İslam inanç Sİsteminde akilcilik ve kadi abdulcebbar



Yüklə 1,45 Mb.
səhifə5/39
tarix17.11.2018
ölçüsü1,45 Mb.
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   39

2. Bilgi Teorisi ve Akıl

Allah, akıl ve iradeyi insanın fıtratına yerleştirmiş, onun dinî yükümlülüğünü bu iki yeteneğine bağlamıştır. Dolayısıyla insan bilinçli olarak yaptığı işlerden sorumludur. Akıl insanın bilgi edinmesini sağlayan bir güçtür. İnsan, aklı sayesinde varlıkların hakikatini bilme, iyi ile kötüyü, güzel ile çirkini birbirinden ayırma imkânına kavuşur. Akıl, fizik dünya ile ilgili olarak, duyuların dış dünyadan algılayıp beyne ilettikleri izlenimleri kavram haline getirir. Bunların aynı nitelikte olanlarını bir araya toplar, farklı nitelikte olanlarını ayırır, birbirleri ile kıyaslayarak varlık ve olayları anlamaya çalışır. Görülüyor ki duyuların dış âlemden elde ettiği izlenimler, akıl için bir malzeme niteliğindedir; akıl onları kullanarak bilgi haline dönüştürür. Bu nedenledir ki aklı olmayan insanın dış dünyayı algılaması epistemik açıdan bir anlam ifade etmemektedir. Duyu izlenimlerine dayanmayan kurgular ise sadece veri tabanı olmayan hayallerden ibarettir.

Bilindiği üzere varlık âlemi en temelde duyu organlarıyla algılanabilen (fizik) ve duyular ötesi (metafizik) olmak üzere iki boyutludur. Kendisine mikrokosmoz denilen insanda da bu iki boyutu görmek mümkündür. İnsan gayreti ölçüsünde kendi tecrübe sınırları içinde olan fizik âlemden, bilimsel etkinlikle nesnel/ölçülebilir bilgi edinebilmekte, bu konudaki merak ve ihtiyacını giderebilmekte ve maddî hayat üzerinde etkin olabilmektedir. Diğer yandan insanın varoluşsal bir zorunluluk olarak hissettiği ve hayatı anlamlandırabilmesi bakımından vazgeçilmez olan temel problemleri, duyu organlarının yapabileceği tecrübelerin ve fizik alemin sınırlarını aşmaktadır. Kendi varlığının sebebi, yaşamın anlam ve hedefi, niçin, nasıl ve hangi ölçülere göre yaşanılması gerektiği, ölüm sonrası durumunun ne olacağı gibi temel sorular tecrübe yöntemi ile cevaplandırılamamaktadır. Çünkü duyular, kendi sınırlarını aşan metafizik âlemle ilgili problemlerde akla malzeme sağlayamamaktadır. İşte bu durumda vahiy devreye girmektedir. Vahiy, duyuların fizik dünya için yaptığını, metafizik âlemle ilgili olarak yapmakta, akla varlığın metafizik boyutuyla ilgili malzeme sağlamaktadır. Akıl da fizik âlemde yaptığı gibi bu malzemeleri kullanarak çıkarımlarda bulunmaktadır. Vahyin doğruluğu Allah'ın kelâmı oluşuna, Allah'ın varlığı da vahye dayandırılacak olursa ortaya bir kısır döngü durumu çıkar. Bunun önüne geçebilmek için hiç olmazsa birinin akla dayandırılması gerekir. Peygamberin doğruluğu duyuların idrakine bağlı olan mucizeye dayandırıldığı gibi, vahiy veya onu gönderenin ispatı da aklın tasdikine dayandırılmalıdır.

Görülüyor ki en azından vahyin açıklanması için akla ihtiyaç vardır. Yani vahiy kendisini ancak akıl yoluyla ifade edebilmektedir. Öte yandan akıl fizikî dünyada olduğu gibi metafizikte de veriye dayanmadan kendi kendine kurgularda bulunamaz. Bulunursa da bu herkes tarafından kabul edilebilecek delillerle temellendirilemeyip sübjektif kalır. Şu halde duyular ve vahiy aklın rakibi veya onun yerini alabilecek kavramlar değil, ona veri toplayan ve servis yapan yardımcılar durumundadırlar. “Vahiy, duyular ve akıl” arasındaki ilişki bir bakıma görme olayında, “Göz, ışık ve görülecek obje” arasındaki ilişki gibidir. Aklın doğru bilgi ortaya kayabilmesi için şu hususlara dikkat edilmesi gerekir:



1. Kişinin heva, heves gibi tutkularının ve yaşanılan çağın zihinsel ve maddî koşullandırmalarının esaretinden korunması gerekir ki, buna “Akl-ı selîm” de denir.

2. Çıkarımın sağlam veriye dayanması gerekir. Dikkatli olarak yapılmamış bir gözlem, yanlış algı, aklı yanıltabildiği gibi, doğru olmayan bir nakil (rivayet) de aklı yanıltıp yanlış çıkarımlara sebep olabilir ve bazı kimselerce akıl ile naklin (Kur'an ve sünnet) çeliştiği şeklinde yorumlanabilir.

3. Akıl ile naklin çatıştırılmaması gerekir. Çünkü bunlar birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdırlar. Akıl, vahiy dahil bütün haber ve duyumları değerlendiren bir araç olduğu için onsuz doğru bilgiye ulaşılamaz. Akıl olmadan peygamberlerle şarlatanları ayırmak mümkün müdür? Akıl ile vahiy arasında çatışma olmamasına karşın akleden insan ile vahyi yorumlayan kişiler arasında çatışma olabilir. Böyle durumlarda akıl evvel, nakil müevveldir. Yani akıl esas alınır, nakil ona göre tevil edilir. Eğer bir çatışma gözleniyorsa problem ya naklin sahih olmamasından ya aklın doğru çıkarımda bulunmamasından ya da birinin diğerinin alanına girmesinden kaynaklanmaktadır. Esasında bilginin oluşmasında akıl ile vahiy birbirlerinin alternatifi değil, her birinin işlevi farklı farklıdır. Dolayısıyla çatışmaları zaten söz konusu olamaz.

Ünlü hukuk felsefecisi Şatıbî dinî delillerin aklî prensiplere ters düşmediğini vurgulayarak şunları söylemektedir: Dinî deliller sağduyu sahiplerinin görüş birliği ile delil kabul olunmaktadır. Bu da onların aklî prensipler doğrultusunda gelmiş olduklarını gösterir. Eğer dinî deliller aklî prensiplere ters düşseydiler, o zaman dinî hükümler ve başka hususlar da insanlar için delil olamazlardı. Ancak akılca kabul edilebilen delillerin gerekleriyle amel edilebilir. Deliller aklî prensiplerle ters düşseydi, o zaman onların gereği ile yükümlü olmak takat üstü olurdu. Çünkü insan, aklının ermediği şeyle yükümlü tutulmuş olurdu. Bu ise batıldır. Yükümlülüğün dayanağı akıldır. Akıl ortadan kalktığında yükümlülük de ortadan kalkar. Eğer deliller aklî prensipler doğrultusunda gelmeseydi, o zaman akıllı kişinin yükümlülük altına sokulmasının çocuk, bunak ve uyku halindeki kişilerin yükümlü tutulmasından bir farkı olmazdı. Eğer dinî deliller aklî prensiplere ters düşseydi kafirler, dini reddetmek için bizzat dinî delilleri kullanırlardı. 53



4. Öte yandan gerek duyulur âlemle, gerekse metafizikle ilgili olarak Aklın ortaya koyduğu bilgilerin mutlak ve hakikatin kendisi olduğu düşünülmemelidir. Çünkü insan, yaratılışı itibariyle gerçeği tümüyle kavrayabilecek yeteneklerden yoksundur. Zira nesnelerle, onların tasavvurları ayrı ayrı şeylerdir. Dolayısıyla madde ile ondan hasıl olan bilgi birbirinin aynı değil, dış dünyadakilerin zihne yansımalarıdır.

İslâm bilginleri dogmatizme meydan vermemek için tecrübe, vahiy ve akıl arasında bir denge oluşturmuşlar ve hiç birini bilginin tek kaynağı ve ölçütü olarak görmemişlerdir. Bununla beraber kutsal metinlerin ve dolayısıyla dinin anlaşılmasında aklın vazgeçilmez bir rolü vardır. Bunlar akla rağmen değil, akıl eşliğinde bir anlam ve işleve sahip olabilmektedir. 54





Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   39


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©genderi.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə