip peygamber söylemeye; Size rabbinizden hakikatin apaçık belgeleri gelmiştir. Diyor. feevfül keyle vel miyzan artık her şey de ölçü ve tartıyı gözetin diyor Şuayip peygamber. Her şeyde; feevfül keyle vel miyzan ölçüyü ve tartıyı gözetin.
Buradan yola çıkarak birazda eskiden anlatılanlardan mülhem olarak müfessirler, bu kavmin en büyük sapmasının, ticaretle uğraşan bir kavim olması hasebiyle ölçü ve tartıda sahtekarlık yapması, adaleti gözetmemesi olduğunu söylerler. Fakat buradaki bu muhteşem ibareyi sadece ticari bir teraziye indirmeyi gönlüm razı olmuyor. her şeyde ölçü ve tartıyı gözetin diye çevirmemin sebebi de bu.
Aslında ölçüsüzlük ve tartısızlık sadece ticari alanda geçerli değil. Hatta en büyük ölçüsüzlük belki zihinde yapılan, değerlendirmede yapılan, inançta yapılan ölçüsüzlük. Onun için hemen bir üstte Şuayip peygamberin kavmine ilk uyarısı olan ma leküm min ilâhin ğayruHU sizin ondan başka tanrınız yok derken aslında bir ölçüye davet etmiyor muydu. Aslında en büyük ölçüsüzlük, en büyük sahtekarlık Allah’ın hakkını Allah’tan başkasına vermeye kalkmak, Allah’ın sıfatlarından birini O’ndan başkasına yakıştırmaya kalkmak değil miydi.
Bir insanın akıl terazisi bundan daha yanlış nasıl tartabilir. Onun için her şeyde ölçüye ve tartıya riayet edin, adil olun. Allah’ın hakkını ikrar edin, iman budur. Allah’ın hukukuna geçmeyin. Kendi haddinizi de bilin, haddinizi çiğneyip de ölçüsüzlük yapmayın. Aklınızı vahyin terazisinde tartın, vahyin ölçüsünü gözetin. Eyleminizi de vahyin terazisinde tartın, ona göre amel edin.
Allah’ın terazisinde yaptığınız eylem nasıl bir karşılık bulur, kaç gram gelir, ölçü bu. feevfül keyle vel miyzan işte bu müthiş hakikati söylüyor bu küçük cümlecik.
ve lâ tebhasünNase eşyaehüm insanları, hakları olan şeylerden yoksun bırakmayın.
Bütün bunlardan yola çıkarak kısacık iki kelime ile özetleyebiliriz. Adil olun. Diyor yani. Adil olun..! Adalet her bakımdan her şeyde ölçülü hareket etmek.
Peygamberlerin 3 temel konudaki görüşleri değişmez. Tevhid, adalet, özgürlük. Bu 3 temel konuda nübüvvetin tüm mirası aynı temeller üzerinde yükselir. Onun içinde burada ifade edilen şey, diğer peygamberlere ifade edilen şeyle aynı temel üzerindedir. Çünkü adalet, tevhid ve özgürlük çağrısı; bir zamanla, bir zeminle, bir isimle, bir uygarlıkla sınırlı değildir evrenseldir. Mekke’de olsun, Medyen’de olsun ne fark eder. Angola’da olsun, Ankara’da olsun ne fark eder. Onun için tevhid, adalet, özgürlük; zaman ve zeminler üstü esas değerlerdir.
ve lâ tüfsidu fiyl Ardı ba'de ıslahıha ve iyi bir düzene sokulmuşken yeryüzünde fesat çıkarmayın.
Devam ediyor sevgili Şuayip peygamber ve diyor ki; Bir düzene sokulmuşken yeryüzünü düzensiz hale getirmeyin, düzenini bozmayın diyor.
Aslında bunlar birbirinin devamı. Akide de ölçüyü kaçırırsanız, hayatta ölçüyü kaçırırsınız. Hayatta kaçırırsanız, dinde kaçırırsınız. Dinde kaçırırsanız ticarette zaten kaçırırsınız. Yani doğru tartmayan akıl teraziniz, elinize doğru emir vermediği için terazide de doğru tartmamaya başlarsınız. Bu doğaldır. Asıl bu yaranın, bu hastalığın temeli akide de başlar, yürekte başlar. Yürek teraziniz doğru tartmıyor çünkü. Yürek teraziniz doğru tartmıyorsa akıl teraziniz niye doğru tartsın. Doğru inanmadınızsa doğru düşünmezsiniz. Akıl teraziniz doğru tartmayınca, bunlar silsile terazilerdir, eylem terazinizde doğru tartmaz. Ve dolayısıyla sonuç ne olur; işte buradaki gibi düzene sokulmuşken yer yüzünü ifsat edersiniz. Bunu diyor yani ayet. İşte tefsir de budur zaten.
Allah her şeyi ölçülü yaratmıştır. Demek değil mi bu? Düzene sokulmuşken, yani bir ölçüye yerleştirilmişken, Allah terazisinde tartılmışken her şey, siz Allah’ın kendi terazisinde tartarak yerleştirdiği şeyleri birbirine katıp karıştırmayın.
Eksiltip artırmayın. Yasakları artırmayın. Allah terazisinde tartmış ve o kadar yasak koymuşsa, bir fazla koymayın. Ölçüyü bozarsınız. Allah’ın terazisinde inanılacak maddeler eğer şu kadarsa, onun üstüne bir fazla koyarsam daha fazla inanmış olurum demeyin. Ölçüyü kaçırırsınız. Hayır daha fazla inanmış olmazsınız. Fazla inanç karın mı ağrıtır demeyin. Evet, kalp ağrıtır. Onun için ölçüyü kaçırmayın. Bu en sonunda uygarlığın yıkımına, yeryüzündeki imarın yok oluşuna neden olur. Yani yer yüzü fesada gidiyor, toplumlar ahlaki bir bozulmaya uğruyor. Çöküyorsa ahlaki açıdan işte süreç böyle işliyor. Yani akidede ki ölçüsüzlük ondan sonra düşünceye, ondan sonra eyleme ve ondan sonra topluma yayılıyor bireyden ve toplum çöküyor. Burada söylenen de budur ve burada hikmet ve zulüm tarif ediliyor. Aslında hikmet ve zulüm açıklanıyor.
Hikmet; bir şeyi yerine koymak. Zulüm, bir şeyi yerinden etmek. Allah’ın koyduğu yerden etmek bir şeyi, ona zulmetmiş olursunuz. İşte ölçüsüzlük.
Allah’ın koyduğu yerden ederseniz bir şeyi, üç kere zulmedersiniz.
1 – O yere zulmedersiniz.
2 – Allah’ın koyduğu o şeye zulmedersiniz.
3 – Onu yerinden edince bir başka şeyi oraya koyacaksınız, ona zulmedersiniz.
Dolayısıyla burada sonuç olarak toplumsal bir bozulmaya sebep olursunuz.
zâliküm hayrun leküm in küntüm mu'miniyn; Bütün bunlar sizin hayrınızadır.
Dikkat edin çok farklı bir çeviri yapıyorum burada, yapacağım; Tabii ki eğer Allah’a güveniyorsanız. İnanıyorsanız diye çevirmedim.
GÜVENİYORSANIZ.
Niçin?
Çünkü iman, güven esasına dayanır. Allah’ın sizin için istediğinin, sizin hayrınıza olduğunu bilmeniz, Allah’a güvenmenizle mümkündür. İşte Allah’a imanın üst değeri, güvendir. Güvenmeyen nasıl inansın. Yarabbi, senin dilediklerinin benim hayrıma olduğuna ben güveniyorum. Dedikten sonra iman başlar.
İman ettim ama sana güvenmiyorum diyen birinin, nasıl iman ettiğini düşünebiliyorsunuz. Böyle bir iman, yumurtasız bir omlete benzemez mi. Yani yumurtasız omlet olur mu. Onun için Allah’ın El Mü’min ismi de Haşr suresinin son ayetindeki el Mü’min ismi da aslında teolojik manada imana değil, ahlaki manada güvene tekabül eder. Güvenen ve güvenmeyi isteyen, güvenilmeyi isteyendir. Onun için ben ayetin bu sonunu böyle çevirmeyi daha uygun buldum. Ayetin meramına ve maksadına daha uygun buldum.
Tabii ki Allah’a güveniyorsanız eğer, ne için? Allah sizin için hayır diler. Buna güveniyorsanız Allah’ın emirlerine amade olursunuz. Ya rabbi sen istemişsen benim için istemişsindir. Senin için değil. Bundan çıkarı olan benim ya rabbi demişsen, güveneceksin. O zaman eğer güvenirsen imanın ahlaki karşılığı olan Allah – insan ilişkilerinde güven üzerine oturtmuş olursun. Allah – insan ilişkileri eğer Allah’a güven üzerine oturmuyorsa, sonuçta iddia olsa da iman olmaz. O benim hayrımı ister. O benim hep iyiliğimi ister. Çünkü o beni sever. İşte güven budur. İşte imanın temeli budur.

86-) Ve lâ tak'udu Bi külli sıratın tu'ıdune ve tesuddune an sebiylillâhi men amene Bihi ve tebğuneha 'ıveca* vezküru iz küntüm kaliylen fekessereküm venzuru keyfe kâne akıbetül müfsidiyn;
"Tehdit ederek, iman edenleri Allâh yolundan alıkoyarak ve o yoldan sapmalarını isteyerek, inananların yolunu kesmeyin! Düşünün ki siz az idiniz, (O) sizi çoğalttı... Bir bakın nasıl oldu fesat çıkaranların sonu!" (A.Hulusi)
86 - Hem öyle tehdit ederek her caddenin başına oturup da Allahın yolundan ona iman edenleri çevirmeyin ve yolun çarpıklığını arzu etmeyin, düşünün ki vaktiyle siz pek az idiniz, öyle iken o sizi çoğalttı ve bakın o müfsitlerin akıbeti nasıl oldu? (Elmalı)


Ve lâ tak'udu Bi külli sıratın Devam ediyor Şuayip peygamber: Daha doğrusu bir güzel insan, insanlığın ufuklarından biri, insan güzellerinden bir peygamber. Tarihin her döneminde toplumların başına gelebilecek sapmalara nasıl muamele edilmesi gerektiğini bize öğretiyor. Kur’an da bu örneği kendisine alıp naklederek ebedileştiriyor. Bir örnek olarak sunuyor. Onun için ben şu anda tarihte geçmiş bir olayı okuyor hissine kapılmıyorum. Aksine Kur’an bu örneği bize aktarmışsa, buna benzer olaylar hep olacak diye okuyorum. Öyle algılıyorum. Lütfen hepiniz öyle algılamaya çalışın ve Şuayip peygamberin dilinden şu ebedi uyarıyı, hakikatleri bu gözle dinleyin, bu kulakla dinleyin.
Ve lâ tak'udu Bi külli sıratın bir de hakka varan her yolun kenarına kurulup, pusu kurup belki de, tu'ıdune ve tesuddune an sebiylillâhi men amene Bihi ve tebğuneha 'ıveca O’na iman eden kimseleri türlü tehditlerle Allah’ın yolundan döndürmeye ve onu eğri büğrü göstermeye kalkmayın.
Evet, pusu kurmak, çok ilginç, size hatırlatmadı mı bir ayeti, hem de bu surede bir ayeti. 16. ayeti. Çok ilginç hemen hemen benzer bir muhtevada yer alan bir ayeti. Ama 16. ayetin öznesi şeytan. Haa..! Demek ki insanlardan bir kısmı şeytanın rolünü oynuyorlar. Aslında şeytan onlar. Onun için 16. ayetle bu ayetin muhatabı olan kimseleri özdeşleştirebilirsiniz.
feBima ağveyteniy.. diyordu değil mi? Sen beni yolundan saptırdığın için leak'udenne lehüm sıratakel müstekıym; ben de senin Sırat-ı Müstakimine oturacağım dosdoğru yoluna, geleni geçeni saptıracağım. Diyordu. Bakın, sırat-ı Müstakime oturuyor Kur’an. Oturuyor dosdoğru yola oturuyor. Yola oturulur mu, Yolda yürünür. Yolda yürümüyor, doğru yola eğri oturuyor. Oturuş amacı da çok ters, gelen geçenin ayağına çelme takmak için. Onun için işte şeytanın görevini üstlenenlere hitap ediyor Şuayip peygamber burada.
Ve, Şuayip peygamberin hitap ettiği bu toplumu bugün de görürsünüz. Buna benzer insanları, buna benzer grupları buna benzer kitleleri bugünde görebilirsiniz. O tarihe gitmenize hiç gerek yok. Dolayısıyla çok tanıdık geliyor aslında değil mi Şuayip peygamberin hitap ettiği bu suç bu sapma, çok tanıdık geliyor.
Tabii ki iyilik kötülükle beraber kıyamete kadar devam edecek. Onun içim iman sürdüğü sürece şeytan da var olacak ve bu ikisinin mücadelesi hiç bitmeyecek. Bu mücadelenin sürebilmesi için zaten kötülüğün var olması lazım. Kötülüğün olmadığı bir yerde, kötülükle savaştan söz edilemez. Onun için insan imtihan dünyasında ise, sınav verecekse, Allah’a sınav verecekse, hesap verecekse mutlaka bu savaşta hangi tarafta olduğunu belli etmek zorunda. Ve tabii ki iki taraf olmak zorunda. İşte bir tarafın, yani Hakk tarafının batıla söylediği şeyler bunlar ve devam ediyor uyarı;
vezküru iz küntüm kaliylen fekessereküm peygamberlerin sapmış toplumlara olan uyarı metodundan yola çıkarak bir Müminin muhataplarına nasıl bir üslupla konuşması gerektiğinin yöntemini de burada görüyoruz. Bakın Şuayip peygamber topluma Allah’ın verdiği nimeti hatırlatıyor. Daha doğrusu sapmanın temelinde yatan sebebi gösteriyor. Şükürsüzlük, yani nimet azgınlığı. Elinizdeki değerlerin Allah’tan bağımsız olduğunu düşünmekle bu hale düştünüz demek istiyor. Onun için de şöyle diyor.
vezküru iz küntüm kaliylen fekessereküm ve hatırlayın ki siz azınlık iken sizi çoğalttı. Yani siz hakikaten eğer Ahdi kadimde ifade edildiği gibi Midyan, yani Meyden, Hz. İbrahim’in çocuklarından biri ise, Hz. İbrahim unutmayın ki bir ülkeden tek başına küfre, şirke baş kaldırdığı için kovulmuş bir garip idi ve öyle bir garibin çocuklarından medeniyetler kuran toplumlar çıkardı Allah. Nasıl unutursunuz bunu.
venzuru keyfe kâne akıbetül müfsidiyn; İşte fesatçıların akıbetini görün. Nasıl olurmuş fesatçıların sonu. Görmediniz mi daha önce Kur’an onları bir bir saymadı mı, saymıştı değil mi..! Kimi saydı? Salih peygamberi saydı, Nuh peygamberi saydı Kur’an..! Onun için onları unutmayın. Onları görün ve şimdi de ki Lut peygamberi saydı, ve arkasından, 3 peygamberin öyküsünün ardından Şuayip peygamberi saydı.
Sizden öncekilere Allah nasıl davrandı ise, yasasını sizin için bozacak değil elbette. Onun için unutmayın tarihin yasası aynı işler. Bozulma eğer aynı gerçekleşirse, akıbette aynı olur. Onun için tarihin yasasına dikkat edin diyor Kur’an bu örneklerde. Yasa sizin için bozulmaz. Önce bir toplum baş kaldırır, nimetlere gark olur, nimetleri Allah’tan bağımsız değerlendirir. Allah’tan bağımsız değerlendirmeye başlayınca Allah’a sırt döner, kendi kabiliyeti ve fazileti sonucunda elde ettiğini zanneder, bu nimetleri çar çur etmeye başlar. Şükür duygusu olmadığı için korkunç bir ahlaki yozlaşma başlar. Elindeki nimetleri israfa yönelir ve hiçbir kaynak sınırsız olmadığı için israf edilen mutluluk ta dahil israf edilen nimet çabuk tükeneceği için toplumsal bir çöküş başlar, Ahlaki yozlaşma başlar, toplum içten çürür ve bir de bakmışsınız ki o görkemli uygarlık yok oluvermiş.

87-) Ve in kâne taifetün minküm amenû Billeziy ursiltü Bihi ve taifetün lem yu'minu fasbiru hatta yahkümAllâhu beynena* ve HUve hayrul hakimiyn;
"Şayet sizden bir grup getirdiğim hakikate iman etmiş, bir grup da iman etmemişse; aramızda Allâh hükmedinceye kadar sabredin... O, en hayırlı hükmedendir." (A.Hulusi)
87 - Eğer içinizden bir kısmı benim gönderilmiş olduğum hakikate inanmış bir kısmı da inanmamış ise Allah aramızda hükmünü verinceye kadar sabredin ki o, hâkimlerin en hayırlısıdır. (Elmalı)

Ve in kâne taifetün minküm amenû Billeziy ursiltü Bihi ve taifetün lem yu'minu mademki aranızda getirdiğim mesaja inanan bir topluluk yanında, inanmayan bir toplulukta var,
Evet, Şuayip peygamber bu kez düşünmeye davet ediyor. Her iki kesime de sesleniyor gibi geldi bana bu ayette. Mademki aranızda getirdiğim mesaja inanan bir topluluk yanında inanmayan bir toplulukta var, fasbiru hatta yahkümAllâhu beynena O halde Allah aramızda hüküm verinceye kadar direnin.
Direnin, iki anlamda birden kullanılmış. Hem mecazi olarak, hem hakiki olarak. Bu ayeti Şuayip peygamberin hem mümin muhataplarına hem de müşrik, kafir muhataplarına birden söylediğini düşünürsek, direnin sözcüğünü mümin muhataplarına hakiki manada, kafir muhataplarına da mecazi manada, biraz ironik bir biçimde. Hakikate karşı direnin bakalım, ne kadar direneceksiniz biçiminde söylediğini düşünmek daha uygun olur.
ve HUve hayrul hakimiyn; Zira O hüküm verenlerin en hayırlısıdır.

88-) Kalel meleülleziynestekberu min kavmihi lenuhricenneke ya Şu'aybü velleziyne amenû me'ake min karyetina ev lete'udünne fiy milletina* kale eve lev künna karihiyn;
(Şuayb'ın) halkından, kendilerini büyük gören ileri gelenler dediler ki: "Ey Şuayb! Kesinlikle, ya seni ve seninle beraber iman edenleri şehrimizden çıkaracağız ya da mutlaka bizim atalarımızın dinine döneceksiniz"... (Şuayb da): "İstemesek de mi?" dedi. (A.Hulusi)
88 - Kavminden büyüklenmek isteyen cumhur cemaat, ya Şuayb! katiyen, dediler: Seni de seninle beraber iman edenleri de memleketimizden çıkarırız, yahut ki sureti kati’ye de milletimize dönersiniz; ya, dedi, istemezsek de mi? (Elmalı)

Kalel meleülleziynestekberu min kavmihi
Şuayip peygamber sözünü bitirdi ve muhatapları konuşuyor. Muhatapları bu kutlu insana cevap sadedinde ne diyorlar bakalım;
Kalel meleülleziynestekberu min kavmihi Kavminin büyüklük taslayan seçkinleri dediler ki,
Seçkinler, her toplumun başına bela olan seçkinler çetesi. Her tarihte onlar var ve despotları yaratan da onlar. Diktatörleri çıkaranlar da onlar, o seçkinler. Çünkü onlar menfaatlerinin devamını bunda görüyorlar.
İşte onlar dediler ki; lenuhricenneke ya Şu'aybü velleziyne amenû me'ake min karyetina
Görüyorsunuz değil mi? Tüm tarih boyunca böyle olmuştur. Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar sözünü Kur’an, tarihin bir cilvesi olarak naklediyor ve diyor ki; Ey Şuayip dediler ya seni ve beraberindeki iman edenleri yurdumuzdan sürüp çıkarırız. ev lete'udünne fiy milletina ya da bizim inanç sistemimize geri dönersin.
fiy milletina daki Milletina kelimesine dikkat edin lütfen. Bizim kullandığımız yanlış kullanımda, kullanılmıyor. Bizde millet çok yanlış bir biçimde kullanılırken, işte Kur’an millet’i böyle kullanıyor. Biz Kur’an dan aldığımız halde bu kelimeyi tahrif ediyoruz. Bizim milletimize, oysaki Şuayip peygamber de zaten o toplumun bir insanı. Ama onlar, yani Şuayip peygambere karşı çıkan müşrik, önde gelenler, seçkinler, toplumun yönetici elitleri diyorlar ki;
Bizim inanç sistemimize dön, başka seçeneğin yok. İki seçeneğin var. Ya seni çıkarırız sana inananlarla birlikte süreriz, ya da bizim inanç sistemimize dönersin. Demek ki milletin anlamı; inanç sistemi. Yani İbrahim Milletindenim der bir Müslüman. Neden? İbrahim’in inanç sistemindenim. Yani İbrahimi imana mensubum. Onun için ırkını millet zannetme şaşkınlığından insanımızı kurtarmak gerekiyor ki Kur’an ın kavramlarını tahrif etmemiş olsun.
Bakınız, yarasa tavrına bakınız. Şuayip peygambere verdikleri cevaptan yarasa tavrını çıkarınız. Işıktan rahatsız olduğu için güneşi sürgün etmeye çalışıyorlar. Yarasa ruhlu Meyden liler. Işıktan rahatsız oluyorlar, vahiy ışığından. Allah karanlıklarını aydınlatmak için bir nur yakıyor, ama onlar güneşi sürgün etmeye çalışıyorlar.
Yarasaların tümü toplansa güneşi sürgün edebilirler mi dersiniz. Edebilmişler mi dersiniz. Tarihte bunun örneği görülmüş mü dersiniz. Bakın yarasalar öldüler ama güneş hala doğmaya devam ediyor. Görmüyor musunuz. Hiç görmüyor musunuz güneşi. Aynı parlaklıkta bakın. Gözünü kapayan, dünyayı kendisine zindan eder. Hiçbir şey yapamaz güneşe. Sadece kendisine karanlık eder hayatı.
Batılın tüm zamanlarda hakka karşı, ahlaksızlığın ahlaka karşı, kötülüğün erdeme karşı tavrı, zorbalıkla yaklaşmak olmuştur. Zorbalık. İşte Hakkın tavrı açık, Size doğruyu söylüyorum dinleyin beni diyor, kulak verin. Benim yaptığım tek şey sizi hakka ve hakikate çağırmak. Zorbalık yapmıyorum. Oysa ki sizi zorla hakka getirsem eğer, sizin lehinize bir şey yapmış olacağım. Ama sizin lehinize olduğu halde yine bunu yapmıyorum. Siz ise sizin ve benim aleyhime olan bir şeyde zorbalığa kalkıyorsunuz. Bir kez değil bin kez suçlusunuz. İşte batılın tavrı hep bu olmuştur. Sürün çıkarın, vurun öldürün, söyletmen vurun. Tarih boyunca böyle.
Hakk neden zorbalığa ihtiyaç duymaz? Çünkü özü itibarıyla güçlüdür de ondan. Hakk gücünü kendinden alır. Batıl ise gücünü başka yerlerden alır. Batıl gücünü makamdan alır. İktidardan alır, silahtan alır, paradan alır, servetten alır, kalabalıklardan alır, kitleden alır. Ama Hakk gücünü özünden aldığı için haklı tek olsa da güçlüdür. Onun için İbn. Mes’ut a;
- Vel cemaah demişler, cemaat nedir?
- El cemaat ve alel Hakk, velev kane vahdek.
Cemaat tek üzere olandır isterse tek ol. Diye cevap verniş. Çünkü Hakk özü itibarıyla güçlüdür. Bakınız savunan taraf iman tarafıdır, Saldırgan taraf küfür tarafıdır. Görüyorsunuz.
kale eve lev künna karihiyn; Cevap veriyor Şuayip peygamber bu zorba küfür toplumuna. Dedi ki Şuayip; Peki ya razı olmazsak, ya razı olmazsak bu teklifinize. Yani ne bu devenizi güder ne de bu diyardan gidersek, yani bu diyardan gitmeyi kabul etmezsek, devenizi de gütmeyi kabul etmezsek ne yapacaksınız..!

89-) Kadiftereyna alAllâhi keziben in udna fiy milletiküm ba'de iz neccanAllâhu minha* ve ma yekunü lena en ne'ude fiyha illâ en yeşaAllâhu Rabbüna* vesi'a Rabbüna külle şey'in ılma* alAllâhi tevekkelna* Rabbeneftah beynena ve beyne kavmina Bil Hakkı ve ente hayrul fatihıyn;
"Allâh bizi, o asılsız din anlayışından kurtardıktan sonra, eğer sizin atasal dininize geri dönersek, gerçekten Allâh üzerine yalan uydurmuş oluruz... Ona dönmemiz bizim için olacak şey değildir! Rabbimiz olan Allâh'ın dilemesi hariç... Rabbimiz, ilmiyle her şeyi kuşatmıştır... Allâh'a tevekkül ettik (hakikatimizdeki El Vekiyl isminin gereğini yerine getireceğine iman ettik)... Rabbimiz, bizimle toplumumuzun arasını Hak üzere birleştir... Sen en hayırlı Fatih'sin!" (A.Hulusi)
89 - Doğrusu Allah bizi kurtarmış iken sizin milletinize dönecek olur isek bir yalan söyleyerek Allâha iftira etmiş imişiz demek olur, ona dönmemiz bizim için olacak şey değildir, meğer ki rabbimiz Allah dilemiş olsun, rabbimiz her şeyi ilmiyle kuşatmış, biz Allaha dayanmışız, ey bizim rabbimiz kavmimizle bizim aramızı Hakk ile fetih buyur, sen fatihlerin en hayırlısısın. (Elmalı)



Dostları ilə paylaş:
  1   2   3


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©genderi.org 2019
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə