Platon ve Heidegger’de Aletheia ve Sanat Yapıtı İlişkisi Derviş Atahan Zehragül Aşkın Özet



Yüklə 155,29 Kb.

tarix04.12.2017
ölçüsü155,29 Kb.


51

Platon ve Heidegger’de Aletheia ve Sanat Yapıtı  İlişkisi

Derviş Atahan

Zehragül Aşkın

Özet: Gizlenmemişlik üzerine ontolojik ve epistemolojik bir farkındalığa karşılık 

gelen  aletheia,  Platon  ve  Heidegger›in  düşünce  dizgesinde  temel  bir  konuma 

sahiptir.  Her  iki  düşünür  de  kavramın  yalnızca  kökenine  ve  olanağına  ilişkin 

bir inceleme yapmakla kalmamış aynı zamanda kavramın sanat yapıtı ile olan 

ilişkisinde açığa çıkan varoluş biçimlerinin kökensel değerine ilişkin bir sorgulama 

gerçekleştirmişlerdir.  Biliş  ve  varoluş    arasındaki  ilinti,  kendisinden  hakikatin 



bilinebileceği varoluş  biçimleri zemininde değerlendirildiğinde Platon için insanın 

akıl  ve  beden  kapasitesinin  kendi  ontik  ve  epistemolojik  varlığıyla  doğrudan 

ilişkilendirildiği  hiyerarşik  bir  onto-pistemolojik  kavrayışa;  Heidegger  için  ise 

ontik  olanın,  yalnızca  ontik  olan  olması  yeterliliğinde  bilmeye  kapı  araladığı 

ve  bu  sayede  de  sanat  yapıtı  varoluşu  dahil  her  bir  varoluşun  bilme  edimiyle 

ilişkilendirilebildiği bir kavrayışa çıkmaktadır. 



Anahtar Kelimeler: Aletheia, Sanat Yapıtı, Platon, Heidegger, Bilgi

Aletheia and Artwork Relationship in Plato and Heidegger

Abstract: The concept of Aletheia which corresponds to an epistemological and 

ontological awareness over about the disclosedness, occupies fundemental places in 

the thought-systems of both Heidegger and Plato. Either of the philosophers have 

not only made an examination on the origin and the possibility of this concept; 

but they have also made an inquiry on the original value of its existence-forms, 

which are revealed in the relationship of the concept with the work of art. The 

relation between cognition and existence is a hierarchical onto-epistemological 

conception of Plato, where the human mind and body capacity is directly related 

to its ontic and epistemological existence when evaluated in the context of the 

forms of existence that it can know the truth from; for Heidegger, the ontic opens 

a door to knowing that because it merely an ontic is, and in this way comes an

understanding that every existence, including the existence of the artwork, can be

associated with the act of knowing.

Keywords: Aletheia, The Work of Art, Plato, Heidegger, Knowledge  

Derviş, Atahan. Aşkın, Zehragül. (2017). Platon ve Heidegger’de Aletheia ve Sanat Yapıtı  İlişkisi.

 

Kilikya Felsefe Dergisi (2). ss. 51-68.



Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy

2017 / 2


52

Giriş

Aletheia  kavramı,  hem  Platon’un  hem  de  Heidegger’in  felsefi 

düşüncelerinin  merkezini  oluşturur.  Makale  Platon’da  epistemolojik  ve 

ontolojik, Heidegger’de ise ontolojik içerime sahip olan kavramı her iki 

düşünürün sanata yaklaşımları perspektifinden ele almakta ve aletheia-

sanat yapıtı ilişkisinin her iki düşünürün felsefe yapma etkinliğinde hangi 

kavram çatıları altında temellendirildiğini konu edinmektedir.

Aletheia  kavramı  Heidegger’de  ontik  olanın  ontikliğinin  açımı 

olarak gizli bulunanın açığa çıkması bağlamında hakikatin gerçekleşmesi 

anlamında  kullanılsa  da  kavramın  ele  alınışında  öncelik  Platon’a  aittir. 

Çünkü  aletheia  kavramı  Platon’da  bilginin  kaynağı,  değeri  ve  s

ı

n



ıı

sorularına  verilen  yanıtlarda  temel  bir  yerdedir.  Aletheia  kavramı 



Platon’da bir hakikat tanımlaması olmanın yanında ontik ve epistemolojik 

olan üzerine olu

ş

 ve bozuluşa aşkın bir objektivite tasarımıdır. 



Aletheia  (Yun.

 

ἀλήθεια)



  kavramı  kökeninde  lethe  (Yun. 

Λήθη- 


unutma)  kelimesinin  Yunanca’daki  ‘a-’  olumsuzlama  ekiyle 

olumsuzlanması  yoluyla  oluşturulmuş  ‘’unutulmuş,  saklanmış  olanın 

açığa  çıkartılması’’  anlamına  gelir.

1

  Kelimenin  türediği  lethe  kavramı 



aynı zamanda Antik Grek’lerde ruhun ölüm sonrası yaptığı yolculuktan 

metaforik izler taşır. Hades’in yeraltı ölüler diyarında ruh, lethe ırmağından 

tatmasıyla ölümlüler dünyasında yaşadığı her anıyı unutmakta ve bildiği 

herşeyi zihninden silmektedir. Irmaktan içmek, yaşam boyunca edinilmiş 

herşeyin kaybedilmesi anlamına gelir. 

2

Felsefe  literatüründe  aletheia  kavramı  ‘hakikat  (Ing:  truth)’  olarak 



anlamlandırılmaktadır.  Bu  anlamlandırmanın  Antik  Yunan’daki  arka 

planında,  antik  felsefede  hakikatin  sürekli  ilerleyen  bir  tarih  çizgisinde 

sonu keşfedilmemiş bir süreci okumaktan ziyade, evrene hakim yaratıcı 

yasa  (logos)  ve  yasa  koyucu  tarafından  halihazırda  verilmiş  olanın 

bulunması  ve  bilinmesi  olduğu  anlayışı  bulunmaktadır.  Bu  açıdan 

aletheia, var olan hakikatin olduğu şekliyle her bir yeni yaşamda yeniden 

³   Aletheia: Meydana –çıkma, açığa çıkma, gizinden çıkma, görünüverme (Peters, 2004:32).

2

  Platon  Devlet  X.  Kitapta  (614b-621a)  Lethe  ırmağı  ve  ‘zihin  boşalımı,  unutkanlık 



(unmindfulness)’  ilişkisinden  bahseder.  Hikâye  Pamphylia’lı  Armenius’un  oğlu  Er’in 

ruhunun  ölüm  sonrası  bedenden  ayrılması,  yeraltındaki  yolculuğu  ve  tekrar  yeryüzüne 

yükselişini konu eder. 

    Lethe  nehri  (River  of  Forgetfulness),  Grek  mitolojisinde  beş  cehennem  nehrinden  (Styx, 

Aecheron, Kokytos, Pyriphlegethon, Lethe) biridir ve ölüm sonrası bilincin silinmesini temsil 

eder (Hard, 2004: 109-110).




Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy

2017 / 2


53

keşfedilmesi anlamına da gelir.

Kelimenin  anlamı  lethe’nin  ‘unutmak  ve  unutkanlık’  anlamına 

gelen  kökenine  dayanır.  Bu  aslına  uygun  çeviride  aletheia, 

hakikatin  evriminin  kültürler  arası  bağlamına  dair  kullanışlı  bir 

çerçeve  sunar.  Değişik  kültürler  ve  değişik  toplumlar  geçmişteki 

değişik hikayelerini hatırayabilir ve ya kayıt edebilirler. Fakat tüm 

bu hatırlama ve kayıtları onların ‘geçmişleridir’. Aletheia geçmişin 

kayıtlarına  eşit  ölçüde  bakmamıza  ve  incelememize  izin  verir 

(Monchamp, 2008).

Felsefe  tarihinde  Platon’un  özgünlüğü  Yunan  felsefe  tarihinde  felsefeyi 

ilk  kez  tarihe,  topluma  ve  devlete  uygulanabilecek  şekilde  sistematize 

etmesinin  yanında  aletheia  ve  sanat  yapıtı  ilişkisini  temellendirmiş 

olmasıdır.  Platon’un  aletheia  ve  sanat  ilişkisini  konu  edinmesinin  arka 

planını  onun    çağının  felsefe  yapma  etkinliğinin  çerçevesini  belirleyen 

bilgi ve varlık anlayışlarıyla hesaplaşması oluşturur. Bu hesaplaşmanın 

sonunda Platon özgün epistemoloji ve ontolojisini oluşturmuştur. Sanat 

felsefesi bağlamında Platon felsefesinin özgünlüğü ise, Platon’un mimetik 

bir  faaliyet  olarak  gördüğü  sanatsal  ve  zanaatsal  eylemleri,  kendi  bilgi 

ve  varlık  kuramı  üzerinden  şekillenen  bir  eleştiriye  tabi  tutması  ve  bu 

faaliyetleri    aletheia  ile  ilgisinde  temellendirmesidir.  Ona  göre  sanatın 

yansıttığı görünüşler evreni ve ilişikleri, hakikatin yalnızca bir yönüdür. 

Ancak hakikat birbirini tamamlayan ideasal ve görünü

ş

sel olmak 



üzere  düalist  bir  yapıdadır.  Platon  için  sanatın  salt  taklitçi  yönü,  hem 

epistemolojik bağlamda bir yetersizlik ve cahillik; hem de gerçeklik olarak 

kabul edildiği taktirde toplumsal bir yozlaşmadır. Zira sanat, görünü

ş

ler 



evreninde yaşayan insan açısından bir hakikat kovalamacası değil, yalnızca 

hiyerarşik epistemolojinin en alt tabakasının aldatıcı etkinliğidir. Platon 

için hakikat, evrenin hakikati olmakla birlikte insanın kendi hakikatidir; 

hakikati  bilmek  insanın  kendini  bilmesidir.  Zira  evrene  hakim  olan 

evrensel  idea  yasasını  kavramak  insanın  ontik  ve  epistemolojik  olarak 

evrenin gerçekliğini, insan varlığının ve bilgisinin bu idea yasasına tabi 

olması dolayısıyla da kendi varlık gerçekliğini kavramasıdır. Bu sebeple 

mimetik uğraş  bir yabancılaşma pratiğidir.

Aletheia kavramının hakikatin bilinmesi anlamındaki tanımını miras 

alan  Heidegger,  Platon’un  sanatsal  eylem  ve  hakikatin  gerçekleşmesi 

arasındaki  olumsuz  gerilimi  yeniden  yorumlayarak  sanatsal  eylemi 

yine  bir  var  oluş  olarak  hakikatin  gerçekleşmesi  anlamında  olumsuz 




Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy

2017 / 2


54

olmayan bir bağlamda temellendirmiştir. Heidegger, varlığa gelmeyi ya 

da var oluşu, Platon’da ideanın merkez alındığı hiyerarşiden kopararak 

“var  olmak  olarak  varoluş  ’’  şeklinde  yorumlamış,  böylelikle  sanatsal 

eylemdeki  varlık  açılımını  diğer  varlık  açılımlarıyla  denk  görmüştür. 

Böylelikle Heidegger sanatsal eylemi, hakikatin gizini açığa çıkarmanın 

yollarından biri olarak okumaktadır. Sanatsal eylem, gerçekleştiği zaman-

mekanda bilişsel bir tanım alanı yaratmaktadır. Bu yüzden bu eylemsellik 

ontik olanın tanımlanması ve ya yorumlanması olarak bir varlığa gelme 

ve bir açmadır.



I

İnsan kelimesinin Antik Yunan’daki karşılığı olan anthropos kelimesi içinde 

insanı diğer varlıklardan ayıran basit bir noktaya dair ipucu taşır. Kratylos 

diyaloğu’nda Sokrates’ten duyduğumuza göre; kelimenin içinde barınan 

opope  (görmek,  -  görür  görmez,  görme  anı)  içerimi,  insanın  gördüğü 

şeye  görmesi  ardından  düşünme  edimini  uygulamasıyla  ilgilidir.  Kişi 

gördüğünü düşünür (Platon, 2010: 398e-399d). İnsanın anathron ho opope, 

yani gördüğünü inceleyen canlı olması insanda ruh ve beden düalizmiyle 

bağlantılıdır.  Antik  Grekler  ruhumuzu  ve  bedenimizi  birbirinden  ayrı 

iki  varlık  alanı  olarak  tasarlamışlardı.  Ruh  (psykhe),  bedenin  yaşama 

nedenidiydi,  bedene  yaşamsal  özelliklerini  kazandıran,  zamanı  gelince 

bedeni  terk  ederek  yaşamsal  özelliklerini  ondan  alan  ruhtu.  Ruh, 

yalnızca  bedenin  değil  tüm  yaşamın  yaşamsal  ilkesiydi  (Platon,  2010: 

399e-400b).  Görülür  görülmez  üzerine  düşünmek  ediminde  ruh  ve 

bedenden hangisinin gördüğü ve hangisinin düşündüğü; görülenden ve 

düşünülenden  hangisinin  bilgi  olduğu  ve  hangisinin  algı  olduğu  ve  ya 

ruh ve bedenden hangisinin bilen ve hangisinin algılayan olduğu ilişkisi 

maddesel olanla tinsel olan arasındaki savaşımın ifadesidir. Bu savaşım 

Platon’da  kendini  maddi  reel  dünya  ve  tinsel  idealar  dünyası  ikiliğiyle 

fakat  aynı  zamanda  insanın  maddesel  tarafı  ve  tinsel  tarafı  arasındaki 

çatışkı şeklinde kendini gösterecektir. 

Aletheia kavramıyla yakından ilişkili en temel ve en önemli kavram 



anamnesis (Yun:  

ἀνάμνησις: 

hatırlama) kavramıdır. Anamnesis hakikatin 

adım  adım  anımsanmasıdır.  Anamnesis,  ruhun  lethe  ile  kaybettiği 

bilgiyi hatırlaması olarak epistemolojik bir içerime sahip görünür. Yine 

de  unutmayı  daha  sonra  Heidegger’in  opus  magnumu  olan  Varlık  ve 



Zaman’da sıklıkla dile getirdiği varlığın hakikatinin unutulması olgusu ile 

olan  ilişkisi  bağlamında  ele  aldığımızda  anamnesis‘in  ontolojik  içerimi 




Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy

2017 / 2


55

hakkında  bir  ipucu  elde  edebiliriz.  Anamnesis,  unutulmuş  olanın  fark 

edilmesi anlamında bilmemezlik (ruhta unutulmuş olarak saklı bulunanın 

bilinmemezliği) üzerindeki bir hatırlayıştır. Kişi, anamnesis yoluyla –artık- 

bildiği şeyi daha önce bilmediğinin farkındalığıyla hâlâ bilmediği şeylerin 

de var olabileceğini çıkarsamaktadır. Kişi ‘’bilmediğinin bilgisine

3

’’ sahip 



olmaktadır.  Diyebiliriz  ki  anamnesis  Sokrates’in  ünlü  desturu  ‘kendini 

bil!’in ön adımıdır. 

Anamnesis,  sanılardan  doğrulanmış  doğru  bilgiye  doğru  ilerleyen 

bilme sürecinin temel hafıza aktivitesidir. Bu aktivite, fenomen dünyada 

bilinebilir olanı açığa çıkarmak için gerçekleştirilen bir yeniden toparlama 

ve  hatırlama  pratiğidir.  Aletheia  ise,  ölümle  birlikte  insanın  fenomen 

dünyada  edindiği  bilginin  unutulmasının  ya  da  başka  deyişle  insanın 

epistemolojik  ve  ontolojik  kapasite  ve  varlığının  an’daki  durumunun 

olumsuzlanmasının  ikincil  bir  olumsuzlanması  anlamına  gelmektedir. 

İnsan  bilinci  ölümle  birlikte  bilinç  kapasitesini  yitirir  ve  bilincin  yok 

oluşu aynı zamanda hakikat üzerine farkındalığın yok oluşudur. Antik 

Yunan’daki bu ölüm sonrası bilinci yitirme problemi, ruhun ölümsüzlüğü 

kabulü ve yeniden hatırlama yani anamnesis edimiyle birlikte giderilebilir 

bir  durum  olarak  görünür.  Lethe,  insan  zihnindeki  hakikat  algısının, 

unutma  yoluyla  yok  edilmesidir.  “Aletheia,  unutmanın  antitezidir. 

Aletheia edinilir olanlar arasından unutulmuş olanı, donuklaşmış olanı,  

3

  Sokrates,  kendi  bilgeliği  üzerine  açıklamada  bulunurken  var  olabilecek  tek  bilginliğin;  



başka  insanların  bir  şey  bilmediklerini  bilmemelerine  karşın  insanın  en  azından  hiçbir 

şey  bilmediğinin  bilgisine  sahip  olmak  sayılabileceğini  söylüyor  (Platon,  2010:20d-  21e). 

Bu  anlamda  Sokrates’in  tarif  ettiği  bilgelik  bilgisizliğin  bilincinde  olmak  anlamında  bir 

farkındalıktır. Bu bilgelik toplumda algılananla çelişik biçimde ne bir üstünlük nişanı ne de 

yerleşik  toplumsal  kuralları  pekiştirene  verilen  ilerici  bir  sıfattır.  Bunun  yerine  bu  tarz  bir 

bilgelik,  toplumun yoz kural ve tanımlarının yıkıma uğratılarak elde edilecek bir farkında 

olma durumudur. Öyle ki toplumda bilgi olarak bilinen her şey kendisinin yanlış olmasının 

yanında  başka  bir  yanlışa  da  kapı  aralamaktadır.  Bu  zincirleme  reaksiyon  toplumun 

politik, sosyolojik ve ekonomik yapısında hakikat ile uyuşmayan yoz kurum ve makamları 

beslemektedir.    Bu  bağlamda  ‘bilmediğinin  bilgisine’  sahip  olmak,  toplumda  yerleşik  her 

şeyin kritik edilmesiyle elde edilen bilgidir. Platon için bilgeleşmeye başlamak aynı zamanda 

toplum içinde yalnızlaşmaya başlamak demektir. Başka deyişle gerçekliği bilmeye başlayan 

kişi  Sokrates’in  ağzından  duyduğumuz  üzere  antik  toplumun  içinde  yaşadığı  karanlığı 

görmekte  ve  bu  karanlığa  ne  pahasına  olursa  olsun  geri  dönmek  istememektedir.  Mağara 

Alegorisinde anlatılacağı üzere zihni gerçekliği algılayan ve gözleri gerçekliği gören birisi için 

eski toplumda barınmak giderek zorlaşmaktadır. Bir kere lethe’yi tersine işletmeye başlayan 

ruh; yani unutturulmuş hakikati tekrar hatırlayan ve dolayısıyla bilmeye başlayan ruh artık 

daha yukarıyı arzulamaktadır. “Bir kez buraya (mağaranın dışına çıkmakla başlayan bilgelik 

sürecine) çıkmış insanların, artık insanların meseleleriyle uğraşmak istemeyişlerine de hayret 

etme!  Onların  ruhları  artık  oralarda  kalmak  üzere,  daha  yukarıya  tırmanmak  için  zorlar 

onları” (Platon, 2009: VII: 517c).



Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy

2017 / 2


56

gizlenmiş olanı geri getirir” (Moles, 2015:2).

Aletheia  kavramının  ölüm  Tanrısı  Hades’le  ve  ölümle  ilişkisi 

düşünüldüğünde  aletheia’nın,  insan  varlığının  ölüler  diyarında 

uğradığı bozuma karşı bir düzeltim olduğu düşünülebilir. Bu bakımdan 

aletheia  insan  sonluluğunun  maddesel  olmasa  da  tinsel    boyutta 

olumsuzlaması  anlamına  gelmektedir.  Bu  olumsuzlama  çabası  insanın 

sonluluk  bilincine  sahip  bir  varlık  olmasında  temellenmektedir.  Antik 

Çağ  inanma  kültürlerinde  ölüm  sonrası  boyut,  insanın  yaşamda 

yaptıkları doğrultusunda ödül ve ya cezayla karşılaştığı boyuttur. Lethe 

uygulamasını  ceza  olarak  düşünürsek,  anamnesis  cezadan  kurtuluş 

çabası, aletheia ise cezanın bu boyutunun yani yok edilmiş hakikat algısı 

ve bilincinin geri gelmesi olarak cezanın bitmesi anlamına gelir. Platon için 

de ruh ölümsüzdür. Phaidon Diyaloğu’nda Platon, Sokrates ile Cebes ve 

Simmias adlı iki Atinalı arasında geçen diyalogda ruhun ölümsüzlüğünü 

kanıtlamaya  calışır.  İlk  argüman  olan  döngüsel  argümanda  Sokrates, 

Cebes’e canlı olmanın bir zıttı olup olmadığını sorarak var olan şeylerin 

zıtlıklardan gelip zıtlıklara gittiği argümanı üzerinde yoğunlaşır. Böylece 

ölümün  yaşamdan,  yaşamın  ölümden    doğduğu  belirtilir  (Phaidon:  34-

35).  Platon  bu  sonucun  yalnızca  yeniden  doğuşa  değil  aynı  zamanda 

ruhun  sonsuz  göçüne  de  kanıt  teşkil  ettiğini  düşünür.  Platon’a  göre 

insan  unuttuğunu  yaşamaya  mahkum  edilmiştir.  Bu  mahkumiyet 

insanın kendini bilmesine yani kendi gerçekliğine olan yabancılaşmasını 

anamnesis  aracılığıyla aşmasına dek sürmektedir. 

Platon, Heidegger’den çok önce örtük de olsa insanın ontik varlığının 

ve  bilme  yetisi  olan  aklının  sonlu  yapısını  keşfederek  (ki  bu  sonluluk 

Heidegger  için  ontolojik  bilgiye  karşılık  gelmektedir)  bilgiyi  kuran  saf 

aklın  yönelimsel  (intentional)  etkinliğinde    temellenen  aşkınsal  yapısı 

yerine  birbirine  indirgenemeyen  her  iki  varlık  alanı  arasında  aracılık 

yapan ve bir nevi anlama yetisi işlevi gören anamnesis kavramını kullanır. 

Ayrıca Platon tarafından ayrılmış söz konusu varlık alanları, biri diğeri 

adına  ya  da  karşısında  değersiz  görülebilse  de  biri  diğeri  adına  ya  da 

karşısında  tamamen  yadsınamaz.  Aristoteles  Planton‘u,  görünüşler 

dünyasını  yani  oluşa  ve  bozuluşa  tabi  olan  dünyayı  oluşa  ve  bozuluşa 

tabi olmayan idealar dünyasıyla açıkladığı için eleştirirken aynı zamanda 

Platon’u idealar kuramına yönelten temel düşüncenin, en açık ifadesini 

Parenides’te bulduğumuz‚ ‘‘duyuların yanıltıcılığı‘‘ düşüncesi olduğunu 

belirtir (Aristoteles, 1996:124-143). Platon, Parmenides’in oluşu paranteze 

alan yanlışına düşmeden oluş dünyasının ontik varlığını kabul etmiş fakat 



Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy

2017 / 2


57

oluşun ilkelerini oluş dünyasında temellendirmemiştir. Platon’un düalist 

evren tasarımı bu bağlamda birbirinden keskin şekilde ayrılması gereken, 

birbirinden bağımsız var olabilecek farklı gerçeklik alanlarını ve dünyaları 

ifade etmekten ziyade gerçekliğin iki farklı yönünü ifade eder. 

Diğer  yandan  insan,  sonluluğunun  bunalımını  yok  etmek  adına 

fenomen  evrende  tinsel  olanı  konumlandırmaya  calışmaktadır.  Ancak 

maddesel  olan  üzerine  tinsel  bilinç  geliştirmek  maddesel  olanla  tinsel 

olanın tanımına aykırıdır. Maddesel olandan hareketle tasarlanmış ve ya 

sıfır noktası maddesel olan kabul edilmiş; başka deyişle devindirici gücü 

ve  ya  teşviki  maddesel  olandan  devşirilmiş  olan  her  tinsellik  tasarımı 

tamamen  tinsel  olmayacaktır.  Zira  Platon  için  tinsel  olan  tanımı  gereği 

içinde duyumlanabilir olanı barındırmamalıdır. Tamamiyle maddesel olan 

açısından tinsellik bir pasifizm; tamamen tinsel olan açısından maddesellik 

bir aldatmacadır. Özü gereği bu iki alan bir ve aynı olamayacağı için insanın 

maddesel yanıyla tinsel yanı gerilim içerisindedir. Bu bağlamda Platon’da 

örtük halde bulunan aletheianın bu yönü daha sonra Heidegger’de en açık 

ifadesine ve anlamına ulaşacağı gibi insanın bu gerilimden kaynaklanan 

kaygısına ve olanaksızlığına bir çözüm arayışıdır. 

II

Düalist yapının fenomenler tarafındaki varlıkların ve bu varlıklar yoluyla 

yapılan  pratiklerin  değerlerini  ideasal  hakikate  borçlu  olmaları  bize 

sanatsal eylemin epistemolojik eleştirisine dair ipuçlari verir. Görünüşler 

dünyasındaki  nesneler  yani  bu  dünyada  etrafımızı  kuşatan  nesneler 

idealardan  pay  alarak  görünüşler  dünyasında  varlıklarını  bulmuş  idea 

taklitleridir. Sanat yapıtları ise hâlihazırda ideaların taklidi olan nesnelerin 

birer benzetimi olarak taklit olanın taklididir. Bu anlamda sanat yapıtları 

her ne kadar nesnelerden, eylemlerden ve de kavramlardan ilham alarak 

ideal olana öykünme gayretinde olsalar da, bu yapıtlardan çıkarılabilecek 

bilgi Platon için episteme karşısında değersizdir.

Platon gerçeklik ve yanılsama ayrımı yaparken zihninde gri alanlara 

sahip  olmayı  istemeyen  bir  görünüm  vermektedir.  Bir  şey  ya  kendisi 

olmalıdır ya da büsbütün başka bir şey olmalıdır. Aynı şekilde bilgelik 

ile  de  şüpheden  uzak  bir  ilişki  kurulmalıdır. Ancak  Platon  için  sanatçı 

hakikatin  kendisiyle  değil  onun  yansımalarıyla  ilgilenir.  Bu  nedenle 

sanatçı, filozof olmaktan uzaktır. “Bilgeliği bütünüyle seven kişiye filozof 

denebilir, yoksa onun bir parçasıyla ilgilenip diğer parçalarını görmezden 




Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy

2017 / 2


58

gelene  değil”  (Platon,  2009:475b).  Taklitçilik  hakikati  bulmaya  çalışmak 

noktasında aylaklık edip sanılara bağlanmaktır.

Sanatçılar, öykünme yolunu kullanan öykünücülerdir. Sanat yapıtları 

tanrısal  kanundan  türetilen  gerçek  fenomenler  değil,  görünüşlerden 

türetilen kopya görünüşlerdir. Görünüşler dünyasındaki şeyler hâlihazırda 

ideaların mimesis’i⁴ olduğu için sanatçıların yaptığı şey mimesis mimeteos 

(taklidin taklidi), sanatçı ise mimetes (taklitçi)’dir. Görünüşler epistemeden 

aşağı bilgisel değerdedirler. Bu sebeple sanatsal faaliyet bilme edimini amaç 

edinse dahi bilinen üzerine bilmeyenlerin yaptığı bir faaliyettir, ve sanatçı 

bu faaliyetinde bilen olduğunu düşündüğü müddetçe bilinmeyeni tekrar 

ettiğini fark edemez. Görünüşler üzerinden yapılacak ilerici faaliyet ancak 

görünüşlerin  ardındaki  tanrısal  kanunu,  ruhu  anamnesise  zorlayacak 

araştırmalar yoluyla anlamaya çalışmak olabilir; fakat aksine görünüşler 

üzerinden yine görünüşlerin görüntülerini, görünüş versiyonlarının ya da 

kopyalamalarını elde edecek bir sanatsal uğraş Platon için gericidir. 

Böyle taklitleri yapmayı kölelere ve ücretli yabancılara buyurmalıyız. 

Bunlarla ilgili olarak ciddi bir işe hiç kimse hiç bir zaman girişmesin. 

Ne  kadın  ne  erkek  hiçbir  özgür  yurttaş  bunları  öğrenip  ortaya 

çıkmasın ve bu taklitlere her zaman bir yenilik bulunsun. Hepimizin 

komedya  dedigi  bu  gülünç  eğlenceler  yasada  ve  kuramda  böyle 

dursun,  bizdeki  tragedya  ozanları  gibi  ciddi  taklit  yapanlardan 

bazıları birgün çıkıp gelseler ve  “Yabancılar, devletinize ve ülkenize 

girelim mi?  Eserlerimizi de getirelim mi?” diye sorsalar bana kalırsa 

yanıtımız şöyle olurdu: “Değerli yabancılar, biz kendimiz elimizden 

geldiğince en güzel ve en üstün tragedya yazan ozanlarız, nitekim 

bizim  tüm  devlet  düzenimiz  en    en  güzel  ve  en  üstün  yaşamın 

taklididir,  bunun  da  aslında  en  dogru  tragedya  oldugunu  ileri 

sürüyoruz” (Platon, 2007:816d-817b).

Sanatçının  mimetik  yolla  meydana  getirdiği  sanat  yapıtının  idealar 

karşısında  ve  ya  ideaları  kavrama  yolunda  değeri  bulunmamaktadır. 

İdea  bilgisine  ulaşmak  için  görünüş  dünyasının  doğru  okunması 

gerekmektedir, fakat mimetik faaliyet görünüş dünyasında görünüşlerin 

ikincil kopyalamalarını yaparak bu okumayı zorlaştırmaktadır. “Eğer bu 

doğruysa, eğer bütün mimetik sanatlar ‘görüntü-model’ pratiğiyse, bunun 

4

 Mimesis: (Yun.  μῑ́μησις) , mimeisthai  (Yun.  μιμεῖσθαι  :  taklit  etmek)  ve  mimos  (Yun.  μῖμος 



:  taklitcilik)  kelimeleriyle  kökensel  bağlantıya  sahip  olup  taklit,  kopya,  sunu,  mimik,  tarif, 

benzetim anlamlarına gelmektedir (Peters, 2004:221-224) & (Poetika:1447a).




Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy

2017 / 2


59

anlamı sanatın dünyanın tanımlanması anlamına gelemeyeceği ve dünya 

hakkında ortalama bir hakikat (ve ya sahtelik) teşkil edemeyeceğidir, belki 

ancak mimetik sanat uyumlu olduğu şeyleri temsil edebilir” (Halliwell, 

2002:46).

Sanatçı  nesnenin  ontik  farkındalığını  üretemez.  Sanatçının 

ürettiği  ürünler  hakkında  ontolojik  olarak  söylenebilecek  tek  şey 

ürünlerinin kopya varlıklar olduğudur. Bu kopya varlıkların varlıklarını 

yadsıyamıyoruz,  yine  de  onlardan,  ontolojik  hakikati  öğrendiğimizi 

söyleyemiyoruz.  Sanatsal faaliyet ideanın kendisini değil o ideadan pay 

almış nesnenin ya da kavramın benzerini yapmaktan ibarettir. Öyleyse bu 

faaliyetler  halihazırda  var  olmayan  bir  şeyi  varlığa  geçiremiyorlarsa  ve 

ya varoluş sürecindeki bir şeye dahil olamıyorlarsa sanat ve zanaatçıların 

faaliyetlerinde  bir  varoluş  ya  da  var  ediş  yoktur  (Platon,  2009:  X:597). 

Sanatçı, ideaları doğrudan kopya etme konusunda yetkinsizdir. 

Mimetik yaratımlar görünüşlerin yansımaları veyahut görünüşlerin 

üzerine  düşen  gölgeler  gibidirler.  Bu  yaratımlar  görünüşten  yani 

fenomenden  yeni  fenomenler  türetmektir.  Buna  epiphenomenon  da 

denebilir  (epi:  Yun. 

ἐπί


,  Ing. on, upon, at: üzerine, üstüne/ fenomen: 

görünüş ya da deneyimde farkındalığın anlık objesi). Görünüş üzerinden 

görünüş yaratmak, epistemolojik açıdan hakikatin ikincil kere kırılması 

(bölünmesi,  türemesi)  anlamına  gelir  ve  her  bir  yaratmada  hakikat 

bir  kez  daha  kırılacaktır.    Mimetik  faaliyet  nesnenin  özünü  yaratamaz. 

Mimetes bir bilinçsizlik içerisindedir. Platon, sanatçının bilinçsizliğinden 

kaynaklanan temsiliyet ve temsilcilik fikrini eleştirir. Bir heykeltıraş bir 

kundura heykeli yaparsa yaptığı şey kunduranın kendisi değil, kunduranın 

işlevselliğinden uzak  benzetimi olacaktır. Platon için mimetesin bu tavrı 

onun kundura hakkında (form, işlev, kullanım) bilgi sahibi olduğuna dair 

hükme varmasıdır. 

Her araç gerecin, her canlı varlığın ve her eylemin kusursuzluğu, 

güzelliği  ve  doğruluğu,  sadece,  bunların  yapılması,  yaratılması 

ve  büyümesi  sırasında  göz  önünde  tutulan  kullanıma  hizmet 

etmez  mi?...  Peki  taklitçinin  durumu  nedir?  Resmini  yaptığı 

nesne  hakkında,  onun  güzelliği  ve  doğruluğu  hakkında,  onu 

kullanmaktan  ileri  gelen  deneyime  dayalı  bir  uzmanlıkwoksa  sırf 

işten anlayan bir uzmanla yan yana gelmeye mecbur kalmış olduğu 

ve kendisine nasıl resim yapılması gerektiğini gösterdikleri için bu 

konuda  doğru  bir  düşünceye  mi  sahiptir?  Öyleyse  taklitçi  taklidi 




Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy

2017 / 2


60

yapılan  nesneler  hakkında  ne  bir  uzmanlık  bilgisine  sahiptir,  ne 

de güzelliği ve çirkinliği konusunda doğru dürüst bir fikre (Platon, 

2009:  X: 601d-602a).

Taklitçinin yapıtı tamamen “bakış açısına” bulanmıştır ve bakış açısının her 

değişim ve deviniminde yapıt yeniden değişir. Devingen bakış açısı yalnız 

sanatçıya özgü değil aynı zamanda alımlayıcıya da ait bir özellik haline 

gelmektedir. Her değişimde taklit olan yeni bir taklide dönüşmektedir. 

Fakat  taklidin  kendi  üzerine  bu  bükülmesi  ne  kadar  değişirse  değişsin 

ideanın kendisini vermez. “Demek ki taklit sanatı hakikatten alabildiğine 

uzaktır, tam da bu nedenle her şeyin çok az yanını kavradığı  ve bu da 

o  şeyin  sadece  görünüşü  olduğu  için  önüne  çıkan  her  şeyi  taklit  eder” 

(Platon, 2009:  X:598c). Mimetik yaratımlar ya da semboller kendilerinden 

başka şeyi temsil etme becerisine sahip olabilirler, fakat bu onları temsil 

ettikleri şeyin kendisi yapmaz. Böylelikle taklit hakikat adına bakıldığında 

üçüncü derece bir ilintidir (Platon, 2009:  X: 601d-602c). 

Platon    mimetik  sanat  eylemi  elştirisini    reel  dünya  sanatının 

epistemolojik  hakikatle  ilişkisindeki  mantıksızlıkları  üzerinden 

yürütür. Buna göre:

I) Platon sanatçılardan sadece yaratıcı eylemin basit prensiplerinin 

bilincinde olmalarını istemez; aynı zamanda sanatçılardan sanatsal 

taklitlerden ya da kopyalamalardan türetilerek bilinebilecek her 

şeyi bilmelerini bekler. Bu durum sanatsal yaratım için gerekli olsa 

da  yeterli  değildir.  Bu  bir  yeterlilik  değildir  çünkü    bir  masa  ya 

da kanepe üretmek icin  gerekli olan bilinç  bir objeyi boyamakta  

gereken bilinç ile  özdeş değildir. 

  II)  Eğer  sanatçılar  şeyleri  yaratmak  icin  gerekli  olan  her  şeyi 

bilselerdi sonunda Tanrı gibi olurlardı. Çünkü Platon’un argümanına 

göre reel varlıga sahip her şeyi yaratabilecek tek kişi Tanrı’dır.

III) Platon’un görüşünde ‘’hakikat’’, sanatçının özgün bilinciyle 

ve kapasitesiyle sağlayamayacagı türden objelerin üst ifadesidir. Bu 

sanatsal eylem aldatıcıdır (Neumaier, 2010:311).

Herhangi bir faaliyetin Platon açısından değerlendirilmesi temelde basit 

bir soruya dayanmaktadır: bu faaliyet idea hakikatine, gerçekliğe dahası 

insanın kendini bilmesine hizmet ediyor mu? Mimetik yaratımın yani sanat 



Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy

2017 / 2


61

yapıtının fonksiyonu Platon için bir tür göreneği devam ettirmektir. Bu 

göreneklerden olan sanat gerçekte taklit edilenin ideasının bilinmemesi bir 

yana estetik beğeninin temel kavramı olan güzel kavramının renk, simetri, 

ses, form gibi kıstaslardan arınmış kendiliği bilinmeden yapılır. Yine de 

Platon’un  söylemek  istediği  sanat  alanının  tamamen  bilgiden  yoksun 

olduğu değil, sanat bilgisinin ruhta aşağı bir bilgi değerine sahip olduğu ve 

sanat pratiğinin ideaları kavramak noktasında yanıltıcı olduğudur. Sanat 

yapıtının içeriği güzel ideasi hakkında ipuçları içerebilir. Bu içerikten yani 

renk,  ses,  simetri,  form  gibi  sanat  eserini  oluşturan  niteliklerin  yorum 

tarzından bir güzellik kavrayışı edinilebilir.  

Öte yandan odaklanılması gereken bir başka nokta, hiyerarşik bilgi 

düzeninde  hangi  bilgi  alanının  ne  kadar  değerli  olduğu  değil  bu  bilgi 

alanlarının neden ‘’bu’’ kadar değerli olduğudur. Bilgi alanları, insanın 



kendini bilmesine  hizmet  ederek  epistemolojik  ve  ontolojik  farkındalık 

yaratarak onu erdemli bir yaşama yaklaştırdıkları ya da yaklaştırmadıkları 

için değerlidirler ya da az değerlidirler. Şöyle ki, eğer gerçeklik ve gerçek 

olmamaklık  (yanılsama,  imitasyon,  ilizyon,  doxa)    kutupları  arasında 

bilgi değersel olarak bir hiyerarşilendirmeden bahsediyorsak, -insan için- 

her  bir  bilgi  alanında  niceliksel  oranlardan  da  bahsetmiş  oluruz.  Yani 

bilgi  değersel  olarak  en  üstte  bulunan  episteme  alanında  gerçeklik  en 

fazla, gerçek olmamaklık en az; bilgi değersel olarak en aşağıda bulunan 

eikasia alanında gerçeklik en az, gerçek olmamaklık en fazladır. 

Bu bilgi 

alanlarının  yani  eikasia,  pistis,  dianomia,  epistme  alanlarının  görünü

ş

ler 



dünyasındaki  öğretileri  olan  sanat,  zanaat,  matematik,  diyalektik 

öğretilerinin, gerçekliğe uzaklığı belirten birer konum olduğunu görürüz.  

Bu  konum  aynı  zamanda  farkındalık  diye  kavramlaştırabileceğimiz, 

Sokrates’in bilginliğin olabilecek tek kriteri olarak gördüğü bilmediğinin 



bilgisine sahip olmaya olan konumdur.

Tanrısal  istencin  hakim  olduğu  evrende  insanın  farkındalığı 

idealara yükselme süreci boyunca devam eder. Görünü

ş

ler  dünyasının 



yanılsamalarını insan ancak akıl kapasitesini doğru kullanırsa aşabilir. İyi 

ideasi ruh için bir erektir ve görünü

ş

ler dünyasının tüm içeriği hakikate 



ulaşmak adına aşılması gereken basamaklardır. Sanat bu aşma amacıyla 

çatışmaktadır. Çünkü sanat insanın kendini ifade ediş biçimlerinden biridir 

fakat  bu  biçim  hakikatin  gölgesinde  yapılan  ikincil  bir  gölge  oyununa 

benzemektedir. Platon için görünü

ş

lerin  dünyasında,  görünü



ş

lerin 


dünyasını aşamayan ve de bu aşmamaya katkıda bulunan sanat etkinliği 

bilginin kaynağı olmaktan çok uzaktadır. Çünkü sanat dünyayı açıklamak 




Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy

2017 / 2


62

yerine onu gizlemektedir.

Platon’da gizlenmişlik, evrene hakim idea yasasının ve idea realitesinin  

unutulmuş  olması  dolayımıyla  bilinmemezliğidir;  bu  bilinmemezlik, 

unutulmuşluğun (lethe) geri çevrime zorlanmasıyla giderilir. Böylelikle 

bilinmemezliğin  giderilmesi  şeklinde  gerçekleşen  bilme  edimi  ve  bilgi 

edinimi (episteme), Platon felsefesinde hakikatin kendini gerçekleştirme 

şeklidir.



III 

Heidegger’de  hakikatin  hakikat  oluşu,  onun  kendisini  varlık  alanında 

açığa  vurmasıyla  bağlantılıdır.  Heidegger  için  hakikatin  gerçekleşmesi 

her bir  açıklığa  gelişte  gerçekleşmesidir,  yoksa  Platon’da  olduğu  gibi 

hakikatin hakikat oluşu yalnızca aşkın idea yasası hakemliğine bağlanmış 

değildir.  Heidegger’de  hakikatin  gizlenmişliği  ya  da  gizlenmişlik,  

varlığın  varoluşuna  dair  bir  henüz  bilinmemişliği ifade eder. Hakikat, 

bu  bilinmemezliğin  her  bir  açılımında  aşkın  bir  ölçüt  gerektirmeksizin 

gerçekleştirmektedir.  “Hakikat  kendini  eserde  görünür  kılar.  Aydınlık 

ve gizlenmişlik arasındaki münakaşa olarak hakikatin varlığı dünya ve 

yeryüzünün  devinimsizliğindedir”  (Heidegger,  1977:50).  Bu  bağlamda 

sanat  yapıtındaki  herhangi  bir  meydana  geliş,  hakikatin  kendisini 

gerçekleştirmesinin  bir  türüdür.  Ve  bu  eserde  meydana  gelen,  kendini 

gerçekleştiren  hakikatin  hakikat  oluşunun  ölçütü  yine  kendisindedir. 

Başka  bir  deyişle  sanat  eserindeki  hakikat,  hakikat  oluşunu  kendinde 

barındırır.  “Eserdeki  hakikat  gerçekleşmesi  eserdedir”  (Heidegger, 

1977:45).

Gizini  kaldırmak  anlamında  kullanılan  aletheia  kendini,  görünür 

kılma ve ya görünür kılınma biçimleri içerisinde gösterir. Gizin kalkması 

biçimindeki  bir  varoluş  sırasında  varoluş  içinde  bulunan  şey,  insan 

bilinci için üzerine konuşulabilir hale geldiğinde artık bir gerçekliği ya da 

hakikati ifade eder. Çünkü görünür ve konuşulur olan, yani fenomen olan 

aynı zamanda hakiki olandır.

Fenomen kavramının dayandığı Yunanca’daki phainomenon ifadesi 

‘kendini gösterme’ anlamına gelen phainesthai fiilinden türetilmiştir.  

Dolayısıyla  phainomenon 

ş

u demektir: kendini gösteren, tezahür 



eden, ayan olan.  Öte yandan phainesthai sözcüğü, phaion’un (gün 

züyüne  çıkarma,  ışığa  getirme)  orta-sesli  hali  olup  ,  pha- köküne 




Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy

2017 / 2


63

aittir (pha sözcügündeki gibi: ışık,  aydınlık; yani içinde bir şeyin 

kendini  belli  edebilecegi,  kendinde  görünür  kilabileceği  şey).  O 

halde fenomen ifadesinin anlamı bakımından şunu tespit edebiliriz: 

kendini-kendinde  gösteren,  ayan  olan.  Dolayısıyla  phainomena 

(fenomenler),  gün  ışığında  bulunan  ya  da  ışığa  çıkarılabilenlerin 

tümlüğü anlamına gelmektedir ki, Yunanlılar bunu genellikle basitçe 

ta onta (var olan) ile özdeşleştirmişlerdir (Heidegger, 2008:29).

Varlığı gizlilikten kurtaran (keşfeden) da hakikatin bir parçası olmaktadır. 

“Keşfedici  varlık  olarak  hakiki  oluş,  Dasein’ın  bir  varlık  minvalidir. 

Dolayısıyla  bu  keşfetmeyi  bizatihi  mümkün  kılana,  çok  daha  asli  bir 

anlamda  ‘hakiki’  denmesi  gerekir  mecburen”  (Heidegger,  2008:232). 

Varlığın  gizlilikten  kurtarılması  ve  açımlanması,  açımlayıcı  varlık 

tarafından mümkün kılınmaktadır. Açımlayıcı varlık (var-olan şey ya da 

özne) gizli bulunanı keşfettiği müddetçe kendi hakikatini var kılmaktadır.

Hakikate çıkmış olanın hakikiliği, kendisi ve keşfedicisi çerçevesine 

hapsolmuştur. “Keşfedilen ve açımlananlar; lakırdı, merak ve müphemiyet 

yüzünden tebdil ve kapalılık halindedir” (Heidegger, 2008:234). Heidegger 

için Dasein,  açımlanmış olanın açımlanmışlığını değişkenlik, belirsizlik 

ve unutuş ihtimallerine karşı korumalı ve yenilemelidir.

Bu  sebepten  dolayı  Dasein,  daha  önce  keşfedilmiş  olanları  da 

zevahir  ve  ya  tebdil  ihtimaline  karşı  açıklıkla  kendine  maletmeli 

ve onların keşfedilmişliğini hep teminat altına almalıdır. Yine aynı 

şekilde,  her  türlü  yeni  keşif  de  hiçbir  zaman  tam  bir  mahfuzluk   

zemini üzerinde icra edilmeyerek keşfedilmişliğin zevahir halinden 

hareketle  gerçekleşmektedir.  Varolanların  şöyle  ya  da  böyle 

görünüyor olması demek, onların belirli bir surette zaten keşfedilmiş 

olmaları ve ya halihazırda tebdil içinde olmaları demektir. Hakikati 

(keşfedilmişliği)  varolanlardan  hep  çekip  çıkarmak  gerekir 

(Heidegger, 2008:234).

Tasarımın  Dasein’ın  var  oluş  yapısına  ait  olması  sayesinde  (Heidegger, 

2008:234)  açımlayıcı  varlık,  açımlanmış  olanları  yani  hakikati,  bahsi 

gecen  değişkenlik,    belirsizlik  ve  unutkanlık  durumlarına  karşılık 

yeniden tasarımlayabilmektedir. Buradan hareketle sanat eylemi ve sanat 

yapıtı, yapıcının bir hakikati ve ya keşfettiği/keşfedilmiş kendi hakikatini 

kendisine açımlaması anlamına gelebilmektedir. Zira sanat yapıtı, hakikat 

üzerine  farklı  bakış  açılarının  ve  ya  hakikatin  kendiliğinin  korunması 



Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy

2017 / 2


64

şartıyla farklı versiyonlarının yaratılmasına müsaade etmektedir. 

Heidegger  için,  aletheia  kavramını  ‘gizlenmiş  bulunanın  açığa 

çıkarıltılması’ anlamında kullanmak  sanat yapıtının, sanatçının ve sanatın 

neliğinin ve neredenliğinin, yani kökeninin sorgulanmasıdır. Çünkü şeyin 

kökeninin ne olduğu sorusu, o şeyin hakikatinin ne olduğu sorusudur. 

‘Köken’ burada, bir şeyin nereden ve ne vasıtasıyla; ne olduğu ve 

nasıl olduğu anlamındadır. Bir şeyin ne olduğuna ve nasıl olduğuna 

var oluş diyoruz.  Bir şeyin kökeni onun varlığının özüdür. Sanat 

yapıtının  kökeni  hakkındaki  soru,  onun  özünün  kökenini  sorar. 

Sıradan  bakış  açısına  göre  yapıt,  sanatçının  aktivitesinden  ve 

aktivitesi  aracılığıyla  ortaya  çıkar.  Fakat  sanatçı  nereden  ve  ne 

şekilde  var  olur,  sanatçı  nedir?  Yapıt  aracılığıyla  var  olur,  çünkü 

yapıt  ustasını  över  ,  bu  demektir  ki:  yapıtın  varlığı  sanatçıyı, 

sanat ustası olarak varlığa çıkarır. Sanatçı yapıtın kökenidir, yapıt 

sanatçının kökenidir.  Diğeri olmadan biri var olamaz. Biri yalnız 

başına diğerinin vasfını taşıyamaz. Sanatçı ve yapıt, sanatçı ve sanat 

yapıtına  adını  kazandıran  temel  bir  üçüncü,  yani  sanat sayesinde 

birbiri arasında referans verirler (Heidegger, 1977:7).

Heidegger  için  yapıt  öncesi  bir  –belirli-  alan,  yeryüzünün  bir  şey  ifade 

etmeyen,  daha  doğrusu  bir  şey  ifade  etme  hususunda  pasif  ve  sakin 

durumda  olan  alandır.  Yapıt,  yapıtlaştığı  yeri  tanımlayan  ve  bir  nevi  

dünyaya açan bir fenomene dönüşmektedir. Çünkü yapıt, yapıtlaştığı bu 

yer  ile  belirli  bir  ilişkiler  ağı  içerisinde  var  olmuştur.  “Bir  yapıt  nereye 

aittir? O ancak kendi aracılığıyla açılan alana aittir” (Heidegger, 1977:31). 

Yapıt,  bir  varlığa  getirme  ve  bir  üretme  biçimidir.  Bu  sebeple  üzerine 

konuşulabilen diğer tüm ontik gerçeklikler gibi sanat yapıtları da ontik 

gerçekliklerdir. 



Sonuç

Aletheia kavramı, hakikatin olumsuzlanmasının görünü

ş

ler dünyasında 



tekrar  olumsuzlanması  yoluyla  tersine  işletilmesinin  en  salt  halidir.  Bu 

tersine süreç, ruh-beden ikiliğiyle bir şekilde bu dünyaya gelmiş insanın 

ontolojik  ve  epistemolojik  olarak  kendini  buluşunun  ifadesidir.  Bu 

sürecin sonunun insanın bedensel yanıyla bakıldığında (buluş kelimesinin 

olumlu  içerimi  göz  önüne  alınırsa)  ironik  şekilde  hiçliğe; ruhsal olarak 



Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy

2017 / 2


65

bakıldığında  ise  bir  arınmaya  çıktığını  görürüz.  Zira  beden,  hakikatin 

bedene hitap eden her türlü  aldatıcı sanı, algı, haz, duygudan bağımsız 

olduğu,  bedensel  olanın  anlamsızlaştığı  bir  boyuta  çıkar.  Diğer  yandan 

ruh,  bedenle  birleşmesi  ve  görünü

ş

ler  dünyasına  gelmesiyle  içine 



düştüğü  hafıza  kaybından  kurtulur,  görünü

ş

ler  dünyasında  aralarında 



yaşamak  zorunda  kaldığı  tüm  gölgeleri  geride  bırakır.  Ölüm  ancak 

bedenin formunu bozabilir, ruh için ölümün bir anlamı yoktur. Bedenin 

ölümlü  doğasının kabullenilmesi insanı bedensel olanı aşan erdemli bir 

yaşama götürecek ilk farkındalıktır. ‘’Güç olan ölümden kaçınmak değil 

Atinalılar,  kötülükten  kaçınmaktır.  Çünkü  kötülük  ölümden  daha  hızlı 

koşar” (Platon, 2010 XXIX: 39a).

 İnsanlığın özgürlüğü değil belki de ama erdemli yaşayışı aletheia’ya 

bağlıdır.  Her  ne  kadar  Platon  felsefesinde  dünyevi  olan  ve  tinsel  olan 

arasında tinsel olanı üste daha üste koyma refleksi gösteriyor olsak da, 

aletheia’ya ulaşma meselesinde bedensel olanın hakkını teslim etmemiz 

gerekmektedir.  Anamnesis,  ruhun  önceden  bildiği  şeyi  hatırlamasıdır 

yine  de  bu  hatırlamayı  bedensel  tecrübe  tetiklemektedir.  Menon’un 

kölesinin  Sokrates  tarafından  sorguya  çekilmesi  bedensel  bir  tecrübeyi 

de barındırır, fakat sorgulanan gerçekte ruhtur. Anamnesis süreci şöyle 

işler:  bilgelik  peşinde  koşma  olarak  philosophia bedensel tecrübe yoluyla 

ruhu  hatırlamaya  zorlar,  ruh  sorgunun  niteliğiyle  doğru  orantılı  olarak 

anamnesis faaliyetinde bulunur ve aletheia’ya ulaşır. Yani kavrayış tinsel 

bir  boyutta  olmasına  karşın  dünyevi  olanla  birlikte  hareket  eder.  Bu 

birlikte  işleyiş  evrenin  Platonik  düalizminde  en  altta  yer  alan  eikasiayı 

rahatsız etmek ve bozuma uğratmaya çalışmakla başlamaktadır. Dünyevi 

olan  bozuma  uğratıldığı  oranda  evren  düalizminin  üst  seviyelerinde 

olan dianomia ve episteme, çıkarım ve diyalektik yoluyla; başka deyişle 

muhakeme  ve  akıl  yürütme  yoluyla  kavranılır. Nihayetinde erdemli 

yaşamaya bağlı olarak ruh yetkinleşir

Diğer yandan Platon’un aletheia tasarımı insana, insanın epistemeye 

ulaşmaya çalışmadığı sürece üstten bakıldığı muhafazakar bir tasarımdır. 

Çünkü görünü

ş

ler dünyasına iyi ideasının tanrısal gerçekliği hakimdir, 



ancak bu hakimiyet kendini görünü

ş

ler dünyasında pistis yani inanç ve 



eikasia  yani  sanı  olarak  adlandırdığımız  imgelerde  gizlemiştir.  İmgeler 

gölgelerdir. Bu gerçeklik kendini dayatmaktadır. Zira gölge onu yaratan 

cisme  muhtaçtır.  Bu  muhtaçlık  ilişkisinin  karanlık  tarafında  yaşayan 

insan, Platon için gölgenin neyin gölgesi olduğunu anlamaya ve gölgeyi 

yaratan ışığın kendisini bulmaya zorlanmalıdır. Yine de bu dayatma, ne 




Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy

2017 / 2


66

sonunda ideanın kendini tüm açıklığıyla göstereceğine dair bir vaad, ne 

de  varılması  kaçınılmaz  totaliter  bir  kaderdir.  Gerçeklik  öylece  durur, 

insanın bu gerçekliği inkar edecek ya da onu değiştirecek gücü yoktur. 

Platon görünü

ş

ler  dünyasının  yozlaştırıcı  içerimlerini  tinsel  dünyanın 



yapıcılığıyla  gidermeye  çalışır.  O,  bu  giderimi  insan  türünün  kendini 

düzeltmesi  ve  işlemesi  olarak  okumaktadır.  Görünü

ş

ler  dünyasını 



yozlaştıran  başlıca  faaliyetler  olarak  içerisinde  hareket,  değişim, 

rölativizm  ve  taklitçiliğin  dolu  olduğu  siyasa,  söylev,  zanaat,  sanat 

faaliyetlerini görür

5

. Felsefi yaşamı boyunca bu faaliyetleri eleştirmiş ve 



bunların hakikate yakın alternatiflerini yaratmaya çalışmıştır. Bu çaba bir 

yandan ideal olanı anlatma çabasıyken diğer yandan Sokrates’in ölümüne 

sebep  olan  philosophia  etkinliğini  toplumda  anlaşılır  kılmak  ve  de 

philosophianın devletin ve toplumun her kademesinin düzenlenmesine 

nasıl yardım edebileceğini anlatma çabasıydı.

Platon’un  sanat  ve  sanatçıyı  doxa  pratikçileri  olarak  görmesi 

sanata  ve  sanatçıya  düşmanlık  ya  da  aşağılama  nasihati  olarak 

düşünülmemelidir.  Onun  demek  istediği  sanat  yapıtı  yoluyla  insanın 

‘’kendini  bilemeyeceğidir‘‘.  Mimetik  faaliyet,  otonomluğunu  kaybetmiş 

yeryüzü  insanının  doxa  yaşantısını  pekiştirmektedir.  Bu  bir  kısır 

döngüdür,  zira  görünüşler  dünyasının  mimetik  içeriği  insan  için  bir 

yabancılaşma pratiğidir. Çünkü mimetik faaliyet insanı doğaya, kendisine 

ve en önemlisi hakikate yabancılaştırır. Sanat, doğayı ve toplumu taklit 

etmenin  yanında  onu  aşma  becerisine  sahip  değildir.  Sanat  içerisinde 

ontolojik  ve  ya  epistemolojik  bir  çıkarsama  yoktur.  Bu  sebeple  sanat 

öğrenmenin bir parçası sayılamaz, o sadece göreneğin başka göreneklere 

kapı açmasıdır. Sanatın neyi taklit ettiğinin, taklit ettiği şeyi nasıl taklit 

ettiğinin ve bu taklidi ne yoluyla taklit ettiğinin bir önemi yoktur. Önemli 

olan onun hakikat karşısındaki olumsuz içerimidir. 

Heidegger  için  sanatsal  eylemler  Platon’da  olduğu  gibi  gerçekliği 

gizleyen,  hakikatin  yozlaşmasına  sebebiyet  veren,  fenomenlerin  kötü 

kopyalamaları,  epistemolojik  olarak  değerleri  bulunmayan  ve  ya  ontik 

olana kapı aralamayan eylemler değillerdir. Bundan ziyade sanatsal eylem 

⁷  Platon,  hocası  Sokrates’i  ölüme  mahkûm  eden  Atina  toplumunu  ve  bu  toplumun  siyasal, 

sanatsal ve zanaatsal içeriğini eserleri boyunca hep eleştirir. Ki Sokrates’in Savunması’nda 

söylendiği üzere Sokrates’e dava açanlardan Meletos ozanların, Anytos el isçilerinin, Lykon 

da söylevcilerin philosophia düşmanlığının temsilcileridir (S. Savunması, X: 23e). Sokrates’in 

ölümünün  yarattığı  travma  Platon’un  toplumun  her  yönüyle  örgütlenmesini  felsefenin  en 

önemli  sorunları  arasında  görmesine  neden  olmuştur.  ‘’Sokrates’in  ölümü  bir  skandal  ve 

sitenin islediği bir cinayettir’’ (Brun, 2007:30).



Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy

2017 / 2


67

hakikatin  kendini  açmasının  yollarından  biridir.  Heidegger’in  sanatsal 

eylemi, hakikatin kendini gerçekleştirme halinde olmasının bir türü olarak 

görmesi Platon’un aletheia bağlamında sanat eylemi değerlendirmesiyle 

çatışıktır.  Bunun  temel  sebeplerinden  biri  Heidegger’in  aletheia 

kavramının anlamsal içeriğine sadık kalarak ontik olanı değerlendirmesi 

ve de açıga  çıkarma  kavramını  Platon’da  olduğu  gibi  yalnız  ideanın 

varlığının değil tüm varolanların varlığının açığa çıkarılması bağlamında 

okumasıdır.  Onun  için  var  olan  her  şey,  insan  bilinci  değmis  olsun  ya 

da olmasın aşkın ölçüt karşısında yargılanmaksızın vardırlar. Her ontik 

olan  kendi  ontik  hakikatinde  vardır.  “Hakikat,  varolan/varoluş  olarak 

varolanın/var-oluşun açıklığı/gizlenmemişliğidir” (Heidegger, 1977:68). 

Sanat  yapıtı,  yeryüzünde  kendiliğinden  duran  –  bu  insan  için 

henüz bilinmemiş olan ve henüz açılmamış demektir-  olarak var olanı 

açmaktadır.  Böylece  hakikati,  var  olanı  gizlilikten  ayırma  ve  –artık- 

açığa  çıkarma  olarak  kabul  ettiğimiz  sürece  Heidegger  için  yapıtta  bir 

hakikat gerçekleşmektedir. “Hakikat nedir? Hakikat gerçeğin varlığıdır. 

Varlık  (var  olmaklık)    dediğimizde  ne  düşünürüz?...Hakikat,  hakikatin 

varlığıdır.  Bunu  düşünmekle  Yunanca  gizlenmemişlik

6

  anlamına  gelen 



ἀλήθεια (aletheia) kelimesini hatırlarız” (Heidegger, 1977:40). Heidegger 

için  aletheia  kavramında  mantıksal  bir  karşılıklı  muhtaçlık  ilişkisi 

yatmaktadır.  O,  hakikatin  açığa  çıkmakla  gizli  bulunmak  arasındaki 

salınımda  açığa  çıktığını  söyler. Aletheia,  açığa  çıkma  eylemine  ihtiyaç 

duyar,  başka  deyişle  aletheia  gizlenmiş  olanın  gizliliğinin  bozumuna 

ihtiyaç duyar. Açığa çıkmışlık ancak açığa çıkmamışlıkla vardır. “Fakat 

hakikat nasıl meydana gelir? Şöyle cevaplarız: o basit esaslarda meydana 

gelir.  Hakikatin  oluş  esaslarından  biri,  yapıtın  yapıt-oluş  varlığıdır.  Bir 

dünya kurmak ve yeryüzü üretmek, gizlenmişliğin bütündeki varlığının 

yani hakikatin savaşım içindeki çatışkısal yapıtıdır” (Heidegger, 1977:44).

Derviş Atahan, Mersin Üniversitesi, Türkiye

Zehragül Aşkın, Mersin Üniversitesi, Türkiye 

⁸   Gizli olmanın tersi durumu ya da açığa çıkmışlık. (Alm.: Unverborgenheit, İng.: unhiddenness)



Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy

2017 / 2


68

Kaynakça

Aristoteles. (1996). Metafizik, (Çev. A. Arslan), İstanbul: Sosyal Yayınları

Brun, J. (2007). Platon Ve Akademia, (Çev. I. Yerguz), Ankara: Dost Yayınları

Halliwell, S. (2002). The Aesthetics Of Mimesis- Ancient Texts and Modern Problems

New Jersey: Princeton University Press

Hard, R. (2004). The Routledge Handbook Of Greek Mythology, New York: Routledge 

Taylor & Francis Group

Heidegger, M. (1977). Der Ursprung des Kunstwerkes, Frankfurt am Main: Vittorio 

Klostermann

Heidegger, M. (2008). Varlık Ve Zaman, (Çev. K.H. Ökten),Istanbul: Agora Kitaplığı

Moles,  J.  N.  (2015).  Aletheia: Remembering And Enlivening, Journal Of Applied 

Hermeneutics, April -22

Monchamp, M. (2008). Aletheia- Truth Of The Past, Journal Humanity

Neumaier, O. (2010). Are Works of Art  Simply Imitations Of Shadows? (Ed. Diana 

Teters):  Metamophoses  Of  The  Worlds:  Traces,  Shadows,  Reflections,  Echoes 

and Metaphors, pp: 308-326

Peters,  F.  (2004).  Antik  Yunan  Felsefesi  Terimleri  Sözlüğü,  (Çev.  Hakkı  Hünler), 

İstanbul: Paradigma Yayınları

Platon, (1975). Diyaloglar, (Çev. Hürriyet Kolektif), Istanbul: Hürriyet Yayınları

Platon, (2000). Symposion- Şölen, (Çev. Cenap Karakaya), İstanbul: Sosyal Yayınları

Platon, (2007). Yasalar, (Çev. S. Babür, C. Şentuna), İstanbul: Kabalcı Yayınları

Platon, (2009). Devlet, (Çev. S. Eyüboğlu- M. Cimgöz), İstanbul: İş Bankası Kültür 

Yayınları

Platon, (2010). Diyaloglar, (Çev. Kolektif), İstanbul: Remzi Kitabevi




Dostları ilə paylaş:


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©genderi.org 2019
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə