GöNÜlden esiNTİler: ÎMÂn ve îKÂN: necdet ardiç terzi BABA necdet ardiç İrfan sofrasi tasavvuf seriSİ (72)



Yüklə 0.99 Mb.
səhifə3/10
tarix25.06.2018
ölçüsü0.99 Mb.
1   2   3   4   5   6   7   8   9   10

MollaCami.Net. 

-------------------

İşte onların toprak olduklarını gören. İkinci kısım, insan türünden dönüşen hayvanlar. (Ya leyteni küntü türaba/ne olaydı keşke bizde bunlar gibi toprak olsaydık) (78/40) diyeceklerdir, ancak iş işten geçmiştir. ve ne hazin bir sondur. Allah (c.c.) korusun.

Bakın burada çok açık olarak, Hârise hayvanlar ahlâkının toplu olarak, bir bölümünü görmüştür.

Diğer bölümleri görmemiş, görmüş olsa bir kısmı kurt, bir kısmı çakal, diye söylerdi. Yani köpek ağırlıklı gurubu görmüş, o mertebeyi gördüğü, o düzeyi görmüşte onu ifade ediyor. Bunu inkâr etmek mümkün mü? Değil Efendimiz diyebilirdi, orada insanlar var burası yanlış, gördüğün hayali diyebilirdi. Ama bakın Efendimiz görülen şeyleri, belirtilen ifadeleri tasdik ediyor.

Ve arkadan hemen Efendimiz (s.a.v.) buyurdular ki... “doğru söyledin,” bakın tasdik bu. Eğer orada bir yanlışlık olsa idi, böyle değil doğru değil derdi. Bakın ne kadar açık doğru söyledin, arkadan da “sus fâş etme” Bu bize kadar gelmişse zâten fâş edilmedik yeri kalmamıştır.

Ama bu tür hadisler, şeriat mertebesi itibari ile, geri plâna alınmıştır. Neden? Çünkü işin içinden çıkılamamış da ondandır. Bir taraftan, cennette cehennemde hiç bir şey yok diyor, ama hadiste peygamber efendimizin beyanları şunlar şunlar var, hükmü çıkınca bunları bağdaştıramıyor. Aklı da almayınca bağdaştıramayınca, o zaman onu geriye çekiyor, onun hükmü ile amel etmiyor. Kendisine neresi kolay gelirse onunla amel ediyor. Diğer bir ifade ile dinin bazı bölümlerine inanıyor, ve bazı bölümlerine inanmıyor. O da farkında olmadan gaflet hükmüne giriyor.

Çünkü Kur’ân-ı Kerîmin bazı bölümlerine inanıp, bazı bölümlerine inanmayanlar, inkarcı din dışı olarak belirtiliyorlar. Biz dinin içinde kendimizi âlim zannediyoruz, âyetlerin bazılarını tasdik ediyoruz, bazılarını tasdik etmiyoruz, susuyoruz susmakta tasdik etmemektir. Kabullenmemektir. Kabullendim diyemiyor, yani bu âyet-i kerîme bu ma’nâyı ifade eder diyemiyor, sukût ediyor susuyor. Ve Efendimiz “sus fâş etme” diye belirtiyor.

Burada bırakalım zamanımız da bitti salli ve sellim ve barik alâ eşrefi nuri cemîil enbiyai vel mürselîn velhamdülillahirabbil âlemîn, cümle geçmişlerimizin ruhu için Allah rizası için, dertlerimize devâ, borçlarımıza edâ, hastalıklarımıza şifâ olması için, gönüllerimizin en geniş şekilde açılması için, akıl ve irfaniyetimizin artması için bi hörmeti sırrı suretil fatihatı meassalavat... .



Sohbet (3)

Essalâtü vesselâmü aleyke ya rasullellah, essalâtü vesselâmü aleyke ya habîbellah, esselâtü vesselâmü aleyke seyyidel evvelîne vel âhirîn velhamdülillahirabbil âlemîn.

Herkese hoş geldiniz diyelim, bizler de hoş bulduk. Cenâb-ı Hakk cümlemize akıl fikir zekâ genişliği, muhabbet çoşkunluğu, zenginliği versin inşeallah. zaman zaman hep belirtmeye çalıştığı-mız gibi, dini hakikatleri beşeriyetimizin anladığı şekilde değil de, hakikatimizin anlayacağı şekilde, öğrenmeyi bize nasip etsin.

Çünkü başeriyet kaynaklı öğrenimler, öğretimler ve çalışmalar, sınırlı olmakta, yani aklı cüz sınırları içinde olmakta, ama bize gelen Kur’ân-ı Kerîm ve hadîs-i şerif’ler aklı külden gelmektedir, aklı cüzden değildir. Diğer şekliyle aklı külden aklı cüz’e gelmektedir. Ki o aklı cüz hedefini aklı küll’e doğru yönlendirebilsin, kendi sınırlarının dışına çıkabilsin aşabilsin.

İşte beşeri ma’nâ da, aklı cüz sınırlarını aşamadığımız zaman, gerçek ma’nâ da hakikatleri idrak etmemiz mümkün olamamak-tadır. Zâten sıkıntı da buradan doğmaktadır. İlk yapılması lâzım gelen işlerin başlıcası, kendimizde var olan, külli akla olan bağlantı-ları faaliyete geçirmemiz gerekmektedir. Eğer bunları faaliyete geçiremez isek, aklı külden bize gelecek bilgileri anlamamız mümkün olamamakta, aklı cüz bunu anlayamamaktadır.

Aklı cüz niye anlayamamakta? Çünkü, aklı cüz’ün ve zâhir anlamda, islâmiyetin zâhiri olan, ve aklı cüz de belirtilen ifadeler, ikilik üzere binâ edilmiş, şeriat ve isneyniyet ikilik üzere binâ edilmiştir. Bu ne demek oluyor? Yani yukarıda bir Allah var, aşağıda da kul var, aşağıdaki kul güzel ameller işleyerek, faydalı fiiller meydana getirerek, yardımda bulunarak, namaz kılarak, zikir yaparak sevabını arttırması, ve bu davranışlar ile de kendini Hakk’a sevdirmesi anlayışındadır. Ve bunun neticesinde de cennete sahip olsun cennete gitsin. Oradaki yaşantı aslında Allaha ulaşmak değil cennete ulaşmaktır. Bir nevi ticaret gibidir. Kötü bir şey mi, tabiki değildir, hiç bir şey yapmamaktansa, bunları yapabilmek iyidir. Ama İslâm dininin Cenâb-ı Hakk’ın bize öğretmek istediği, böyle bir başlangıçtan sonra kendimizi tanıma yolunda seyre çıkmaktır.

Şeriat mertebesi, bunun alt temelini kurmaktadır. Eğer biz binâ yapacaksak, projesi varsa katları varsa, onun sadece temelini yapmak süretiyle binâyı yaptık zannedersek, bu binanın içinde ne oturabiliriz, ne de başka bir şey yapabiliriz. Ve o binâ zaman içinde yine üstü kurulmazsa, altı yine otluk ve çöplük olur. Ve fazla bir işe yaramaz. İşte insan tefekkür binâsını kurabilmemiz için, bazı fikir değişiklikleri olması gerekiyor. İslâmi anlamda hayata bakışta, ileriye doğru fikir değişiklikleri olması gerekiyor. Bu da tek olan Allaha yönelmek gerekiyor. Tek olan Allaha yönelmek için ise teklik gerekiyor.

Yani ikilik üzere olan şeriat mertebesindeki yaşantıların, teklik üzere binâ edilmesi gerekiyor. O halde ikiden birinin kaldırılması gerekiyor ki, bir’lik olsun. İki’lik yaşantısı devam ettiği müddetçe ben, ben, ben, ben, lâfzı ve yaşantısı güncel olduğundan, Hakk’a varmak mümkün olamıyor. Çünkü kişi kendi varlığını ortaya koymuş, ben şunu yaptım, ben bunu yaptım, demek suretiyle, kendi varlığını ispatlamaya çalıştığından Hakta fâni olamamaktadır.

İşte bu sistemin meydana gelmesi için, iki’den bir’inin gitmesi gerekiyor. Tabi ki Allah (c.c.) lühü gidemeyeceğine göre, kulun gitmesi gerekiyor. İşte hayata bu anlayıştan bakmaya başlarsak, o zaman biz yavaş, yavaş gerçek Tevhîd yoluna çıkmış oluruz. Bu hakikatin varlığını bilemezsek, her ne kadar herhangi bir tarikatının müntesibi de olsak, yine yola çıkamamış oluruz. Çünkü o guruplarda çalışmalar anlayışlar zikirler, hep ikilik üzere olmuş olmaktadır, tabî ki insan güzel bir hayat yaşar, güzel hoş bir zaman geçirir. Çaylar kahveler diğer güzellikler, insanlar birbirleriyle dertleşirler ve güzel bir gün geçirdik diye ayrılırlar. Ama, ilerleme olmaz. Yani tefekkürî ma’nâ da, bazı soruların cevapları bulunamaz. Soruların en başında da, benliğin yani ben kimim, sorusun gelmesi lazımdır.

Bizler gâyet tabi, ben diye bir şeyin varlığını biliyoruz. Ben dediğimiz zaman, biz dediğimiz zaman, işte falan kişiden doğdu, falan ailenin çocuğu, falan şehirde falan yerde yaşıyor, yaşı bu gibi, ama bunlar bedenimizin bilgileridir. Ruhumuzun bilgileri değildir, yani bedenî bir tanıtmadır, ruhanî bir tanıma ve tanıtma değidir. Bizim ruhanî olarak ceddimiz “ebul ervah” olan Rasulullah Efendimizdir. Esas Babamız O, “ebul ervah/ruhlarımızn babası” O’dur, ve fiziki ma’nâ da da, ileriye doğru gittiğimizde fiziken Âdem Babamızdır. Hepimizin Babası odur biz onun torunlarıyız.

Cenâb-ı Hakkın “fîhi min ruhi/ruhumdan” (15/29) hakikatiyle ruhundan meydana gelen, diğer ifadeyle ruhunu taşıyan varlıklarız. Bu özelliğimiz ya da hakikatimizle bizler, falan tarihte doğan kimseler değiliz. Ezeli varlıklarız. Ancak doğan bu bedenlerimizdir. Bu bedenin bir başlangıcı olduğuna göre, birde sonu olacaktır. Çünkü dünyanın sistemi buna göre kuruludur. Yani belirli bir süre var olup, sonra yokluğa gidiş üzere kuruludur. Ama bizim asli varlığımız olan ruhumuz özümüz hakikatimiz, a’yân-ı sâbite’miz ezelidir. Sorsalar ki bize yaşın kaçtır? Benim yaşım bilinmez, diye her birerlerimiz bunu söyliyebiliriz. Ruhen ne zaman halkedildiği-mizi ancak Allah biliyor. Aslımız o kadar eskiye dayanıyor, bu yüzden kendimizi o kadar basit varlıklar olarak görmeyelim.

Cenâb-ı Hakk’ın gözbebeği olan insandır. Nasıl, beden de göz ve göz bebeğinin değeri ne ise, âlem üzerinde insanın değeri de o dur. Yani âlemin göz bebeği insandır. İnsan derken, belirli yerlere ulaşmış insanlar değil, sadece istisna edilmiş insanlar değil, bütün insanlar Allahın indinde âlemin gözbebeğidir. Eğer öyle olmasa idi zâten, Cenâb-ı Hakk bütün insanları bu kadar değerli halketmezdi. Belirli bazı insanları bu kemâlâtta halkederdi, diğerlerinin bazı yerlerini bazısının ellerini, bazısının parmaklarını bazısının ayaklarını yapmazdı. Ama bakın her birerlerimizde, istisnalar hariç olmak süretiyle, bazı eksi bedenli evlâtlarımız çocuklarımız tanıdıklarımız da zuhur ediyor. Ama onlarda ibret olsun diyedir. Hüküm olarak değildir, yani biz onlara bakalım da bu güzel varlığımızı makinemizi daha şükür ile kullanalım diyedir.

Eğer bu âlem hiç eksi uzvu olmayan insanlardan müteşekkil olsa, bu eksikliğin farkında olamayız. Bakın Cenâb-ı Hakk onları bize göstererek, bu nimetlere şükretmemiz ve şükrümüzü artırmamız için onları feda ediyor. Bakın bu tür insanlar cemiyetin fedaileridir. Kendileri o sıkıntıyı çekerler Allah yardımcıları olsun, ama cemiyet içindir, onların kendileri için değildir. İşte her gördüğümüz âzası eksik kişiye bakarak, şükrümüzü artırmamız gerekiyor.

Yani şunu demek istiyorum Cenâb-ı Hakk bütün bu insanları bu kemâlâtta halketti. Bir elin bir parmağın çalışması, bakın ne kadar müthiş bir şeydir, her tarafa dönebiliyor. Her hali yaparken tabii pratik olarak yapıveriyor, çabuk tarafından intibak ediyor. Ama şu elimiz böyleyken yana gitmemiş olsa, bakın yan tarafa dönerken büyük güç harcamamız gerekecektir. İşte her hareketimizi çok tabi olarak yapabildiğimizden, bu müthiş makinenin nasıl sessiz sedasız çalıştığının farkında bile olmuyoruz. Varlığından bile haberimiz olmuyor.

Bakın elimizi kullanıyoruz elimizin varlığının farkında olmuyoruz. Ayağımızı kullanıyoruz ayağımızın farkında olmuyoruz. Neden?. Cenâb-ı Hakk ne kadar kemalli bir makine vermiş ki bize, kullandığımız halde bize çalışmasını hissettirmiyor. Bakın sessiz çalışan bir makine, eğer kalp atışlarımız başka bir makinede olsa, içimizdeki kalp atışının sesinden çevrede kimse duramaz. Ama Cenâb-ı Hakk ona öyle bir susturucular takmış ki, onu öyle bir sistemde yapmış ki, bir dakikada beş litre, bir saatte 300 litre, bir günde yedi bin litre, kan pompalıyor. İşte bu kan pompalanması-nın fiziki makinede yapılması, eğer bunun sesini duysak kullana-mayız kulaklarımız patlardı.

İşte Cenâb-ı Hakk fiziki ma’nâ da bizlere öyle bir makine vermiş ve bu makinenin sadece fiziki tarafı olmaktadır. Bâtında yapılan çalışmalar olsun, tıbbi anlamda olsun, daha bu bedeni çözemedik. Bedenin madde yapısını çözemedik. Birde bunun içinde ruhani hali vardır. Bunun içinde akıl denen bir oluşum vardır. Bunun içinde nur denen bir oluşum vardır. Onları ne zaman çözeceğiz.

Yani şunu demek istiyorum. Elimizde o kadar değerli bir makine var ki, bu değer bize bedava verildiği için, bunun kıymetini bilememekteyiz. Cenâb-ı Hakk dese ki, bülüğ dönemine erdiğimiz zaman, çocukluk devresinden sonra, ey kulum, bak sen şimdi bu makine ile çalışmaya başladın, kolunun diyeti on sene, bana çalışmandır, diğer kolunun da on sene, eder yirmi sene. Ayağının diyeti yirmi sene bana çalışmandır, borcun var bana dese, nasıl bankaya gidip para alıyoruz, vadesini koyuyoruz ömrümüz ödemekle geçiyor. Bu makine de 10 sene 20 sene 100 sene ile karşılanacak bir makine değildir. Yani bir kişi 100 sene çalışacak onun karşılığında kendisine bir ayak alacak bu mümkün değildir, 1000 sene de çalışsa mümkün değildir, çünkü yapılması mümkün değildir.

Doktorlar yapıyorlar ama onlar, olanı tamir ediyorlar, yoktan bir şey yapamıyorlar. Yani şunu belirtmek istiyorum. Evvelâ kendimizi tanımamız ve şuurlanmamız gerekiyor. Ben neyim nerden geliyo-rum nereye gidiyorum diye, az da olsa şuurlanmamız gerekiyor. eğer bu şuurlanmayı yapamaz isek, hayatımız bu anlamda gaflet içerisinde geçiyor ise, okuduğumuz bütün Kur’ân-ı Kerîmler hadîsler, kitaplar yaptığımız bütün zikirler, hepsi bunların hayel âleminde oluyordur. Yani hayali şekilde bunları yapıyoruzdur. Peki, kötümü? Değil ama uyanık yapmak ondan daha iyidir.

Yaptığımız zikrin ne olduğunu anlarsak, yaptığımız ibadetin namazların ne olduğunu anlarsak, tuttuğumuz orucun neye yaradığını niçin tutulduğunu anlayabilirsek, o zaman verimliliğimiz kat, kat artmış olur, yüzlerce kat fazla artmış olur. Peki bir ömrü böyle değerlendirmek süretiyle, binlerce sene on binlerce sene yeryüzünde yaşamış, o kadar süre içinde kazanacağı sevapları ifade edelim, bilgileri bir ömrün içerisine sığdırmış olur. Bir ömrün tamamını zâten ibadetle geçirmek mümkün değildir, yani bir ömrümüzün içerisinde ibadet saatlermizi, günlerimizi toplasak beş sene, bilemedin on sene yapar. Elli altmış senelik ömrümüzün tamamını ibadetle geçiremiyoruz, çünkü birçok fiziki şartlarımız var. Bu 5 sene 10 senelik süre verimli çalışıldığı zaman 10 senede 20 senede ulaşıp almamız gereken hasılayı o kısa sürede ulaşıp almamız mümkün olmaktadır. İşte bunun da yolu ikili anlayıştan tekli anlayışa geçmekle mümkün olmaktadır. İşte bu 2 li anlayışın ilk şartı dediğimiz gibi îmân olmaktadır. O zaman îmân’ın ne olduğunu bilmemiz gerekmektedir.

Bir Salı sohbetinde îmân Hakk’ında küçük bir sohbetimiz olmuştu. Bugün de Salı olduğundan o sohbeti devam ettirelim. Bugünde bitiremez isek yine devam ederiz. Hatırlatma babından daha evvelcede söylediğimiz gibi, mesnevi şerif 2 cilt (Ahmet Avni Konuk) 436 sayfada ellerinde mesnevi şerif olanlar oraya bakarlar, gerçi bunu konuştuk ama özet olarak duymayanlar varsa hangi mevzu Hakk’ında sohbetimiz devam ediyor diye bir bilgi olmuş olsun. Gerçi kısmen bir tekrar olmuş gibi olacak ama her tekrarda mevzuun başka bir yönü açılabileceğinden, oda faydalı olacaktır.

Bunun bir başlığı vardı. Hani mevlânâ hazretleri bir hikâyeye başlarken ona bir başlık koyuyor. Burada da bunun bir başlığı var. Peygamber efendimizin, Zeyd bin Hârise adlı evlâtlığına bugün nasılsın? Ve nasıl kalktın diye sormasını düz olarak okuyacağım, şimdi tekrar edersek dinleyenler için tekrar olmuş olur. Fazla gelmesin.



Sohbet (4)

MESNEVÎ-İ ŞERİF ŞERHİ / II. CİLT îmân mevzû

Peygamber (a.s.)ın Zeyd’e “Bugün nasılsın ve nasıl sabahladın?” diye sorması ve onun “Yâ Resûlallah Hakkan mü’min olarak sabahladım diye cevâb vermesi.

Şimdi bakınız burada dikkat çeken o kadar çok mesele var ki, küçücük bir hadis ile yaşanmış bir hâdise içerisinde biz onu sadece yaşanmış bir hâdise olarak okumayıp, bizde onların yaşadığı bu hali yaşamaya çalışarak öğrenmemiz gerekiyor. Sadece nakil olarak aktarma tarzında değil. O zaman kelimeleri birer, birer incelemek gerekiyor.

Bakın “Hakkan mü’min olarak sabahladım.” Peki bu insan mü’min değilmiydi.? Sadece o gece mi mü’min oldu. Herhalde mü’mindi. Ayrıca Hz Peygamberimizin oğludur o evlâtlığı deniyor ama bu lâkab Hz. peygamberimize yakışmaz. Evlâtlık dendiği zaman dışardan gelen ilâve bir varlık gibi gözüküyor. Evlâtlık değil evlâdıdır. Gerçi burada evlâtlığı diye yazıyor ama, o yazı icabıdır, fiziki hali belirtmek içindir. Bakın ma’nen efendimiz evlâtlık diye bir şey almaz, çünkü gereği yoktur hepsi evlâdıdır, hepsi evlâdı ise, evlâtlık nereden olacak mümkün değildir. Bizlerde hepimiz onun evlâdıyız. Evlâtlık olması için bir form değişikliği başka bir hali olması lâzımdır.

Ebul ervah olan aleyhisselâtü vesselâm Efendimiz, bizlerinde ruh babasıdır, biz onun ruhi evlâtları olduğundan evlâtlık nasıl olacaktır? Bu yüzden evlâtlık değil, hepimiz evlâdıyız. Ve o mubarek zât-ı şerifi böyle bilmemiz gerekiyor. Yok efendim Mekke de Medine de bir peygamberimiz varmış, orada yaşamış hicret etmiş, oraya gitmiş buraya gitmiş bu işin hikâye tarafı, alt bilgi tarafıdır. Ama alt bilgi yeterli değildir. Eğer onun oğlu isek, bakın bir evlâda yakışan nedir? Babasına lâyık bir evlât olabilmesidir. Eğer ciddi ma’nâ da biraz düşünürsek, biz peygamber oğlu peygamber olan varlıklarız, ama mühürsüz peygamber. Şimdi bir düşünelim, padişahın oğluna ne diyorlar? Babası yaşıyorken “Şehzade” diyorlar. Babası rahmetli olunca padişah diyorlar. Yani padişah oğlu padişah deniyor. İşte bizimde ceddimiz fiziki ma’nâ da peygamber ise, ruhi ma’nâ da babamız peygamber ise, bizde peygamber namzetleriyiz. Ama namzeti.

Eğer bu hakikat ile kendi Babalarımıza Dedelerimize lâyık bir hayat sürdürürsek o zaman bizlerde o sınıftanız. Ancak aradaki fark onlara “vahiy” Îlâhi hükümler gelir. Onlarda bizlere, evlâtlarına bu Îlâhi hükümleri bildirirler. Aradaki fark budur. Bizlere vahiy gelmez. Çünkü vahiy belli bir noktaya risâlet mertebesine gelir. Eğer herkese gelmiş olsa herkes kendi kitabını yazar. Kendi dinini ilân eder. Tek din olmaz bir sürü dinler olur. O zaman kimse farkında olmadan isyan etmiş olur. İşte tek merkeze vahyin gelmesi insanlık ailesinin ki, biz, diğerleriyle dışarıda olan herkes ile kardeşiz, bakın sadece buraya gelmiş yada cemiyetlere katılmış olanlar değil, dışarıdakiler de bizim öz kardeşlerimizdir. Ancak onlarla arada fark, onlar bunu bilmiyorlar. Hani Efendimiz diyor ya, “yâ rabbi onlar bilmiyorlar.” neyi hakikati bilmiyorlar. Kendimize böyle bakarsak çevreye hayata bakışımız ne kadar ileri duruma geçecektir. Batılılar bize demokrasi insan hakları satmaya çalışıyor-lar. Ama biz 1400 sene evvelinden insan haklarını kullanıyoruz .

Bir diğer hadîs-i şerif var bu konuda “mü’minler bir vücut gibidir. O vücudun bir uzvu hastalandığında bütün vücut hasta-lanır” İşte bütün mü’minler bir vucuttur. Hepimiz tek bir vücuduz. Bir tarafta bir ağrı varsa bakınız hepimize o sirâyet ediyor. Dolaylı ya da dolaysız olarak sirâyet ediyor. Neden? Çünkü biz tek bir vücuduz. Biz kendimizi ayrı gördüğümüzden bu vücudun birliğin tevhidin farkında olmuyoruz. Ve kendimizi ayırıyoruz. İşte yapılması lâzım gelen şey hayata böyle bakabilmektir, karşımızda olan kimse, bizi böyle kabul etmese de, o onun kendi farklılığından kendi kesretindendir. Kendi zannındandır. Ama biz karşımızdakini kardeşimiz olarak göreceğiz. Kardeşimizin bize karşı muamelesi nasılsa, biz iyi olarak muamele edeceğiz ama uzaklaşırsa uzaklaş-mıştır, vicdanımız müsterih olacak. Onun mes’uliyeti kendine ait olacaktır. Böyle bir kısa izahtan sonra tekrar yolumuza devam edelim.

Hakkan mü’min olarak sabahladımBakın ilk yapılması lâzım gelen iş mü’minlik, îmân ehli olunması gerekiyor. O zaman îmân’ın hakikati nedir, bu soru karşımıza geliyor. Bilinmesi lâzım gelen ilk vasfın mü’minlik yani îmân, îmânın da ne olduğunu anlamamız gerekiyor. ”Hakkan mü’min olarak” bakın bu kelimeyi kullanmasa da sadece mü’min olarak sabahladım dese, sorun yine pek olmayacak, Allaha îmân etmiş olan herkes bu mü’min sınıfı içerisine girmiş olacaktır. Ama, “Hakkan mü’min olarak sabahla-dım” demesi ile bir istisna getirmiş oluyor. Yani mü’minliğin hakikatinin olduğunu, sıradan “ben Allaha îmân ettim” demekle bu işin tamamlanmadığını belirtiyor. Yalnız öyle başladığını, ama kim kelime-i tevhidi söylerse îmân ehli, îmân etmiş oluyor. Ama, “Hakkan” daha henüz îmân etmiş sayılmamaktadır.

İşte aleyhisselâtü vesselâm efendimizin yanında uzun zaman kalmış olan, bu mübarek sahabeyi kiramdan olan, peygamber efendimizin de evlâdı olan bu zat, belirli aşamadan sonra “Hakkan” cevapladım diyor. Yanında belki 10 sene kaldı efendimizin. Efendimizin yanında 10 sene kaldığı halde “Hakkan” mü’minliğe ulaşamamış, ama çalışmaları neticesinde bu hal kendisinde zuhura gelmiş. Bunun üzerine sabahladım demiş. .

Efendimiz (s.a.v.) buyurdular ki, “Her bir şeyin bir hakîkatı vardır; şimdi senin îmânının hakîkatı nedir yâ Hârise?” Şimdi, “Hakkan sabahladım” demen bir iddia. Madem böyle bir söz söyledin, bunun ispatı ne diye soruyor. Nasıl bir sabahlama oldu. “îmânının hakikati nedir,? yâ Hârise.”

Hz. Zeyd dedi ki, “nefsimi dünyadan uzaklaştırdım.” Bakın birinci paragraf birinci bölüm bu, birinci yapılması gereken bu. îmânın hakiki yani “Hakkan” olması için, bakın nefsini dünyadan uzaklaştırmazsa, o nefis onun îmânına ortak çıkar. Neye muhab-bet ediyorsa, kişi onun îmânı o tarafa kayar. O zaman kısmen Allaha îmân etmiş olur. Kısmen de sevdiği şeylere îmân etmiş olur. O da hedefe vardırmıyor.

Nefsimi dünyadan uzaklaştırdım. İndimde, taşı ve kerpici altını ve gümüşü müsavi oldu” Yani dünyanın altını gümüşü taşı ve kerpici müsavi oldu. Burada değer yargılarının değişmesi söz konusu oluyor. Daha evvelce altın çok değerli, gümüş çok değerli, pırlanta çok değerli derken, bakıyor ki taşla altının pırlantanın arasında bir fark yok.

Ve gündüz susuz gece uykusuz oldum.”

Demek ki bir hayli riyazat gerekmektedir. ”Ve keennehü” güya açıktan açığa “rabbimin arşına nazar ediyorum.” Bakın müşahedesi mükaşefesi açılıp ufku aklı cüz sınırlarını aştıktan sonra, ufku sonsuz açılmakta ve artık önünde bir mania kalmıyor.

Arşa nazar ediyorum ve ehli cennete nazar ediyorum ki orada birbirlerini ziyaret ederler”, bakın ne kadar müşahede açılması var. Bu da bir başka hususu açıyor. Cennette o gün dahil bu gün dahi insanlar vardır. Eğer olmasa bunu gördüm diyemez Hz. peygamberin karşısında diyemez, diyebilir mi yanlış bir şey söyliyebilir mi? söyliyemez. Söylemediğine göre o zaman 1400 sene evvel dahi cennet, ehli ve cehennem ehli vardır. Ancak şer’an bugün cennet ve cehennemde kimsenin olmadığı söyleniyor. Neye göre kimsenin olmadığı, bizim Âdem (a.s.) Ve Muhammed (s.a.v.) Ve ondan sonra kıyamete kadar gelecek olan bizim içinde bulunduğumuz neslimiz.

Bizim neslimizin cennetinde, gidileceği yerde bize ait insanlar yoktur, çünkü daha bizim hesap kitabımız görülmedi. Cennete cehenneme gidecek kimseler ayrılmadı. Ayrılmadığına göre daha oralarda bizden kimseler yoktur, boş olan orasıdır. Bizden evvel yeryüzünde insanlar yaşadılar çok evvel, Ad kavmi lût kavmi değil. Âdem (a.s.) dan evvel o seyri sürdüren bir çok nesiller yeryüzünde yaşadı. Âdem (a.s.) dan kıyamete kadar olan biz bir nesiliz. Hepsi birlikte bizler bir nesiliz. Burada bunun da tespitini yapıyor. Yani cennetlerin bazılarında insanların olduğunu söylüyor. Yukarıda kısmen bahsedilmişti.

Ve devam ediyor, “ehli cehenneme nazar ediyorum ki birbirlerine havlarlar.”

Peygamber efendimiz bir hadislerinde mahşere çıkacak insanları üç tür suretinde çıkacaklarını söylüyor. Bazıları dünyada insan olarak yaşamış, mahşere insan suretinde gelecekler. Bazılarıda dünyada yaşadıkları o insan suretine benzer kendi ahlâkına benzer hayvan suretinde gelecek. Ve o bunları gördüğünü söylüyor. Hangi bölümü, havlayan cinsin bölümünü görmüş. Ama bunun dışında daha bir çok ayrı hayvanın cehennemde yerleri var. Ona sadece bir tanesini göstermişler.

Nebi (s.a.v.) efendimiz buyurdular ki, “doğru söyledin.” Bakın şimdi bu söze karşı diyecek bir şeyimiz var mı? Mümkün mü. ? Değil.

Sahabeyi kiramdan peygamber efendimizin evlâtlarından birisi bir zuhurat görüyor. Ve huzuru Muhammedide bunları anlatıyor. Hz. peygamberde tasdik ediyor. “Doğru söyledin yâ Hârise” diyor. Eğer cehennem de kimse olmamış olsa, cennette de kimse olmamış olsa, o zaman Efendimiz, bu sözü söylemez. Der ki ona ikaz ederek şu an, cennette ve cehennemde kimse yoktur, gördüğün hayaldir der, yukarıdakiler doğru bunlar yanlış diyebilirdi. Ama bakın o kadar kesin ki hiç şüphe yok. Gördüğün şudur, yanlış görmüşsündür, yandan görmüşsündür diye bir yorum yoktur. Kesin olarak “doğru söyledin ya Hârise” diyor. Bu sözün üzerine artık, cennette cehennemde, kimse yok demek, mümkün değildir. Ve bu hadis sahih hadistir. Ve arkasından diyor ki “sus fâş etme,” yani yeter bu kadar fazla açıklama diyor.

Bu hadîs-i şerifin bazı lâfızlarında muhtelif rivâyetler vardır. Hepsi aynı ma’nâya müfittir. Yani hepsi aynı ma’nâya gelir. Zeyd bin Hârise, Efendimizin evlâtlığıdır. diye de bir dip not malûmat verilmiş. Yukarıda da bahsi geçmişti.

Bu hadîs’in bu bölümünü okuyorken, dinleyenlere bir soru sorulmuştu. “Her şeyin bir hakikati vardır.” Şimdi senin “îmânının hakikati nedir? Ya Hârise.” diye bizde Hârise nin yerine bu soruyu kardeşlerimize, îmânının hakikati nedir, ya filân, gibi kim varsa o sohbette sormuştuk. Bazıları yazdılar, bazıları yazamadılar, yazan kardeşlerimizden bir tanesi, bu yazısını ulaştırmış. Şimdi isim vermeden o yazıyı okuyalım.

-------------------

Ya rab ne cevab vereyim her yerde kokuyor nefesi rahmanın kokusu buram buram.”

Ayırmak mümkün mü, ayıldık, ayıklık halimidir yoksa halimiz mi menam. (uyku)

Anlayan anlar bizi gerekmiyor artık bir tercüman.

Ayrılmışmıdır ki,? taş ile kerpiç hepsi de zâtından.

Altında yalan, gümüşte yalan, gönlümde etmişim hepsini talan.

Aslına bakarsan ne falan var ne de filân.

Bu sırrı anlamadınsa eğer zavallıyız biz halimizden utan.

Nice günler geçti geceler geçti zayi ettik biz kendimizi her zaman.

Ahadiyyet sırrına ulaşmaksa kastımız, çalışmak olsun gayemiz her an.

Sa’yü gayret bizden, yardım Hak’tan, delilimiz olsun kur’an.

Biz ona sığındıkça, daldıkça bahrı zâtına, açılmıyormu her an.

Ne güzel okutur onu anlatır satır, satır onunla her an zuhurda olan.

Ma’nâ ikizi değilmidir,? hani kur’an ile insan. .

Ne kadar dua etsek azdır size, bize bu soruyu soran, Babamızdan, Peygamberimizden.

-------------------

Kardeşimizin diline gönlüne sağlık coşkulu duygularını böylece bizlere aktarmış.

Şimdi gelelim böyle bir ön girişten sonra, îmânın mertebeleri itibarıyla hangi aşamalardan geçilmesi gerektiğine, daha sonra sohbetin devamında da da.

-------------------

7- Îmân, İslâm, ihsân îkân” adlı küçük kitabımızdan yolculuğumuza devam edeceğiz inşallah. .

-------------------




Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   10


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©genderi.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə