İslam inanç Sİsteminde akilcilik ve kadi abdulcebbar


Alan ve Metot Yönünden Bilim, Felsefe ve Din



Yüklə 1,45 Mb.
səhifə6/39
tarix17.11.2018
ölçüsü1,45 Mb.
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   39

3. Alan ve Metot Yönünden Bilim, Felsefe ve Din

Her akıllı insan dünyaya niçin geldiği, buradaki hayatı bitince nereye gideceği ve bu âlemin niçin yaratıldığı gibi soruların cevaplarını merak eder, “Niçin” ve “Neden”lerini öğrenmek ister. Bu araştırma ve kaygı insanın yaratılışında (fıtrat) vardır. Söz konusu sorular bazı kişilerde çarpıcı ve sarsıcı, bazılarında ise daha hafif ve yüzeysel etkiler yapar; ahmak ve sefil kişilerde ise hissedilmeyecek kadar siliktir.

Bilim, felsefe ve dinin her üçü de varlık ve olaylara bakış yaparlar fakat ilgi alanları ve kullandıkları yöntemleri farklıdır. Bilim varlıkların nesnel yönlerini konu edinir ve fenomenler alemiyle ilgilenir. Dolayısıyla tecrübe ve gözlem metotlarını kullanarak varlık ve olayların “Nasıl”lığını inceler. Bilimin metodu tecrübe ve gözlem olduğu için iştigal alanı da nesnel varlıklarla ve fenomenler alemiyle sınırlıdır. Bilim bu sınırlar içinde kaldıkça saygın, ortaya koyduğu sonuçlar anlamlı ve muteberdir. Ancak evrende olup bitenleri bilimin objektiflerine yansıyanlardan ibaret saymak yanlıştır. Çünkü âlemde tecrübe ve gözlemlerimizin dışında bulunan nice varlıklar bulunmakta, nice olaylar cereyan etmektedir. Eğer bilim kendi alanı dışına çıkan bu gibi meselelerde hüküm vermeye kalkışırsa sınırlarını zorlamış ve yetki alanının dışına çıkmış olur. Söz gelimi bir kimse tecrübe ile ispatı mümkün olmadığı için melek, ruh gibi metafizik varlıkların gerçekliğini inkâr ederse, bu bilimsel bir tavır olmadığı gibi bilim açısından da bir anlam ifade etmez. Eğer bu inkârını bilim adına yaparsa, onun alanı dışına çıkarak hüküm vermeye (inkârda bulunmaya) kalkıştığı için bilime aykırı hareket etmiş, bir noktada yalancı durumuna düşmüş olur. Çünkü bilim verilerle hareket eder ve doğrulamayadığını değil, yanlışlığını ortaya koyduğu şeyleri reddeder. Dolayısıyla delile dayanmadan (yanlışlamadan) bir şeyi inkâr etme bilimsel tavır olmaz. Bilim adamı, bilimin sınırları dışına çıkararak onu sübjektif yargılarına âlet etmemeli, bilimin sınırlarını aşan konularda bir şey söylemek durumunda kaldığında da red veya kabul yerine agnostik davranmayı tercih etmelidir.

Felsefe ise akla dayanarak metafizik varlık, âlem tasavvuru, kozmosun oluşumu, yapısı, işleyişi, insanın evrendeki yeri ve beşerî varoluşun anlamlarıyla ilgili araştırmalar yapar; varlık ve olayların “Niçin”ini araştırır, hikmet ve gayesini ortaya koymaya çalışır. Söz gelimi bilim bir “Cenin”nin ana rahmine nasıl düştüğünü ve nasıl geliştiğini inceleyerek “Nasıl” sorusunun cevabını vermeye çalışırken; felsefe bunların niçin böyle olduğu üzerinde durur. Bilim dünyaya nasıl geldiğimizi bildirir, fakat niçin geldiğimizden söz etmez; varlıklar hakkında güzel bilgiler verir fakat onların künhünü kavrayamaz, geçek varlık nedenlerini ortaya koyamaz. Halbuki yaratılışındaki “Nasıl”lar kadar niçin”leri de merak konusu yapan insan, ilmin bu yetersizliği karşısında sessiz kalmayarak başka arayışlar içine girme ihtiyacı duyar. Felsefe bu arayışlara cevaplar vermeye çalışan disiplinlerden biridir,

Dine gelince, onun alanı da fizik ötesi âlem, evrenin oluşumu, başlangıç ve sonu, tanrının varlığı, insanın âlemdeki yeri ve beşerî var oluşun anlamı gibi konulardır. Din, bu konularda hem tecrübenin hem de aklın verilerini kabul etmekle beraber, ikisinin de acze düştüğü yerde vahyi devreye sokarak evrene bakış için yeni bir pencere açar, işlevini bu pencereden gördüklerine dayanarak yürütür.

Felsefenin bünyesinde oluşmuş ve zamanla bağımsızlık kazanmış bulunan “Bilim”in din ve felsefeyle ilişkisi problematik açıdan kısmen devam etse de metot bakımından onlardan tamamen farklılaşmış, din ve felsefenin normatif karakterine karşın objektifliği gereği değerlerden soyutlanmıştır. Dünyevî ilimlerin her birinin kendine has yöntem ve delilleri vardır. Örneğin yöntem olarak matematik ve felsefe aklı, tabiat bilimleri duyuları (tecrübeyi), tarih ise haberi (nakli) kullanır. Dine gelince o, alanlarını ayırmak kaydıyla her üçünden de yararlanır.

Bu alan ayırımı, üç disiplin arasındaki çatışmayı ortadan kaldırır gözükmekle beraber, çoğu zaman birbirlerinin alanlarına girdikleri de görülmektedir. Söz gelimi, vahyin alanına giren konuların, aynı zamanda aklın ve felsefenin de alanına girdiğini düşünen İslâm filozofları, bu anlayışın sonucunda felsefenin, dinin üst düzeyde bir ifadesi olduğunu, peygamberlerin getirdiği dinlerin ise, filozofun bilgisinde olan konuları halkın anlayış seviyesine göre dile getiren alt düzeyde bir söylem olduğunu düşünmüşlerdir. 55 Halbuki felsefenin, dinin alanına girerek ortaya koyacağı görüşler, spekülâsyon olmaktan öteye geçemez. Bir başka ifade ile bilim varlık ve olayların şekil ve görünüşlerinin nasıl olduğunu inceler; felsefe, içlerine girerek niçin öyle olduklarını açıklamaya çabalar; din ise bunların ötesindeki metafizik hakikatleri ortaya koymaya çalışır. Ayrıca akıl ile nakil arasındaki ilişkiyi şu şekilde de ifade etmek mümkündür: Akılla ispatı veya inkârı mümkün olmayan konular nakle, nakille ispat edilemeyen konular akla, hem akılla hem de nakille ispat edilebilen konular ise her ikisine de aittir. Söz gelimi âlemin yaratılış ve sonuna (mebde ve meâd) ilişkin konular nakle, Allah'ın varlığı, sıfatları, matematik ve mantığın prensip ve kuralları gibi konular akla, bunlar dışındaki konular da her ikisine aittir. Onun için kelâmcılar akıl ile nakli kaynaştıran ve aralarında sentezi öngören bir yolu tercih etmişlerdir. Eğer birbirlerinin yerine kullanma hatasına düşülmeyecek olursa bu vasıtaların üçünü de bir arada bulundurmak mümkündür. Nitekim dinî literatürümüzde ilme'l-yakîn, ayne'l-yakîn ve hakka'l-yakîn şeklinde formüle edilen ve felsefî, bilimsel ve dinî metotlara işaret olarak görülen yöntemler, bir bütünün iç içe girmiş halkaları konumundadırlar.

İlme'l-yakîn, insanın birinden işiterek, düşünerek veya akıl yürüterek; ayne'l-yakîn, insanın gözü ile görerek, hakka'l-yakîn ise insanın bizzat kendi benliğinde bularak ve tecrübe ederek edindiği bilgilerdir. İzmirli İsmail Hakkı (1868-1946) bu kavramları açıklamak ve aralarındaki farkı ortaya koymak için “Bal örneği”ni verir. Söz konusu örneğe göre bulunduğumuz odada bal olduğu bilgisine, doğru sözlü birinden duyarak veya bazı karinelerle ulaşmaya ilme'l-yakîn, odada bal olduğu sonucuna bizzat gözle görerek ulaşmaya ayne'l-yakîn ve odadaki balı alıp tadarak onun bilgisine ulaşmaya da hakka'l-yakîn denir. 56

Bu üç bilgi çeşidi iç içe geçmiş halkalar gibidir. Dıştaki halkayı ilme'l-yakîn, ortadaki halkayı ayne'l-yakîn ve içteki halkayı da hakka'l-yakîn bilgi oluşturur. Dıştaki halka sağlamlık bakımından en zayıf olan halkadır. Çünkü onun için diğer halkalar gerekli değildir. Halbuki ikinci halkanın oluşabilmesi için birinci halkaya; üçüncü halkanın oluşabilmesi için de birinci ve ikinci halkalara ihtiyaç vardır. Hz. Peygamber sağlamlık bakımından ilme'l-yakînin ayne'l-yakîn gibi olmadığını bildirmek için

Duymak, görmek gibi değildir.” 57 buyurmuştur. Bu formülün doğru sonuç verebilmesi için hakka' yakînin, vecd halinde ortaya konulan sanal bir duyuş olarak kabullenilmesi yanlışından vazgeçilmesi gerekmektedir. 58





Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   39


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©genderi.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə