Bulten sinir sayisi pdf



Yüklə 182.95 Kb.

səhifə56/93
tarix05.03.2018
ölçüsü182.95 Kb.
1   ...   52   53   54   55   56   57   58   59   ...   93
: Bulten
Bulten -> Anadolu Aydınlanma Vakfı Sosyal ve Kültürel Bülteni • Sayı 53 • Ekim 2014 • Ücretsizdir
Bulten -> Türkiye’deki en etkin siber saldırılar

Sınır Özel Sayısı, Yaz 2016
123
.” 
Yani  örnek  okur, 
  bir  okur  değildir  Eco’ya 
göre. 
  okur,  metni  değişik  biçimlerde  okuyabi-
lir.  Çoğu  zaman  da  anlatıyı,  kendisinde  rastlantısal  ola-
rak uyandırdığı tutkuların bir mahfazası gibi kullanır. Bu 
durumda, altını çizerek söyleyecek olursak 
 okur, 
metni  yanlış  okumaktadır.  Örnek  okursa  sadece  metinle 
işbirliğine gidecek kişi değil  ama aynı zamanda yazarın 
yaratmaya çalıştığı okurdur da. 
“Bir varmış bir yokmuş,” diye başlayan bir anlatıyı dinle-
meye hazırlanan kişi, bir çocuk veya sağduyunun ötesin-
de bir hikâyeyi dinlemeye hazır bir kişidir. Bunlar ancak 
örnek dinleyici olabilir. Ya da bir metni kendi tecrübele-
rinin,  tutkularının  etkisinde  olmadan  okuyan  kişi  örnek 
okurdur. 
Örnek okur, oyunun sınırlarını bilen ve oyunda kalabilen 
kişidir. Peki, oyunun sınırlarını kim koyuyor?  Burada bir 
tuzağa düşüp tabii ki yazar diyecektir çoğumuz. Ama eğer 
örnek okuru 
 okurdan ayırdıysak, örnek yazarı da 
  yazardan  ayırmamız  gerekir.  Yazarın  hayatını, 
tecrübelerini bilmenin onun anlatısına ne katkısı olabilir? 

,” 
diyor Eco. Bir yazarın edebiyat dışı hayatı hakkında kimi 
detayları  bildiğimizde  oyunun  kuralları  da  ister  istemez 
bozulur. Doğal olarak anlatıyı değil yazarı okumaya mey-
lederiz. 
Eco, yazarı tanımanın metni doğru okumada hiçbir faydası 
olmadığını söylemekle birlikte, bir metni tekrar tekrar oku-
manın, hatta titizlikle incelemenin faydalarına değiniyor. 
Peki,  örnek  yazar  kimdir?    Örnek  yazar,  metnin  yazarı 
olmadığı  gibi,  anlatıcı  rolündeki  kişi  de  değildir.  Örnek 
yazar, eserin arkasında, ötesinde, bizimle bir biçimde ko-
nuşan,  bizi  yanında  isteyen  bir  ses,  örnek  okur  olmaya 
karar verdiğimizde duymaya başladığımız talimatlar bü-
tünüdür. Tıpkı Dante’nin İlâhî
’sında kahramana 
eşlik eden Vergilius’tur.
 dolaşmanın tek bir yolu olmadığı gibi 
tek bir düzlemi de yoktur. En basitinden birinci düzlem-
deki  okur,  öykünün  nasıl  sona  ereceğini  bilmek  ister. 
Hikâyenin nasıl sona ereceğini anlamak için metni bir kez 
okumak yeter. Örnek yazarı tanımak için ise aynı metni 
defalarca okumak gerekir.
Eco’ya göre, ormanda oyalanmaktır bu. 
Oyalanmaktan bahsederken tabii ki Proust
 2
 örneğiyle gi-
rer  konuya  Umberto  Eco,  “
” 
Hatta  hiçbir  amaç  olmaksızın,  kimi  zaman  doğru  yolu 
kaybetmenin  zevkini  yaşamak  için  de  dolaşmak  müm-
kündür ormanda... Ortaya bir merak unsuru koyup sonra 
okuru başka mecralarda dolaştırmak ucuz bir hile olarak 
görülebilir. Bu bakımdan oyalamacanın ne şekilde kulla-
nıldığı önemlidir. Oyalamanın işlevlerinden biri de hikâ-
yenin etkisini artırmaktır. Bekleyiş yeterince uzun, spazm 
gerektiği  ölçüde  gerçekleştiğinde 
  daha  güçlü 
gerçekleşir. 
Oyalamak ve oyalanmak, zaman unsurunu farklı şekiller-
de kullanmak, yazar ve okurun oynadığı oyunun en eğlen-
celi öğelerinden biri olarak çıkar karşımıza: 
 
Anlatı zamanı ve okuma zamanı bir olmadığı gibi, hikâ-
yenin  akış  zamanı  da  kurguya  göre  ileri  veya  geri  taşı-
nabildiğinde, edebiyatta sınır kavramı, kendisini okurun 
zihninde  uyanan  imge  olarak  karşımıza  çıkar. 
’yi okuduğunda örnek okur, o 
 ise, 
ben kimim, diye sorar.
“Ben kimim?”
“Sen hiç kimsesin.”
“İşte ebediyat!” *
* Edebiyat sözcüğünü, sınırları kaldıran ebediyet kavramı 
ile devşirdiğim uydurma bir tabir.  
ça:
Umberto Eco, 
Can Yayın-
ları, 1996
Italo  Calvino, 
,  Yapı  Kredi  Yayınları, 
2007
Jorge Luis Borges
, 2013
2
 Marcel Proust, Fransız romancı, deneme yazarı ve eleştirmen.


124
Sınır Özel Sayısı, Yaz 2016
Dürrenmatt’ın
Yaşlı Bayanın Ziyâreti”nden
Greig’in “Avrupa”sına
Frankenstein’ın Canavarına
Dönüşen Toplum
Anadolu Aydınlanma Vakfı 
Düşünüyorum Bülteni


Sınır Özel Sayısı, Yaz 2016
125
D
eğişim ve ardından gelen dö-
nüşüm 
nın  odak  nok-
tasıdır. 
  drama; 
şartların,  durumun,  dinamiklerin  ya-
rattığı değişimin, karakterin psikoloji-
sini ve hayatını nasıl etkilediğini oda-
ğına  alır. 
Bertolt  Brecht
)
 
drama ise değişmeye direnen karakte-
rin sosyo-ekonomik sistemin kurbanı 
ve sürdürücüsü olduğunun altını çizer. 
Öte  yandan 
  drama;  değişim, 
hele  de  dönüşümü  beklemenin  ölüm 
ve doğum dışında çok da mümkün ol-
madığını îmâ eder. 20. Yüzyılın ikinci 
yarısına  göz  attığımızda  sadece  dra-
ma anlayışlarının çarpışması, yeni ba-
kışların ortaya çıkmasını değil, dünya 
tarihinde hiç olmadığı kadar hızlı ge-
lişmekte olan bir toplumsal değişimle 
de  karşı  karşıya  kalındığını  görürüz. 
II.  Dünya  Savaşı’nın  ardından  şekil-
lenen dünya düzeniyle birlikte tekno-
lojik, politik, ekonomik, coğrafî, kül-
türel  güçlerin  savaş  alanına  çevrilen 
bir gündelik hayat portresi çizilmeye 
başlandı. Bu büyük düzenin değişimi-
ne ve soğuk savaş döneminin bitişine 
tekabül eden ve Batılı Kapitalist top-
lumlardan oluşan 1. Dünya ülkelerini, 
Doğu  Avrupa  ve  SSCB’nin  oluştur-
duğu  2.  Dünya  ülkelerinden  ayıran 
Berlin duvarının yıkılışı ve SSCB’nin 
dağılması ile başlayan değişimler sil-
silesi ise sadece bu ülkeleri değil, tüm 
dünyayı  etkisi  altına  alan  bir  anlayı-
şın  şahlanmasına  yol  açtı.  Bunu  tek 
kutuplu, 
dünya  düzeni  olarak 
kabaca tanımlayabiliriz.
 1
 Söz konusu dünya, iletişim teknolo-
jileri, bilgisayar gibi teknik ilerleme-
1 Giddens, 2005, s.48-76
ler nedeniyle üretim ilişkilerini tekrar 
alt  üst  eden,  dağılan  ulusların Avru-
pa’nın  ortasında  birbirleriyle  savaş-
tıkları  yeni  milliyetçilik  akımlarının 
fışkırdığı,  aynı  zamanda  da  Avrupa 
Birliği  projesiyle  ülkeler  arasındaki 
ekonomik sınırların kaldırılmaya ça-
lışıldığı, bu arada faşizmin yeni ırkçı-
lık ya da Neo-Nazi söylemleri içinde 
tekrar  yeşerdiği  bir  döneme  tekabül 
etti.
 2
Tüm  bunlar  sıradan  insanın  hayatı 
üzerinde  inanılmaz  etki  ve  değişim-
lere  neden  oldu.  İşte  bu  çalışmanın 
amacı da yaklaşık 40 yıl farkla yazıl-
mış iki oyunun Avrupa medeniyetine 
ve  burada  yaşayan  insanın  değişimi 
ve toplumsal dönüşümüne nasıl bak-
tığını  incelemektir.  Ayrıca,  politik 
tiyatroda  biçemin  değişimine,  izle-
yici  beklentisinin  ya  da  durumunun 
değişimi  ile  bu  oyunlar  bağlamında 
değinilecektir.
1956’da Dürrenmatt tarafından yazı-
lan 
’in konusunu kısaca şöyle 
özetleyebiliriz:  Avrupa’nın  kalbinde 
uzun süredir ekonomik sıkıntı çeken 
bir  kasabaya  yıllar  önce  orayı  terk 
etmiş olan yaşlı hanım, bir milyoner 
olarak geri gelir. Kasaba halkına ba-
ğışlayacağı olağan üstü yüksek meb-
lağ karşılığında eski hesapları kapat-
mak  için  adaletin  yerine  getirilmesi, 
yani intikam şartını koşar. Bu andan 
itibaren  kasabada Avrupa’nın  temsil 
ettiği tüm 
 ve 
a-
2 Marshall, 1999
cı düşünce sarsılmaya başlar. Çünkü 
pazarlık  bir  anlamda  Avrupa  mede-
niyetinin  temsil  ettiği  tüm  olumlu 
“evrensel”  değerlerden  vaz  geçmeyi 
öngörmektedir. Böylece kapitalizmin 
beslediği  tüketim  ve  para  değerle-
rinin  karşısında,  Avrupa’nın  insanî 
ve kültürel değerlerinin nasıl tek tek 
yok  olduğunu  trajikomik  bir  şekilde 
görürüz.
1995’te  Greig  tarafından  kaleme 
alınan  Avrupa’nın  konusu  ise  kısa-
ca  çürümeye  yüz  tutmuş  küçük  bir 
sınır  kasabasına,  tren  seferlerinin 
tamamen  iptal  edildiği  gün,  iki  ka-
çak  mültecinin  gelmesinin  ardından 
yaşanan  olaylar  olarak  özetlenebilir. 
Savaştan  kaçan  bu  iki  mülteci,  iki 
Almanya’nın  birleşmesi  sürecinde 
ortaya çıkan toplumsal ve ekonomik 
zorlukların yerli halk üzerinde yarat-
tığı  gerilimin  kurbanlarına  dönüşür-
ler. Kapitalizmin emrinde kâr marjını 
arttırmaya  yönelik  teknolojik  ilerle-
menin  fiziksel  güce  ihtiyaç  duyulan 
işleri ortadan kaldırdığı; mavi yakalı 
işçilerin  yerlerini,  bu  işleri  ellerini 
kirletmeden  uzaktan  idare  edecek 
beyaz  yakalılara  bıraktığı,  böylece 
tüm  yaşamı  boyunca  en  iyi  yaptığı 
işin artık gereksiz olduğunu öğrenen 
insanların kimliklerini ve aidiyetleri-
ni kaybettikleri ve “ziyankâr” olarak 
algılandıkları, herkese yetecek kadar 
işin kalmadığı, yabancıların göçünün 
sınırlı  iş  olanaklarını  daha  da  kısıtlı 
hale  getirdiği  iki  Almanya’nın  bir-
leşmesinin  tüm  sancılarının  sıradan 
insanı  etkisi  altına  aldığı  bu  süreçte 
de  yine Avrupa’nın  temsil  ettiği  de-
ğerlerin değişimine, hatta dönüşümü-
Anadolu Aydınlanma Vakfı 
Düşünüyorum Bülteni



Dostları ilə paylaş:
1   ...   52   53   54   55   56   57   58   59   ...   93


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©genderi.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə