KlasiSİZM, romantiZM, realiZM, SÜrrealizm ve mukayeseleri



Yüklə 62,24 Kb.
tarix17.11.2018
ölçüsü62,24 Kb.
növüYazı


SİYASAL VE TOPLUMSAL OLAYLARIN ETKİSİNDE GELİŞEN ÜÇ BÜYÜK EDEBİ AKIMIN KARŞILAŞTIRILMASI

The Comparison Of Three Great Literary Movements Developed Under The Effect Of Social And Political Events

ÖZET

Sözlü anlatımın yerini yazıya bıraktığı tarihlerden günümüze kadar insanoğlu, anlayış ve duyuş biçimlerini diğerlerinden daha etkili ve farklı olarak ifâde etmek istemiştir. Bu durum zaman içerisinde edebiyat ve fikir adamlarının düşünüş tarzlarını etkilemiştir. Toplumsal ve siyasal olaylar bu etkileşimin tetikleyici unsurları olmuştur. Hümanizm, Rönesans ve Fransız İhtilali gibi tarihi derinden etkileyen toplumsal devinimler, edebi anlayış ve duruş biçimlerini yönlendirip, şekillendirmişlerdir. Bu biçimlenişin ve hareketliliğin edebiyatta karşılığı edebi akımlar olmuştur. Siyasal ve toplumsal olayların filizlediği klasisizm, romantizm ve realizm akımları hem Batı hem de Türk edebiyatının temelini oluşturmuştur. Bu üç büyük akım edebiyatın çeşitliliğine, farklı duyuş ve düşünüşün ortaya çıkmasına hizmet etmişlerdir.



ANAHTAR KELİMELER

Edebi akımlar, Klasisizm, Romantizm, Realizm



ABSTRACT

From the date when oral narration left its place to the written expression, to nowadays, the human kind has always wanted to express his comprehension and feeling abilities more different and effective than the other kinds. This case has gradually effected on the styles of thinking of literary men and headworkers. Social and political events became the trigger elements of this interrelation. Social movements such as Humanism, Renaissance and the French Revolution managed and formed the literary conceptions and attitudes. This formation and evolutions led to start the literary movements. Classicism, Romanticism and Realism which were formed by the social and political movements has been the basic of both the West and Turkish Literature. These three great Movements has served for the varieties of the literary and caused to appear different feelings and thinking.



KEY WORDS

Literary movements, Classicism, Romanticism, Realism



1. GİRİŞ

Sözlü eylemlerin yerini yazının aldığı zamandan bu yana insanlar kendilerini ifade etmenin bir çok etkili yolunu aramışlardır. Böylelikle kendilerinden sonrakilere bırakacakları eserlerin ölümsüz olacağını düşünmüşlerdir. Bu anlamda yazının kullanılabileceği en etkili ve estetik saha da tabiî ki edebiyat olmuştur. Zaman içerisinde edebiyatta ve fikir dünyasında insanların görüş, duyuş ve anlayışları bakımından farklılıklar görülmeye başlanmış dolayısıyla da edebi akımlar ortaya çıkmıştır. Edebiyat akımlarının meydana gelişinde çeşitli sosyal, siyasî, ekonomik, kültürel olaylar ve bu olaylar ortamında ortaya çıkan felsefi, kültürel, estetik perspektifler vardır. (Çetişli, 2006, s.35)

Meslek, okul, ekol, çığır, mektep gibi isimlerle anılan edebi akımlar; edebiyatı çeşitlendirmek, monotonluktan kurtarmak, farklı görüş ve duyuşlara yer vermek amacını gütmüştür. Her yeni edebi akım kendinden öncekini eleştirmiş hatta reddetmiş, hayal ve hakikati karşılaştırmış, farklı bir düşünceyi ortaya koymuştur.

Hümanizm ve Rönesans, edebi akımların kaynağı kabul edilmiş, günümüze kadar çağdaş akımların üzerinde bu iki felsefi ve düşünce zeminin etkisi varlığını sürdürmüştür. İşte yazımızın konusunu oluşturan Klasisizm, romantizm ve realizm akımlarını, “Hümanizm” ve “Rönesans” kavramlarının ortaya çıkardığı toplumsal ve sanatsal zemin içerisinde incelemeye başlayarak, günümüze kadar gerek birbirlerine gerekse de edebiyat dünyasına etkilerini ortaya çıkarmaya çalışacağız.



2. HÜMANİZM VE RÖNESANSIN IŞIĞINDA KLASİSİZM AKIMI

İnsan sevgisi üzerine kurulan hümanizm; insanlık aşkı anlamına gelir. Hıristiyanlığın katı kuralları içinde boğulan, skolastik düşüncenin zincirlerinden kendini kurtarıp nefes almaya çalışan sanatçılar yeni bir arayışın peşine düştüler. (Çetişli, 2006, s.40) Avrupa’da 14. yüzyıldan 16. yüzyıl sonlarına değin süren ırk ve din ayrımı gözetmeksizin bütün insanları eşit sayan, eski Yunan ve Latin yazınlarını, insan sevgisini içeren bir özle yeniden işlemeyi amaçlayan bu düşünce akımı “Rönesans”ın temelini oluşturur.

Rönesans ve hümanizmin edebiyat üzerindeki etkisi büyüktür. Edebiyat akımlarının doğuş temelini bu iki felsefe ve düşünce sisteminde aramak doğrudur. (Karaalioğlu, 1965, s.11) “Bu hareket bütün dünya için, yeni bir uygarlık döneminin başlangıcı oldu. Hümanistler ve Rönesansçı aydınlar bugünkü Batı uygarlığının dil, edebiyat ve eğitim öğretmenleri oldular.” (Karaalioğlu, 1965, s.11)

Klasisizm öncelikle hümanist felsefe ve Rönesans hareketlerinin yaşandığı sosyal ve siyasi ortamdan doğmuştur. Klasisizmin hümanizmin -bir takım farklılıklarla birlikte- daha şuurlu ve daha kurallı bir devamı olduğu gerçeğini de hatırlatmak isteriz. (Çetişli, 2006, s.46)

Klasisizm; 16. yüzyılın sonlarında özellikle Fransa’da ortaya çıkan, eski Grek ve Latin edebiyatlarını örnek alan, akıl ve sağ duyuya önem veren, gerçeği ve doğayı akıl yoluyla incelemeye çalışan, doğallığı ve gerçekliği temel alan bir edebiyat akımıdır. 16. yüzyılın sonlarından 18. yüzyılın sonuna kadar varlığını devam ettiren klasisizm diğerleriyle karşılaştırıldığında en uzun ömürlü edebiyat akımıdır. Böylesine uzun soluklu bir düşünce siteminin dünya görüşü, biri Yunanlı diğeri Fransız iki büyük akılcı filozofa Aristo (M.Ö. 384-322) ve Descartes’e (1595-1650) dayandırılmaktadır. Aristo, felsefeye ve metafiziğe mantık kapısından gidilebileceğini söylemiştir. Bu düşüncesi ona “Mantığın Babası” unvanını kazandırmıştır. Descartes ise, akıl ve mantıkla yöneltilen bir iradenin ihtirası ve güçsüzlüğü her zaman yenebileceğini, her şey gibi edebiyat ve sanatta da usul ve metotların etkin olması gerektiğini belirterek klasik estetiğin temellerini oluşturmuştur. (Kabaklı, 1994, s.279) Aristo ve Descartes’in yanı sıra Montesquieu, Voltaire, Diderot ve Jean Jacques Rousseau gibi düşünürlerin felsefi hayata getirdikleri yeni yorumlar, bu akımın temelini oluşturmuştur. Bu felseficilerin düşünce sistemlerinde hisler ve hayaller, akıl ve mantığın içerisinde erimiş olduğundan klasik bir eserde lirizm aramak boşunadır.

Klasisizme göre sanatın üç temel öğesi vardır: Akıl sağduyu ve tabiat. Her eser güzelliğini akıldan alır. Sağduyuya uymayan bir anlatımın hiçbir anlamı ve değeri yoktur. Bu yüzden hiçbir şey gerçekten daha güzel değildir. İnsan ancak inandığı şeyden heyecan duyar. Tabiatta bulunan her şey sanatta da vardır. Bundan ötürü tabiatı taklit etmek gereği önemlidir. Zira yalnız gerçek olan şey takdir edilir.Gerçek olmayan hiçbir şeyin devamı olmaz. Neticede klasisizmi bir okul olarak kabul edersek bu okulun gayesi tabiatı uygun bir şekilde taklit etmektir. Klasisizm akımının özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:

Akıl ve sağduyu hakimdir. Davranışlar aklın denetimi altındadır.

Sanatçının görevi tabiatı taklit etmektir. Ancak sanatçıların keşfettiği renkli, canlı, hareketli, esrarlı bir tabiat yoktur.” (Edebiyat Ansiklopedisi, 1991, s.176)

Klasik eserleri kaleme alan yazar toplumu muhakkak düşünmek zorundadır; bu yüzden bu eserlerde gayri ahlaki unsurlara rastlanmaz.

Biçim kusursuzdur ve aynı zamanda klasik eserlerdeki dil herkesin her devirde anlayacağı oranda sade ve anlaşılır bir nitelik taşıdığından eserler zamana dayanabilmektedir. Aşağı yukarı bütün klasik yazarların eserleri bugün de severek okunmakta ya da dünya sahnelerinde oynanmaktadır. Kısaca klasik eserler evrenseldir. (Gözler, 1976, s.10) Bu, klasisizmi diğer akımlardan ayıran önemli özelliklerden biridir. Dildeki bu sadelik aynı zamanda ifadede sanatçının her türlü sanattan kaçmasına neden olmuştur. Ana dil en güzel şekilde kullanılır.

Konular insan tabiatına uygundur. Ancak klasik sanatçılar, hayatta nadir görülen, acayip, gülünç ve kaba sayılan vaka’ları konu edinmediler. Yabancı sakat, dağlı, köylü gibi tipleri de hem seçkin idealine hem de tabiatın genel tiplerine aykırı buldukları için eserlerinde yansıtmadılar. İdeal insanı aradılar, klasiklere göre ideal insan; her yerde, her çağda aranılan ve yaşayabilen insandı. Böylelikle de adetâ hümanizmi devam ettirdiler. Klasisizm bu yönüyle de kendinden sonra gelecek edebi akımlardan ayrıldı. Çünkü klasisizm bir edebi akıma tepki olarak ortaya çıkmamış aksine hümanizmin devamı niteliğinde varlığını sürdürmüştü. Din dışı konulara bir eğilim vardır.

Klasisizmde roman türü ihmal edilmiştir. Klasisizm kendini daha çok şiir ve tiyatro türünde gösterir.Ancak klasik tiyatroda dekor, kostüm, tarihi ve mahalli renk kullanılmamıştır.

Klasisizmin dünya edebiyatındaki temsilcileri trajedide Racine, Corneille; komedide Moliere; manzum mektup ve hicivde Beileau; fablda La Fontaine; denemede Pascal ve La Bruyere; romanda Madame de La Fayette’dir. (Kabaklı, 1994, s.280)

Klasisizm 1839’dan yani Tanzimat’tan otuz yıl kadar sonra klasiklerden yapılan tercümeler yoluyla edebiyatımıza yansımıştır: Ahmet Vefik Paşa’nın Moliere’den tercüme ve uyarlamaları; Şinasi ve Recaizâde Mahmut Ekrem’in La Fontaine’den tercümeler ayrıca Reşit Bey’in Racine’den yaptığı tercümeler klasik akımın edebiyatımızdaki ilk yankıları kabul edilir. Abdülhak Hamit Tarhan’ın Fransız klasiklerinden etkilenerek kaleme aldığı tiyatro eserleri hakkında geniş bilgiyi Cevdet Peri’nin “Tanzimat Edebiyatı’nda Fransız Tesiri – 1946” isimli eserinde bulmak mümkündür. (Gözler, 1976, s.86) Aslında klasisizmin Yunan ve Latin kaynaklarına dayanması, Batılı eserlerin Hıristiyan temellerine gitmesi kültürümüze ters gelmiş, bu yönde eserler daha çok çeviriyle sınırlı kalmıştır.



3. FRANSIZ İHTİLALİ’NDEN DOĞAN ROMANTİZM AKIMI

Hıristiyanlık ve ona bağlı keskin ahlak kuralları bu dönemde son derece sert ve sınırlıydı. Mutlak krallık devrinde boy gösteren klasisizm sanatçıları kral tarafından her daim koruma altına alınmış, bunu karşılığında klasikler rejim ve toplum konularını tartışmamışlardı. 17. yüzyılda Avrupa’da mutlak kraliyetin görünüşteki nizam ve sükûneti hüküm sürmekteydi. Asiller, burjuvalar ve köylüler ilk zamanlar bu düzenden memnun görünüyor, sanat asillerin bir ayrıcalığı olarak kabul ediliyordu. Ancak 18. yüzyılın sonlarına gelindiğinde patlak veren Fransız İhtilali bu mutlak monarşiyi yıktı. Kilisenin ve kralın hakimiyeti sona erdi. Hürriyet, eşitlik fikirleri efendi ve köle ilişkisine dayanan sistemi çökertti. Hürriyetçilikle birlikte ferdiyetçilik fikri de önem kazandı. Artık her insan bireydi. Bu durum klasisizm anlayışına taban tabana zıttı. Halk bilinçlenmiş kendi kültürüne ve milli değerlerine yönelmişti.

İşte kilisenin ve monarşinin otoritesinin yıkılmasıyla klasisizm de tarihe karışmış, Fransız İhtilali’yle ortaya çıkan hürriyet, demokrasi ve ferdiyetçilik kavramları “Romantizm”in yani yeni bir akımın doğmasına yol açmıştır.

Romantizm, Avrupa’da 19. yüzyılın ilk yarısında klasisizme tepki olarak doğan, duygu ve hayali ön planda tutan, doğadaki ve toplumdaki karşıtlıkları, çelişkileri yansıtmayı, kişileri ve toplumsal çevreleriyle vermeyi amaç edinen bir edebiyat akımıdır. (Çotuksöken, 1992, s.155)

Romantizmin doğuşunun sebeplerini sosyal sıkıntılarda, rejim baskılarında, klasisizmin sanatçıyı çıkmaza sokan kuralcılığında aramak gerekir. Böylelikle ilk defa bir edebi akım başka bir edebi akıma tepki göstererek doğmuştur. Tepkinin en büyüğü, uzun zamandır varlığını sürdüren klasisizmin gittikçe artan ve sanatkârın hürriyetini kısıtlayan kuralcılığı, katı akılcı tutumu, millilikten uzak tavrı ve sun’ileşen dil ve üslûbunadır. (Çetişli, 2006, s.59)

Romantizmin babası Fransız İhtilali’nin düşünce kahramanlarından Rousseau’dur. Yine Kant, Fichte ve Schelling romantizmin felsefi hazırlayıcılarıdır. Daha sonra Victor Hugo yönetiminde kurulan edebiyat okulu bu akımı Fransa’dan tüm Avrupa’ya yaymış, o zamana kadar süregelen eski Yunan ve Latin taklitçiliği bırakılarak yerini Shakespeare, Goethe, Schiller hayranlığına bırakmıştır.

Romantikler, edebiyatta insanı adetâ ilahlaştıran ilk dünyevi akımın öncüleri olmuşlardır. (Kantarcıoğlu, 1993, s.83) Bu akımın özelliklerini klasisizmle karşılaştırarak ortaya koyalım:

Klasisizmde akılcılık ön planda iken romantizmde ölçü tanımayan kişisel duygu ve heyecanlara yer verilmiştir. Hayal ve fantezi ön plandadır. Artık sanatta aklın egemenliğine son verilmiştir. “Bu edebiyat akımı hayallerle duyguların üstünlüğünü kabul etmekle, gerek klasisizme gerekse neoklasisizme baş kaldırmış durumdadır.” (Karaalioğlu, 1965, s.61)

Romantikler klasik edebiyatın şekil ve muhtevaya ait bütün kaideleri kırmışlardır. Aşırı özeni kırıp hürriyet içerisinde yazmayı prensip haline getirmişlerdir.

Romantizmi savunanlar edebi eserlerde belli konular yerine insan ve toplum hayatıyla ilgili her şeyin işlenebileceğini dram ile trajedinin gülünç ile acıklının bir arada bulunabileceğini söylemişlerdir. Romantikler bütün trajedi kurallarını yıkarak temaşa vadisinde yalnızca drama bağlanmışlardır.

Tabiat, sanatkârın ilham kaynağı, eser kahramanın sığınadır. Klasikler tabiat taklit edilmeli, romantikler ise tabiat tasvir edilmelidir, yorumunu yapmaktadırlar. Romantiklere göre tabiat görünen ve görünmeyen yanları ile anlatılmalıdır. Yalnız görünen manzarayı tasvir etmek yetişmez. Onun derinindeki mânâ da sezilmelidir. Çünkü sanat bir taklit değil bir yaratma işidir. Yaratmak için ele aldığınız kişinin, manzaranın ruhunun kavramak gerekir. Hayal gücü ve çeşitli temalarla bu ruhun mucizesini hissedeceksiniz. Sözü edilenler içerisinde aşk romantiklerin etkilendiği ve eserlerinde yansıtmaktan çekinmedikleri bir temadır.

Klasiklerin tersine romantiklerde din duygusu önemlidir. Eski Yunan ve Latin efsanelerinin yerine Hıristiyanlığın mucizeleri, milli destanlar almıştır. Böylelikle romantikler milli ve dini hayatın anlatılmasına önem vermişlerdir.

Romantikler çoğu zaman abartılı bir dil, çeşitli imajlar ve teşbihler, tasvirler kullanmaktan çekinmemişlerdir.

Klasik sanatçı kendini eserlerinde belli etmemeye çalışır oysa klasik yazarlar gayr-i şahsidir. Romantik yazar eseriyle iç içedir. Kahramanlarına sık sık müdahale eder. Romantikler, kendi karakterleriyle eserlerindeki kahramanı bir bütün halinde okuyucuya sunmaktan zevk alırlar.

Neticede romantizmle birlikte klasisizmin katı kuralları kırılmış, edip ve şairler istedikleri gibi coşkun ruh hallerini eserlerine aksettirmek imkânı bulabilmişlerdir. (Gözler, 1976, s.92)

Rousseau, Goethe, Schiller, Stael, Chateaubriand, Wordsworth, Schlegel, Colridge romantizmin öncüleridir. İlhamlı, en coşkun ve en yüce sayılan şiirleri, romanları ve dramları ile Victor Hugo, romantizmin en büyük temsilcisi sayılmaktadır. Lirik şiir ve romanda Alfred de Musset, kır hayatını yaşatan romanları ile George Sand, derin felsefi şiirleri ile Alfred de Ving ve konusunu Fransız tarihinden alan macera romanları ile halkın çok sevdiği Alexandre Dumas bu akımın en tanınmış yazar ve şairleridir. (Kabaklı, 1994, s.289)

Türk edebiyatını en fazla etkileyen akımın romantizm olduğu tartışılmaz bir gerçektir. 1860 yılından sonra Fransız edebiyatını örnek alan Tanzimat sanatçıları o çağın en belirgin edebiyat akımı olarak romantizmi gördüler. Bu akımın halka açık yanı, adalete, hürriyete, geniş hayallere, milli ruha, tabiata coşkunca bağlılığıdır. Romantizm, Tanzimat dönemi şair ve yazarlarının karakter ve eğilimlerine uygundu. Victor Hugo’nun ve Lamartine’nin Tanzimat sanatçıları üzerindeki tesiri büyüktür. Namık Kemal, Ahmet Mithat Efendi, Abdülhak Hamit Tarhan, Recaizâde Mahmut Ekrem bu akımı benimseyen Türk edebiyatçılarıdır. Daha sonra Halit Ziya Uşaklıgil, Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, gibi realizme yönelmiş romancılarımız bile bu akımın havası içinde bulundular.

4. POZİTİVİZMDEN FİLİZLENEN REALİZM AKIMI

Her edebi akımda olduğu gibi realizmin de doğuşu felsefi bir düşünce sisteminin edebiyata ve sanata aktarılmasıyla başlamıştır. Fransız İhtilali ile başlayan siyasi ve toplumsal değişim, sadece Fransa’yı değil, öteki Batı ülkelerini de derinden sarsmıştır. 18. yüzyılın Aydınlanma Çağı yerini 19. yüzyılda Sanayi Çağı’na bırakmış, Batılı devletlerarasında daha sonra cihan savaşlarıyla sonuçlanacak bir rekabetin ilk tohumları atılmıştı. Bilimsel alandaki gelişmelerin büyük bir hız kazanmasıyla toplumsal hayatta da bu değişimler derin izler bırakmaya başlamıştır. Bilimin temel yasası “objektiflik” güçlenmiş, bu alandaki çalışmalar için tek ölçüt halini almıştır. Sonuçta pozitivizm böyle bir zeminde ortaya çıkmıştır. “Bu felsefenin temel amacı; pozitif bilimler vasıtasıyla bütün olayların meydana gelişlerindeki tabiî ve değişmez kanunlarını keşfetmek ve bir hükme bağlamaktır.” (Çetişli, 2006, s.82)

19. yüzyılda deneye dayanan bu ilimlerin gelişmesi özellikle de Auguste Comte’un pozitivizm felsefesi realist akımın doğmasına sebep oldu. Olaylar arasındaki bağlantıların gözlem ve deneyler sonucu ortaya çıkacak değişmez kanunlarla açıklanabileceğini ileri süren pozitivizm felsefesi, 1850’den sonra sosyal ilimler ve edebiyat sahasında kendini gösterdi. (Edebiyat Ansiklopedisi, 1991, s.266) Artık deney süzgecinden geçmeyen bütün bilgiler metafizik bir anlam taşıyor, hayallerle açıklanıyordu.

Pozitivizm düşüncesini edebiyata uygulayan Fransız yazar Hiypolyte Taine’dir. “Hypolyte Adolp Taine (1828-1893) ‘İngiliz Edebiyatına Giriş’(Introduction to the History of English Literature) (Bate, 1970) adlı makalesinde diğer bir Hegelci edebiyat teorisyeni ve eleştiricisi olarak XIX. yüzyılın ortalarında edebi eserlerin tabiat bilimlerinde kullanılan metotlarla incelenmesini istemiş bir kişidir. Taine’e göre, edebi eseri yaratan üç sebep vardır: Bunlar ırk, yani milli karakter, tarihi devir (bu devrin ruhu) ve fiziksel ve sosyal çevredir. Bu görüşün ışığında Taine, bir edebi eserden bir ferdin, bir toplumun ve ırkın ruhunun yakalamanın mümkün olduğuna inanmaktadır. Edebi eserler bilgi dolu dokümanlardır.” (Kantarcıoğlu, 1993, s.128–129) Böylelikle edebiyat, pozitivizm kuramını içine sindirmiş, romantizmin aşırı duygusallığını reddetmiştir. Hayale kapılmamak, gerçekten ayrılmamak realizmin temel ilkesini oluşturmuş, realizme göre sanatta gaye, doğayı olduğu gibi kopya olmuştur. (Karaalioğlu, 1965, s.87). Birçok sanat akımında olduğu gibi realizmin de ortaya çıkış noktasında romantizme olan tepkisi büyük rol oynar.

Romantiklerin o keskin duygusallığı, hayal bütünlüğü içerisinde eser verme isteği; çevresindeki varlıkları olduğu gibi algılamaya çalışan, bu algılamayı bir bilim adamı titizliğinde yapan, hisleri ve fantezileri dışarıda bırakan realistler için kabul edilemezdi. Nitekim bu iki akım, kalın çizgilerle birbirinden ayrılmış, günümüze kadar tesirini gösteren edebi bir tartışmanın tarihi örnekleri olmuşlardır. Romantik yazarlar bütün duygularını, sevgilerini, nefretlerini kahramanlarına yüklemiş ve bu hisleri olay unsuru içerisinde yaşatmışlardır. Ancak realistler bundan büsbütün kaçınırlar. Realistler tasviri dahi kendi ağızları ile değil o çevrede yaşatılan kişilerin gözüyle görüp öyle göstermeğe çalışırlar. (Kabaklı, 1994, s.298) “Bu akım romantizme tepki olarak doğmuştur ama klasisizme bir dönüş değildir. Romantizmin ahlâkçı, lirik ve hayalci görüşlerini reddetmiştir.” (Kabaklı, 1994, s.297) Realizm, klasisizm gibi akıl ve sağduyu ile yetinmeyip bir anlamda aklı bilimin emrine verir, gerçeği bilimle sınırlamak ister. Bu yüzden realistler eserlerinde, romantikler gibi olağanüstülüklere, mucizelere, tesadüflere, hayali olanlara ve soyut genellemelere yer vermezler. (Çetişli, 2006, s.72)

Realizm, özellikleri açısından bakıldığında kendinden sonra gelecek birçok akımın öncülüğünü üstlenmiştir. Bir nevi gerçekçilik ilkesine bağlı akımların ön kapısı olmuştur: Realizmin romanda ve hikâyedeki üst basamağı natüralizm iken şiirdeki karşılığı parnasizm olarak adlandırılmıştır. Günümüz modern dünyasına uyarlanmış haline de “Neorealizm” ismi verilmiştir. Bu sebeple bu akımın doğuşundan günümüze kadar etkisini çeşitli isimler altında sürdürdüğünü söylemek yanlış olmaz. Sanayi Çağı’ndan Bilgisayar Çağı’na geldiğimiz bu dönemde güncelliğini yitirmeyen bu akımın gücünü nereden aldığını sorgulamak için öncelikle özelliklerini iyi bilmemiz gerekir:

Gözlem ve tasvir çok önemlidir. “Realistler, eserlerini inandıkları gerçek anlayışına uygun bir biçimde kaleme alabilmek için lüzumlu olan malzeme, bilgi, belge toplayabilmek düşüncesiyle gözlemde bulunur, araştırıp soruşturur, bilgi ve belge toplarlar.” (Çetişli, 2006, s.73) Nitekim pozitivizm düşünce sistemindeki deneyin yerini realizmde “bilgi ve belge” almıştır. Tolstoy, “Savaş ve Barış” isimli ünlü romanını kaleme almadan önce aylarca yanında haritalarla savaş meydanlarını gezmiştir. “Goncourt Kardeşler ise, romanı bilimsel terimlerle tanımlamışlar onu tarih gibi düşünüp gerçek dokümanların kaydı olarak görmüşlerdir.” (Kantarcıoğlu, 1993, s.123) “Realistler, töre âdetlerini incelemek için, not alma usulüyle çalışırlar.” (Kabaklı, 1994, s.298) Dolayısıyla bilgi ve belge toplamak iyi bir gözlemin temel şartıdır. Bu gözlemleri yapan yazarlar gerçeklik endişesiyle laboratuar çalışması titizliği içinde eserlerini kaleme alırlar. Ancak bu gözlem ve tasvirleri sadece bakmak, öylesine tabiatı kopya etmek şeklinde düşünmek yanlıştır. Çünkü Bu akımda, gerçeğin anlatılması için kişilerin psikolojileri, onların kişiliklerini etkileyen çevrelerinin tanıtımı, içinde bulundukları ortam ayrıntılarıyla verilir. Bir bakıma sanatçının duygu ve hükümleri karıştırılmadan, kişilerle birlikte töre ve âdetler yani o kişileri meydana getiren sosyal çevre gözlenmelidir. (Kabaklı, 1994, s.297) Çevresel faktörler, sosyal hadiseler, iklim gibi unsurlar eseri üzerinde doğrudan etkilidir. “İnsanoğlu, çevre, aile, vücut yapısı, mevki, servet, soy, iklim gibi türlü türlü amillerin bir yaratığıdır.” (Kabaklı, 1994, s.298) Sadece dünya edebiyatında değil bizim edebiyatımızda da gözlem unsuruna ayrı bir hassasiyet gösterilir. 1880 yıllarda edebiyatımızda kendini göstermeye başlayan gerçekçiliğin gözleme verdiği önem dikkat çekicidir. Dönemin realist yazarlarından Halit Ziya’nın 1943’te Suut Kemal Yetkin’e yazdığı bir mektuba dayanarak yazarın belli çevrelere ve tiplere ilişkin gözlemlerini Aşk-ı Memnu’da kullanıldığını söyleyebiliriz. Bu mektupta şöyle der Halit Ziya:

Aşk-ı Memnu yazılırken İstanbul’un belli çevrelerinde, özellikle Boğaziçi’nde Melih Bey takımını andıran aileler vardı… Yazar bunları uzaktan yakından bilir ve tanırdı. Hayalinde karmakarışık izlenimler vardı. Bunları billûrlaştırarak bir toplam çıkarmak için imgelemini kamçılamak yeterdi… Meselâ eserin başlıca şahsiyetlerinden biri olan Behlül benim hususiyetlerini tanıdığım bir, iki belki üç gençten toplanmış bir gençtir. Filân ve falana az çok benzer ama yüzde yüz filân değildir. Firdevs Hanım ve kızları, hele Nihal ve babası bunlar da böyle… Olaya gelince; o bütünüyle hayal mahsulüdür.” (Bostancı, 2002, s.385–386)

Olağanüstü kişilere ve olaylara yer verilmez. “Realist eserde konu her gün görülebilen basit olaylardır. Nadir vakalara, coşkun serüvenlere asla yer verilmez. Günlük hayatlar ve ruh halleri anlatılır. Hiçbir seçim yapılmadan, bayağı, çirkin, güzel, basit veya alelade olaylar ardarda sıralanır.” (Kabaklı, 1994, s.298) “Tasvire bu derece önem veren realizmde olay en aşağı seviyede tutulmuştur. Gerçekçi romanlarda büyük kahramanlar, şiddetli olaylar, garip serüvenler görülmez.” (Edebiyat Ansiklopedisi, 1991, s.267) Okuyucuyu duygusallığa sevk edecek, hayal dünyasına sürükleyecek olayları işlemekten kaçınılır. Olayların oldukça basit, her gün karşılaşacağımız türden olması realistlerin eserlerinde olay unsurunu pek ciddiye almadıklarını gösterir. Zira realist yazarlar, Goncourt Kardeşler’in yaptığı gibi romanda vak’ayı öldürmüşlerdir. (Çetişli, 2006, s.88) Ancak bu unsur realist sanatçılarca bir kenara itilmiş gibi görünse de olaylar çok sağlam bir sebep-sonuç ilişkisi dâhilinde karşımıza çıkar. Nedensellik realist yazarların işlediği vakada temel ilkedir. Bu anlayış olağan dışılığa, sürprizlere ve tesadüflere fırsat vermez. “Gerçekçi edebiyat, belli bir zaman ve mekânda, mantık ve ihtimal kanunlarına uygun olarak yer alan insan tecrübesini sebep-netice ilişkisi içinde vermeyi amaçlamış, kapsamı içinde mucizelere, tesadüflere ve duyular üstü gerçeklere yer vermemiştir.” (Kantarcıoğlu, 1993, s.136)

Sanatçılar kişiliklerini eserlerinde gizlerler. “Yazarlar kendi şahsiyetlerini eserlerine aksettirmezler. Olaylar ve kahramanlar karşısında tarafsız kalırlar.” (Edebiyat Ansiklopedisi, 1991, s.267) Romantizm akımında eser kahramanı adeta yazarla bütünleşmiş, yazar kendi ruhuyla kahramanın ruhunu bir tutmuştur. Okuyucu romantik bir eseri okuduğunda yazarın düşünce haritasını çok rahat kafasında çizebilmektedir. Çünkü yazar eserdeki kahramandan farklı değildir. Oysa realizmde yazar objektiftir; kendini roman dünyasından soyutlamıştır. Romantikler gibi olayın akışını türlü nedenlerle bölmezler, kendi zevk, fikir ve anlayış tarzlarını yarattıkları roman kahramanında farklı tutmaya çaba gösterirler. Turgenyev’e göre realizm, romancı ile roman kişileri arasındaki göbek bağını kesmiştir. (Karaalioğlu, 1965, s.88) “Flaubert de, bir romancının karakterlerini objektif bir şekilde müşahede etmesini, onların yaşadıkları ruh olaylarının içine girebilmesini ve objektif bir şekilde bu olayları tahlil etmesini istemiştir.” (Kantarcıoğlu, 1993, s.123) Realizme göre realist bir sanatçının görevi gözlemlediği gerçekliği müdahale etmeden, abartı katmadan yansıtmaktır.

Üslûp açık, kusursuz ve yapmacıksızdır. Realistlerin eseri meydana getirirken laboratuar çalışması titizliğindeki hassasiyetleri dil ve anlatım da görülür. Bu durum romantiklerin ağdalı, süslü ve sanatlı söyleşiyle taban tabana zıttır. İki akım arasında süre gelen tartışmaların ortasında da üslûp farklılığı karşımıza çıkar. Zira realist sanatçının amacı eseri objektif ve açık bir şekilde okuyucuya sunmaktır. “Hikâyeci Maupassant, ustası Flaubert’in şu öğüdünü hatırlatmaktadır: Söylemek istediğiniz her ne olursa olsun, o şeyi en iyi izah edecek bir kelime, en iyi canlandıracak bir fiil, en güzel niteleyecek bir sıfat vardır. Şu hâlde, o kelimeyi, o fiili, o sıfatı bulana kadar sabırlıca aramanız lâzımdır.” (Kabaklı, 1994, s.299) Görüldüğü gibi realistler, gözlem sırasında sergiledikleri tavrı üslûpta da devam ettirmektedirler. “Onlara göre, güzel ve doğru fikirler, ancak güzel, düzgün ve doğru cümleler içinde sunulabilir. Bir eserde öz ile biçim insanda beden ile ruh gibidir.” (Kabaklı, 1994, s.299)

Realistler eserlerinde hayatın tüm çirkinliklerini, kötülüklerini hiçbir toplumsal kaygı gütmeden ele alırlar. “Romancı, bir ahlâk tasası gütmediği için toplumda ve tabiatta ne gördüyse onu yazar. İstediği güzel ve çirkin her şeyi eserine konu yapabilir.” (Kabaklı, 1994, s.299) Realist yazar hiçbir seçim yapmadan olayları bayağı, basit ve güzel halleriyle kaleme alır. Aslında realistlerin ahlaki bir kaygı gütmemesi romantiklerle benzerlik gösterir. Romantikler de konu seçiminde toplumun değer yargılarını çok fazla göz önünde tutmazlar. Bazen bir sokak kadını bazen de düzene karşı çıkan bir köylü roman kahramanı olarak karşımıza çıkar. Ama realistlerin romantiklerden farkı ayrıntılara verdikleri önem ve tasvirlerindeki abartıdan uzak, yalın anlatımda gizlidir.

Realizm hikâye ve roman akımıdır. Şiir alanına hiç girmeyen bu akım tiyatroda da kendini gösterememiştir. Dünya edebiyatında iz bırakan ünlü romancıların birçoğunun realist yazarlardan oluştuğunu söylemek yanlış olmaz. Hippoyte Taine ve Sainte-Beuve gibi pozivitist yazarların ilk defa edebiyata uyarladıkları bu akımın edebiyattaki ilk sağlam örneği Gustave Flaubert’in “Madam Bovary” isimli yapıtıdır. Çağdaş romanın kurucusu olan realist yazarlar ve eserlerinden bazıları şunlardır: Stendhal (Kırmız ve Siyah, Parma Manastırı), Balzac (Goriot Baba, Vadideki Zambak, Eugenie Grandet), G. Flaubert (Madame Bovary), Lev Tolstoy (Harp ve Sulh, Ölümden Dirilme, Anna Karenina), Dostoyevski (Suç ve Ceza), A. Çehov (Vanya Dayı, Vişne Bahçesi), E. Hemingway (Çanlar Kimin İçin Çalıyor), J. Steinbeck (Gazap Üzümleri), Charles Dickens (Oliver Twist, David Copperfield), Gogol (Müfettiş, Ölü Canlar), Turganyev (Babalar ve Oğullar), M. Gorki (Ana) (Çetişli, 2006, s.92)

Bizim edebiyatımızda gerçekçilik akımının etkisinin ilk örneklerini Tanzimat dönemiyle birlikte başlayan süreçte, Samîpaşazâde Sezai’nin "Sergüzeşt", Recaizâde Mahmut Ekrem’in "Araba Sevdası" adlı romanlarında görebiliriz. “…Sezai’nin hikâyelerinde ‘doğa güzellikleri – insan ve üslûp’ dengeli bir uyum içinde verilir. Onun eserleri romantizmden realizme geçişin ilginç örnekleridir.” (Par, 1991, s.171) Samîpaşazâde Sezai “Sergüzeşt”in içerisinde zaman zaman romantik üslûbu kullanmaktan kaçınmamış, kendi duygularını eserin içerisine serpiştirmiştir. Böylelikle Araba Sevdası’ndan önce yazılmasına rağmen ilk realist roman olma özelliğini kaybetmiştir. Araba Sevdası romanında ise Çamlıca semtinin tasvirleri edebiyatımızın karşılaştığı ilk realist tasvirlerdir. (Tanpınar, 1997, s.494) Realist birçok unsurun kullanılması; çevre tasvirlerinin ve karakter tahlillerinin yalın ve gerçekçi yapılması bu eserin edebiyatımızın ilk realist romanı olduğunu kanıtlar niteliktedir. Yine de ilk realist romanın Araba Sevdası mı yoksa Sergüzeşt mi olduğu tartışmaya açık bir mevzudur.

Nabizâde Nâzım’ın "Karabibik" adlı romanında ise köy gerçeği ele alınmıştır. Türk edebiyatında realizmin, Servet-i Fünûn döneminde daha etkili olduğunu görmekteyiz. “Halit Ziya’nın da içinde bulunduğu Servet-i Fünun topluluğu romancıları kendilerini romantizmin etkisinden tamamen kurtaramamışlardır. Bununla birlikte zamanla realizme yönelmişler ve içinde bulundukları çevrenin hayatını romanlarına yansıtmaya başlamışlardır.” (Altınkaynak, 2004, s.453) Batılı roman tekniklerini edebiyatımıza kusursuzca uyarlayan Halit Ziya Uşaklıgil "Mai ve Siyah" adlı eserinde realizm akımının romantizmden farklarını açıkça ortaya koymuştur. Sadece Mai ve Siyah’ta değil diğer eserlerinde de gerçekçilik akımımın etkisi altında kalmıştır:

“‘Evet, hakikiyyunu hayaliyyuna tercih ederiz’ diyor Halit Ziya. Yani akıldan ziyade duyguları, hayal gücünü ön plana alan romantizm yerine gözlemlenen gerçeği veya gerçeğe uygun vak’ayı nesnel bir biçimde anlatma çabası içinde olan realizmi yeğlediğini belirtiyor. Yazar bu görüşlerine Hizmet gazetesinde 1887–1888 yıllarında seri hâlinde çıkan makalelerinde ve daha sonra bu makalelerin 1892’de kitap haline getirilmesiyle oluşan Hikâye adlı eserinde yer vermektedir.” (Altınkaynak, 2004, s.453)

Servet-i Fünûn topluluğundan bağımsız bir edebiyat anlayışı benimseyen Hüseyin Rahmi Gürpınar da, eserlerinde gözleme büyük ölçüde önem vermiştir. Türk toplumunun neredeyse bir asır önceki görüntüsünü gözler önüne tüm çıplaklığıyla sermiştir. Mahalle kadınlarının dedikodularını, gelin-kaynana geçimsizliklerini, kabadayıların maceralarını, haremlik-selâmlık ilişkileri, cadı, gulyabanî gibi varlıklara inananların gülünç durumlarını, Beyoğlu’nun eğlence yerlerini başarıyla yansıtmıştır. (Par, 1991: 104) Romancı ve hikâyeci olarak Ömer Seyfettin ve Refik Halit Karay gibi yazarlar realist unsurları eserlerine taşımışlardır.

SONUÇ

Bu üç büyük akım gerek çıkış noktaları gerekse de etkiledikleri yapıtlar açısından edebiyat dünyamızda büyük izler bırakmışlardır. Unutulmamalıdır ki edebi düşüncelerin ortaya çıkışında toplumu derinden etkileyen sosyal ve siyasal olayların rolü büyüktür. Bu durum kendi edebiyatımız için de geçerlidir. Nitekim Tanzimat Dönemi Türk Edebiyatının isimlendirilmesindeki en büyük etken dönemin siyasal olayı Tanzimat Fermanı’dır. Edebi dönemlerimizin oluşumunda bu akımların birbirleriyle olan tartışmaları, kavgaları temel alınmıştır.



KAYNAKÇA

Altınkaynak, Y. (2004). Aşk-ı Memnu Ne Kadar Realist?. Türk Dili, (629), 453–458.

Bostancı, K. (2002), Suut Kemal Yetkin ile Halid Ziya Uşaklıgil Arasında Roman Üzerine Bir Tartışma. Hece.(65-66-67). 385-386.

Çetişli, İ. (2006). Batı Edebiyatında Edebi Akımlar. 7. Baskı, Ankara: Akçağ Yayınları

Çotuksöken, Y. Dil ve Edebiyat Terimleri Sözlüğü. İstanbul: Cem Yayınevi

Edebiyat Ansiklopedisi. (1991). Milliyet Yayınları

Gözler, H. F. (1976). Avrupa’da ve Bizde Yazar ve Eserleriyle Edebiyat Akımları Yardımcısı 1. İstanbul: Damla Yayınevi

Kabaklı , A. (1994). Türk Edebiyatı, C.1. İstanbul: Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları

Kantarcıoğlu, S. (1993). Edebiyat Akımları ve Edebi Metinler. Ankara: Gazi Üniversitesi Yayınları

Karaalioğlu, S. K. (1965). Edebiyat Akımları. 3. Basım. İstanbul: İnkılâp ve Aka Kitabevleri,



Par, A. H. (1991). Şairler ve Yazarlar. İstanbul: Serhat Yayınevi

Tanpınar, A. H. (1997). 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi. 8. Baskı, İstanbul: Çağlayan Basımevi


Dostları ilə paylaş:


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©genderi.org 2019
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə