Yaratilişin hedefi


İKİNCİ KONUŞMA BİREYSEL VE TOPLUMSAL AHLAKIN KÖKENİ



Yüklə 220,11 Kb.
səhifə2/5
tarix17.11.2018
ölçüsü220,11 Kb.
1   2   3   4   5

İKİNCİ KONUŞMA

BİREYSEL VE TOPLUMSAL AHLAKIN KÖKENİ


İnsan ister bireysel ister toplumsal olsun, insanlık yaşamında maddi olmayan hedefler halkasına muhtaçtır. Biz asıl olarak bireyin bireysel yaşamında gözettiği fizik ötesi ve manevi değerleri içeren hedeflerini söz konusu edecek değiliz. Ancak bu tür bireysel hedefler, toplumsal olarak konuyu ele aldığımızda açıklanabilirse de bu bizim asıl hedefimiz oluşundan kaynaklanmayacaktır. Öte yandan her sosyal ekolün bireyler için ortak hedeflere ihtiyaç duyacağı da vurgulanması gereken bir gerçektir. Çünkü; eğer ortak hedeflere sahip olmazsa; sosyal yaşam, gerçek ve olgucu kavramıyla yeni kurumlu bir yaşam anlamıyla gerçekleşmesi olanaksızdır. Çünkü toplumsal yaşam işbirliği anlamındadır ve işbirliği de ancak ortak hedefler platformunda mümkündür. Ortak hedefler kavramı maddî ve manevî hedefler kavramından daha geneldir. Örneğin, 'tüm bireylerin ortak hedefi maddi bir hedef olabilir. Bireylerce oluşturulan sanayi ve ticari kuruluşlar gibi... Bir grup anamalcı toplanarak bir ticaret veya sanayi kuruluşu kurabilirler. Veya bir sermaye sahibi ile bir emek sahibi veya birkaç emek sahibi birlikte bir karar alabilirler. İş ve emek birinden, finansman birinden olmak üzere, ortak bir iş başlatabilirler.

Ortak hedef geneldir. Ancak insan toplumu bir şirket biçiminde yönetilemez. Toplumsal yaşamın temelini bir büyük şirket oluşturamaz. Doğal olarak bu olmazlık bizim kanımızdır. Yoksa kimilerin teorilerinin bu temel üzerine kurulu olduğunu biliyoruz. Örneğin Bay Russell'in ahlâk anlayışı bu temel üzerindedir ve O, toplumsal ahlak için bireyin çıkarımdan başka hiçbir kökün varlığını kabul etmez. Russell der ki; «Toplumsal ahlak vakıa olarak tek türde yansır ve bireyler buna uyar. Çünkü; tüm bireylerin temel amacı, daha çok kendi çıkarlarını korumak biçimindeki algılarıdır: Birbirlerinin hakkına ve varlığına riayet etmeleri de bundandır.»

Bir de örnek verir: «Ben doğam itibariyle komşumun öküzünün benim olmasına eğilimli ve arzuluyum. Ancak şunu düşünürüm: Eğer ben bu işi yapsam, komşum tepki gösterecek o da benim öküzümü alacaktır. Madem komşum da bunu yapabilecektir, öyleyse ben daha fazla kar etmek isterken zarar etmiş olacağım. Durum bu olunca maslahat şudur; ben senin hakkını saygın kabul ederim. Senin öküzün senin malındır, diye söylerim ki; benim öküzüm de benim malım olsun.»

Russell toplumsal ahlakın kökeni olarak bireysel çıkarın korunmasını kabul eder. Realitede de bireylerin karşılıklı haklarının saygınlığını; ortaklar grubunun çıkarları, birbirleriyle işbirliği esasına dayalı olduğundan, birbirlerinin haklarına saygı göstermeleri anlayışında olduğunu kabul eder. Hırsızların birbirleriyle ilişkileri de bu biçimdedir deriz. Bir grup hırsız yapacakları vurgun ve hırsızlığın ürünlerini adaletle aralarında dağıtmak üzere sözleşirlerse, birbirlerini kollarlar. Çünkü bu işin tek olarak yapılamayacağını bilirler. Bundan dolayı birbirlerine ihtiyaç duyarlar. İhtiyaç duyma nedeniyle birbirlerinin hakkına saygı gösterirler. Ancak, biz zaman zaman söylediğimiz bir sözü burada da tekrarlıyoruz. Russel, şiarıyla felsefesi birbirinden farklı olan biridir. Şiarı insan-sever iken, felsefeci insan-severliğin kökünü kazımaktadır. Çünkü o, toplumsal ahlakın kökeni olarak «çıkar»ı kabullenmektedir. Bu ahlak anlayışı bireye egemen olabilir. Birey çıkarını başkalarıyla işbirliğinde görüp, başkasının tepkisinden korkabilir. Elbette bir grup birlikte güçlenip erk sahibi olurlarsa birbirlerini hesaba katarlar. Ama birisi, tek başına güç ve erk itibarıyla kendini yüzde yüz yeterli gördüğü bir noktaya ulaşırsa, işbirlikçilerinin veya başkalarının gerçekten zayıf olduklarını ve bir şey yapamayacaklarını hissederlerse, bu ahlâkî anlayışa uygun davranmasını gerekli kılan bir nedeni olmayacağına göre, niçin uygun davransın? Varsayınız ki; Brejnev ve Nixon karşı karşıya kaldılar. İkisi de güçlü ve erk sahibi olduklarından çıkarları nedeniyle birbirlerini dikkate almakta ve hesaba katmaktadırlar. Ama birisinin zayıfladığı söz konusu olsa, artık dikkate almanın nedeni ortadan kalkacaktır. Bir ulus güçlü olunca hesaba katılacak, zayıf olunca niçin hesaba katılsın ki? Bu noktada Russel'in Amerika’ya, örneğin «niçin Vietnam’da savaşıyorsunuz? Bu işiniz insanlık dışı bir iştir» diye karşı çıksa, bu sözü bir değer taşımayacaktır. Çünkü «insanlık dışı» ne demek? Amerikanın savaşmamasını gerektiren nedir?

Her halükarda bu ekolün boş ve zayıf bir ekol olduğu gerçeği ortaya çıkacaktır. Çünkü bu ekol bir yandan zorbaya zorbalık yapsın diye izin veriyor. Sonra da güçsüz ve zayıfa dönüp diyor ki: «Zorba sana zulmetmesin diye güçlen! » Bu söz doğrudur belki, ancak ahlâkî değildir. Çünkü bu anlayış, zorbaya «Sen güçlüsün, zayıf sana rağmen bir iş bitiremiyor! Zorbalık yapma! » diye buyuramaz. «Yapma! » demenin gerekçesi yoktur. Niçin yapmasın?! Bu ekolca, güçlünün yaptığı her iş mubahtır. Öyleyse başka bir yol izlemek gerekir. Bir ekol bu maddi ortak hedefler üzerine bina edilebilir. Fakat bozgunculukları önlemek için başka bir yol önererek; «Bireylerin birbirlerinin haklarına tecavüz etmelerinin nedenini araştırmalıyız. Sonra bu nedenleri ve gerçekleri ortadan kaldıralım. Kaldırmak için de vicdanî, dinî, manevî ve eğitimsel bir faktörü kullanmağa da ihtiyaç yoktur.» derler. Sizin, «zorbanın, zayıfın hakkına tecavüzüne karşı duracak neyiniz vardır?.» diye sorduğumuzu varsaysak, derler ki: «İşin başında toplumu, içinde güçlü-zayıf ikileminin bulunmadığı biçimde oluşturalım.» Bireyler arasındaki zayıf-güçlü ayırımının kökeni nedir? «Biz toplumun tüm bireylerinin gözünde bu kökeni ortak bir düzleme sokarsak birbirlerinin hakkına ortak erk nedeniyle saygı göstereceklerdir. Bu ikilemin kökeni mülkiyettir. Çünkü tüm politik ve sosyal güçler buradan kaynaklanmaktadır.»

«Mülkiyeti ortadan kaldırınız ki, tüm bireyler ortak bir seviyede seyretsin, ortak bir güce sahip olsun ki, birbirlerine tecavüz etmeye yeltenmesinler. Bu durumda tüm bireylerin ortak hedefleri maddî yaşamlarıdır. Bütün toplum reel bir şirket (Ortaklık) görünümüne kavuşur. Ortaklardan hiçbirinin diğer bireylere zorbalık yapamayacağı bir ortaklık. Çünkü bu mutsuzluk ve zorbalığın gerekçesi mülkiyettir ve onu da kaldırmışız.»

Marksist ekol böyle bir ekoldür. Manevî araçlara yaslanma, başvurma, vicdan veya ahlaki vicdan söz konusu edilemez bu ekolde!. Bu ekole göre; zorbalığın, kötülüklerin, zulümlerin ve düşmanlıkların nedeni tek şeydir; mülkiyet! Mülkiyeti kaldırdığımızda suçu veya suç aracını ortadan kaldırmış oluruz. Bireysel mülkiyet kalkıp yerine toplumsal (Kolektif) mülkiyet geldiğinde, yani birey yeteneğine göre çalışarak, ihtiyaçlarını toplumdan karşıladığı zaman doğal olarak toplumda barış, adalet, ahlak, güzellik ve mutluluk egemen olacak; kin, düşmanlık ve nefretin kökü kazınarak, insanlar birbirleriyle kardeşçe ve eşitçe yaşayacaklardır.

Bu ekolde manevî olgunun yeri yoktur. Toplumu, manevî değerlerin müdahalesi olmaksızın yönetmek ister. Bu amaç, eksik ve yanlış bir amaçtır. Çünkü; mülkiyeti ortadan kaldıran toplumlarda zulüm, bozulma ve düşmanlıkların da aynı biçimde ortadan kalkmadığını pratik göstermekte ve somutlaştırmaktadır. Eğer bu ekolün sözleri doğru olsaydı ortak (kolektif) mülkiyete ulaşmış toplumlarda bozgun ve fesadın yer almasının kesinkes mümkün olmaması gerekirdi. Oysa gördüğümüz o ki; bu komünist toplumlar arada bir tasfiye ve bozulmayı önleme adına birbirlerinin canına düşmektedirler. Bunun nedeni ise, bu şeylerin kökeninde salt bireysel mülkiyetin `imtiyazları ele geçirme arzusu' faktörü yatmamaktadır.

Birincisi: Tüm imtiyazların en önde geleni, paranın ve alıp satmanın imtiyazı değildir. Beşerde kimi imtiyazlar vardır ki, bunlar için değer biçilememektedir. Örneğin kadınlar arasında, güzel olan kadının imtiyazı vardır. Yaşamda bu imtiyazın mülkiyet sorunuyla bir ilintisi de yoktur. Eğer ortak mülkiyet de egemen olsa, bu imtiyaz yine de varlığını sürdürecektir.

Bundan da önemlisi makam ve mevkilerdir. Beşerin gözünde makam ve mevkii değeri paradan çok daha üstündür. Ford veya Roccefeller Amerikan Cumhurbaşkanlığı seçimine katılmak ister. Bu kişiler, Dünyadaki insanların en zenginidir veya en zengin birkaç bireyinden biridir. Böyle olmasına rağmen gönüllerinde Cumhurbaşkanlığı tutkusu vardır. Bu arzu, olağanüstü bir arzudur. İnsanlar şöhret, iftihar, başkanlık ve makam gücü için çoğunlukla servet ve paralarını feda ederler. İster sevgi, ister korku, ister ilgi nedeniyle olsun kendisi karşısında insanların eğilmeleri imtiyazına sahip olmak, beşer için olağanüstü değerde bir imtiyazdır.

Örneğin; kim herkesin görmek istediği, istekle elini öptüğü, ona para vermenin onurunu taşımak istediği Burucerdi18 gibi bir insan olmak arzusunu taşımaz? Bu beşer için bir değerdir. Tüm değerler maddi midir? Veya Burucerdi’nin konumuna zıt bir konum: Kim korkudan yüz binlerce insanın karşısında diz çöküp boyun eğerek saygı gösterdiği bir Şah olmak istemez? Evet bunlar beşer için birer değerdir. Eğer değer olmasaydılar kişi böyle makamlar için her şeyinden vazgeçmezdi. Bunlar küçük sorunlar da değildir.

Öte yandan başkalarının hakkına tecavüz etmenin veya imtiyazın kökeni, salt servet ve mal değildir. Ve bu şeyler kolektifleştirilmesi mümkün olmayan arzulardır.

İkincisi: İmtiyazlar başka nedenlerle ele geçirildiği zaman, yani kolektif mülkiyetin egemen olduğu toplumlarda bile bu imtiyaz sahiplerinin mal ve servetten aldıkları pay daha büyüktür. Sovyetler Birliğinde Brejnev ile örneğin bir çiftçinin servet ve malının eşit olduğunu düşünebilir misiniz? Bu çiftçi çiftçiler sınıfının temsilcisi bile olsa! Bir çiftçiye şu kentten bu kente gitmek için ömründe bir defa bile uçak ile gitmek nasip olmazken, Brejnev en iyi uçaklarla tüm gezilerini gerçekleştirir.

Hem sonra imtiyaz; salt mal ve servet sahibi olmak biçiminde gerçekleşmez ki, bunların kolektifleştirilmesiyle ortadan kaldırılabilsin ve bireyler kolektifleştirilen servetten eşit biçimde faydalanabilsin. Asla böyle değildir. İşçi, devletin işçisidir. Devletin malı bireyin değil genelin malıdır. Ama bu özel ve bireysel mülkiyetin bulunmadığı devlet malından tüm bireyler eşit mi yararlanır? Yüce mevkilerden birinde bulunan bir zat -örneğin bir genel müdür gezilerinde ve diğer değişik türden işlerinde genelin bütçesinden harcayarak yararlanır. Oysa bütçe geneldir.

Ayrıca bu konu önemden yoksun değil, belki çok önemlidir. Bu sosyalist toplumlarda, maddî tutkulardan özveride bulunmaya onlardan vazgeçmeye ihtiyaç duyulmaktadır. Örneğin komutan olup savaş meydanına giderek öldürülen biri için ortak çıkarlar için öldürüldü denemez. Çünkü bir anlam ifade etmez. Çünkü savaşa gidenin varlığına kahramanlık ve ideal türünden duyguların egemen olması gerekir ki, kendini o ideali uğrunda ölüme hazır tutabilsin. En maddeci ekoller bile kendilerini maneviyat ve değerlere ihtiyaçsız kabul etmezler. Bir mesleği ilahlaştırma biçiminde gerçekleşse de; mutlaka maneviyatı herhangi bir biçiminde değerli kılarlar.

Bu bizzat bir maneviyattır. Hiç kuşkusuz tüm varlığını ortak çıkarlar ve onların korunması esprisine dayandıran ekoller, toplayıcı ve kuşatıcı olamazlar. Aslında uygulanabilir bir ekol olamazlar. Bu nedenle de bizzat bu ekollerin kendileri kimi manevi araçları üss olarak gündeme getirmektedirler. Örneğin maddeci Komünizmin önderlerinin mesleklere, şiarlara ve meslekle ilişkisi olan belirtiler ile mesleki armalara karşı tavırları nasıldır? Ve nasıl yansımaktadır? Bu uygulamaları her mesleğin her şeyin üzerinde olduğu biçiminde tezahür etmektedir: Oysa bu anlayışa göre meslek yaşamın çıkarlarına ulaşmak için araçtan .başka bir şey değildir. Maddeci ekolün yapısına göre meslek; mühendisin bir bina için çizdiği bir harita hükmündedir. Planın yapıya karşıt bir kutsallığı yoktur ve bu plan «bina»nın yapılması için bir araçtır. Binanın onlarla yapıldığı en iyi planlar bile detaydır. Çünkü asl olan binadır. Bina plana feda edilemez. Belki plan, bina içindir. Son sınır şudur: Meslek; toplumsal yapı için en iyi plan ve projedir. Peki niçin bu planın kendisi benim için bir fetiş, bir ilah hükmüne bürünmektedir? Plan bina içindir ve bina da benim için! Ve ben plana feda edileyim?! Bu sözün gerçekten bir anlamı olamaz. Aslında mesleğe, toplumsal binanın yapılışı için veya bireysel yaşam için bir araç gözüyle bakılmamaktadır. Belki mesleğe, insanın kendini uğrunda feda edebileceği kutsal ve büyük bir olgu gözüyle bakılmaktadır. Hem bunu asılsız, temelsiz diye nitelerler, hem daha sonra telkin edilen biçimiyle bile kendilerine ve diğerlerine anlatmanın çaresini bulamazlar.

İşte bu nedenle hiç bir toplum «manevi hedefler» veya çağdaşların deyimiyle «manevi değerler» zincirine ihtiyaçsız değildir. Şimdi bu manevi değerler nedir? Bir gerçeklikleri var mıdır? Yoksa bunlar tek düze-basit insanların telkinleri midir? Örneğin vatan, millet... türünden sözler basit-tekdüze insanların dövünmeleri midir? Bir ekol açısından manevî değerleri; insanların aşırı değer verdikleri ve bunlar için maddi çıkarlarını hiçe saydığı bir espri olarak görmek gerekir. Manevî değerleri ele almak gerekir.

İşte bu noktada şu soru gündeme gelmektedir. “Değer” asıl itibariyle nedir? İnsan iradi olan işleri sonuçlandırır... İnsan ihtiyariyle gerçekleşen her iş bir hedefe yöneliktir İnsanın peşi sıra kavuşturduğu her hedef orijini itibariyle ister maddi, ister manevi olsun insan için bir değer ifade eder. Yani o hedefin insan doğasına yönelik bir çekiciliği ve cazibesi vardır. Yoksa insan için çekiciliği olmayan bir hedefin peşi sıra insanın koşuşturması, çabalaması bir emek ortaya koyması olanaksızdır. Derler ki mutlak abes, oyun ve başıboşluk türünden olan işlerin gerçekleştirilmesi doğrultusunda insanın bir çaba göstermesi olanaksızdır. Abes olarak adlandırdığımız işler düşünce ve aklın başlangıcı açısından abes olsa bile bir başka açıdan abeslik niteliği ortadan kalkabilir. Örneğin hayal gücü dinamiktir ve bir hedefe ulaşır. Hayal gücü kendi hedefine ulaşırken, akıl gücü o hedefe ulaşmaz.

Maddi işler düzleminde şu realite söz konusu bile edilmez. Benim için, yaşamımı sürdürmem için yararlı olan ve yardımcı olan şeyler bir değer ifade eder. Çünkü ben bizzat yaşamımla ilgiliyim. Bu ilgi benim güdümdür. Doğal olarak ben o şeye doğru çabalayacağım ve bu benim için bir değer -Her ne kadar değer kavramı maddecilikte söz konusu edilmezse de kavram genel olduğundan maddi nesneleri de kapsayıcıdır: ifade eder. Öyleyse bir doktor hastalıkları benden uzaklaştırdığı için benim açımdan değerlidir. İlâç bizim için değerlidir. Yemek bedenimize dinamizm ve hareket kazandıracağından bizim için değerlidir.

Şimdi sorunun manevî boyutuyla karşı karşıyayız. Maddi bir boyutu olmayan ve avucu doldurmayan manevi olgular nasıldır? Maddi şeyler vakıa olarak fiziksel olandır. Veya özü itibariyle cisim değildir ancak fiziksel yapımızın ıslah ve selameti ona bağlıdır. Spor gibi... İnsan, bünyenin sağlığına önem verir. Spor da bu sağlığı sağlayıcı bir faktör olduğundan insan için spor değerlidir. Maddi bir çıkan içermeyeceğinden başkalarına iyilik etmek veya genel mefhumuyla topluma ve gelecek kuşaklara hizmet etmek... vs. gibi işler nasıldır? Bir kültürel kurumda insan; bu halkın gelecek kuşaklarına bir şeyler vermenin telaşı içinde çabalar durur. Oysa bu işin şahsına dokunan bir yararı da yoktur. Belki bünyesine zarar bile söz konusudur. Çünkü bu iş zamanının tümünü alacağından kendine daha fazla çıkar sağlayacak bir işe de yeltenemeyecektir. Peki bu tür işler nasıl irdelenecek?

Maneviyat sorunu, beşer yaşamının önemli bir sorunudur. Bu noktada şu soru her an gündeme gelir: Acaba manevi işlere imanın özellikle Allah'a imanla bir bağlantısı var mıdır? Yani Allah'a iman maneviyata iman silsilesinin başı mıdır? Allah'a iman olmaksızın, manevi değerler zincirinin insan yaşamına egemen olmasına engel var mıdır?

Sartre’in «insanın soyluluğu» adlı kitabında ünlü Rus yazar Dostoyevski' den alınan bir cümle vardır;

«Eğer varlığı mutlaka gerekli olan zat olmazsa her şey anlamsız olur! »

Bir başka deyimle bizim iyi-kötü diye tasnif ettiğimiz ve filan iş yapılmalı, falan iş yapılmamalı dediğimiz işlerin elbette ki manevî bir boyutu vardır. Doğru söylemeli, yalan söylememeli, topluma hizmet etmeli ihanet etmemeli... Tüm bunlar varlık için mutlaka gerekli olan Allah'a iman etmekle bağlantılı olan işlerdir. Eğer evrende bir mutlak varlık olmazsa her şey boşu boşuna ve anlamsız olur. Yani her şey mubah olur. «Yasak-emir, gerekli-gereksiz» nitelendirmeleri ortadan kalkar. Acaba böyle midir, değil midir?

Marksistlerin işlerinden biri şudur; materyalist olduklarından manevi sorunların peşine takılmaz ve onlardan dem vurmazlar. İnsanlıktan dem vurmazlar. Evet, eğer sağlıklı insanlığı söz konusu ediyorlarsa amaçları o sınıfsız toplumdur. Çünkü onlara göre insan ya sağlıklıdır veya kusurludur. İnsanlar mülkiyet ve sınıfsal farklılıklar yüzünden bozulmaktadır. Bunları ortadan kaldırdığınızda insanlar o ilk halleri üzere baki kalacaklardır. İnsan için bundan başka bir kemali düşünmezler. İnsanın manevî değerlerle kat edip elde edebileceği diğer evrim ve kemal noktalarını ise tanımazlar. İnsan mülkiyet nedeniyle bozulmuyorsa yeter! Paraya tapıcı veya para zade olmazsa yeter!

Ama bu son zamanlarda türeyen ekoller! Bir taraftan meslekleri maddecilik iken, diğer taraftan ekollerini «insanlık ekolü» olarak adlandıran bu yeni ekoller! Sartre gibi ekollerini maneviyatla pekiştiriyorlar. «Sorumluluk» sorununa dayanıyorlar. Nasıl? Bir taraftan insanın özgür olduğuna inanırlar. Yani ne ilahi ne de doğal hiç bir güç insana egemen değildir. İşte kendi kendini yaratan insan budur. Ne çevre, ne yazgı, ne de ilah!... Buna karşılık insan kendi kendisinin sorumlusudur. İnsanın sonuçlandırdığı her iş iyi bir iş adıyla sonuçlandırılır, yapılır. Ki bu söz doğrudur da. İnsan kötü bir iş bile yapsa vicdanında o işe bir iyilik senaryosu hazırlamadan yapmaz. Önce kendi vicdanında o iş için bir «gerekçe» hazırlar. Bu nedenle insanın seçip irade ettiği her iş, gerekçeli olarak kavranır ki, o iyi bir iştir. Ben bir iş yaptığımda sessiz bir dille topluma «benim işim iyidir, bu işin yapılması gerekir ve bu işi yapmalısınız» diyorum. Bir başka deyimle benim yaptığım her işin bir anahtar özelliği vardır. Bireysel planda yapılan her işle topluma sanki «bu işin böyle yapılması gerekir» denilmektedir. Doğal olarak toplum da böyle bir işi yapmaya teşvik edilmiş olur. Bir başka ifadeyle herkes kendi işiyle başkalarına örnek olur. Öyleyse insan hem kendinin hem de başkalarının sorumlusudur.

«Kişi», işine değer verip onu iyi olarak nitelendirdiğinden başkalarını da O işi yapmağa çağırır. Sorumluluk konusunu buradan çıkartır ve insan bu dünyada hem kendisinden hem de başkalarından sorumludur» derler. Bu noktada soruyoruz; bu “sorumluluk” nedir ve ne anlamdadır?

Sorumluluk maddi bir mesele değildir. Madde ötesi manevi bir iştir. Elbette soruyla karşılaşacaksa bu soruya da cevap verilmelidir. Soru hangi kişilerde vaki olur? Maddeci ekolün buna cevap vermesi gerekir. En azından şunu demelidirler. İnsan bir vicdan sahibi olduğundan sorgulamaya tabidir. Dinsel mantık düzleminde gündeme gelen kavme (kendini kınayan) nefis gibi... Realitede şudur mesele : İnsan iki kişilik sahibidir. Biri hayvanî diğeri insanî ve melekutî Aykırı bir iş yapıldığında, ikinci kişilik birinci kişiliği kınar. Oysa bunlar böyle bir vicdanın da inkarcısıdırlar. Madem böyle değildir. Yani böyle bir vicdanı inkar ediyorlar peki öyleyse «sorumluluğun» kökü nerededir?

Hem kanıtlayamayıp hem de kabul ettikleri «sorumluluğunun» kökeni nedir? sorusunu geçelim. Dediğimiz gibi sorumluluk manevi bir iştir. Ben, insan bireyleri, gelecek kuşaklar... karşısında sorumluyum. Bu ne anlama gelir? Bunların ekolleri maddeci olmasına rağmen insanlık ve maneviyat oluşturmak ve insanı bunun gerektiricisi kılmak isterler. Öte yandan da Allah'ı engellemek düşüncesindedirler. Sartre ekolünde der ki: «Eğer bir işte Allah'ın dahili varsa tüm bu manevî olgular ortadan kalkar. Çünkü bunların kökeni insanın özgürlüğüdür. Eğer Allah varsa özgürlüğün anlamı kalmaz. Özgürlüğün olmadığı durumda seçebilme anlamsızdır. Sonuç olarak ta sorumluluğun bir anlamı kalmaz. Allah yoktur ki insan özgürdür ve insan için sorunluluk vardır. »

Ekolleri maddeci olmasına rağmen, felsefi değil, manevî türden bir mesleğe inanmak isterler. Acaba böyle bir şey mümkün mü, değil mi? Birinin ben Allah'a değil ama bir tür maneviyata inanmama ne engel var demesi mümkündür. Bu maneviyatın kökü, insan vicdanından kaynaklanmaktadır. İster rastlantı ister başka bir şey olsun varolan her şeyin kaynağı insanın yapısında vardır. Allah yoktur, ancak insanda bu maneviyat vardır. Varolan her şey insan vicdanının ürünüdür. İyi işlerden tad alırken kötü işlerden nefret eder. İyi işleri maddi çıkarından değil tad aldığından yapar. İnsanın tad alışı maddi tadlarla da sınırlı ve kuşatılmış değildir. Belki manevi tadlar da söz konusudur insan için. Bilimden zevk duyar ama avucu dolmaz. Tarihe, coğrafyaya veya geçmiş dönemlere ya da denizlere yönelik çalışır, araştırma yapar. Ancak hiçbir biçimde fazla para kazanmak, çıkar sağlamak söz konusu olmaksızın yapar. Fakat bu bilgiden, bilgilenmeden tad alır. İnsan bilgiden tad alır bir biçimde yaratılmıştır. Alılaktan da tad alacak şekilde yaratılmıştır. insan tad almak için bir işi hiç bir maddi çıkar sağlamaksızın yapar. Sonuçta bu lezzet ister maddi olsun ister manevi! Antik Yunan filozoflarından olan Epicur «zevk» taraftarıdır. Onun ekolünün anlayışından çıkartılan tad alma tanımı «anı ganimet bilmek» biçimindedir. Bunu Hayyam’ın dilinden de delillendirirler. Bunların amacı ayyaşlık ve sarhoşluktur. Her tür maddi zevkten, yemek ve içmekten her fırsatta yararlanmak. Bu tavır boş vermişlik ya da, Epikürcülük olarak adlandırır. Fakat derler ki: O böyle değildir. O lezzetleri salt hayvanî lezzetlerle sınırlandırmaz. Belki o insan için manevi lezzetlerin varlığına da inanır. Ve o manevî lezzetlerin maddi lezzetlerden daha sürekli ve daha eziyetsiz olduğuna inanır.

Ahlaktan zevk alan insan vicdanı temelinde Allah'ı işe karıştırmaksızın bir maneviyat kabullenmemizin ne engeli vardır. Örneğin: İnsan güzellikten zevk duyar, tad alır. Hem de hiçbir maddi çıkar söz konusu olmaksızın, salt gözüne faydalı geldiği için! İnsan yüksek bir eve sahip olup manzarasından tad alsa, onun için bir değer ifade eder. Oysa bu manzaranın kendisi madde değildir ki, insan ona ulaşsın. Ayrıca insan fiziğine bir yararı da yoktur. Ama insanın ruhuna yararlı olduğundan insan ondan bir zevk duyar bir tad alır. Bahçede güzel öten bir kuştan da insan tad alır ve insan için bu kuş da bir değer ifade eder. Bu güzel ötüşün kendisi bir madde değildir ve fiziğe bir çıkarı yok ancak insan ruhu bundan tad alır, yararlanır.

Bu söz bir ölçüye kadar doğru olmakla birlikte iki «Amma» söz konusudur bu noktada.

Birincisi: İnsan vicdanı; üzerine bir ekol bina edilecek, eğitim planında tüm toplum çıkarları ona feda edilecek ve insanı bu manevi lezzetler için ölmeğe hazır hale getirecek kertede güçlü değildir.

Yöntem olarak, salt lezzetler için, -ister maddi ister manevi lezzetler için olsun- iş yaparsa bu salt öldürülme ya da hapse girme sınırına değindir, bu sınırla sınırlıdır. Yani bunlar ancak teknik ve fantezi işler biçiminde bu sınırla belirirler ve doğru kabul edilebilinirler. Ancak bir ekol için gerekli olan engin beşeri arzular biçimi söz konusu olduğunda bu düşünce sağlıklı değildir. Bireylerin bu manevî değerler için bir ekole içtenlik ve durulukla bağlanmaları da beklenemez. Dünyada hiç kimse evindeki güllerin varlık ya da devamı için ölüme hazır değildir. Çünkü insan gülü salt kendi zevk ve lezzeti için arzular başka bir şey için değil. Yardımlaşma konusunu ele alalım. Yardım anında birey, yaptığı işten bir zevk duyabilir ve kendisinin ahlakla bağlantısı bu ölçüde ele alınabilir. Fakat birey asla böyle bir zevk ve lezzet için ölmeğe hazır değildir. Çünkü bir anlam taşımaz!

Öte yandan insanın, genel ve hayra yönelik işlerden vicdanın derinliklerinde bir haz duyduğu görüşü de doğrudur. Kur'an da bu vicdanı kabul eder. Ancak bu kadarcık vicdan bir ekolün temeli ve mayası için yeterli değildir. Bir başka deyimle bir ekolün daha üst düzeyde bir maneviyata iman etmeğe ihtiyacı vardır. Örneklersek; eğer birisi «İmam Hüseyin (a.s) Kerbela’ya gelerek kendini ve gençlerini öldürtüp, ev halkını da esir ettirdi. Çünkü onun vicdanı Allah'ın halkına hizmetten tad alıyordu.» derse bu doğru bir yaklaşım olamaz. Çünkü; lezzet ve zevk sonuç olarak insana döner, zorbalığın yenilgisiyle birlikte çıka gelmez.

İkincisi: Eğer evrende bir Allah yoksa ve hedef sistemi yürürlükte değilse, eğer insan ile nesneler arasında içten gelen bir bağlantı yoksa, fıtratımızın ona meyal olarak yaratıldığı lezzet esprisi için acaba doğada yanlışlık vardır demek gerekmeyecek midir? Lezzet bizde vardır fakat bir kuşkudur. Çünkü her maddi lezzet, doğada var olana duyulan ihtiyaca binaendir. Şopenhawer diyor ki: «Doğa, insanları aldatıp kendi amacının peşi sıra koşturmak için insanlığın önüne lezzetleri serpmiştir. Bu lezzetler aracılığıyla insanı aldatır ve hedefine doğru yöneltir.»

Örneğin doğanın hedefi nesli sürekli kılmaktır. Eğer insanlara; «nesli sürekli kılmak için evlen, eziyet çek, kadın ve çocuklara ekmek ver» diye emretseydi, akıllı insan bu işi yapmayacaktı. Ama insanı aldatıp kendi hedefine yönlendirmek için, bu lezzetleri ayağına serpmiş ve insan sonsuz bir arzu ve ihtiyaçla, doygun bir eğilimle evlenmeye yöneliyor. Her durumda her bir lezzet bir ihtiyaca binaendir. Eğer yemek yemekten tad alıyorsak bu doğanın bizi o maddeye muhtaç kılmasındandır. Su içmekten tad alıyoruz, çünkü doğamız ona muhtaçtır. Uykudan tad alıyoruz, çünkü doğamız ona ihtiyaç duymaktadır. Demek oluyor ki, her lezzet reel bir ihtiyaç temeline dayanmaktadır. Tıpkı her derdin bir engel temeline dayanması gibi.

Maddi lezzetlerin felsefesi açıktır. Doğadaki bilgece işlerdir. Peki manevi lezzetler nasıldır?

Örneğin filan yetim çocuğun yemek yemesinden hoşlanıp tad almamın benle ne ilintisi vardır? O yetimin kendisi hoşlanıyor ben neden hoşlanayım ki? Bu biçimiyle bu hoşlanma bir aldatmaca ve saçmalıktır. Böyle bir hoşlanmanın varlığında bir hikmet de yoktur. Fakat eğer «bu hoşlanma evrenin sistemiyle bağlantılıdır ve yaratılış ancak hikmetle iş yapar, ben ile başkaları arasında yaratılış atmosferinde bir bağlantı vardır, hepimiz aynı vücudun organlarıyız» dersek o zaman bu hoşlanma ve tad almayı arzulayan ben; boş ve anlamsız bir işin peşi sıra gitmiyorum belki sağlam bir yaratılışın peşi sıra gidiyorum demektir. Eğer bu hoşlanma bir rastlantıysa ve ben bir rastlantı sonucu başkalarına hayrın ulaşmasından hoşlanır olarak yaratılmışsam, bu hoşlanmanın benim için felsefi yorumu olmadığını varsaysak, bu biçimiyle işin sonu saçmalık ve hedefsizliğe ulaşır. Bir başka deyimle doğa işinde bir hedef gözetmemiş ve aldatmaca bir iş gerçekleştirmiş ve ben de doğanın bu aldatmaca ya dayalı işinin peşi sıra gitmiş ve kendimi feda etmiş olurum. Örneğin askerim, duyduğum hoşnutluk için halkı savunmaktayım. Ancak hoşlanmanın kendisi nedir? Bilmiyorum, ancak böyle yaratılmışım, tıpkı kimi insanların altı parmaklı yaratılmış olmaları gibi. Bu biçimiyle olunca doğa saçma bir iş yapmış ve senin işinde saçma bir iş olur. Artık bunun adı hedef ve' değer değildir. Kendisi hedefsiz olan ve yanlışlıkla bana sirayet eden bir hoşlanma esprisine dayandırılan ve benim de hedef olarak seçtiğim böyle bir şey yaşamımı saçmalıktan dışlayamaz.

Oysa biz ahlakî bir vicdanın varlığını kabul ediyor ve diyoruz ki, insan fıtrat en iyi işlerden hoşlanırken kötü işlerden sakınır. Eğer bir işte Allah'ın, yaratılışın ve hedef sahibi oluşun dahili olmazsa işimiz saçmalıktan arındırılamaz.

Ahlakî vicdanın varlığı söz konusu olan her yerde biz vakıa olarak bu vicdanın varlığına inanıyoruz. Ve ben Allah'ın bu vicdanı; işimi her hedefle sonuçlandırmam için yarattığını algılıyorum. Yaratılış düzleminde ben ile o yetim, o yaşlı kadın aynı vücudun organlarıyız. Vakıa olarak aynı motifle işlenmişiz. Ezeli bir iradeyi izliyor ve bir hikmetin izinde yürüyoruz.

Yaratılışın hedefini ve yaratıcının yaratıştaki hedefini yerine getiriyoruz. Bu biçimiyle bu manevi iş saçma değildir, belki gerçek ve olgusaldır. Her düşünsel ve toplumsal ekol ve sistem bir manevi idealler zincirine muhtaçtır diyoruz. Bu değerler güçlü ve erk sahibi olmalı hatta bir kutsal olmalıdır. Kutsallığın bir belirtisi de, insanın bireysel yaşamını o değer uğrunda feda ediyor olmasıdır.

Öyleyse her ekolün böyle manevi hedef ve değerlere ihtiyacı vardır. Salt ortak çıkarlar temeline dayanan bir ekolün -kapsamlı ve kuşatıcı bir ekol biçimine dönüşmesi mümkün değildir. Marksizmin dayanak biçimi gibi.

Allah'ın beşer için böyle çok değerli idealleri var etmesi onun için bir minnet değildir.

O ekol ki iddia eder:

Bulut, rüzgar, ay, güneş ve gök sen ekmeğini kazanıp gaflete dalmayasın diye işlev görmektedirler. Veya der ki:

«Allah'ın yerde ve gökte olanı sizin için masahhar (boyun eğen) kıldığını görmez misiniz» 19

Her zerrenin sorumluluğuna inanır. Yaratılış planında her şey bir yol için yaratılmıştır. Her şey bir iş ve görevin sorumlusudur. Güneşe yaratılış planında bir görev verilmiştir ve görevini yapar. Hareket eden bulutlar görevlerini yapmaktadırlar. Bulutun hareketi görevini yapmaktır. Rüzgarın esişi ve ağacın meyve vermesi görevini yapmak içindir. İnsanı da sorumlu bilir. İnsan, sorumluluk denizi ortasında sorumlu bir varlık.

Her şeyi hedef ve sorumluluktan arındıran bir ekol, hiç bir varlık için bir görev ve sorumluluğun varlığına inanmaz. Salt insana ulaşır ve ona bir yükümlülük ve görev biçmek ister. İnsanın sorumlu olduğunu hissedeceği şekilde bir yükümlülük ve görev. Kendisinin ve başkalarının sorumlusu. Bu sorumluluklar, değerler ve maneviyat için kendini feda edecek. Niçin ve hangi ilkeyle? Maksimum sözleri şudur; hoşlanıyor, tad alıyoruz. İyi de bu hoşlanmanın bizzat kendisi doğanın bir aldatmacasıdır.

Bir ekolün manevi değerlere olan ihtiyacı, yaratılışın bilgece oluşuna inanmaksızın gerçekleşemez. Oysa bu idealler her hareket için varolması gerekli olan ideallerdir. İdeal yani arzunun sonu! Yani her birey için bireysel ve kişisel yaşamı arzunun sonu değildir. Belki arzunun sonu ancak büyük işlerdir.

Yeni evlenmiş ve yaşamını yeni oluşturmuş bir adam peygambere gelerek:

«Ey Allah'ın Resûlü (s.a.a) şehit olmak istiyorum. Allah'ın bana şahadeti nasip etmesi için dua et!» der.

Ekol öyle bir sınıra değin insana büyük arzu ve ideal kazandırıyor ki, insan sürekli olarak ona yani şahadete ulaşmak ister. Bu ideal artık sözlerin tasavvurunun dışına taşmaktadır ve insan bu tasavvuru yapamaz. Bu idealler olmaksızın hiç bir ekol ekol olamaz.


: lib -> doc
doc -> Ayətullah Seyid Əli Xamenei Vİlayət nuru
doc -> Zərİf məqamlar (Böyük Rəhbər Ayətullah Xameneinin 1979-2004-cü illərdə müəllim və tələbələr qarşısında çıxışlarından seçmələr) Beşinci cild Tərtib edən: Həsən Qüddusizadə Çevirən: Maqsud Əzizoğlu Birinci fəsil
doc -> Hicab Böyük Rəhbər həzrət Ayətullah Xameneinin tövsiyələrində Tərtib edən: Məhəmmədhüseyn Himmətinejad
doc -> Birinci fəsil: İman, İslam və mənəviyyat
doc -> Vilayət bağçası altıncı cİld
doc -> Zeynəlabidin Bəhrami
doc -> Tərtib edən: Səid Mirzai Giriş İkinci Qüds Günündən bir xatirə
doc -> Uğursuz plan İslam İnqilabının Böyük Rəhbəri Həzrət Ayətullah Seyid Əli Xameneinin 2009-cu IL fitnəsi haqda çıxışlarından seçmələr
doc -> AşİQLİK ŞƏRİƏTİ Ustad Əli Şəriətinin fikirləri və hikmətli kəlamları
doc -> İsraf İslam İnqilabının Böyük Rəhbəri Həzrət Ayətullah Xameneinin israf haqda tövsiyələri


Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©genderi.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə