GöNÜlden esiNTİler: ÎMÂn ve îKÂN: necdet ardiç terzi BABA necdet ardiç İrfan sofrasi tasavvuf seriSİ (72)



Yüklə 0.99 Mb.
səhifə1/10
tarix25.06.2018
ölçüsü0.99 Mb.
  1   2   3   4   5   6   7   8   9   10



GÖNÜLDEN ESİNTİLER:

ÎMÂN VE ÎKÂN:

NECDET ARDIÇ

TERZİ BABA

NECDET ARDIÇ

İRFAN SOFRASI

TASAVVUF SERİSİ (72)

Sayfa no:

İçindekiler:…………………………………………………………………………………….(2)

Ön söz:…………………………………………………………………………………………..(4)

Îmân ve îkân: Sohbet (1)……………………………………………………………..(6)

Mesnevî-i şerif şerhi, cild-2-îmân mevzû:……………………………………(7)

Doğru söyledin, sus faş etme:……………………………………………………..(8)

Yâ Hârise, nasıl sabahladın!:………………………………………………………..(9)

Âmentü billâhi:…………………………………………………………………………….(10)

Mü’min olarak sabahladım:…………………………………………………………(12)

Sübhane rabbike:………………………………………………………………………..(14)

Birazda baskı yaparak:……………………………………………………………….(15)

Sohbet (2):………………………………………………………………………………….(17)

Nefsimi dünyadan uzaklaştırdım:……………………………………………….(19)

İnsan da îmân, bir ömür boyu devam edermi, etmezmi?:……….(21)

Îkân, ne dir?:………………………………………………………………………………(23)

Yâ ben-i İsrâîl:…………………………………………………………………………….(26)

Sohbet (3):………………………………………………………………………………….(33)

Sohbet (4):………………………………………………………………………………….(38)

Ehli cehenneme nazar ediyorum:……………………………………………….(41)

Îmân:……………………………………………………………………………………………(43)

Şeriat, ef’al mertebesi îmânı:……………………………………………………..(47)

Sohbet (5):………………………………………………………………………………….(49)

Veteveffenâ meal ebrar:……………………………………………………………..(54)

Sohbet (6):………………………………………………………………………………….(61)

Ve mimmâ razeknâhüm yünfikun:……………………………………………..(70)

Hep kitabı Hak’tır eşya sandığın:……………………………………………….(76)

Sohbet (7):………………………………………………………………………………….(84)

Âmenerrasulü:…………………………………………………………………………….(9o)

Küllün âmene billâhi:………………………………………………………………….(97)

Ve tatmeinne kulübühüm:………………………………………………………..(106)

Sohbet (8):………………………………………………………………………………..(110)

Zât-ı mutlak, Zât-ı mukayyet:………………………………………………….(116)

Bihamdi rabbike:……………………………………………………………………….(120)

Sohbet (9):………………………………………………………………………………..(123)

İrfan ehlinde îmân:……………………………………………………………………(128)

Tecelli:……………………………………………………………………………………….(129)

Îmân’ın harfleri yönüyle izâhı:………………………………………………….(132)

Bu kişinin hazin sonu:……………………………………………………………….(137)

İslâm, Îmân, İhsân, Îkân:…………………………………………………………(140)

Ön söz:………………………………………………………………………………………(142)

Babam bana şunu anlattı, “Cibril hadisi”:………………………………..(143)

Bakara suresi:…………………………………………………………………………..(146)

Gayba îmân, gaybı ile îmân:…………………………………………………….(149)

Sen ona korkma de Kur’an-ı nâtık:………………………………………….(151)

Mevzûmuzun başında:………………………………………………………………(154)

Allah’ın indindeki/yanındaki din:………………………………………………(156)

Hicr/15-98 - Rabb-ının Hamd-ı ile tesbih et…………………………….(158)



Yakîn gelinceye kadar Rabb-ına ibadet et.………………………………(159)

İlm-ü ledün ile ilm-i yakîn arasında ki fark……………………………..(160)

Terzi Baba kitapları sıra listesi:………………………………………………..(162)
ÖN SÖZ:

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Muhterem okuyucularım bilindiği gibi İslâm, beş şart üzere kurulmuştur. Bunlar kelime-i şehâdet getirmek, Allah’ın varlığına birliğine, ve onun Peygamberi Muhammet Mustafa Efendimize îmân etmek, namaz kılmak, oruç tutmak, hacc’a gitmek, ve zekât vermektir.

Daha evvelki kitaplarımızdan.

(02/Hacc divanı) ve diğer umre dosyaları kitaplarımız da, Hacca ve umreye dair bazı yaşanmış bilgiler verilmiş idi.

(05/salât-namaz) isimli kitabımızda, namazın bazı özellikleri Hakk’ında da özel bilgiler verilmiş idi.

(07/ İslâm, Îmân, İkân) isimli kitabımızda da özetle imân ve Îkân Hakk’ında da özet bilgiler verilmiş idi. Bu kitabımıza da ilâve edildi.

(10/ kelime-i Tevhid) isimli kitabımızda da “kelime-i tevhid” Hakk’ında özel bilgiler verilmiş idi.

(72/ Îmân ve Îkân) isimli bu kitabımızda da gene Îmân ve îkândan biraz daha fazla mâlûmat verilmeye çalışılacaktır. Bu kitabın oluşumuna.



Peygamber (s. a. v) in Zeyd’e “Bugün nasılsın ve nasıl kalktın?” diye sorması ve onun “Yâ Resûlallah hakkan, mü’min olarak sabahladım” diye cevâb vermesi.

Sebep olmuştur, bu hadis-i şerifi (17/05/ 2008) tarihinde başlayarak bir sohbet konusu yapmıştım, o sohbetleri buraya aktararak, sizlerinde faydalanmasını arzu ettim. Bu sebeb ile “Îmân” mevzuunu biraz daha genişleterek, Îmân’ın kemâli olan Îkân Hakk’ında da bir miktar bilgi vermenin faydalı olacağını düşündüm.

Bilindiği gibi, daha evvelki kavimlerde, çoklu Allah anlayışları vardı. İseviyyette ise “Teslis” yani “üçlü Allah” anlayışı vardır. İslâmiyet bunu zâhiren tenzîh anlayışı olarak “yukarıda Allah, aşağıda kul ikilisi olmak üzere iki” ye indirmiştir. Ancak teşbihi ma’nâ da ise kulu aradan kaldırıp tam bir teklik anlayışını getirmiştir. İşte İkân budur. Daha sonra kulun varlığı ile Hakk’ın varlığını birleştirip gerçek Tevhid hakikatini getirmiştir. Bunların hepsi kendi mertebeleri itibariyle başlı başına birer irfaniyyet meselesidir.

Ancak bu işleri Ârif bir zattan eğitimini alarak idrak ederek yaşamak mümkün olacaktır. Kişi evvelâ “islâm” olacak sonra onun hakikati ve irfani yaşantısı olan Îmân ehli “mü’min” olacak, sonra bütün bu hususları kendi bünyesinde toplayan “Îkân/yakîn” ehli olacaktır. Bilindiği gibi bununda ilmel, aynel Hakkel yakîn, olmak üzere üç mertebesi vardır. Kitabımız içindeki yolcuğumuzda, bunları mertebeleri ile görüp yaşamaya çalışacağız.

-------------------

NOT= Bu kitabın sohbetleri, muhtelif yerlerde yapıldığından, ve aynı sohbette değişik kimselerinde bulunduğundan, bazı mevzular tekrar edilmiş gibi olsa da her tekrar, o mevzuun başka bir sahasında olduğundan, umarım bu yüzden okuyucularımı fazla sıkmamış olurum.

-------------------

Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenle-nişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c. c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s. a. v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın rûhlarına, Nusret Babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, cedlerinin geçmişlerinin de, ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayelden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim;

Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.

Terzi Baba Tekirdağ.

ÎMÂN VE ÎKÂN:

Sohbet (1)

Euzübillâhimineşeytânirracîm

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu akşam 17/05/ 2008 cumartesi akşamı İzmir’ de Ha… bölgesinde Yı…. Bey kardeşlerimizde sohbetimize devam ediyoruz. Bu akşamki sohbet mevzuu “îmân” Hakk’ında olacaktır.

Gerçi bu bilinmeyen bir konu değildir, ancak biraz daha teferruatı ile bilirsek, biraz daha gerçek halleriyle bilir isek daha faydalı olur diye düşünüyoruz.

Bu arada mesnevi şerif Ahmet Avni Konuk şerhi ve çevirisi 2 cilt sayfa 436 da îmân mevzuu adlı bir bölüm vardır. Evvela oraya göz atalım Faydalı olur inşallah. Yolumuza böylece devam ederiz.

Aleyhisselâtü vesselâm efendimizin zamanında ve onun mahiyetinde olan zeyd bin hârise” ismindeki efendimizin azadlı evlâdı-evlâtlığı diyelim, ancak evlâtlığı diye bir şey yok hepimiz de onun evlâdıyız. Ebul ervah yani ruhlarımızın babası olması dolayısı ile hepimiz onun evlâtlarıyız. Onun ruh çocuklarıyız. Evlâtlığı değiliz. Köleleri azatlıları değil, hakiki evlâtlarıyız.

Kendisi de bildirdiği gibi “Ben Allahın nurundanım, müminler de benim nurumun nurundan” demek suretiyle onun has evlâtları olmaktayız. Ancak bir has evlâdın ceddine yapması lâzım gelen muameleyi yaptığımız zaman has evlât lar sırasındayız. Ancak yapmadığımız zaman, aslında yine has evlâtlarız ama muamelemiz has evlât olamamaktadır.

Gayri Müslimlere gelince, aslında onlarda ümmeti muhammed olması sebebiyle onlarda has evlâttırlar, ancak onlar bunu kabul etmedikleri için hazreti peygamberin, peygamberliğini kabul etmedikleri için has evlâtlıktan istifa etmekteler, böylece bunun sorumluluğu kendilerine ait olmaktadır. Yani mücazat var ise o kendilerine ait olmaktadır.

Hani bir hadiste “her doğan çocuk islâm fıtratı üzere doğar” ifadesi bu hakikate dayanıyor. Hz peygamberden sonra gelen çocuklar islâm fıtratı üzere doğar, Hz. peygamberden evvel gelen İsâ (a. s.) dan sonra doğan çocuklar iseviyet fıtratı üzere doğdular, İsâ (a. s.) gelmezden evvelki çocuklar Museviyet fıtratı üzere doğdular. Bakın bunu ayırmamız lâzımdır. Çünkü hüküm onların hükmü onların zamanı idi. İseviyet olmadığı için İseviyet fıtratı üzere doğması zaten mümkün değildir. Muhammediyet olmadığından Muhammediyet fıtratı üzere doğmaları mümkün değildir.

Çünkü olmayan bir şeyin doğuşuda olmaz. Ama museviyet devri geçince, İseviyet devri geçince Muhammediyet devri başla-yınca bütün insanlar mü’min olarak doğmakta yani Muhamme-diyyül meşrep üzere doğmaktadırlar.

Hadîs-i şerifte belirtildiği gibi “her doğan çocuk islâm fıtratı üzere doğar. Ailesi onu putperest veya ateşperest yapar”, Allah yapar denmiyor. Zâten öyle bir şey söz konusu değildir.

İşte Zeyd bin Hârise adlı efendimizn evlâdı, ( zâhir ehline göre evlâtlığı, ama hakikat ehline göre evlâdı ) bir rüya görüyor ve o rüyanın sabahında Peygamber efendimiz, Zeyd bin Hârise’ye bugün nasılsın ve nasıl sabahladın, diye bir soru sormuş bunun üzerine ,

Zeyd in cevabı “Ya rasulüllah Hakkan mü’min olarak sabahladım” mevzuunu mevlânâ hazretleri şu şekilde izah ediyor.



MESNEVÎ-İ ŞERİF ŞERHİ / II. CİLT îmân mevzuu

Peygamber (a.s.) ın Zeyd’e “Bugün nasılsın ve nasıl kalktın?” diye sorması ve onun “Yâ Resûlallah Hakkan mü’min olarak sabahladım” diye cevâb vermesi.

-------------------

Bu kıssa, şu hadîs-i şerifin meâlidir:

“(S.a.v.) Hz. Zeyd b. Hârise’ye “Yâ Hârise, nasıl sabahladın?” buyurdular. O da cevâben

Hakk’an mü’min olarak sabahladım” dedi. Buyurdular ki: efendimiz (s.a.v.)

Her bir şeyin bir hakîkatı vardır; şimdi senin îmânının hakîkatı nedir yâ Hârise?” Hz. Zeyd dedi ki:

Nefsimi dünyâdan uzaklaştırdım, indimde taşı ve kerpici ve altını ve gümüşü aynı oldu. Ve gündüz susuz, ve gece uykusuz oldum, ve sanki açıktan açığa Rabb’imin arşına bakıyorum (nazar ediyorum) ve cennet ehline nazar ediyorum ki, orada birbirlerini ziyaret ederler; ve cehennem ehline nazar ediyorum ki, birbirlerine havlarlar. ” Nebi (s. a. v.) buyurdular ki:

Doğru söyledin, sus (fâş etme) açığa vurma!”

-------------------

Bu hadîs-i şerîfin bâzı sözlerinde muhtelif rivâyetler vardır; hepsi aynı mânayı ifâde etmektedir. Zeyd b. Hârise (r. a. ) Server-i Enbiyâ Efendimiz’in evlâtlığıdır.

Evlâtlığıdır ifâdesi zâhir ehline göredir, bâtın ehline göre ise evlâttır.

Burası küçük bir bölüm olmasına rağmen içerisinde büyük hakîkatler gizlidir. Şimdi bunları anlamaya çalışalım. Cenâb-ı Hak ufkumuzu açsın, gönlümüzü genişletsin, muhabbetimizi artırsın da, hadiseleri daha iyi ve daha geniş anlayalım. Daha derûn-î olarak genişçe anlamamızı sağlasın. Bunları anlamak içinde bir kaç defa okunarak tekrar etmek lâzımdır. Çünkü bu mevzular sıradan mevzu değil, beşerce roman türü mevzular değildir. Bunlar okundukça okunmak, ve tekrar etmek isteği artan mevzulardır. Çünkü bu konular tükenmez bir hazine bitmez bir yemek sofrasıdır. Karnımız acıktıkça nasıl yemek yiyoruz. İlk okuduğumuzda bir yönünü müşahede ettiğimiz zaman, ikinci, üçüncü beşinci okuduğumuzda, üçüncü, beşinci yönü ortaya çıkar, kişinin ufku açılır. Böylece bitmek tükenmek bilmez ma’nâları ile, diğer yönleri ortaya çıkar. Şimdi tekrar başa geçerek soruya dönelim.

Ya Hârise Nasıl sabahladın? Buyurdular. Bunu her birerlerimiz kendi kendimize sormamız gerekiyor. Ey falan... . Ey Ahmed... ... Ey Mehmet... gibi kişinin kendi aklı kendi nefsine sorması gerekiyor. Çünkü aklımız âmir nefsimiz onun memurudur. Ama ne yazık ki biz nefsimizi âmir, aklımızı memur yapıyoruz. Yani aklımızı nefsimizin istikametinde kullanıyoruz. Nefsimize nasıl daha güzel pay çıkartırız diye, aklımızı kullanıyoruz. Halbuki, tam tersi olması lâzım gelmektedir. Bizim aklımız irademiz âmir, nefsimiz onun memuru olması lâzımdır.

Çünkü bu bedeni bize, nefsimizin kontrolü altında değil, aklımızın emri altında kullanmak için emanet verdiler. Bu ayaklar, bu eller bize soracaklar. Niye Kur’an tutman gerektiği halde, sen gittin taş toprak topladın. Ayaklar bize hacca gitmek için, camiye gitmek için verildi. Niye oralara gitmedin diye ayaklar bizden şikâyetçi olacak. Göz diyecek ki, benimle sen hak’kı görmen gerekiyordu, niye taş toprak eşya gördün diyecek. Bakın mevzuda, diyordu ya, taş ile toprak, altın ile kerpiç bir oldu. İşte bize öyle bir göz lâzım ki! taşı toprağı birlesin tevhid etsin. Ve aslında hepsinin toprak olduğunu anlasın. Ne kadar değerli eşya varsa, bunların aslı topraktan çıkmaktadır. Hepsinin aslı topraktır.

Ya Hârise nasıl sabahladın?” Her birerlerimizin kendimize biraz şuurlanarak, sabah kalktığımız zaman, “dün ne yaptım ve bugün nasıl sabahladım” diye sorması gereklidir. Çünkü dün ne yapıldı ise, bugün onun getirisi ile uyanmaktayız. Dün yapılan hayırlı işler mutlaka gönül aynamıza akseder, ve gece görülen rü’yâlar, daha hoş ve verimli olur. Kişi bu durumda hiç vicdan muhasebesine girmeden, huzur içinde uyanır. Ancak günümüzü olmayacak işler ve kötülükler ile harcamış isek, o günün ertesi günü, kalkış hüzünlü olur. İşte bunları zaman, zaman yaparsak, hangi fiilleri yaptığımızda ertesi sabah huzurlu kalktık, hangi fiilleri yaptığımızda ertesi gün hüzünlü kalktık, işte bunun tecrübesini ehli ile yapabilir isek daha sonraki günlerde huzurlu kalkmanın yollarını bulabiliriz.

Ya Hârise nasıl sabahladın?” Buyurdular. O da cevaben “Hakkan mü’min olarak sabahladım. ” Yani gerçekten hakikaten mü’min olarak sabahladım. Peki o daha önce mü’min değilmiydi?. Efendimiz (s.a.v.) in o kadar yakınında olduğu halde mü’min değilmiydi? Tabi ki mü’mindi. Ama bakın orada bir hususiyet vardır. O günün bir hususiyeti vardır. Efenidimizin nasıl sabahladın! sorusuna “Hak olarak,” yani, Hakk esmâsının zuhuru olan, hakiki bir mü’min olarak sabahladım demiştir. İslâm olarak müslüman olarak sabahladım dememiştir. Mü’min olarak sabahladım demiştir.

Demek ki her Müslüman, başlangıçta, mutlak ma’nâda mü’min değidir. İslâm ve müslüman olmak başka, hakiki mü’min olmak başka şeydir. Lisanen müslüman olan herkes mü’min hükmün-dedir. Ancak Hakkan, hakiki olarak mü’min değildir.

İşte bu mevzuda da, bunun inkılâbı anlatılmakta lâfzi mü’minlikten, hakiki mü’min yaşantısına geçiş, ve “Hakkan mü’min olarak sabahladım. ” hükmü izah ediliyor. Bakın küçük dört kelimelik bir mevzu ama, içerisinde neler gizlenmiş durumdadır.

İslâmın ilk şartı îmân etmektir. îmân edene de, müslüman deniyor. Neye îmân ediyor?

Âmentü billâhi ve melâiketihi ve kütübihî ve rusülihî ve'l yevmi'l-âhıri ve bi'l-kaderi hayrihî ve şerrihi (yahut hayrihi ve hayrihi) lâtife olsun, mine'llâhi teâlâ ve'l-ba'sü ba'de'l mevti Hakkun. Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve rasûlühû.

Burada îmânın altı şartı sayılmaktadır. Mü’min yani müslüman olan bir kimse, islâmın şartlarını kabul ediyor. İslâmın şartlarından birincisi îmân etmek, îmânın şartlarıda altıdır.

Her kelimenin bir zâhir, bir de bâtın anlayışı vardır. Hem lâfzan, hem de cidden, karşılığı vardır. Yani ciddi olarak o kelimenin ifade ettiği ma’nâyı taşımak, yaşayabilmek Ve de, onunla amel etmek. Bir de sadece onun kelâmını etmek vardır.

İşte demin okuduğumuz, âmentü billâh-ı çocuklara ezberleti-yoruz. Allahı bilmiyor ki, ona îmân etmiş olsun, melekleri bilmiyor ki, meleklere îmân etmiş olsun. Kitap bilmiyor ki kitaplara îmân etmiş olsun. Ama küçük yaştan bunları çocuklara öğretmemiz lâzımdır. Küçük yaştan lâfzını, büyüdüklerin de ise, aslını öğretmemiz lâzımdır.

Sadece bunları ezberletip de bırakmak, yeterli olmuyor. Tabi bu arada çocuklara, ya da çevremize öğretelim derken, ilk yapacağımız şey evvelâ bu eğitimi kendimize vermemiz lâzımdır. Kendimizin bilmediği bir şeyi zâten ne çevremize nede çocuklara vermemiz mümkün olamaz.

Şimdi orada îmânın altı şartı içerisinde, bakın bir şeye daha dikkat çekelim. Dinlere îmân diye orada bir kayıt yoktur. Eğer dinlere îmân diye bir kayıt olsa idi. Eğer dinlere îmân diye bir kayıt olsa idi, o zaman îmânın şartları yediye (7) çıkması lâzımdı. Bakın tekrar edelim dikkat çekmek için, âmentü billâhi ve melâiketihi ve kütübihi ve rusulihi, Bakın dinin 3 ana icabı olan melekler kitaplar ve peygamberler. Bunlar dine dayanan dini oluşturan değil, dinin zuhurlarıdır. Yani evvelâ aslı oluşturan din olacak. Dinin, kitabı, melekleri, olacak. Melekler o kitapları aktaracaklar, ve aktarıla-cak yer olacak ki, risâlet mertebesi faaliyete geçsin.

Şimdi, din olmazsa bunlar faaliyete geçer mi? Geçmez. Bakın o zaman dinler yoktur. Îmânın şartında çoğul olarak, dinlere îmân yoktur. Ne var? Âmentü billâhi Allahın varlığına îmân, Allahın varlığında da” İnneddîne indallahil İslâm” (3/19) olmak suretiyle Allahın indinde bir tek din vardır o da, islâm dinidir.

Ne Âdem dini vardır, ne İbrâhîm dini vardır, ne Îsâ dini vardır, ne mûsâ dini vardır. Ne de Muhammed dini vardır. Muhammed (s.a.v. ) Efendimizin kendine ait bir dini yoktur. Getirdiği Âdemi-yetten başlayan ve devam eden İslâm dini vardır.

Hz. Peygamber (s.a.v. ) Efendimiz onun tebliğcisi, ve bütün peygamberler hazarâtının insanlık çağının başlamasından beri, yani Âdem (a.s.) dan, Hz Peygamber Efendimize kadar gelen silsilede, başka dinler yoktur. İslâm dininin birimleri ve mertebe-leri vardır.

Yani Cenâb-ı Hakk, İbrâhîm-î diye ayrı bir din göndermedi. Mûsevî dini diye, bir din göndermedi. İseviyet dini diye bir din göndemedi. İnsanlar bunu din haline soktular. Eğer bakın şartı burda çok açık. Eğer ibrâhîmiyet dini İbrâhîme ait ayrı bir din olsaydı, Mûsâ’ya ait ayrı bir din olsaydı, İsa (a.s.) ait ayrı bir din olsaydı, Muhammed (s.a.v.) in ayrı bir dini olsaydı, o zaman bu kelimeyi Cenâb-ı Hakk’ın. çoğul olarak kullanması gerekecekti

Nasıl kive melâiketihi” meleklere îmân bakın çoğul, meleğe îmân demiyor. Ve kütübihi kitaplara îmân “ve rasulihi” rasullere îmân, bakın burada çoğul var. Rasule îmân denmiyor. Bir dinin meleğine kitabına peygamberine îmânı şart koşuyor. Ama dinlere îmân diye bir kayıt yoktur. Neden?. Açık ifade ile dinler yoktur. Çoğul olarak dinler yoktur. Sadece bir din vardır, bu dinin ismi de İslâm dinidir. Âdemiyetten Muhammediyete kadar kıyamete kadar, sürecek olan tek dindir, “inneddîne indallahil Îslâm” (3/19) Diğer âyette ise, “size din olarak İslâm-ı seçtim” (5/3) diye açık olarak zâten belirtiliyor.

Peki! semâvi dinler yok ise. O zaman ne vardır... Çoğul olarak semâvi kitaplar vardır. “ve kütübihi” demek süretiyle de zâten bunu açık olarak belirtiyor. Amentü dinillâhi, yani Allahın dinleri ve bunlara îmân hükmü yoktur. Dinler yok. Irkçılık milliyetçilik tarafgirlik olarak Mûsâ (a.s.) gelen tevratı, mûseviler ırk olarak ele almışlar kabul etmişler. Demişler bu Tevrat Mâsânın dinidir. Bunlar gerçekte, İslâm dininin birer mertebeleridir, kendilerine ait hiç bir kimlikleri yoktur. Yani İslâm dinin dışında, semâvi dinler diye bir kavram yoktur.

Ancak semâvi kitaplar vardır, bu doğrudur. Eğer dinler olsaydı “âmentü” de, açık olarak dinlere îmânı şart koşardı. İşte bir insan gerçek ma’nâ da kendini bulması için dinine yöneldiğinde îmân ehli, yani islâm olmuş oluyor. Bunun ilk şartı îmânı gerektiriyor. Îmânın faaliyete geçmesi ve bunun neticesinde kişide oluşan form “mü’min” yani îmân ehli oluyor. İşte bu tür hakikatleri iyi idrak eden “Hak’kan mü’min olarak sabahladım” diyor. Tabi bütün hakikati Îlâhiyyeyi idrak ettim. Tabi ki, Hz. Rasûlullahın yanında olsun da bunları idrak etmesin bu olacak iş değildir.

Ancak Hz. Peygambere çok yakın olduğu halde, amcaları akra-baları, çok yakınlıkları olduğu halde, birçok inkâr ehli de vardı. Meselâ ebu leheb, ebu cehil çok yakınlarıydı, ancak Efendimiz geldiğinde onların inkârları arttı, diğerlerinin de îmânları arttı.

Mü’min olarak sabahladımbunun bir başka hakikati ise, hadîs-i şerifte belirtildiği gibi, Mü’min mü’minin aynasıdır hükmü vardır, Cenâb-ı Hakk’ın mü’min esmâsıyla, îmân ehli olan gerçek ma’nâ da ki, mü’min vasfını almış olan aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın aynası olmaktadır.

Biraz daha değiştirerek söyleyelim, aynısı olmaktadır. Kişi aynaya baktığı zaman kendisini görür. Kendisi onun aynısıdır. Yani ölçüleriyle birlikte görüntü olarak aynısıdır. Ama hayali ma’nâ da aynısıdır.

Çünkü, 2 ma’nâ da düşünebiliriz. Aynadaki hayali, aynısı olmakla birlikte, tutmaya kalksanız tutamazsınız tutulmaz. Ama gayrısımıdır? değildir. Aynısıdır. O halde ne aynısıdır ne gayrısı ayırmak mümkün değildir.

İşte Cenâb-ı Hakk’a gerçek olan bir mü’min ayna olduğu zaman kendi gönül aynasında hak’kın bütün esmâ-i İlâhiyyesini müşahede eder seyreder. Bakın burada başka bir esmânın aynasıdır, diye bir ibare yoktur. Sadece “mü’min mü’minin aynasıdır” denmiş, Rah-mân Rahmânın aynasıdır denmemiş. Kahhar Kahharın aynasıdır gibi, denmemiştir.

Îmân gönülde olan bir anlayış bir idraktir. Ancak, Allahın mü’min olan esmâsı, mü’min olan o gönülde zuhura çıkmaktadır. İşte bu ayna faaliyete geçtikten sonra Cenâb-ı Hakk’ın diğer esmâlarını da, o aynada seyretmek mümkündür, yani aynalık mü’minlikle başlamaktadır.

Mü’min de güzel bir îmân ehli olarak, kendi hakikatini idrak ederek, bir yaşam olmaktadır. Mühim olan nokta bu mü’minlikte aynalık başlıyor olmaktadır. Mü’min hakikatini idrak eden de de, diğer esmâ-i Îlâhiyye seyredilmeye başlanıyor. ”Mü’min mü’minin aynasıdır “ sözünün hakikati de buraya dayanıyor. Yani mü’min ismiyle ve mü’min hakikatiyle aynalık başlamış oluyor. İşte bu aynalık-aynilik Mü’min hakikatiyle ortaya çıkmaktadır. Ve bu kişinin gönlü Mü’min aynası olduktan sonra, diğer bütün esmâ-i İlâhiyyeyi, o aynada seyretmek mümkün olmaktadır.

Mü’min hakikati ortaya çıkmadıkça, aynalık hakikati ortaya çıkmaz. Aynalık hakikati ortaya çıkmayınca da, Cenâb-ı Hakkı seyir güzelliği, hususiyeti özelliği olmuyor. İşte şartı bakın, mü’minliğe bağlı ve o kadar müthiş bir dört kelime, ile cümle sıralanmış ki, ”Hakk’an mü’min olarak sabahladım. ” Bakın bütün esmâ-i İlâhiyye bu sözün içerisindedir.

Aleyhisselâtü vesselâm efendimiz, bunun üzerine buyurdu-larki, (Hz zeyd b. Hârise’nin sözü üzerine) “Ya Hârise her şeyin bir hakikati vardır. ” Bakın bir kelâm ortaya söylenir ama bunun sahibi olmak lâzımdır. Yani “Hakkan sabahladın” ama bu sözün ispatı nedir gibilerden sordular. Her şeyin bir hakikati vardır. Şimdi senin “îmânının hakikati nedir Ya Hârise?”

-“Hak’kan mü’min olarak sabahladım..”. Mü’min îmân etmiş olarak. Ama lâfzı ma’nâ da bir îmân değil. Gerçek ma’nâ da bir Allaha îmân etmiş, hayali bir Allaha îmân etmiş değildir. Ama ne yazık ki, üzülerek söyliyelim hayali olan bir Allaha îmân genelde söz konusudur. Nasıl! her birerlerimiz hayallerimizde bir Allah tasavurru çizmişiz. Bugün bir yerde de konuşuluyordu, Allah nerde ötelerde tahtında oturuyor, şeklinde yanında hizmetçileri vardır. O hiç bir şeye el değdirmez, aynen bir padişah tasviriyle Allah budur diyor. Öteki de diyor ki, bende dedim ki diyor Allah her yerde vardır, bütün âlemde vardır. Yok senin allahın öyle değil allah yukarıdadır, tahtında oturmaktadır diye söylüyor yani allah başka türlü olmaz diyor. . Onun Allahı o işte, Yani hayalinde var ettği allahına îmân ediyor. Ve bunu benim Allahım böyledir diye kabul ediyor savunuyor.

Eğer her birerlerimiz ayrı, ayrı bitaraf olarak gerçekçi düşünür-sek, hepimizin aklında bir Allah çizgisi vardır. Çizgisi derken bir Allah remzi var, tasavvuru vardır. İşte biz bu Allaha îmân ediyoruz. Rabbül âlemîn olan Allaha îmân edebilmemiz için onu tanımamız gerekiyor. Ve her birerlerimiz kendi Îlâhımızı ürettiğimizden, o İlâh bize sevimli geliyor. Çünkü hayalen üreticisi biz oluyoruz, ürettiğimiz şeyi de seviyoruz. Neden? çünkü. . hayalimiz ona uygun geliyor. Ve üreterek sevdiğimiz o İlâhımızıda savunuyoruz. Benim İlâhım budur diye. Tabi burada doğru söylüyor, kendi İlâhını savunuyor, Allahı savunmuyor. Allahın savunmaya ihtiyacı zâten yoktur.

Ama Kur’an-ı Kerîm Allahın öyle olmadığını açık olarak söylüyor. ”Vel evvelü vel ahiru vezzahiru vel batın (57/3) Her şeyin evveli odur zahiri odur batını odur. Diyerek kendi kendisini açık olarak belirtiyor.

Sübhâne rabbike rabbil ızzeti amme yasıfun ve selamün alel mürselîn velhamdülillahirabbil âlemîn” (37/180) âyeti kerîmede, “Sizin bütün vasıflandırdıklarınızdan o müstagnidir.” Yani siz Allahı şu veya bu şekilde vasıflandırırsınız ama, ”subhane rabbike rabbil ızzeti amme yasıfun” Yani sizin vasıflandırdıkla-rınızdan o tenzihtedir. Yani sizin vasıflandırdığınız gibi değildir. Diye âyet-i kerîme bunu açık olarak belirtiyor. Biz ise daha hâlâ o tahtında oturur, onu yapmaz bunu yapmaz, diye onun âmiri gibi oluyoruz, Allah bunu şunu yapmaz diyoruz. Güya onu yüceltir iken, onu sınırlıyoruz. Yani kendi değer yargılarımızı, Allah şunu yapar veya yapmaz, diye âmir hükmüyle onu sınırlıyoruz. İşte bütün bunlar bizim nefsimizin ürettiği rabba, olan îmân oluyor. Ancak Birde rabbül erbaba olan îmân, ve gerektiği şekilde îmân etmek var. Ancak buradaki îmânın kemâli îkân oluyor. Îkân da yakîn ehli, kurb oluyor. İnşeallah bizim îmân islâm îkân diye küçük bir kitabımız vardır vaktimiz olursa oraya doğru geleceğiz.

Îmân zâhiri olarak, yani kelâmi îmân da ne vardır? İkilik vardır. Yani îmân eden ve edilen şeklindedir. İşte bununla kesretten en az kesrete 2 ye düşürülmüş oluyor. Bu îmân’a gelmeden de vahdete gelmek mümkün olmuyor. Neden? Tekliğe en yakın olan iki ikilik te ondan. Bu ikilikten birinin kalkması gerekiyor, îkânın oluşması için, yakîn halinin oluşması için. Bu da Allah kalkmayacağına göre, kulun kalkması gerekecektir. İşte “çık aradan kalsın yaradan” dediği gibi. Küçücük lâtife gibi söylenen bir söz ama, ne kadar büyük gerçekleri vardır.

İşte aradan çıkıldığı zaman, aradan çıkan kişinin de, kendisi kalmaz. Kendisi kalmayanın da îmân-ı hiç kalmaz. Îmân bir kimliğe bağlıdır, bir kimliği olsun ki îmân olsun. kimliği olmayanın îmânı olur mu. . ?

İşte o kimlik aradan çıktıktan sonra îmânı kalmaz. Ve îmân’a da ihtiyaç kalmaz. Neden? Îmân ikiliği gerektiriyor. İkân da Hakla Hakk olduğundan kendisi kalmadığından, îmân edecek kimsesi kalmaz. Bir gün, İstanbulda sohbetimizde bir misafirimiz geldi, Amerikada zamanın mehdisi olduğunu iddia eden kişinin temsilcisi olarak gelmişti. Biraz da baskı yaparak,

efendim diyor, bütün insanların bu gün mehdi as kabul etme-leri lâzım, önde olanların, yani şeyh gibi kişilerin kabul etmesi lâzımdır, diyerek biraz da, ma’nevi baskı havası ile, bize bunu söylüyor” du.

Eğer kabul etmezlerse bundan sorumlu olurlar diye de bir baskı uyguluyor idi. 14 saat konuştuk 2 bölümde. Ezberlenmiş âyetleri motorize, makineli tüfek gibi âyetleri patır patır söylüyor. Hep aynı mevzu üzerinde ezberlenmiş olan şeyleri tekrarlıyordu. İşte, bizde 30 ders vardır 27 sinde kişi îmân ehli olur. şeklinde anlatıyordu.

Kardeşim 30 dersin var, 27 ye geldiğinde îmân ettim diyorsun, Oraya gelinceye kadar daha henüz nefs mertebelerinden kurtulamadın mı, ? beşeriyetinden hayalden, vehimden sen nasıl geldin oraya? Baktık ki ikna olacak gibi değil, bırak iknayı kendi fikrini zorla kabul ettirmeye çalışıyor. Efendisinin zamanın mehdisi imamı olduğunu söylüyor. Eğer, biat edilmezse de herkesin mesul olacağını söylüyordu.

Bu kadar uzun lâftan sonra müsaade edersen sana bir şey soracağım. Bu hususta kendisine ne düşünüyorsun diye sordum.

Efendim bizim şeyhimiz mehdimiz o kadar büyük ki Hz peygamber onun arkasında namaz kıldı” diyordu.

Şu iddaya bakın, kendisine, sus kardeşim dedim, bu hususu meseleyi bilmeden konuşma, sen ne yapıyorsun dedim.

Bana ee olmaz mı diyordu. Hz, Ebubekir efendimize kıldırmadımı diyordu . Hz ebubekirin arkasında kıldı ise, mehdinin arkasında niye kılmasın, diyordu. İşte tam bir şeytan ve iblis mantığı. O kadar sarmış ki, bununla onu karıştırıyorlar. Hz. Peygamber efendimiz. “Namazı ebubekir kıldırsın” dediği zaman ebubekir hz. leri gidip o namazı kıldırmak istemedi. Ben Hz. Peygamberin önüne geçemem dedi. Tekrar söyledi efendimiz onun üzerine kıldırdı. Neden? Bakın çünkü âmir hükümdü eğer kıldırmasa idi isyan etmiş olacaktı. Emre isyan olacaktı. Hz Ali Efendimizin Peygamberimizin omuzuna binmesi gibi, o da putları kırarken Efendimizin omuzuna binmeseydi o kâ’be’de ki, büyük putu kırarken asi olacaktı emre itaatsizlik yapacaktı.

Nezaket başka şey, âmir hüküm başka şeydir. İşte bu haki-katleri bilen o yüce zatlar, sıkılarak üzülerek yaptılar bu görevi. Ama emin olduğu için yaptılar. Yapmasalardı isyan olacaktı. Bunu bize misal olarak gösteriyor. Bak işte vaktiyle Hz peygamberin önüne geçenler olmuş diye. Bakın dikkat edin, hastalığında onun emriyle yerine geçen Hz Ebubekir’in, varlığındaki varlık, Hz Rasulüllahtır. Yani Hz peygamber kendi kendisinin arkasında Ebubekir suretiyle kılmıştır namazı. Aslı budur. Çünkü Namazı kıldır dediği vakit âmir hüküm Hz. Rasûlulahın ruhaniyeti ebubekir efendimizi sarmasıdır. Fiziki hali yetmediğinden oradaki hadise Hz. Rasûlullahın batınının öne geçmesidir. Hz. Ebu Bekir suretinden görünerek. Dedim, sakın sen bunu onla karıştrma.

Peki! madem ki böyle bir iddanız var. Nerede kılındı bu namaz? Ma’nâ âleminde mi madde âleminde mi? Yani dünya-müşahede âleminde mi, âlemi ervah misal âleminde mi?

Eeee ben bunu bilmiyorum.

Kardeşim bilmediğin meseleyi niye konuşuyorsun da, böyle büyük iddia da bulunuyorsun. Ne oluyor, güya bahsettiği kişiyi yüceltmek için, bir şeyler söylüyor ama hepsi kökten yanlış ve iftiradır.

Dedim, bak bu namaz dünya âleminde kılındı dersen, efendi mehdi dediğin kişi, madde dünya âleminde yaşıyor. Hz Rasulullah ma’nâ âleminde yaşıyor. bu yüzden mümkün değil.

Eğer ma’nâ âleminde kılındı dersen, efendimiz ma’nâ âleminde senin şeyhinin vücudu burada, hem de nefsaniyetinin en ağır şekliyle. Onun için burada da kılınması mümkün değildir.

Tamam insan lâtif bir hale gelir, letafetinden, ma’nâ âlemine intikal eder, orada bazı kişilerle buluşur görüşür alış verişi olur İbn-i Arabi Hz. lerinin belirttiği gibi bir çok kitabında bildirdiği gibi olur. Evet ma’nâ âleminde bu tür hadiseler olur. Ama o lâtif hale ermiş olan ârifler tarafından muhabbet ehli tarafından olur. Onlar da sınırlarını aşıpta böyle iddialarda bulunmazlar. Yani bilen söyle-mez, söyleyende bilmez denmiştir.




Dostları ilə paylaş:
  1   2   3   4   5   6   7   8   9   10


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©genderi.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə