Dost d jean-François Lyotard



Yüklə 1,8 Mb.
Pdf görüntüsü
səhifə26/40
tarix17.11.2018
ölçüsü1,8 Mb.
#80921
1   ...   22   23   24   25   26   27   28   29   ...   40

olarak- zihin tarafından kurulmuştur. Çok sayıda “vaka”dan 
bir yasa çıkarılamaz; yasa,  fizikçi tarafından imal edilen ve 
açıklayıcı gücünü de üzerine kurulmuş olduğu olguların sayı- 
smdan değil,  olgulara getirdiği aydınlıktan  alan,  “idealleş­
tirici  bir kurgu”dur.  Elbette  bu  kurgu  daha  sonra  deneyin 
sınamasına  tabi  tutulacaktır,  ancak yine  de  tümevarım ve 
istatistik  işlem  tek  başlarına  tüm  bilimsel  süreci  özetleye- 
mezler,  zira  bu  süreç  zihnin  (tinin)  yaratıcı  bir  çabasını 
dile  getirir.  Krisis’te Husserl,  Galileo’nun daha o zaman fi­
zik  alanının  bir  eydetiğini  kurmuş  olduğunu  ve  cisimlerin 
düşüş yasasının deneyin çeşitliliğinden evrenselin çıkarsan- 
masıyla değil, ancak maddesel cismin özünü kuran “bakışla” 
(Wesenschau)
 elde edilebileceğini vurguluyordu. “Muhayyel 
çeşitlemelerle”  elde  edilen  ve  reel  çeşitlemelerle  (deney­
ler)  doğrulanan  bir  “özler  ağı”  kurmakla  işe  başlamayan 
bilim  yoktur.  Husserl,  empirik  bilimlerin  tümevarımına 
karşı  çıktıktan  sonra,  eydetik  fenomenolojiyi  doğal  bilgi­
nin bir  anı yapma  noktasına geliyordu.  Demek ki,  aslında 
bilimciler  olan  nesnelciler  insan  bilimlerine  fiziksel  yön­
temin kendisini değil bir taklit ya da sahtesini sokuşturmak 
istiyorlardı.  Empirizm  ve  pozitivizm  tarafından  yüceltilen 
belli  bir  bilim  mantığı  ile  fiilen  yaşanan  bilimsel  pratiği 
birbirinden ayırmak lâzımdır; ayrıca bu pratik de önce titiz­
lik  ve  kesinlikle  tanımlanmalıdır.  Örneğin  Durkheim’in 
tutumu  Comte’çu  önyargılarla  doludur:  zira  bir  kurumun 
belli bir grubun içindeki varlığı incelenmek istenirse,  kuru­
mun  tarihsel  oluşumu  ve  çevre  içindeki  güncel  işlevi  tek 
başlanna bunu  açıklayamaz.  Bu kurumun ne olduğunun da 
tanımlanması gerekir. Örneğin,  Formes elementaires  d ela v ie 
religieuse’de
 Durkheim dinsel yaşamla kutsal [lık]  yaşantısını


özdeşler;  kutsal [lık]ın  kökeninin  totemizmde  olduğunu  ve 
totemizmin de sosyal’in bir yüceltimi  (sublimation)  olduğunu 
gösterir.  Ama  kutsalın  yaşanması  sahiden  dinsel  yaşamın 
özünü oluşturur mu? (Muhayyel çeşitleme yoluyla) söz konu­
su kutsallık pratiğine  dayanmayan bir din tasarlanamaz mı? 
Ve nihayet, kutsalın kendisi ne anlama geliyor? Özün kuruluş 
süreci  gözlemi  sürekli  olarak  düzeltmek  zorundadır,  yoksa 
gözlemin sonuçlan kördür ve bilimsel değerden yoksundur.
Öte yandan, insan bilimlerinde nesnelcilik kaygısı kaçı­
nılmaz biçimde,  incelenen şeyin doğasını inceleyen bilgin­
den  gizler;  yani  bir  tür  önyargıdır,  ve  Merleau-Ponty’nin, 
yukarda zikredilen Cours’un sonunda, Guillaume’u “felsefi” 
ön-sayıltılara  yer  vermekle  eleştirmesi  rastlantı  değildir. 
“Şeylerin  kendilerine”  gitmek,  onları  doğru  olarak betim­
lemek,  ve  bu  betimleme  üzerinde  anlamlarının  bir  yoru­
munu geliştirmek lâzımdır;  tek gerçek nesnellik budur.  İn­
sanı “şey” işlemine tabi tutmak, psikolojide olsun sosyolojide 
olsun,  o  sözde  doğal  yöntemin  fizik  olguları  için  de  insan 
olguları için de aynı şekilde geçerli olduğunu a priori olarak 
öne  sürmektir.  Fakat bu konuda önceden hüküm vereme­
yiz.  Husserl’in  az  önce  bizi  davet  ettiği  gibi,  insan  bilim­
lerinin  süreçlerini  betimlemeye  çalışırsak,  psikolog  veya 
sosyologun psişik veya sosyal  [gerçekliğe]  yönelttikleri sor­
gulamanın  göbeğinde,  mutlak  özgünlükte  bir  “modalite” 
savı keşfederiz: incelenen bireysel veya kollektif davranışın 
anlamı  (signification).  Yöntemlerin betimlenmesinde,  özel­
likle  nesnelci yöntemler  söz  konusuysa,  genel  olarak  atla­
nan bu anlam koyma,  söz  konusu  davranışın bir şey demek 
olduğunu,
 ya da bir yönelişsellik ifade ettiğini hemen, dola- 
yımsızca kabul etmekten ibarettir.  Örneğin,  doğal nesney­


le  kültürel  nesneyi  (bir  çakıltaşıyla  bir  dolmakalemi)  bir- 
birinden  ayıran,  birincinin  hiçbir  şey  ifade  etmemesine 
karşılık,  İkincide  bir  işe  yarayış  yöneliminin  billûrlaşmış 
olmasıdır.  Tabiî  kültürel  nesnenin  durumu  nispeten  ayrı­
calıklıdır, çünkü o, açıkça bir ihtiyacı gidermeye yönelik olarak 
tasarlanmış maddesel bir “konfigürasyon”dur: emeğin, yani 
bir  hammaddeye  önceden  düşünülmüş  bir  formun  “basıl­
masının” ürünüdür.  Fakat Yontmataş devrinden kalma bir 
çakmaktaşı ya da bir Fenike  sunağı karşısında bulunduğu­
muzda,  bu  nesnelerin  yapılış  amacına  hemen  nüfuz  ede­
mez, bu amaç üstüne sorular sorarız;  ancak böyle bir ama­
cın  mevcut  olduğunu  ve  bu  nesnelerin  bir  anlamı  oldu­
ğunu  kabule  devam  ederiz.  İnsan  fenomenlerinde  daima 
anlam bulunduğunu  anlarız,  bu  anlamın ne  olduğunu  he­
men bilemesek  bile,  hatta  özellikle  bilemediğimiz  zaman.. 
Yukarda söz-yitimi konusunda söylediklerimiz de böyle bir 
savı  içeriyordu:  özetle,  doğru  olarak  betimlenmiş  gözlem­
lerden hareketle, konuşamama davranışının da bir davranış 
olduğunu, yani içinde  bir  anlam sakladığını göstermek söz 
konusuydu;  ve  o  zaman  psiko-patolojik  problem  de  artık 
sadece  söz-yitimi  sendromunu  ıralayan  koşulların  iliş­
kilerini  saptamak  değil,  bu  koşulların  tümünü,  söz-yitimi 
davranışının birliği içinde,  söz konusu  davranışın derin ve 
deyim  yerindeyse  bilinç-öncesi  anlamını  da  anlayarak  ye­
niden  kavramaktı.  Bir  insan  olgusuna,  yani bir  davranışa, 
asla  şu  sorgulamayı yöneltmeden  yaklaşmayız:  ne  anlama 
geliyor?  İnsan  bilimlerinin  gerçek  yöntemi  bu  davranışı, 
taşıdığı  anlamla  birlikte,  koşullarına  indirgemek  ve  orada 
eritmek  değil,  eninde  sonunda,  nesnel  yöntemlerle  açık 
kılınmış koşullanma verilerini kullanarak, o soruyu yanıtla­



Yüklə 1,8 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   22   23   24   25   26   27   28   29   ...   40




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©genderi.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə