Yalçın Küçük İçin Özgürlük İstiyoruz yalçin küÇÜK İÇİN ÖZGÜRLÜK İSTİyoruz



Yüklə 109,46 Kb.
səhifə1/3
tarix01.07.2018
ölçüsü109,46 Kb.
  1   2   3

Yalçın Küçük İçin Özgürlük İstiyoruz

YALÇIN KÜÇÜK İÇİN ÖZGÜRLÜK İSTİYORUZ


16 Mart 2013

SEVİLAY ÇELENK: Saygıdeğer Hocalarımız, değerli konuklar, Yalçın Küçük’ün sevgili dostları hoş geldiniz. Öncelikle Mülkiyeliler Birliği olarak bu toplantıya ev sahipliği yapmaktan ve sizlerin gösterdiği ilgiyi görmekten memnun olduğumuzu belirtmek isterim. Aslında salonumuzun böyle bir toplantı için yeterli olmayacağını biliyorduk ama yine de burada yapmakta ısrar ettik. Yalçın Küçük’e Özgürlük demek için Mülkiyeliler Birliği’nde toplanmanın sembolik bir anlamı olacağını düşündük. Bildiğiniz üzere tarihçi, sosyolog, yazar Yalçın Küçük SBF’nin 1960 yılı mezunlarındandır. Ve fakültedeki yıllarında, Fikir Kulüpleri Federasyonundaki mücadelesinden bu yana aslında hep mücadelesiyle ve muhalif kimliği ile tanınmıştır. Türkiye kamuoyu onu aykırı bir ses olarak yakından tanır. Hocanın  öğrencilerle olan ilişkileri hep çok güçlü olmuştur. Yalçın Küçük’ün Karakusunlar’daki evi birkaç kuşak öğrenci için eleştirel düşünce ile tanışılan mekanlardan biridir. Bu anlamda da çok değerlidir onun varlığı. Yakın tarihlerde Balyoz, Ergenekon, KCK adı altında sürdürülen ve uzun tutukluluk süreleri ile karakterize olan, soruşturmaların mağdurlarından aydınlardan biridir Yalçın Hoca. Bu soruşturmaların, bu uzun tutukluluk sürelerinin, bir yandan barışın sağlanacağı ve demokrasinin güçleneceği iddiaları sürerken, başlı başına bir cezalandırma sistemine dönüşecek kadar uzaması çok sorunludur. Bu durum ifade özgürlüğü önünde büyük bir engel ve tehdittir. İfade özgürlüğü bütün diğer özgürlüklerin teminatıdır, bu anlamda düşünce ve ifade özgürlüğüne sahip çıkmak gerekir. Ve toplumun her kesiminin Yalçın Küçük’ün düşüncelerini benimsesin ya da benimsemesin, ifade ve düşünce özgürlüğü adına ona sahip çıkması gerekir. Bu anlamda biz de biraz açıkçası bu toplantıyı yapmakta geç kaldık ama bugün buradayız. Bu da çok önemli. Çok değerli hocalarımız, Yalçın Küçük’ün dostları, ve Yalçın Küçük’e Özgürlük talep edenlerle hep birlikte buradayız. 21 Mart’taki duruşma öncesinde bu talebi yükseltmemiz gerektiğini düşündük. Hepinize tekrar hoş geldiniz diyorum ve ilk sözü Güngör Uras hocama veriyorum.



GÜNGÖR URAS: Hepinizi selamlıyorum. Ben 50 yıldır Yalçın Küçük’ü tanıyorum. Müsaade ederseniz, bu elli yıllık tanıma süreci içindeki değerlendirmelerimi size arz etmeye çalışacağım. Şimdi Yalçın Küçük hapishanede tahliye istedikçe, ağır şüphe nedeniyle tutukluluğunun devamına karar veriliyor. Ağır şüphenin ne olduğu ise bir türlü açıklanmıyor. Aydınlık’ta yayınlanan yazılarından birinde, yani bundan bir ay kadar önce yayınlanan bir yazısının başlığı Abide-i Hürriyet Tepe’de Herkes Gitti Yalnız Kaldım Meyhanede idi. Neden ve nasıl yalnız kaldı mapusanede aydın Yalçın Küçük? Yalçın Küçük’ün avukatına sordum, ondan aldığım bilgilere göre 2009 yılında Ergenekon davasından tutuklandı, bakınız 7 Ocak 2009. Ergenekon terör yöneticisi olarak PKK’yı ve Öcalan’ı yönetmekle suçlanıyordu. 23 Ocak 2009 tarihinde tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Sonra 7 Mart’ta hemen bir ay sonra, bu defa Ergenekon terör örgütü yöneticisi olarak Oda TV’yi yönetmekle suçlanarak tutuklandı. Oda TV’nin sahibi ve bütün çalışanları tahliye edildi. Ama Oda TV tutukluları arasına ağır şüphe ile katılan Yalçın Küçük tek başına hapiste hala kaldı. Tekrar ediyoruz, Oda TV’nin bütün sahibi ve çalışanlarının hepsi tahliye oldu. Yalçın Küçük benim Devlet Planlama Teşkilatı’ndan arkadaşım. Karım DPT’de uzman yardımcısı olarak uzun süre Yalçın Küçük’le aynı odada çalıştı. Yalçın Küçük bir iktisatçıdır, bilim adamıdır. Yani her şeyden önce temelinde bir iktisatçılık ve bilim adamlığı vardır. 1960 yılında DPT kurulduktan sonra, ilk açılan uzman yardımcılığı sınavını birincilikle kazanarak Planlamaya girmişti. Uzun Vadeli Planlar Şubesinde çalışıyordu. Uzun Vadeli Planlar Şubesi kalkınma modelleri ve stratejileri konusunu çalışma yapan bir bölümdü. Yalçın Küçük hem birinci, hem ikinci beş yıllık kalkınma planlarının hazırlanmasında katkıda bulundu. DPT’de 11 bilimsel yayını vardır. Bunlar çok önemlidir, çünkü daha sonra Yalçın Küçük başka konularda da yayınlar yapmaya başladı. Kendisine bir ara sordum, ne kadar kitap yazdınız dedim, herhalde 100’e yakın dedi. Ama yayıncıların söylediğine göre 50’ye yakın değişik isimler altında kitabı yayınlanmış. Yani Türkiye’de en fazla yayın yapan kişilerden de birisidir. Bir tanıdığım kadarıyla Yalçın Küçük’ü nasıl değerlendiriyorum onu size arz etmek istiyorum: Yalçın Küçük genel kabul görmüş ve doğru olduğu varsayılan olayların bilgilerin, inançların farklı yollarla tartışılmasına kapı açan, özgün görüş ve değerlemeler ortaya koyan bir fikir adamıdır. Yani söyledikleri, yazdıklarını kabul ediniz etmeyiniz, önemli olan, o bir şeyleri söyler, yazar ve onları tartışmaya açar, bu çok önemli Türkiye’de. Yazdıklarının ve söylediklerinin de arkasında durmayı beceren bir kişiliğe ve güce sahiptir. Yalçın Küçük hakkında daha önce de ben eski yazdıklarıma baktım, Yalçın Küçük hakkında ilk dava ne zaman açılmış. İlk dava Yeni Bir Cumhuriyet İçin kitabı için açılmış. 1980 darbesiyle bu kitap toplanmış ve yasaklanmış. 1983 yılında Sultan Ahmet Cezaevinde yaklaşık bir yıl hapis yatmış. Bir geçmişi var mapusane hayatının. Daha sonra hakkında yazdığı yazılar ve kitaplardan dolayı değişik seferlerde dava açılmış, 1983 yılında işte kendisi gönüllü olarak sürgüne gittim diyor, Paris’e gidiyor. Ve 1998 yılına kadar Paris’te kalıyor. 1998 yılında Edirne’de Kapıkule’den giriş yaptıktan sonra tutuklanıyor. Önce Edirne cezaevinde, sonra Ulucanlar, Haymana, Gebze cezaevlerinde toplam 2 yıl 3 ay hapis yattı ve 2000 yılında şartlı olarak tahliye oldu. Bizler farklı düşünenlerden, farklı yazanlardan rahatsız oluruz genel olarak Türkiye’de. Yalçın Küçük farklı söylemlere ve yazdığı yazılarla öne çıkan bir fikir adamıdır. Herkesin her söylediğini, her yazdığını beğenmesi diye bir şey gerekmiyor. Ama o bu ülkede benzeri olmayan bir düşünürdür, bir fikir adamıdır, bir yazardır. Kendisi bu yaptıklarını şöyle anlatıyor bir yazısında. İsteyen yaptığıma sciencefiction diyebilir. Rahatsızlık duymayacağım kesindir, çünkü aydınlarımızda eksik olan bilimdir. Ve bilimde ne kadar çok kurgu eksikliği duyuyoruz, ikisi birden kurgubilim eksikliğidir. Ben bunu doldurmaya çalışıyorum diyor bir yazısında. Oda TV davasını şimdi onu da müsaade ederseniz, yani bu Oda TV davasındaki tahliyelerden biraz söz edeyim. Oda TV davasının 2011 yılı sonundaki ikinci duruşmasında 13 sanığa ait iddianame okunduktan sonra, kimlik tesbiti yapılırken, hakimin mesleğiniz nedir? Sorusuna, Yalçın Küçük hatırlarsanız çok güzel bir cevap vermiştir. “Ben dava mankeniyim, önemli davalarda beni alırlar, sık sık hapishaneye giderim” demiştir. Esprisi de her zaman en zor alanlarda da espriyi eksik etmez. Oda TV’nin 12 sanığı dışarıda, konu mankeni Yalçın Küçük devamlı olarak içerde. Şimdi bu çok önemlidir. Neden diye bunu merak eden var mı? Türk toplumunda, neden diye sual eden var mı? İşte Mülkiyeliler Birliğine teşekkür ediyorum, ki bu nedeni tartışmak için bugün bu toplantı yapılıyor. Şimdi, konuşmamı burada tamamen bir başka konuyla bitirmek istiyorum. Geçen hafta Devlet Opera ve Balesi’nin Mançalı Şövalye Don Kişot isimli temsilini İstanbul’da izledim. Şimdi bu İngilizcesi Man of Le Mancha olan bu oyunu daha önce yurtdışında da izlemiştim, ama Güngör Dilmen’in Türkçe tercümesiyle oyun çok daha ilginç. Eğer imkanınız var ise, merak edenler varsa, hep bu Güngör Dilmen’in tercümesiyle Mançalı Şövalye Don Kişot’u okumalarını tavsiye ederim. Bu oyunun kurgusu Cervantes’in hayatı ile o yarattığı hikaye kahramanı Don Kişot üzerine dayanır. Tamamen farklı bir kurgu. Bir kere bir İspanyol yazarı Cervantes’in hayatı da çok ilginç. Cervantes, eleştiri yüklü Don Kişot’u sadece yok olmaya yüz tutan o dönemlerde Şövalyelik ruhunu anlatmak için değil, egemen güçlerin halkı ezmesine karşı ve onlara halkı direnmesine karşı bir oyun olarak geliştirmiş, yahut bir kahraman olarak geliştirmiş. Don Kişot büyük hayaller peşinde koşan bir adam. Hem içerik, hem biçimsel yönden, toplumun kabul görmüş değerlerine karşı geliyor Cervantes. Tabii Don Kişot figürüyle. Şimdi ben de son zamanlarda Türkiye’de neden etkilendim bu oyundan. Şimdi etrafınıza bakınız siz de Türkiye’de genel kabul görmüş söylemlerin yahut da bilgilerin dışına çıkanlara biz hemen toplumumuz bu adam Don Kişotluk mu yapıyor, yani kibar olanlar, bu adam Don Kişotluk yapıyor diye niteliyorlar, ama daha basit halk anlatımıyla bu adam deli midir nedir? Neler söylüyor deniyor. Ben bundan çok etkilendim. Çünkü Don Kişot ve Cervantes’in hayatı üzerine birçok şeyler yazıldı. Bu Mançalı Şövalye Güngör Dilmen’in tercüme ettiği oyununun yazarı iki Amerikalı, sonra bir Amerikalı da bunu müzikal hale getirmiş. Bu oyunda gene bizim Don Kişot ve Cervantes, bunlar söylemleri ile kurulu düzene karşı çıkan söylemleri kabul gören söylemlere uymayan, bu nedenle toplumda pek iyi gözle bakılmayan, hatta deli olarak kabul edilen iki kişi. Bunları Don Kişot’u egemen güçler engizisyon mahkemesine götürmek için arıyorlar. O daha engizisyon mahkemesine gitmeden kolluk kuvvetleri onu yakalamadan, o halkın arasına karışarak, fikirlerini, yani halka anlatmaya çalışıyor. Yani halkın o düzenin halkı nasıl ezdiğini değişik şekillerde halka anlatmaya çalışıyor ama, halk yine ne dediğini pek anlamıyor ve bu adam deli diyorlar zaten. Ama seviyorlar, deli ama sevilen bir adam. En sonunda kolluk kuvvetleri engizisyon mahkemesine götürmek üzere salona girdikleri zaman da halk büyük bir tepki göstermiyor, iyi bir deliydi diyorlar. Ve kolluk kuvvetleri onu götürüyorlar. Şimdi müsaade ederseniz, bu oyunun bir şarkısı var. Bu şarkı aslında bizim Türkiye’de bilinmeyen, fakat yurtdışında çok popüler olan bir şarkı. Bu şarkının sözleri tekrar ediyorum, bunun yazarı iki Amerikalı, bu şarkının sözlerinin yazarı da eğer ilgilenirseniz internetten de ulaşabilirsiniz, İngilizce bu şarkının ismi. The Impossible Dream, Türkçesi İmkansız Hayal. Bu şiiri müsaade ederseniz size okumak istiyorum. Ben şiiri pek güzel okuyamam ama, müsaade ederseniz okuyayım.
İmkansız olanı hayal etmek/Yenilmez olanla savaşmak/Katlanılmaz olana katlanmak/Cesurların bile gidemediği yere gitmek/Yazılamaz olan yanlışı yazmak/Kendini aşmak/Tüm yorgunluğuna rağmen denemek/Ulaşılmaz olan yıldızlara ulaşmak/Benim amacım o yıldızın izinden gitmek/Ne kadar umutsuz ve uzak olduğunun önemi yok/Hiç duraksamadan doğruluk için savaşmak/Onurlu ve adaletli bir şekilde ölmeye istekli olmak/ve bu şerefli amaç için doğru yaptığımı biliyor olacağım/Öldüğümde kalbim barış ve huzur içinde olacak/Ve bunun için dünya daha güzel olacak/Aşağılanmış ve yaralar içinde bir adam/Fakat buna rağmen içindeki son cesaret parçasıyla ulaşılmaz olan/Yıldıza ulaşmak için çabalıyor.
Efendim benim söyleyeceklerim bu kadar. Teşekkür ederim.

SEVİLAY ÇELENK: Güngör Uras’a çok teşekkür ediyoruz. Şimdi hocamız Korkut Boratav’ı dinleyeceğiz.



KORKUT BORATAV: Ben de, beni bu Yalçın Küçük’ü onuruna yapılan toplantıya davet eden Mülkiyeliler Birliğine, yönetimine teşekkür ediyorum. Bizim söyleyeceklerimize öyle umarım ki, başkanın da izni ile salonda Yalçın’ı tanıyan, görüşlerine, izlenimlerini, anılarını, kimliği ile değerlendirmeler yapmak isteyenlere de belki söz verme fırsatı olur. Süremizin yeteceğini umuyorum. Yalçın tabii ki benim arkadaşım, en yakın arkadaşlarından biri değilim, ne o benim, ne ben onun en yakın arkadaşıyız ama senelerden beri tanışıyoruz ve bu son badireden önce de daha sık görüşmeye, muhabbetimizi tazelemeye başlamıştık. Onu bu son yakın dönemdeki güzel birlikteliklerimizi de kaybetmiş, ertelemiş olduğum için hayıflanıyorum. Aynı kuşaktanız ama, ondan iki sanıyorum, iki veya üç yıl daha yaşlıyım ben. Ama aynı kuşaktanız. Birçok şeyimiz kesişti. Onun kimliği de çok çeşitli tabii. Yalçın’ın kimliğini tek sıfatla nitelendirmek mümkün değil. Mesela Planlamacı. Sevgili dostumuz Güngör Uras anlattı. Dolayısıyla bir bürokrat geçmişi var. Kendisinin övünerek söylediği Kıbrıs Fatihi aynı zamanda. İktisatçı ama, onu bilim yahut fikir dünyasına yaptığı katkıları iktisatçılıkla sınırlamak mümkün değil. Ben mesela daha çok iktisatçıyım, ama Yalçın’a yetişmem mümkün değil. Yalçın’ın ilgi alanı öylesine geniş ve yaygın ki, yakalamak mümkün değil. Bu kadar yıldır tanışan bir insan elbette çatışacak da. Benim de ufak çatışmam oldu. Ben Afrika’daydım 12 Eylül döneminde, benim için bir yazı yazmış. Korkut Boratav IMF’yi şey ediyor demiş. Şimdi tam unuttum eleştirisinin biçimini, IMF’yi desteklediğimi söyleyen bir şeyler yazıyor, benden bir aktarma alıyor. Ben de tabii şimdi, beni tanıyan arkadaşlarım, gençler bilir, en çok eleştirdiğim kurumlardan biri de IMF’dir benim. Tabii bu benim çok sinirimi bozdu, ordan, uzaktan tuttum bir yazı yazdım. Yazı yazarken de, kendi geçmiş yazılarıma filan referans verdim. Yalçın benim yazıyı aldıktan sonra, tepkisi şu oldu. Ben bugünlerde “yazmaktan okumaya fırsat bulamıyorum” dedi. Böyledir. Ayrıca şunu söyleyeyim, bu yaygın ilgi alanı içinde dolaşırken, bir yerde açık verir. Hatta devamlı açık verir. Yakaladığınız zaman der ki, doğru haklısın, bilim böyle gelişir der. Şimdi onu tanıyan gençler burada. Ben yüz çıkaramam, Yalçın’la beraber yatmış olan arkadaşımız burada değil mi? Coşkun, şimdi Yalçın’ı tanıyorlar, ama Yalçın’ı fazla tanımayan biri, onun bu tür tavırlarından filan da, böyle şey ediyor, fakat Yalçın dediğim gibi, şu söylediğim ifadesini hayatı boyunca hep tekrarlamıştır. “Doğru haklısın, ama bilim böyle gelişir”. Budur.  Şimdi geçmişimiz o Mülkiye’den işte. Mülkiyeli kardeşlerimiz var burada, ben Hukuktanım. Ama sonra Mülkiyeye transfer oldum. Yalçın Mülkiyeye giremedi, çeşitli sebeplerden ötürü gitti Planlamacı ve yazarlık aşamasının belli bir noktasında akademik mesleğe girdi ama, Mülkiye’ye girmedi. O da onda hep şeydir, onu rahatsız eden bir olay olduğunu da biliyorum. Şimdi ben, yolumuz da iki kere kesişti, onu da söyleyeyim. Adli makamlarla da kesişti, bir devrimci eğitim şurası, 12 Mart döneminde, aynı davadan sanık olduk ama, Baki Öz’ün huzuruna çıktık. Ama takipsizlik kararı verildi, ikinci aşama ise Aydınlar Dilekçesidir. Aydınlar Dilekçesi ki, bu bir burada fırsat bulursa o konuda katkı yapacak arkadaşların yapması çok iyi olur, Türkiye demokrasi tarihinin bir övünç belgesidir. Kaleme alanların Yalçın kaleme alan, redaktörlerden biri idi. Ben imza toplayanlardan biriydim. Yalçın’ın sorumluluğu daha fazla idi. Yani isimlerini saymayacağım ama Aziz Nesin’i söylemem lazım. Aziz Nesin ve Yalçın. O davadan da beraber yargılandık ama Yalçın’ın şeyi daha önemliydi. Hatta mukayese edilmeyecek, ön plandaydı. Ama Yalçın’ın sevgili kardeşimizin arkadaşımızın söylediği gibi benim bu kısa Adliye ile şeylerim, Yalçın’ın hayatının önemli bir parçası oldu. Bizi asmaya karar vermişiniz, niye yargılıyorsunuz dedi ama, şeye referans vererek Mithat Paşaya referans vererek. Bu lafı Yalçın söyledi. Bu öngörüsünün doğru çıkmayacağını umuyorum, üç gün sonra davası var. Değil mi, 3 gün sonra. Şimdi bir de şuna değineceğim. Çeşitli kimlikleri var, planlamacı, bürokrat, Kıbrıs fatihi, düşünür ve yazar, iktisatçılığı bunun sadece bir parçası, bir de sosyalist. Ben bunun üzerinde duracağım. Türkiye sosyalizminin geçmiş mücadelesi, tarihi, sosyalizmi olmayan bir parlamenter sistem içinde yaşamamızın ilk günahına bir değineyim. 1946’dır. İlk günahı odur. Sosyalizm olmayan bir demokrasidir. Böyle şey mi olur? 46 yakın tarihi bilenlere hatırlatmak abes olur, bilmeyenlere de tekrar tekrar hatırlatayım. İkinci Dünya Savaşından önce savaş yıllarında, Türkiye’de kamuoyu fikir ve düşün hayatı aşağı yukarı 2 uca doğru evrimle içindeydi. Savaşın Almanlar cephesine sempati gösteren kanadı ile müttefikler cephesine sempati gösteren kanadı. Müttefikler cephesine sempati gösteren kanadının içinde bizim cepheye en yakın savaşı sürdüren Sovyetler Birliği’ne yakınlık hissedenler daha belirgindi. Dolayısıyla İkinci Dünya Savaşının ağır koşullarında bir grup tabii 30’lu yıllara gitmiyorum, ama 40’lı yıllardan bahsediyorum, bir grup insan sınırlarımızı Alman ordularının dayandığı ve Stalingrad savaşının yapıldığı bir dönemde, yani geleceğin, Türkiye’nin kaderinin belli olmadığı bir dönemde, hümanist, solcu, anti-faşist pozisyonlarını açık seçik sergilediler. Hükümet, Refik Saydam’dan Saraçoğlu’na intikal ettikten sonra, Alman sempatizanlarının ağır bastığı bir ortam oluştu. Alman sempatizanlığı daha saygındı. Müttefik daha doğrusu Sovyet sempatizanlığı azınlıktaydı. Bu konuyu, yani ilgilenenler Niyazi Berkes’in Unutulan Yıllar’ını okusunlar, bir de Attila İlhan’ın abartılı bir şekilde, biraz abartılı bir şekilde, yani Alman sempatizanlığının fazla gerçekte olduğundan fazla olduğunu vurgulayan, yani İsmet Paşa’ya da fazlasıyla saldıran, İsmet Paşa dengede tutmaya çalışıyordu bu iki akımı. Ama İkinci Dünya Savaşı bitip, Türkiye’de çok partili rejim kurulacağı anda, Türkiye’de iyi-kötü bir sol birikim oluşmaktaydı. Savaş yıllarında bunlar yazıp çiziyorlardı, üniversitelerde faaliyet gösteriyorlardı, yazarları vardı, Aziz Nesin, Sabahattin Ali gibi yazarları vardı. DTCF’nin işte hocaları vardı ve Tan gazetesi vardı. Sosyalist geçmişi olan kişiler çok partili rejime geçiş anında bu imkanı kullandılar, sendikaların da serbestleşmesi, yani sınıf esasına dayalı dernek kurma yasağının kaldırılması nedeniyle birden bire 46 yılında bir böyle ani bir sol filizlenme oldu. Yani Türkiye çok partili rejime kendi kişiliğini, geçmişini, geçmiş birikimini şu veya bu şekilde kullanabilecek bir sol birikimle girmek üzereydi. 46 yılının sonunda İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığının kararıyla, tabii siyasi iktidarın kararıyla, sol ezildi, tasfiyeye uğradı. Dolayısıyla 46 ile 60 arasında Türkiye solu olmayan, çok partili rejime girdi. O dönemi yaşayan ve sol sempatiyi içinde olarak, şu veya bu şekilde kendini solcu görerek, 40’lı yılların solculuk birikimini, sosyalizm birikimini şu veya bu şekilde o mirası taşıyarak 46-60 yıllarını deneyiminden geçen herkes çok ağır bunalımlı yıllar olduğunu bilir. Eğer böyle bir deneyiminiz yoksa, böyle bir arayışınız yoksa, problem değil. Al gülüm-ver gülüm iki partili rejim. Bir de üçüncü arada bir giren Millet Partisi var. Böyle bir ortam. Ama sol her yerde eziliyor. Ezilmek ne demek, Haşmet Akal diye bir ressam, tablolarındaki bir kıvrımın orağa benzediği nedeniyle hapse atıldı. Arada bir ben arkadaşlarıma, beni çağıran gençlere anlatıyorum. Liseye girdim, birinci sınıfta bir arkadaşımız, geçen sene dedi ki, ben bu sen ikinci yılı okuyorum, geçen sene Atatürk lisesindeydim beni hapse attılar. Niye dedim, Nazım’dan bir şiir okudum diye. Bir senesi hapiste geçmiş. Orada da Ahmet Arif’i tanıyıp, sadece Nazım’ı seven bir genç olan yerine komünist olup gelmiş. Buydu, solculuk. Orhan Veli solculuğu, Nazım bulunmazdı, Nazım’ın şiirleri elden ele dolaşırdı, dolaşırken değişirdi. Hatta bana göre güzelleşirdi. Sonra basılı halini okuyunca yadırgadık biz. Böyle değildi yahu dedik. Herhalde yanlış bastılar filan dedik. İşte o yüzden, Yalçın ben şurda Sina Akşin var, Alpaslan Işıklı, Rona Aybay İstanbul’dan, toprağı bol olsun Uğur Cankoçak, hepimiz 28-29 Nisan’la 27 Mayıs arasındaki hükümet karşıtı gösterilere bütün varlığımızla katıldık. O dönemin kıdemli solcuları, 27 Mayıs’ın bu konuda kafası karışık olan çok sayıda insan var, huzurda da olduğunu tahmin ediyorum. 27 Mayıs’ı sevinçle karşıladılar. Türkiye’nin şu anda en kıdemli komünistlerinden biri Vedat Türkali’nin 27 Mayıs’tan sonra yazdığı Bir Gün Tek Başına adlı romanını okuyun, o mantaliteyi göreceksiniz. Yalçın o yüzden onur duyuyor. 27 Mayıs’a giden sürece, genç bir öğrenci olarak, Mülkiye öğrencisi olarak katılmış olmaktan onur duyuyor ve hep duydu onu biliyorum. Şimdi buradan başka bir noktaya geliyorum, sözlerimi onunla bağlayacağım. Bu birinci darbe, 1960 sonrasında son buldu. Yani Anayasanın değiştirilmiş yapısı Türkiye’ye plüralizmi getirdi yeniden. Yani sosyalizm ve sol düşünceler, Türkiye toplumuna yeniden, Türkiye toplumunun o düşüncelerle buluşma fırsatı yeniden oluştu. İşte o tarihte, 46 dönemine sosyalizmi getirmeye çalışan insanlar, bu yeni kuşağa eski birikimlerini aktarma işlevini üstlendiler. Çok sayıda insan böylece 1960 sonrasının gençlerine, geçmiş birikimlerini, doğru-yanlış, eksik, mükemmel tırnak içinde, kendi görüşlerini aktarmaya çalıştılar. Ben size dört tane simge var orada. Onları hatırlatayım. Bunlardan birisi Dr. Hikmet Kıvılcımlı’dır. Bir başkası Behice Boran’dır. Bir başkası Mehmet Ali Aybar’dır. Bir başkası Mihri Belli’dir. 46 yıllarında sosyalizmi Türkiye’ye taşımak isteyen insanlardan oluşan bir dörtlüyü sayıyorum. Hepsi farklı insanlardır. Bunu tabii buradaki arkadaşlarımız okumuştur, öğrenmiştir. Anlaşamadılar da, hatta zaman zaman kavgalıydı bu insanlar. Ama hepsine bugün saygıyla eğer sosyalizme değer veriyorsak, Türkiye’de sosyalizmin gelişimine özlemle ve eksik bir problem olarak bakıyorsak, bu dört insana ve onlara benzeyen birçok insana sevgi ve saygıyla eğilmek zorundayız. Bunların öğrettiği kuşak, benim kuşağımdır. 60 sonrası. Yani Türkiye’de plüralizmin, sola açık plüralizmin tekrar oluşma ortamının diyelim ki, ilk temsilcileri Yalçın’ın kuşağıdır. Sosyalizmin odaklandığı birkaç noktadan biri örneğin, Mülkiye’dir. Fikir Kulüpleri Federasyonudur. Yalçın 27 Mayıs’a katılan kuşaktan birisi olarak, sosyalizme erken ulaşma çabaları gösterdi ve 60 ile 80 arasında bu yeni kuşak, genç sosyalistler kuşağının bir temsilcisi, bir neferi olarak, yazarak, çizerek yaptığı katkılarla, planlama sonrası yaptığı katkılarla, çeşitli gazete ve dergilerle yaptığı katkılarla, benden çok farklı bir hayat çizgisi izlediği için, siyasi eylemin içinde, aktif katkılarıyla rol oynayan insanlardan biridir. O tarihte Fikir Kulüpleri Federasyonunun içinde ve etrafında oluşan ortam işte şimdi bu insanlar, ikinci darbeden sonra yani 1980 darbesinden sonra, 46 yılının sosyalistleri nasıl 60 sonrasında Türkiye’ye sosyalizmi tanıttılar, Yalçınların kuşağı da bu karanlık, ikinci karanlık dönemden sonra bu kuşağın gençlerine, sosyalizmi taşıyan 5-10 kişiden biridir. Bugünlerde bunların bir bölümü zulüm ve gaddarlık içinde, içerilere atılmıştır. Bugünkü görüşlerini tartışmayalım. Kıdemleri ile Türkiye’ye getirdikleri o bayrak yarışının meşalesini devraldıkları ve 80 sonrasının kuşağını, 80 karanlığının sonrasına taşıdıkları için saygı ve sevgi ile analım. Benim Yalçın Küçük’e ilişkin değerlendirmelerim budur. Onu çok yakın zamanda tekrar birlikte olmak ümidiyle bekliyorum. Dolayısıyla bu toplantıyı, bu düşüncelerle düzenleyenlere tekrar teşekkür eder, hepinizi saygı ve sevgi ile selamlarım.

SEVİLAY ÇELENK: Biz de hocamıza çok teşekkür ediyoruz. Yalçın Küçük’e neden sahip çıkılması gerektiğini, bu kadar açık ve net bir biçimde ortaya koyduğu için, sol içindeki farklı seslerin birbirine tahammül etmesi gerektiğini ortaya koyduğu için. Biz bu toplantıyı duyurduğumuzda çeşitli mecralarda, sosyal medyada İsmail Beşikçi adını görenlerde biraz bir şaşkınlık olmuş. İsmail Beşikçi de Yalçın Küçük panelinde konuşacak diye. Sahiden hocamıza söylediğimizde hiç düşünmeden kabul etmişti. Sanıyorum Yalçın hocayla eskiye dayalı bir dostlukları var ama olmasaydı bile İsmail Beşikçi’nin akademik özgürlüklere, fikir özgürlüklerine nasıl bir vurgu yaptığını bilenler açısından şaşılacak bir şey yok. Sözü hocamıza bırakıyorum.



İSMAİL BEŞİKÇİ: Arkadaşlar, hepinizi sevgiyle selamlıyorum. 1998’de Yalçın Hoca için bir kitap yayınlandı. Yalçın Küçük 60 yaşında. Yalçın Küçük’e Armağan kitabı. Bu kitabı düzenleyen, bu kitap için düzenleme yapan arkadaşlar benden de bir yazı istediler. Ben kabul ettim ve yazdım. 1995-1996 yıllarında, 97 yıllarında Med televizyonunda Yalçın Küçük Abdullah Öcalan’la televizyona çıkıyordu. Abdullah Öcalan konuşuyordu, daha sonra Yalçın Hoca konuşuyordu. Kürt sorunuyla ilgili, Kürdistan sorunuyla ilgili düşüncelerini ifade ediyordu. Yalçın Hoca o zaman Paris’teydi. Avrupa’da Paris’teydi. Her Cumartesiydi benim kanımca, her cumartesiydi bu konuşmalar. Ben ilgiyle izliyorum bu konuşmaları, hem Abdullah Öcalan’ın konuşması, hem Yalçın hocanın konuşmasını ilgiyle izliyordum. Ve şöyle değerlendiriyordum kişi olarak: İşte bir gerilla hareketi var, Yalçın hoca düşünür, aydın bir kişi. Gerilla lideri ile birlikte bir televizyona çıkması, orda konuşmalara katılması, tartışmalar yapması gerilla hareketini meşrulaştıran bir durum yaratıyor. Bu bakımdan, kişi olarak bu konuşmaları Yalçın Hocanın Med televizyonundaki bu konuşmalarını çok dikkate değer buluyordum ve çok iyi izliyordum. İşte yazı da, benim Yalçın Küçük’e Armağan Kitabında yazdığım yazı da iki bölüm vardı. O bölümlerden birisi Yalçın hocanın genel olarak Türkiye ile ilgili kitapları, örneğin Aydın Üzerine Tezler, Türkiye Üzerine Tezler, 21 Yaşında Padişah Fatih Sultan Mehmet. Bu kitaplarda birinci olarak bunları değerlendiren bir yazıydı. İkinci bölümde de Yalçın hocanın Abdullah Öcalan’la, Med Televizyonunda konuşması, onun yanında Kürt sorunu ile ilgili yazıları işte  zaman, Türkiye’de de örneğin Özgür Gündem gazetesi yayınlanıyordu, Yalçın Hoca da Özgür Gündem gazetesinde haftalık yazıları vardı. İşte o yazıları, o kitapları değerlendiren bir bölüm de vardı. İki bölümdü benim hazırladığım yazı. Biri genel olarak, bir de Kürt Sorunu ile ilgili düşüncelerim. Ben o zaman Bursa’daydım. Yalçın Hoca Paris’te idi. Kitap geldi, basıldı geldi, Yalçın Küçük’e 60. Yaş Armağanı, fakat şu ikinci kısmının Kürt Sorunu ile ilgili değerlendirmelerin yazıda yer almadığını gördüm. Kürt sorunu ile ilgili düşünceler, yazılar biraz burada anlatmaya çalıştığım bölümün, yazıda yer almadığını gördüm ve çok şaşırdım. İki bakımdan şaşırdım, bir kere benden istenmişti, yazı benden istenmişti o bakımdan benden habersiz bir sansür uygulanması elbette hoş değildi. İkinci olarak da Kürt Sorunu ile ilgili değerlendirmelerin silinmiş olması, yazıda yer almamış olması, bu da olumsuz bir durumdu. Bunu ben Yalçın Hocaya söyledim. Şöyle söyledi bana: Ya dedi, ben bu kitapların hazırlanmasına katkı durumum olmuyor. Bunu arkadaşlar yapıyorlar, işte bir hata olmuş, bir dalgınlık olmuş, unutulmuş, falan. Öyle söyledi. İşte hoca Paris’ten geldi, 1998 Ekiminde, 29 Ekim Paris’ten geldi. Burada da Ankara’da da, ben hocayı gördüm ve konuştuk. Orada da söyledim o kitabın Kürtlerle ilgili bölümünün yazıda almamış olmasının doğru olmadığını falan. Şimdi arkadaşlar, 1999’da Abdullah Öcalan yakalandı, İmralı’ya getirildi. İşte İmralı’da bir yargılama oldu ve o süreçle ilgili Yalçın Hocanın da değerlendirmeleri oldu. Fakat bu değerlendirmeler benim biraz önce vurgulamaya çalıştığım düşünceyi doğrulamayan değerlendirmelerdi. Ben ifade ettim, şöyle işte bir gerilla hareketinin lideri ile düşünür, aydın bir kişi, bir üniversite hocası tartışmaya katılıyor. Periyodik olarak böyle konuşmalar oluyor Med televizyonunda, bunun Kürt hareketi için, gerilla hareketi için, gerilla hareketinin meşrulaşması bakımından önemli olduğunu ben ifade ediyordum ve yazıda da bunlar vardı. İşte bunların olmadığını, yazıdan bunun sansür edildiğini, çıkarıldığını söyledim. Fakat Yalçın hocanın 1999’dan sonra 2000’lerdeki değerlendirmesi, benim bu değerlendirmemi doğrulamıyandı. Şöyle diyordu hoca: Türkiye’de bazı basın mensupları Yalçın hocayı şöyle eleştiriyordu. Doğu Perinçek’le birlikte şöyle eleştiriyordu. Terör örgütünün lideriyle de konuştunuz, yani bunu suçlayıcı ifadelerle dile getiriyorlardı. Yalçın hoca şöyle söylüyordu: Ben 5. kol olarak gittim, ben görevimi tamamladım. Bir de şöyle ifadeleri vardı Yalçın Hoca’nın. İşte bizim Kürtlerimiz Amerika’nın Kürtleri. Bizim Kürtler, PKK, Abdullah Öcalan, Amerika’nın Kürtleri Mesud Barzani, Celal Talabani. Şöyle söylüyordu Yalçın hoca: Ben Genel Kurmay’a da söyledim, bizim Kürtleri Amerika’nın Kürtleri üzerine saldırtmak gerekir. Ben diyor, Genel Kurmay’a da sık sık bunu söylüyorum, paşalara sık sık bunu söylüyorum, siz ne diye PKK ile uğraşıyorsunuz. Bilakis PKK’yi Amerika’nın Kürtleri üzerine saldırtmak gerekir. Bunun planlamasını yapmak gerekir, böyle şeyler söylüyordu ve ben bundan çok şaşırıyordum. Bir de yani, Yalçın hoca niye Kürtlerin de Ortadoğu’da bir birim elde etmede, siyasal bir birim, bir statü elde etmesine karşı duruyor. Kendi kendime de böyle sorguluyordum. Yalçın Hocanın bu tutuklanmasından önce iki sene kadar önce, bir kere daha gözaltına alındı. O zaman bu Coşkun Musluk arkadaşımızla karşılaştık. Ankara’da Kızılay’da. Coşkun Musluk şöyle söyledi bana: İsmail abi dedi, biz Yalçın Hoca için bir bildiri hazırlıyoruz, onun gözaltındaydı, serbest bırakılması için bir bildiri hazırlıyoruz, senden de bir imza istiyoruz, falan. Ben şöyle söyledim Coşkun arkadaşa. Ben bu bildiriye imza atarım, ama benim Hoca ile ilgili düşüncelerim farklı. Hoca durmadan işte Kürtleri birbirine vuruşturmaya çalışıyor. Ya bırak ne diye rahatsız oluyorsun, Kürtlerin Ortadoğuda bir statü elde etmesine, bırak Kürtlere bir statü olsun. Türkiye İşçi Sınıfı Kürtlerin bir statü kazanmasından ne kaybeder. Kürtlerin bir statü sahibi olması seni niye o kadar rahatsız ediyor. Coşkun arkadaşa bunları söyledim. O akşam hoca tahliye oldu. Bu bildiri kanımca pek işe yaramadı, çünkü o akşam hoca tahliye olmuştu. Şimdi buradan arkadaşlar, ben Ortadoğu’da, yakındoğu’da Kürtlerin durumu ile ilgili kısa bir şey söyleyeceğim. Emperyalizmin Ortadoğu’da, Yakındoğu’da gerçekleştirdiği en önemli operasyon, Kürdistanın bölünmesi, parçalanması, paylaşılmasıdır. 1920’lerde böylesine derin bir operasyon, yaygın bir operasyon, kalıcı bir operasyon gerçekleştirmiştir emperyalizm. Tabii 1920’lerde kim var, İngiltere var, Fransa var. Bunların Ortadoğu’da Türk-Arap-Fars yönetimleri ile işbirliği yaparak Kürdistan’ın bölünmesini, parçalanmasını, paylaşılmasını sağlıyorlar. Yani bizim Kürtler Amerika’nın Kürtleri, hocanın böyle önerileri vardı, işte emperyalizme karşı olmak gerekir diyordu hoca. Emperyalizme karşı olmak gerekir, ama emperyalizmin 1920’lerde gerçekleştirdiği en önemli operasyon da budur. Milletler Cemiyeti döneminde gerçekleşen, en önemli operasyon da budur. Bunu gözden uzak tutmamak gerekir. Bunun bilincinde olmak gerekir. Bu Kürtler ortadoğunun ortasında nasıl bölünmüş, parçalanmış, paylaşılmış bugün 40 milyonun üzerinde Kürt bir siyasal statünün sahibi olamamış, onun incelenmesi gerekir. Bunun araştırılması, incelenmesi, tartışılması gerekir. Yani emperyalizm diyoruz, emperyalizme karşı olmak gerektiğini söylüyoruz, ama emperyalizmin 1920’lerde Milletler Cemiyeti döneminde gerçekleştirdiği bu en önemli operasyona da gözleri kapamamak gerekir, dikkatlerden uzak tutmamak gerekir. İngiltere’yi, emperyalist İngiltere’yi ve Fransa’yı Ortadoğuda kalıcılaştıran, en önemli operasyon da budur. Çünkü Kürtler özellikle, Güney Kürdistandaki Kürtler, fırsatını buldukça kendi haklarını, özgürlüklerini kazanmak için ayaklanmışlardır, ama bu ayaklanmalar her zaman İngiltere tarafından bastırılmıştır, bu da İngiltere’yi Ortadoğuda devamlılığını kılan bir sonuç ortaya koymuştur. Milletler Cemiyeti 1920’ler, uluslar arası barış olsun, savaşlara varmadan sorunlar savaşa varmadan çözülsün bu amaçla kurulmuş, ama Milletler Cemiyeti böyle bir uluslar arası barış kuramadı. Ve İkinci Dünya Savaşının patlak vermesine engel olamadı. İkinci Dünya Savaşından sonra bu anlayış elbette devam etti uluslar arası bir örgüt, uluslar arası barışı koruma, sürdürme anlayışı Birleşmiş Milletler kuruldu. Ve Birleşmiş Milletler döneminde İkinci Dünya Savaşından sonra diyelim, çok büyük dünyada çok büyük siyasal değişiklikler oldu. Çok büyük değişiklikler oldu. Örneğin Afrika baştan başa sömürgeydi, Afrika’da sadece iki bağımsız devlet vardı. Bugün 57 bağımsız devlet var. Bunlar İkinci Dünya Savaşından sonra bağımsızlık kazandılar. Ama Kürdistan’da hiçbir şey değişmedi. Kürdistan bölünmüş, parçalanmış, paylaşılmış, bu statükonun değişmemesi, özenle bunun üzerinde durulmuş, bu statüde hiçbir değişiklik olmadı. Dünyanın her tarafında siyasal bakımdan değişiklikler oldu, fakat Kürdistan’da hiçbir şey değişmedi. Halbuki 1920’lerde de Kürtler ayakta idi. 1940’larda da Kürtler ayakta idi. 1920’lerde Şeyh .. Berzengi’nin güney Kürdistan’da mücadelesi var İngiltere’ye karşı. İkinci dünya savaşında İran’da … dönemi söz konusu. Yani her iki dönemde de Kürtler ayaktaydı ve büyük bir mücadele sözkonusuydu ama, Kürtler sesini ne Milletler Cemiyetini kuranlara, ne de Birleşmiş Milletleri kuranlara duyaramadılar. Daha doğrusu, bu kurucular Kürtlerin isteklerini, taleplerini görmezden geldiler, duymazdan geldiler. Duymamak için özellikle çaba sarfettiler. Bütün bunların bilimin kavramları ile incelenmesi gerekir. Tabii bilim deyince üniversite önemli bir araştırma-inceleme kurumudur. Ama üniversite ancak ifade özgürlüğü varsa üniversite vardır. Akademik özgürlük, ifade özgürlüğünün yerine hiçbir zaman geçmez. Önemli olan ifade özgürlüğüdür ve ifade özgürlüğünün anayasada yer almasıdır. İfade özgürlüğü varsa, üniversite vardır. İfade özgürlüğü kısıtlı ise üniversite yoktur arkadaşlar. Üniversite özellikle de sosyal bilimler sağlıklı bir ilerleme kaydedemez ifade özgürlüğünün kısıtlanması durumunda. Eğer ifade özgürlüğü kurumlaşmışsa o toplumda, o siyasal sistemde, o siyasal rejimde ifade özgürlüğü kurumsallaşmışsa, burada rektörün kimler tarafından seçildiği benim kanımca önemli değildir. İster mütevelli heyeti seçsin, ister öğretim üyelerinin bizzat kendisi seçsin, isterse YÖK olsun veya Cumhurbaşkanı seçsin, önemli değildir. Ama ifade özgürlüğü kısıtlı ise, rektörü bizzat öğretim üyeleri seçsin, 4936 sayılı yasada olduğu gibi, orada yine üniversite yoktur. Örneğin YÖK çok dile getiriliyor ya, 1982’de YÖK kabul edildi, üniversite üniversite olmaktan çıktı. Böyle değil arkadaşlar, eğer gerçek anlamda bir üniversite olsaydı Türkiye’de YÖK falan olmazdı, hatta darbeler de olmazdı. Çünkü darbeleri en çok destekleyen kurumlardan biri üniversitedir. Ve yüksek yargıdır Türkiye’de. 1982’de ne oldu, 1982’de Türkiye’nin en eski kurumu Üniversitesi, Hukuk Fakültesi, İstanbul Hukuk Fakültesi Kenan Evren’e doktora ünvanı verdi. Bilimine katkısından dolayı. İstanbul Üniversitesi Senatosu ne yaptı? Bu doktora çok küçük bir şeydir, biz profesörlük veriyoruz dedi. YÖK de bunu bütün üniversiteler adına verdiğini söyledi. O zaman 28 üniversite vardı Türkiye’de. İfade özgürlüğü elbette önemlidir. İfade özgürlüğü varsa Üniversite vardır. İfade özgürlüğü yoksa üniversite yoktur, özellikle de sosyal bilimler yoktur. Resmi ideoloji bilimin verileri … Ben 1950’li yılların sonlarında Siyasal Bilgilerde okudum. Benim okuduğum dönemde, örneğin Siyasal Tarihi okuyorsunuz, Kürtler adı geçmiyordu, tabii başka derslerde de kürt adı geçmiyordu. Ama benden öncekiler de, benden sonrakiler de böyle bir eğitimden geçtiler. Hatta 1950’lerde hoca olanlar, örneğin Fehmi Bey, Cahit Bey, Bahri Bey 1950’lerin hocaları, bizim hocalarımız Seha Bey örneğin, onlar da eğitimleri sırasında, 1930’larda, 1940’larda okudular Mülkiyede. Onlar da Kürtler hakkında bir şey duymadılar, okudukları zamanlarda. Hatta Cumhuriyetten sonraki eğitimde, Mülkiye eğitiminde, Kürtlerden söz edilmiyordu. Ama 1880’lerde, 1890’larda, Mülkiye’de okuyanlar, Kürdü de biliyordu, Kürdistan’ı da biliyordu. Örneğin 1909’da bir dergi var, Mülkiye dergisi, 1909’da yayınlanan bir dergi, orada Muş Mutasarrıfının Kürdistan ahvali ile ilgili bir yazısı var. Ve bu yazı üç sayı devam etmiş Mülkiye dergisinde. İşte burada resmi ideolojinin oluşması önemli. 1923’ten önce Kürtleri de biliyorsun, Kürdistan’ı da biliyorsun, ama 1923’ten, Cumhuriyetten sonra Kürtlerin varlığı inkar ediliyor. Kürtçenin varlığı inkar ediliyor. Böyle bir resmi ideoloji, üniversite bunu savunuyor, yüksek yargı bunu savunuyor. Bu dönüşüm elbette önemlidir. Yani nasıl böyle bir dönüşüm oldu, Mülkiyenin programında resmi ideolojinin gelişiminde, bunun araştırılması, incelenmesi elbette önemlidir.



Dostları ilə paylaş:
  1   2   3


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©genderi.org 2019
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə