Davraniş BİLİmleri ÜNİte 1 davraniş BİLİmleri ve diĞer sosyal biLİmlerle iLİŞKİSİ


Davranış tutarlı (consistency) olmalıdır



Yüklə 0,51 Mb.
səhifə11/11
tarix17.09.2017
ölçüsü0,51 Mb.
1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   11

Davranış tutarlı (consistency) olmalıdır. Koşullar ne olursa olsun sürekli yapılan davranışlara anlam yüklemek pek yanıltıcı olmaz. Bir davranışın bir kez yapılması, süreklilik göstermemesi, ardındaki nedeni kestirmeye yetmez.

  • Davranış belirgin (distinction) olmalıdır. İnsanın belli bir etkiye, belli bir tepki göstermesi, tepkisine anlam yüklenmesini kolaylaştırır. İnsan, aynı durum ya da aynı etki karşısında aynı tepkiyi gösterdiğinde, davranışın nedeni daha iyi kestirilebilir. Böyle bir davranış belli bir duruma özgü olur ve başka davranışlardan ayırt edilebilir.

  • Davranış başkalarınca da yapılabilir olmalıdır. Aynı duruma ya da aynı etkiye başka insanlar da aynı tepkiyi gösterdiğinde, aynı davranışı gösterme konusunda insanlar arası genel bir görüş bulunduğunda, ilişki kurulan insanın yaptığı davranışın ardındaki amacı kestirmek daha kolaydır.

  • Davranış insanın yalnız başına olduğunda da yapılabilir olmalıdır. İnsanın içtenlikle yaptığı davranış, yalnız başına olduğunda yaptığıdır. Başkalarının etkisi olmadan yapılan davranışın ardındaki nedenler daha doğru kestirilebilir.

    Yüklemeye ilişkin sayılan bu özellikler, algılamanın salt, uyaranlarla veya mesajlarla sınırlı olmadığını göstermektedir.

    ÖZET:

    •Algılama, organizmanın çevresinde olup bitenleri anlamlandırması, değerlendirmeler yapması için uyarıcıların duyu verileri şeklinde beyne ulaşmasıyla başlayan ve söz konusu uyarıcıların tanınması, tanımlanması ve değerlendirilmesiyle yani algılanmasıyla süren ve sürecin sonunda bir şekil, desen, sertlik, yumuşaklık, soğukluk, sıcaklık şeklinde bir algıyla biten süreçtir. Algılama, duyu organları ile elde edilen her tür uyaranın beyinde şekillenmesi ve görünüm kazanmasıdır. Tanımdan da anlaşıldığı gibi algılama sadece bir tanıma ve tanımlama değildir; aynı zamanda uyaranların yorumlanması, karşılaştırılması ve değerlendirilmesiyle oluşan bir süreçtir. Algılama sürecinde uyaranlara yorum karıştığı için uyaran farklı, algı ise daha farklıdır. Başka bir ifadeyle gerçek ile algının farklı olması, süzgeçten geçirme nedeniyledir. Süzgeçten geçirme duyuların algıladığı uyaranların seçilmesi ve yorumlanarak algılanmasıdır.

    •Algılama sürecinde kişi, uyarıcı ile önceki bilgileri arasında bir uyumlaştırma yapmaya çalışır. Bu nedenle uyumlaştırma sürecinde gerçek, kişinin algılamasının etkisinde kalarak farklılaşır. Kişi, uyarıcıyı eski bilgilerine dayanarak yorumladığı için aynı uyarıcı farklı kişiler tarafından farklı biçimde algılanır. Kişide o uyarıcıya dair eski bir veri veya bilgi yoksa uyumlaştırma-uyarlama yapılamaz. Algılamanın yapılabilmesi, duruma veya nesneye ait bir kanaatin olmasına bağlıdır. Uyumlaştırma sürecinde birey, uyaranlara bazı eklemeler veya çıkarmalar yapar. Bunun nedeni durumun kişinin istediği gibi algılanmasını sağlamaktır. Yalan ifadeler bu ekleme ve çıkarmanın örneklerdir.

    •Algılamayı kolaylaştıran çeşitli faktörler vardır. Büyüklük bunlardan biridir. Büyük nesneler küçüklerden daha fazla dikkati çeker ve algılamayı kolaylaştırır. Zıtlık da algılamayı kolaylaştıran diğer bir faktördür. Birbirine zıt renkler, şekiller, nesneler daha çok ilgi çeker. Algılamayı etkileyen diğer bir faktör ise tekrardır. Tekrarlanan uyaranlar bir kez görülenlerden daha fazla dikkati çeker. Tekrarlar algılamayı kolaylaştırdığı gibi öğrenmeyi de kolaylaştırır; ancak rutin tekrarlar yeterince uyarılmaya neden olmadığı için algılamayı azaltır. Algılamayı kolaylaştıran diğer bir faktör hareketli cisimlerin hareketsiz olanlara göre daha fazla dikkati çekmesidir. Algılama bazen illüzyon ve halüsinasyon gibi algı yanılmalarıyla bozulur. Bu nedenle çoğu kez uyarıcı farklı, algı farklıdır.


    DAVRANIŞ BİLİMLERİ ÜNİTE 10

    KİŞİLİK

    KİŞİLİK KAVRAMI

    Kişileri fiziksel özelliklerinin yanı sıra zihinsel özelliklerini değerlendirerek ayırmaya çalışmak hepimizin günlük yaşantımız içerisinde sıklıkla yaşadığı bir durumdur. Psikolojide kişilik, günlük yaşamda kullandığımızdan çok daha derin anlamlar taşımaktadır. Kişilik, insanların dünyayı nasıl görüp yorumladığını ve ona nasıl tepki verdiğini yansıtan bir kavramdır. İnsanların bireyler olarak farklılaşmasının mihenk taşını oluşturmaktadır. Psikoloji bilimi subjektif değerlendirmelerin ötesine geçerek psikolojik yapıyı, süreçleri ve organizasyonunu keşfetmek amacıyla kuramsal ve deneysel çalışmalar gerçekleştirmiştir. Kişilik, farklı durumlarda insanı tutarlı bir şekilde davranmaya iten bir güç olarak karşımıza çıkmaktadır. Kişiliği tanımada ölçüm aracı davranıştır. Bir başka deyişle kişilik, davranışsal açıdan tanımlanabilir. Psikoloji biliminde bireyin kişiliğini tanımlamada iki ayrı yaklaşımdan söz edilmektedir. Bunlardan birincisi insan kişiliğinin temel yönlerini tanımlayıp, kişisel özellikleri ölçmek için yol ve yöntemler tasarlamaya çalışan kural koyucu (nomotetik) yaklaşımdır. İkinci yaklaşım ise bireyin kendine özgülüğü ya da eşsizliği üzerinde durmakta ve bireyi entegre bir bütün olarak değerlendirmektedir. İdiyografik yaklaşım olarak kavramsallaştırılan bu yaklaşım kişiliği analiz ederken belirli kanun ve sınıflandırmalara dayanmadan, öznel ve bireysel deneyimleri ön plana çıkarmaktadır. Bu iki yaklaşım arasındaki en önemli farklılık, kişiliğin doğal mı yoksa çevresel bir oluşum şeklinde mi meydana geldiği noktasında ortaya çıkmaktadır. Bu konuya kişiliği oluşturan faktörler açıklanırken daha ayrıntılı bir şekilde değinilecektir. Kişilik tanımının göze çarpan bir diğer özelliği, bireyin diğerlerinden farklı olarak şekillenen özelliklerinde ortaya çıkan tutarlılıktır. Davranış, tutum ve kişilik kavramları davranış bilimlerinde birbirinden bağımsız olarak ele alınamayan kavramlardır. Psikolojik işlevsellik olarak da ifade edilen bu durum, kişilik ve davranışlar arasındaki etkileşimi ve bu etkileşimin sürekliliğini vurgulamaktadır. Bir başka ifade ile kişinin yaşamındaki gelişim süreci boyunca yönelimleri, amaçları ve bunlara bağlı olarak ortaya çıkan davranış, tutum ve kişiliği arasında karşılıklı etkileşime dayalı bir ilişki söz konusudur. Davranış bilimlerinde davranış, tutum ve kişilik kavramları karşılıklı etkileşim içierisindeki olgular olarak değerlendirilmektedir.



    KİŞİLİĞİ BELİRLEYEN FAKTÖRLER

    P


    Kalıtsal Faktörler

    Kalıtım, bireyin doğuştan elde ettiği fiziki yapı, cinsiyet, güzellik, kas ve refleks kapasitesi, enerji düzeyi, biyolojik ritim gibi anne babadan devralınan biyolojik, fizyolojik ve psikolojik özelliklerdir. Ayrı ortamlarda yetişen tek yumurta ikizlerinin benzer özellikler taşıması kalıtımın kişilik üzerindeki etkisinin en açık kanıtıdır. Kişilik ve davranış üzerinde kalıtsal faktörlerin etkisi ile çevresel faktörlerin etkisi arasındaki etkileşim daha da karmaşık olabilmektedir.


    sikoloji bilimi içerisinde kişiliğin kaynağına ilişkin tartışmalar halen daha devam etmektedir. Kişilik doğuştan gelen bir özellik mi yoksa zamanla çevresel etkenler ve deneyimle kazanılan bir nitelik midir? Gen mi çevre mi (nature versus nurture ) tartışması olarak da bilinen bu konuda her iki görüşün taraftarları da kişiliğin kalıtsal ya da çevresel faktörler tarafından belirlendiğine dair güçlü savlar ortaya koymaktadırlar. Bu derin tartışmaların ışığında gelinen noktada hem kalıtsal hem de çevresel faktörlerin kişiliğin oluşumunu etkileyen faktörler olarak benimsendiğini söylemek mümkündür.



    Çevresel Faktörler

    Bireyin içinde bulunduğu çevrenin kişiliğin gelişimini etkilediği kabul edilmektedir. Kişiliğin oluşumunu etkileyen çevresel unsurlar üç ayrı başlık altında incelenebilir: Aile, toplum ve kültür, deneyim.


    Aile

    Bireyler doğumla birlikte belirli bir ailenin parçası haline gelirler. Aile, bir noktada bireyi daha geniş anlamda topluma takdim eden bir aracı konumundadır. Bu noktada anne-baba ve kardeşler bireyi içinde yaşanılan kültürün davranış standartlarına alıştırmada önemli roller üstlenmektedirler. Bu etki, yalnızca çekirdek aile üyeleri ile sınırlı kalmayıp büyük anne ve baba, amca, teyze, hala, kuzen gibi geniş aile fertleri ile de ortaya çıkabilmektedir. Ailenin bireyin kişiliğinin gelişimine etki etme yolları çok çeşitlidir:


    Toplum ve Kültür

    Bireyin içerisinde doğduğu ve yetiştiği çevrenin davranış norm ve modelleri noktasındaki standartları kişiliğin oluşumu ve gelişimi üzerinde etkili olmaktadır. Bu etki mahalle ve okul gibi görece somut farklılıklarda kendini belli edebileceği gibi toplum ya da kültür gibi daha soyut temellerde de ortaya çıkabilmektedir. Sonuç olarak her toplumsal yapı içerisinde bireyler toplumsallaşma ya da sosyalizasyon süreci aracılığı ile o toplumsal kültüre uygun kişilik özelliklerine sahip olma yönünde teşvik edilmektedir.


    Deneyim

    Bireyin ait olduğu arkadaş grubu ya da diğer sosyal gruplar ve yaşamın ortaya çıkardığı genel deneyim ve tecrübeler de kişiliğin gelişmesine etki etmektedir. Üç yaşlarında kişiliğin ham haliyle görece olarak istikrar kazanmaya başladığı kabul edilmektedir. Kişilik zamanla değişmeye ya da gelişmeye devam etmekle birlikte bu değişimlerin en köklü ve büyük olduğu dönemler çocukluk ve ergenlik çağlarıdır. Bu durum oldukça normaldir.



    KİŞİLİK KURAMLARI

    Kişiliğe ilişkin araştırmalar iki farklı açıdan hareketle gerçekleştirilmektedir. Psikolojideki bu farklı bakış açıları nomotetik (kural koyucu) ve idiyografik (bireysel) yaklaşımlar olarak belirtilmektedir. Nomotetik kuramlar kişiliği, özelliklerin belirlenmesi ve ölçümü aracılığı ile ortaya koymaya çalışırken bu süreçte kişilik testlerini kullanmakta ve kalıtsal faktörlerin kişiliğin en önemli belirleyicisi olduğunu varsaymaktadır.

    İdiyografik kuramlar ise kişiliği tanımlamada her bireyin eşsizliğinin dikkate alınması gerektiğini savunmaktadır. Bu kuramlar testlerin kişiliği ölçmede sınırlı bir değere sahip olduğunu belirterek buna gerekçe olarak da kişiliğin, bireyin özgörüşü (self-concept) açısından tanımlanması gerektiğini göstermektedir. Dolayısıyla idiyografik kuramlar bünyesinde kişilik, birey ile içinde yaşadığı çevre arasındaki dinamik etkileşimin bir fonksiyonu olmaktadır.

    Yine de bu ayrım bütün kişilik kuramlarını kapsayan bir farklılık noktası değildir. Bir başka ifade ile nomotetik ve idiyografik yaklaşımların ikisini birden bünyesinde barındıran kuramlar da mevcuttur. Bu tür kuramlar genelde alanda yapılan ve bu iki ayrımdan herhangi biriyle özdeşleştirilemeyen kişisel katkılar sonucunda ortaya çıkmıştır.



    Eysenck’in Kişilik Kuramı

    Eysenck, kişiliğin önemli boyutlarını belirlemek için gerçekleştirdiği çalışmalar sonucunda kişiliğin iki önemli boyutu olduğu görüşünü ileri sürmüştür. Bunlar dışa dönüklük-içe dönüklük ve nevrotiklik-dengelilik şeklindedir. Her iki boyut açısından bireyin kişiliğinin ölçek üzerinde hangi noktada yer aldığı testlerle ortaya çıkarılmaktadır. Bu doğrultuda dışa dönüklük canlı, yaşam dolu ve sosyal olmak gibi özelliklerle ortaya çıkarken; içe dönüklük ise utangaç, sessiz ve çekingen gibi özelliklerle kendini belli etmektedir. İkinci boyutun birinci uç noktasını oluşturan nevrotiklik de tedirginlik, mutsuzluk ve duygusal denge yoksunluğu gibi nitelenen bir kişilik yönüne işaret etmektedir. Ölçeğin öbür ucunda yer alan dengelilik ise dingin, sakin, güvenli ve duygusal açıdan dengeli bir kişilik yönünü yansıtmaktadır. Eysenck, bu iki boyutu dört geleneksel mizacın oluşturulmasında temel olarak kullanmıştır. Bunlardan ilki iyimser ve tez canlıdır. Soğukkanlı mizaç, duygusuz görünümlü, sakin, ilişkilerinde makul ve dirençli kişisel özelliklerini temsil etmektedir.








    Cattell’in Kişilik Kuramı

    Cattell, Eysenck gibi testler ve çoklu istatistiksel yöntemler kullanarak oluşturduğu kişilik modelinde, kişiliğin bireyin günlük yaşam içerisinde belirli bir durum ya da ortamda ne yapacağını belirleyen faktörler bütünü olduğunu ifade etmektedir. Catell’in oluşturduğu 16 Kişilik Faktör:



    Beş Büyük” Faktör Kuramı

    Kural koyucu yaklaşımların gerçekleştirdiği araştırmalar, beş faktörlü bir yapının kişiliği açıklayabileceği sonucuna varmıştır. Beş Büyük Faktör Kuramı olarak bilinen bu kuramın kavramsallaştırdığı boyutlar şu şekildedir:


    • Dışa Dönüklük: Bu faktör bir uçta sempatiklik ya da cana yakınlıkla iddialılığın diğer uçta ise çekingenlik ve utangaçlığın olduğu bir özellik taşımaktadır. Dışadönük bireylerin, olumlu duygusal durumlar yaşaması daha olasıdır.

    • Duygusal Denge: Kendinden emin ve güvenli olmaktan öfkeli, kaygılı ve bunalımlı olmaya kadar geniş bir aralığı ifade eden boyuttur. Duygusal dengesi düşük ya da nevrotik kişilerin olumsuz duygusal durumlar ve aşırı stres yaşama olasılığı daha yüksektir ve bu kişilerin genel olarak hayata bakışı negatiftir.

    • Uyumluluk: Bireyin birlikte çalışmayı sevmek, hoşgörülü olmak ve diğerlerine güvenmekle huysuz, kavgacı ve saldırgan olmak arasında nerede yer aldığını ifade eden faktördür. Uyumluluğu yüksek bireyler diğerleri ile iyi geçinirler, daha naziktirler ve iyi birer takım oyuncusudurlar.

    • Sorumluluk: Bir uçta sorumluluk sahibi olmak, öz disipline ve azme sahip olmak gibi özellikler, diğer uçta ise güvenilmezlik, plansızlık ve düzensizlik gibi niteliklerin yer aldığı faktördür.

    • Deneyime Açıklık: Kişinin yeni deneyimlere ne ölçüde açık olduğunu ifade eden faktörün bir ucunda yaratıcılık, açık fikirlilik ve meraklılık gibi özellikler yer alırken diğer uçta ise ilgisizlik ve dar görüşlülük gibi özellikler göze çarpmaktadır.

    Birey bu beş faktörün her biri için ölçeğin iki zıt kutbu arasında bir yerlerdedir. Bu modelin kişiliğin yapısını tanımlamada ve bireylerin karakterlerini ya da bireysel özelliklerini belirlemede evrensel uygulanabilirliğe sahip olduğu belirtilmektedir.



    İdiyografik Kuramlar

    İdiyografik kuramlar, kişiliğin eşsizliği üzerinde durarak sosyal dünyanın bireyin zihninde anlamlandırıldığını vurgulamaktadır. Dünyayı neden-sonuç ilişkileri içeren bir yapıda gören kuralcı yaklaşımların aksine idiyografik kuramlar sosyal dünyanın onu yaşayan bireylerin zihninde yaratıldığı ya da anlamlandırıldığı fikrini savunmaktadır. Bunun sonucunda da bireyler arasında yaşanan sosyal dünyayı kavramsallaştırma noktasında farklılıklar ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla bireysel davranışı anlamak için öncelikle bireyi ve onun sosyal dünyayı değerlendirme biçimini anlamak gereklidir.

    Bu noktadan hareketle idiyografik kuramlar, ortak özelliklerin belirlenmesi ve ölçümünden çok kişiliğin benlik gelişimi yönü üzerinde daha fazla durmaktadır. Kuralcı yaklaşımlar kişiliğin ölçümüne yönelik olarak pek çok araç sunarken idiyografik yaklaşımlar bireylerin ve onların kişiliklerinin eşsizliğini vurgulamaktadır. Charles Cooley, kişilik tartışmalarına ayna benlik kavramı ile katkı sağlamıştır. Cooley, davranışın etkileşimci doğasına dikkat çekerek benliğin bu etkileşim sürecinin sonucu olarak geliştiğini ifade etmektedir. Buna göre birey kendini diğerlerinden kendine ilişkin edindiği izlenimlerle değerlendirmektedir. Charles Herbert Mead de bu anlayışa genelleştirilmiş başkası kavramını eklemiştir. Bu kavram benlikte var olan iki unsuru yansıtmak amacıyla kullanılmaktadır.

    Bu unsurlar bireyin eşsiz ve spontan (kendiliğinden) yönleri ve toplum içerisinde yaşanılan deneyimler sonucu ortaya çıkan öğrenme süreci ile içselleştirilen norm ve değerlerdir Carl Rogers ise kişilik gelişiminde temel amacın farklılaşmamış benlik algısından farklılaşmış bir benlik algısına doğru ilerleme olduğunu ifade etmektedir. Erikson da kişiliği tüm yaşam boyunca sürekli bir biçimde değişen ve gelişen bir olgu olarak değerlendirmektedir. Ona göre birey çeşitli yaşam safhalarından geçtikçe çözülmesi gereken gerilimler ya da çatışmalar yaşar. Örneğin, 12-18 yaşları arasında birey, kimliği ve rolleri arasında bir gerilim yaşar. Bu çatışmaları başarıyla çözen bireyler sağlıklı bir kişilik gelişimi ortaya koyarken bu aşamalarda çözülemeyen sorunlar ileride daha büyük sıkıntılara yol açabilir. Bu modelde bireysel farklılık kavramı ve benliğin gelişimi arasında açık bir bağlantı vardır ve bu bağlantı zaman içerisinde ortaya çıkan dinamik ilişkiler yumağı bütününde gerçekleşmektedir.



    Freud’un Psikoanalitik Kuramı

    Freud’a göre davranışın ve kişiliğin temelleri bilinçaltındadır. Bir başka ifade ile ona göre bilinçaltı güdüler, davranışın en önemli belirleyicisidir. Birey, içgüdüsel dürtüleri ile sosyal engeller arasında kalarak bir iç çatışma yaşar ve kişilik de bu çatışmanın sonucunda oluşur. Bu bakış açısı ile bir yetişkinin herhangi bir davranışı, bilinçaltında bastırdığı ama hala daha çarpıtılmış ve önemli etkiye sahip birtakım anıların yansıması olabilmektedir.



    Freud’a göre kişiliğin id, ego ve süperego şeklinde kavramsallaştırılabilecek üç yönü vardır:

    • İd: Bireyin içgüdüsel ve bilinçsiz olarak kabul edilen istek, arzu ve duygularını içerir. Dürtü şeklindeki bu istek ve duygular kişilik sisteminin en ilkel yapısıdır. Hazzın çok önemli olduğu bu alan, bireylerin doğuştan getirdikleri ve öncelikli olarak tatmin etmeleri gereken biyolojik ve fizyolojik ihtiyaçlardan oluşmaktadır. Birey bu alanda isteklerinin anında ve tam olarak doyurulmasını ister. Sosyal sınırlamalardan etkilenmeyen id bencil, bireysel ve mantıksızdır.

    • Ego: Bireyin istekleri (id) ile yapması gerekenler (süperego) arasında bir arabulucu işlevi görür. Bir başka ifade ile “id”in isteklerini “süperego”ya uygun hale getirmeye çalışır. Bu alanda bir önceki alanın aksine gerçekçi bir bakış açısı vardır. Bütün arzu ve ihtiyaçların tatmin edilemeyeceği kabul edilir. Engellemelere karşı hoşgörü söz konusudur. Özetle bu alanda birey mantıklı, gerçekçi ve hoşgörülüdür. Ego, arabuluculuk işlevini etkin bir şekilde yerine getiremezse bireyde zihinsel gerilim ve çatışma ortaya çıkar. Düzenli çalışan ego ise sağlıklı bir zihinsel yapı ve davranışlarda tutarlılık sağlar.

    • Süperego: İçselleştirilmiş kültürel ve sosyal normları temsil eden içsel, eleştirel ve ahlâkileştirici otoriteyi ifade etmektedir. Ulaşılması gereken idealleri ve mükemmeli kapsayan süperego, bireyin toplumsal kurallara uyarak topluma ayak uydurmasını sağlamaya çalışır. Süperego, bireyin davranışlarını toplumun beklenti ve kuralları çerçevesinde kontrol eder. Süperego, istenmeyen davranışların ortaya çıkması durumunda bireyin suçluluk duyması gibi mekanizmalarla cezalandırma gerçekleştirirken olumlu ya da istenen davranışların ortaya çıkması halinde ise gururlanma ve takdir gibi ödüller kullanır.

    Freud, id ile süperego arasındaki çatışmayı dengelemek amacıyla egonun geliştirdiği birtakım savunma mekanizmalarından bahsetmektedir. Ego savunma mekanizmalarının başlıcaları şunlardır:

    • Yüceltme: İdden gelen isteklerin kabul edilebilir bir içeriğe dönüştürülmesini anlatmaktadır. Örneğin;saldırganlık, cinsellik gibi belli bazı ilkel dürtülerin açığa çıkmasının uygun olmadığı koşullarda, kişinin bu enerji birikimini güzel sanat yapıtları, spor ve iş başarıları gibi eylemlere yönelterek olumlu bir biçimde kullanması gibi.

    • Bastırma: Bilinç eşiğine ulaşan ve uygun olmayan istek ve düşüncelerin otomatik olarak bilinçdışı alana yönlendirilmesidir. Bir başka deyişle bastırma, istenmeyen duygulanım, anı ya da dürtülerin bilinçten uzaklaştırılması durumudur.

    • Yadsıma (İnkâr): Kişi sorunun bilinçli olarak dayanılamayan, acı veren, rahatsız eden istek, gereksinim, duygu ve düşünce gibi yönlerinden uzaklaşmak için olayın varlığını kabul etmez, önemsemez, bunlarla ilgili bilgi edinmekten kaçınır, görmezden gelir.

    • Yansıtma: Kendinde ya da kendisi ile ilgili durumlarda varolan istenmedik ya da katlanılamayan bir özelliğin, karşısındaki kişiler ya da durumlarda var gibi algılanılmasıdır. Bu kişiler kendi hataları olmasına karşın başkalarını suçlarlar. İnsanlara güvenmeyen birinin, diğerlerini güvensiz bulması örnek olarak düşünülebilir.

    • Karşıt Tepki Oluşturma: Suçluluk duygusu yaratan tehlikeli istekler çok yoğun olduğunda bunların baskı altında tutulması da güçleştiğinden kişi, bu isteklerinin tam karşıtı olan bilinçli tutum ve davranışlar geliştirerek kendini korumaya çalışır. Böylece kişi, içsel dürtülerine kesin engeller koyarak baskı mekanizmasını pekiştirir ve olumsuz dürtülerini bilinç düzeyinden uzak tutmuş olur. Karşılık görmediği için nefrete dönüşen bir aşk bu savunma mekanizmasına örnek olarak verilebilir.

    • Gerileme: Bu durumda birey id ve süperego arasındaki sorunun çözümünü daha önceki gelişim dönemlerinde tatmin sağladığı davranış örüntülerini tekrar ederek gidermeye çalışmaktadır. Bu durum çocuklarda, yeni bir kardeşleri olduğunda idrar, dışkı tutamama ya da bebeği kıskanarak onun gibi davranma şeklinde görülebileceği gibi büyük düş kırıklıklarında, hastalık geçiren kişilerde ya da yatılı okul öğrencilerinin eve dönüşleri sırasında daha çocuksu davranışlar şeklinde görülebilmektedir.

    • Yalıtma (İzolasyon): Bu savunma mekanizması, bir yaşantı ile ilgili duygusal yönlerin ayırt edilerek tekdüze ve renksiz hale getirilmesidir. Örneğin kişi, geçmişte bir yakınını kaybettiği trafik kazasını, sanki olay başkasının başından geçmiş gibi duygusuz bir biçimde anlatabilir.

    • Yapma Bozma: Geçmişte yapılan ve uygun görülmeyen bir şeyin hiç yapılmamış hale getirilmeye çalışılmasıdır. Günlük yaşamda sık sık özür dilemeler bu savunma mekanizmasının tipik bir örneğidir.

    Jung’un Kuramı

    Freud’un öğrencisi olan Jung, Freud’dan farklı olarak bireyin kişiliğinin yalnızca geçmiş yaşantısı dikkate alınarak düşünülemeyeceğini, kişilik oluşum ve gelişim sürecinde bireyin geleceğe yönelik amaçlarının da önemli olduğunu ifade etmektedir. Jung, üç farklı kişilik düzeyinden bahsetmektedir: Bilinç düzeyi, bireysel bilinçdışı düzey ve ortak bilinçdışı düzey.



    • Bilinç Düzeyi: Kişiliğin bu yönü bireyin gerçeği, günlük yaşam içerisideki deneyimleri sonucunda benimsemesini sağlamaktadır.

    • Kişisel Bilinçdışı Düzey: Bu düzey her kişiliğin bireyselliği olgusuna dayalıdır ve bireyler arasındaki farklılıklar kapsamındaki karmaşık boyutlardan oluşmaktadır. Bir başka deyişle her insan ya bilince hiç ulaşamayan ya da ulaştıktan sonra çatışma yarattığı için bastırdığı duygu, dürtü ve düşüncelerden oluşan kendi kişisel bilinçdışı düzeyine sahiptir.

    • Ortak Bilinçdışı Düzey: Tüm insanların sahip olduğu ortak bilinçdışı alanı ifade etmektedir. Bu alan kalıtımla geçmiş ve sosyal olarak türetilmiş evrensel deneyimleri kapsamaktadır. Her birey kişiliğinin içinde böyle bir yön taşımaktadır. Kişiliğin oluşumunda geçmişten gelen ve bireylerin kalıtım yolu ile sahip oldukları davranış şekillerinin de önemli bir payı bulunmaktadır.

    Jung’un teorisinde kişilik farklılıkları içe dönüklük ve dışa dönüklük şeklindeki uç noktalar bağlamındaki işlevlerde gözlenmektedir. İçe dönüklükte zihinsel fonksiyonlar içsel ve subjektif dünyaya yönelirken dışa dönüklükte ise zihinsel işlevler dış ve objektif dünyaya yönelmektedir. İçe dönük kişiler, utangaç, çekingen, duygusal çatışma durumunda kendi içine kapanan ve iç hayatlarıyla fazlasıyla ilgili olan kişilerdir. Jung’a göre kişilerin bilgiyi elde etme ve değerlendirme şekillerine bakıldığında dört farklı yaklaşımdan ya da zihinsel işlevden söz etmek mümkündür:

    • Duyuş: Bireyin kapsamlı bilgi tabanını sistemli, somut ve yapısal bir yolla çözmeye çalışmasını ifade etmektedir.

    • Sezgi: Rutin faaliyetlerden hoşlanmayan, belirlilik ve sınırlılıklardan çok olasılıklarla ilgilenmeyi tercih eden bireyleri anlatmaktadır.

    • Düşünme: Sorun çözmede diğerlerinin duygularını sürece dâhil etmeden, mantık ve akıl olgularını kullanma şeklindeki yaklaşımdır.

    • Hissetme: Etraflarında sosyal uyum ve birlikteliğe önem veren, diğerleri ile iyi geçinen ve etraflarında sevilen kişileri anlatan yaklaşım biçimidir.

    B


    KİŞİLİĞİN VE KİŞİSEL FARKLILIKLARIN ÖLÇÜMÜ

    Yukarıda ele aldığımız kişilik kuramlarının pek çoğu birtakım ölçüm araçları ile kişiliğin ölçülebileceğini ifade etmektedir. Kişiliği ölçmek amacıyla tasarlanan araçlar kişinin belirli durumlardaki koşul ve uyarıcılarla olan ilişkilerini sistematik bir biçimde gözlemleyen ölçüm araçlarıdır. Bu şekilde geliştirilen araçlarla bireyin kişilik özellikleri bilindiğinde davranışları tahmin etmek mümkün olmasa da kişiliğe ilişkin olarak elde edilen bilgilerin genel olarak davranışların tahmininde önemli bir yol gösterici olduğu söylenebilir. Kişiliği ölçmek amacıyla kullanılan yöntemler üç başlık altında incelenebilir:


    u tanımlamalar ışığında Jung’un oluşturduğu çerçevede iki yönün olduğunu; duyuş ve sezginin çerçevenin birinci yönünün uç noktalarını oluşturduğunu, ikinci yönde ise düşünme ve hissetme şeklinde kavramsallaştırılabilecek iki uç noktanın var olduğunu söyleyebiliriz.



    Objektif Testler

    Bu tür testler bireyin önceden hazırlanmış bir ifade setindeki maddelere doğru, yanlış ya da evet, hayır şeklinde cevap vermesi ile gerçekleştirilen testlerdir. Kişilik ölçümünde yaygın bir şekilde kullanılan objektif testler, kişiliğin farklı yönlerini ölçmek amacıyla tasarlanmış ölçüm araçlarıdır. Örneğin Minesota Çok Yönlü Kişilik Envanteri sıkça kullanılan objektif testlerden biridir. Çok yönlü bir ölçüm aracı olan bu test, kişiliğin farklı özelliklerinin yanı sıra ruhsal birtakım bozuklukları da ortaya çıkarmayı amaçlayan bir kişilik görüntüsüdür. Daha önce açıkladımız “Beş Büyük Faktör” de NEO Kişilik Envanteri adlı objektif test tarafından ölçülmektedir.



    Projektif Testler

    Projektif testlerde bireylere, soyut bir şekil ya da resim gösterilmekte ve bireylerden ne gördüklerine ilişkin tanımlamalar yapması istenmektedir. Objektif testlerin aksine bireyler bu testlerde uyarıcılara ilişkin tepkilerini özgürce ortaya koyabilirler. Bu tür testlerin gerekçesi her bireyin aynı dürtüye, kişiliğinin kendine özgü boyutlarını yansıtacak ölçüde farklı tepki vereceği düşüncesidir.



    Rorschach Testi. Kişiliğin ölçümünde yaygın bir şekilde kullanılan projektif testlerden biridir. Bu testte 10 kart üzerine basılmış simetrik mürekkep lekeleri bireylere teker teker gösterilmekte ve ne algılandığı sorulmaktadır. Etkin sonuç alınabilmesi için bu konuda tecrübeli ve bilgili kişiler tarafından gerçekleştirilmesi gereken test sonunda bireylerce verilen cevaplar, testin çok sayıda ve çeşitli kişilik özelliklerine sahip kişilere uygulanması sonucu elde edilen standart normal değerlerle kıyaslanmakta ve bireyin kişilik özellikleri açığa çıkarılmaktadır.

    Projektif testlerin bir başka örneği de Tematik Algı Testidir. Farklı kişi ve durumları gösteren resimlerin bulunduğu testte bireyden her resim için bir öykü anlatması istenmektedir. Testin temel varsayımı, bireyin kendini resimdeki kişiyle özdeşleştirerek, onu tarif ederken kendi duygu ve düşüncelerini yansıtacağıdır. Standart bir puanlama sistemine sahip olmayan Tematik Algı Testinde, testi uygulayan kişi bireyin anlattıklarına yoğunlaşarak, gizlenmiş duygu ve düşünceleri belirlemeye çalışır.

    Davranışsal Ölçümler

    Kişilik, davranışsal ölçümler aracılığı ile de ölçülebilir. Bu tür ölçümler kontrol altındaki durumsal koşullarda bireyin sergilediği davranışı gözlemlemeyi içeren kişilik değerleme araçlarıdır. Davranışsal ölçümlerde davranış bir şekilde derecelendirilmekte ve bu derecelendirme sonucunda da bir kişilik endeksi ortaya çıkmaktadır.


    Dostları ilə paylaş:
  • 1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   11


    Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©genderi.org 2019
    rəhbərliyinə müraciət

        Ana səhifə