Davraniş BİLİmleri ÜNİte 1 davraniş BİLİmleri ve diĞer sosyal biLİmlerle iLİŞKİSİ


Sosyal bilişsel öğrenme (Bandura)



Yüklə 0,51 Mb.
səhifə7/11
tarix17.09.2017
ölçüsü0,51 Mb.
1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   11

Sosyal bilişsel öğrenme (Bandura)

Sosyal öğrenme kuramı, insanın pek çok davranışını çevresinde bulunan insanların yaptığı davranışları öykünerek öğrendiğini savunur. Öykünme, örnek alınan bir insanın davranışlarının benzerlerinin yapılmasıdır. Bandura’ya göre bir kişinin gözlemleyerek öğrenmesi, kişinin sadece diğer kişilerin etkinliklerini basitçe taklit etmesi ile değil deneyimlediği olayları bilişsel olarak işleme tâbii tutması yoluyla olur. Kısaca Bandura’ya göre gözlem yoluyla öğrenme ile taklit yoluyla öğrenme aynı şeyler değildir. Gözlem yoluyla öğrenmede bilinç daha uyanık veya daha işlevseldir. Davranışı pekiştirilen bireyin davranışlarını gözlemleyen kişilerin de benzer davranışları gösterme sıklığı artar. Bandura gözlenen davranışların, bireyi sadece bilgilendirmekle kalmayıp, aynı zamanda davranışı yapma konusunda güdüleyeceğini belirtir.


Sosyal bilişsel öğrenme kapsamında Bandura aşağıdaki gibi bazı ilkeler belirlemiştir:

Karşılıklı belirleyicilik ilkesi. Bu ilkeye göre bireyle çevre birbirini karşılıklı olarak etkiler; yani bireyle çevre arasında etkileşim vardır. Bireyin davranışı ve çevre, karşılıklı olarak etkileşim içersindedir. Bu etkileşimler, bireyin daha sonraki davranışları üzerinde de etkili olur.

Sembolleştirme kapasitesi. Bandura, insanların, dünyayı olduğu gibi değil, bilişsel semboller veya temsilciler aracılığıyla tanımladıklarını belirtir. İnsan konuşurken ve düşünürken sürekli semboller kullanır. Dildeki kelimeler aslında sembollerdir. Dünyayı da nesnelerle birlikte algılarız. Nesneler ise soyut düşüncenin somut görüntüleri ve sembolleridir.

Öngörü ve dolaylı öğrenme kapasitesi. Her insan gelecek için plân yapar ve o plân doğrultusunda geleceği öngörmeye çalışır. Kişinin öngörü kapasitesi arttıkça, geleceği için plân yapabilme kapasitesi de artar. Dolaylı öğrenme kapasitesi insanların başkalarının davranışlarını ve bu davranışların sonuçlarını gözlemleyerek öğrenmesini ifade eder.

Sosyal bilişsel öğrenme süreci, kişinin öğrendiklerini gözlemleri yoluyla öğrendiğini ve burada farklı süreçlerin etkili olduğunu belirtmektedir. Bunlardan biri Dikkat sürecidir. Gözlem yoluyla öğrenmede dikkat, öğrenmenin temel faktörlerinden biridir. Birey, model alacağı veya gözlemleyeceği uyaranlara dikkat etmedikçe, onları doğru biçimde algılayamaz; algılayamadığı zaman da öğrenme eylemi gerçekleşemez. Sürecin ikinci aşamasında hatırda tutma vardır.
Bilgiyi İşleme (Duyuşsal) Kuramı

Duyuşsal kuram, öğrenmenin nasıl gerçekleştiği ve doğasının nasıl olduğundan çok onun sonuçlarıyla ilgilidir. Bu kuram, kişinin sağlıklı benlik algısı ve ahlaki gelişimi gibi duyuşsal sonuçlarıyla ilgilenir. Bu nedenle öğrenmenin zihinsel, duyuşsal ve davranışsal sonuçlarının birbirinden ayrılmasının mümkün olmadığını ileri sürer. Kurama göre kişi çevresinden sürekli olarak kendisine ulaşan duyu uyaranlarını değerlendirip düşünsel, duyuşsal veya davranışsal tepkide bulunur.

Öğrenme sürecinde algılamayı kodlama takip eder. Kodlama, kısa süreli bellekteki bilginin, uzun süreli belleğe belli sembollerle aktarılmasıdır.
Bilgi işleme kuramına göre öğrenmeyi sağlayan süreçler şu şekilde işler:


  • Çevredeki uyarıcıların alıcılar (duyu organları) yoluyla duyumsanması,

  • Bilginin işlenerek duyusal kayıt altına alınması,

  • Duyusal kayda alınan uyaranların dikkat ve seçici algı yoluyla kısa süreli belleğe geçirilmesi,

  • Bilginin kısa süreli belleğe kaydedilmesi,

  • Bilginin tekrarlar yapılma yoluyla uzun süreli bellekte depolanması,

  • Bilginin uzun süreli bellekten işleyen belleğe çağrılması veya hatırlanması,

  • Bir davranışta bulunmak için bilginin işleyen bellekten tepki üreticisi olan kaslara gönderilmesi.

Bilişsel süreçler şeklindeki öğrenme dikkat, algılama, kodlama ve anlamlandırma basamaklarından oluşur. Öğrenme sürecinde algılamayı kodlama takip eder. Kodlama, kısa süreli bellekteki bilginin, uzun süreli belleğe belli sembollerle aktarılmasıdır. Davranış değişimi olmadığı müddetçe zihnin değişmesi sadece entellektüel duyguları tatmine yarar. Duyuşsal değişme gerçekleşmediği sürece de kişiliğin değişmesi mümkün değildir.


Duyuşsal öğrenme aşağıdaki süreci izler:
Algılama: Belirli bir fikir, olay ya da uyarıcıya dikkat etme, bunlara karşı hoşgörülü olma ve belirli uyarıcıları diğerlerinden ayırarak seçme anlamına gelir.

Tepkide bulunma: Uyarıcılarla ilgilenme ve onlara tepkide bulunmayı kapsar.

Değer verme: Bir davranış, olay ya da olguya önem verme; bir değeri diğerlerine tercih etme ve bir değere kendini adama.

Örgütleme: Farklı değerleri tutarlı bir değerler sistemi oluşturacak şekilde örgütleme.

Bütünleştirme: Özümsenen değerlerle tutarlı bir yaşam felsefesi ya da dünya görüşü geliştirmedir.

Nörofizyolojik Kuram (HEBB)

Kurama göre çocuk, rastgele bir şekilde birbiriyle ilişkilenmiş, karmaşık bir nöron ağı donanımı ile dünyaya gelir. Nöron ağları, duyusal yaşantılar yoluyla organize olur. Çevre ile etkileşim sırasında, nöronlar arasında rastgele bağlantılardan oluşan ağ şekillenerek, ağ sistemine yeni bağlantılar eklenir. Nörofizyolojik kurama göre, öğrenme beyinde limbik sistem adı verilen bölgede gerçekleşir.



Beyin Temelli Öğrenme İlkeleri

Beyin, öğrenmenin merkezi ve temel kaynağıdır. Beyin temelli öğrenme beyinde meydana gelir; dolayısıyla beynin genel yapısını ve öğrenme tarzını kavramak gerekir. Beyin sağ ve sol yarım kürelerden oluşur. Bu yarım kürelerin görevleri aynı değildir. Ancak bunlardan birinin diğerine bir üstünlüğü yoktur. Beyin işlerken her iki yarım küre birbiriyle etkileşim hallindedir.

Beynin sol yarım küresi zihinsel ağırlıklıdır, nesneleri ve adları hatırlama işlevi görür. Kelimeleri, kavramları beller ve onlarla düşünmeyi sağlar. İnsan duyguları sol yarım kürede kontrol edilir. Ayrıntıların fark edildiği bölgedir. Analitiktir; yazma ve konuşmada daha işlevseldir. Sağ yarım küre ise sezgilerle ilgilidir. Yüzleri hatırlar, daha çok görüntülerle düşünür.

Beynin sağ ve sol yarım kürelerini dikkate alan ve zihinsel deneyimlere nörofizyolojik açıdan destek sağlayan nörofizyolojik kuramın öğrenme ilkeleri aşağıdaki gibi sıralanmaktadır:



  • Beyin paralel bir işlemcidir. İnsan beyni düşünce, duygu ve imgeleme gibi farklı işlevleri eş zamanlı olarak işleme sokabilir.

  • Öğrenme fizyolojik bir olaydır. Kalp, akciğer, mide veya böbrek gibi beyin de fizyolojik kurallara göre çalışır. Öğrenme nefes alıp-verme kadar doğal bir işlevdir ve onu engellemek veya kolaylaştırmak mümkündür. Etkin bir öğrenmenin sağlanabilmesi için beynin yenilik, keşif, problem çözme gibi alıştırmalarla zorlanması gerekir.

  • Anlam yükleme, örüntüleme ile olur. Örüntüleme, elde edilen duyu verilerinden yararlanarak bilginin anlamlı biçimde organize edilmesidir. Beyin kendine göre anlamlı örüntüleri kabul ederken anlamsız olanları ise reddeder. Anlamsız örüntüleme, o sırada beynin algılamasına göre manasız bilgi parçalarıdır.

  • Duygular örüntülemede önemli yer tutar. Öğrenme; beklenti, ön yargı, ilgi, öz saygı, eğilim, iletişim ve sosyal etkileşim ihtiyacı gibi duygulardan etkilenir.

  • Beyin parça ve bütünü aynı anda algılar. Sağlıklı bir insanın matematik, müzik veya sanat öğretiminde beynin her iki yarım küresi, etkileşim halindedir. Bir konunun öğretilmesinde konunun parçaları ve bütünü karşılıklı etkileşimde bulunur.

  • Öğrenme amaçlı ve amaçsız süreçlerden oluşur. Öğrenme ortamında kişi bilinçli olarak ve farkında olduğu şeylerden daha fazlasını öğrenir. Uyarıcılardan aldığı sinyallerin çoğu beyne farkında olmadan girer ve bilinçaltında yeni örüntüler kurarak öğrenmeyi başlatır.

  • Öğrenme yeteneği zihni zorlayan faaliyetlerle artar, tehditle ketlenir. Beyin uygun düzeyde zorlandığında öğrenme de en uygun düzeye (optimum) ulaşır. Tehdit ise kaygıya neden olur ve kaygı öğrenme kapasitesini azaltıcı etki yapar.

  • Hiçbir beynin öğrenmesi, diğerine benzemez. Öğretim, farklı beyin yapılarına hitap etmelidir.



ÖZET;

•Aristo, insan bilme eğiliminde ve öğrenme ihtiyacı olan bir varlıktır diyor. Öğrenme insan hayatının vazgeçilmez bir parçasıdır. Yeni doğmuş bir çocuk önce annesini tanır, tanımlar, onun kokusunu ve sesini algılar. Sonra anne sesi ile diğer sesler arasında ilişki kurar; sesleri seçici algı yeteneği ile sesler arasında ayrım yapar. Bütün bu süreçler öğrenmenin unsurlarıdır. Öğrenme çocukluktan başlayıp gençlik, olgunluk ve yaşlılık dönemleri olmak üzere kesintisiz biçimde devam eden bir süreçtir. Yaşamı sürdürme ve basit daha basit bir yaşamdan daha karmaşık bir yaşama geçiş için öğrenme bir zorunluluktur. Yapılan çeşitli araştırmalar öğrenmeye yönelik farklı bakış açılarının ve kuramların ortaya çıkmasını sağlamıştır.

•Öğrenmenin sonunda öğrenende davranış değişiklikleri ortaya çıkar. Öğrenme, öğrenilenlerin bellekte saklanması, öğrenenin, öğrendiğini algılaması ve öğrendiği davranışı alışkanlığa dönüştürmesidir. Öğrenmenin diğer bir yönü ise öğrenme sürecine dayanan soyut bir etkinlik olmasıdır. Soyut tanımlar, bir etkiye karşılık gösterilen tepkinin, öğrenenin hafızasına yerleşmesidir. Bunlar öğrenmenin nasıl olduğu yönündeki tartışmaların sürdüğünü göstermektedir.

•Kısaca öğrenme ve öğretmeyle ilgili tartışmalar yeni değildir; zira bu ilgi insanlık tarihi kadar eskidir. Örneğin, Platon’a göre bilgi insan zihninde depolanmış olarak doğuştan vardır. Platon, öğrenmeyi, insan ruhunun gördüklerini veya emdiklerini geri çağırma, hatırlama veya akla getirme süreci olarak ifade etmektedir. Platon için öğretme, bireye bu hatırlama sürecinde yardım etmektir. Ona göre birey daha önceden herhangi bir olay, olgu veya nesne hakkında herhangi bir şey bilmiyorsa, o bireyin o olguyu öğrenmesi imkânsızdır.


DAVRANIŞ BİLİMLERİ ÜNİTE 7

DUYGULAR VE HEYECANLAR

DUYGU KAVRAMI VE ANLAMI

Duygu, bireyin ruh halinde biyokimyasal veya çevresel etkilerle oluşan karmaşık psikofizyolojik bir değişimdir. Duygu vücuttan dışa doğru yansıyan bir hareketi ifade eder. Duygu veya İngilizce adıyla emotion dışa doğru hareket anlamına gelir. Dış dünyadan gelen uyarıcılara veya vücudumuzdaki dürtülere doğuştan gelen, türe özgü belirli reaksiyonlar veririz. Bunlar önceden düzenlenmişlerdir. Duygular genel olarak kişinin yaşama uyum sağlamasını kolaylaştıran programlanmış davranış kalıplarıdır. Duygular; algılar, psikolojik tepkiler ve bilinci de içeren, insanın genel psikolojik durumunu koordine eden içsel durumlardır. Duygular, “bilincin etkisi olmadan, iç ve dış olaylara bir tepki olarak ortaya çıkan ve anlatılması zor olan elem veya haz duygusu yaratan psikolojik olgulardır. Duygunun tanımlanmasının zorluğu, onun kapsadığı alanın genişliğinden kaynaklandığı gibi kavramın belirsizliğinden de kaynaklanmaktadır. Bu nedenle psikologlar ve felsefeciler “duygu”nun anlamı üzerinde tartışmaktadırlar. Duygular, düşünceler ve devinimler gibi psikolojik hallerin birbirinden ayrılması güç olduğu gibi bunların birinin nerede başladığı, diğerinin nerede bittiğini belirlemek de kolay değildir. Aynı zamanda duygu, düşünce ve devinim arasında bir ilişki vardır. Duyguların en olumlu olanlardan ve bizi en çok mutlu kılanlardan, en olumsuz olanlara, yani bizde acı uyandıranlara kadar iki nokta arasında; şaşkınlık, merak, umut, heves, arzu ve bekleyiş gibi başka duygular da vardır. Duygular şiddetine göre “gerilim” uyandıranlar veya “gevşek” olanlar olmak üzere de sınıflandırılabilir. Duyguların haz, elem ve yoğunluk gibi üç temel boyutunun bulunduğu anlaşılmaktadır. Duyguların bir diğer yönü de kişiler üzerindeki etkisinin farklı olmasıdır. İnsanlar huylarına ve mizaçlarına göre yani yaşadıkları duygusal durumun yoğunluğu, şiddeti veya kalıcılığına göre nitelendirilirler. Bazı insanlar daha neşeli, şen iken, diğerleri daha hüzünlü, öfkeli, kederli, endişeli veya kaygılı olabilir. Bazıları korkak, bazıları kahraman olabilir. Bütün bunlar kişiyi nitelendirmeye yarayan temel faktörün taşıdığı duyguların şiddeti olduğunu göstermektedir. Kısaca her insanda duygusal yaşamın kendine has özellikleri vardır. Bir insanın duygusal tepkilerinin genel özelliklerine “huy” denir.



DUYGULAR VE HEYECANLAR

Duygular haz ya da elem verici, yoğun ya da ılımlı, gergin ya da gevşek olmalarına göre üç bakımdan nitelendirilebilir. Duyguların çok yoğun veya şiddetli olanlarına ve insanda gerginlik uyandıran duygulara heyecan denir. Bir başka tanımla şiddeti çok fazla olan, kısa süreli, bedensel belirtilerin eşlik ettiği duygusal durumlara heyecan denir. Duygu ve heyecan kavramına yakın anlamı olan bir diğer kavram da tutku kavramıdır. Tutku, şiddeti ve sürekliliği fazla olan, insanın uyumsal davranışlarını bozabilen duygusal durumlardır. Heyecanlar üç düzeyde incelenebilir. Bu düzeyleri aşağıdaki gibi açıklayabiliriz:



Öznel yaşantı düzeyi. Her insanın kendine özgü bir yaşamı vardır; bu yaşam onun öznel deneyimlerinden oluşur. Yani bir insan belli bir duyguyu veya heyecanı doğrudan tecrübe eder ve bu yaşantı onun için özneldir.

Duygusal davranış düzeyi. İnsan bazen acı, bazen öfke, bazen de hüzün duygusu hisseder. Hüzün duygusu örneğin insanın gözünden süzülen iki damla yaş şeklinde ortaya çıkabilir. Gözyaşları kişinin öznel deneyimlerinin, dış dünyaya yansımış davranış düzeyleridir. Gözyaşı, kişinin aslında ne gibi duygular içinde olduğunu gösterir; yani kişinin duygu durumu hakkında ipucu verir.

Duygusal yaşantı süresince bedende oluşan fizyolojik olaylar. İçinde bulunulan duygusal durum psikosomatik etkiler ortaya çıkarır.

Heyecanlar karmaşık süreçlerdir; bunların meydana gelişinde merkez sinir sistemlerinin rolü olduğu gibi, beden iç organlarının da rolü vardır.

Heyecanlar, bir bakıma çok yoğun ve şiddetli, kısa süreli duygulardır. Tıpkı güdüler gibi heyecanlar da, davranışların nedenleri arasındadır. Ancak güdüler içsel faktörlerle ortaya çıkarken, heyecanlarda uyarıcı dış çevreden gelir. Bazı durumlarda kişi kendisine çok fazla heyecan duygusu yaşatan beklenmedik bir durumla karşılaştığı zaman, organizmanın hem fiziksel hem de psikolojik durumu üzerinde gözlenen davranışlar ortaya çıkar.

DUYGU KURAMLARI

Duyguların meydana gelişini ve insanın psikolojik ve fizyolojik yapısını açıklamak amacıyla farklı kuramlar geliştirilmiştir. Bu kuramlar James-Lange kuramı, Cannon Bard kuramı, Arnold-Linsey Kuramı, Bilişsel kuram ve Sosyobiyolojik kuramdır.



James-Lange Kuramı

Amerikan psikolog William James ve Danimarkalı psikolog Carl Lange ayrı ayrı yerlerde aynı yıl içinde aynı kuramı ortaya atmışlardır. Gözlerin büyümesi, tüylerin diken diken olması fizyolojik bir durum olarak kalmaz; aynı zamanda duygusal bir tepkiyle tamamlanır. Issız bir sokakta köpekle karşılaşan kişinin köpeği gördükten sonra vücudunda fizyolojik değişmeler meydana gelir ve ardından korku duygusu oluşur.



Cannon Bard Kuramı

Cannon-Bard kuramı, James-Lange kuramının eksiklerini giderme amacıyla geliştirilmiştir. Bu kuram da iki farklı psikolog tarafından ayrı ayrı yayınlarda ileri sürülmüştür.



Bilişsel Kuram

Duygu kuramları içerisinde en çok kabul edilen kuram bilişsel kuramdır. Bilişsel kuram, hem günlük yaşantılarla hem de bilimsel deneylerle desteklenmektedir. Bu kurama göre bedenimizde olup biten fizyolojik değişikliklere, çevremizde bulunan uyarıcılar çerçevesinde anlamlı duygusal tepkiler veririz. Kurama göre bilişsel süreçler duyguların tanımlanmasında ve anlamlandırılmasında önemli rol oynar.



Sosyobiyolojik Kuram

Sosyo-biyolojik kuram, insanın sosyal davranışının bir evrim sonucunda bu noktaya geldiği üzerinde durmaktadır. Buna göre sosyal davranışlar doğal bir seçim sürecinden geçerek bugünkü şeklini kazanmıştır. Bu kuramda, duyguların fizyolojik temelinin ne olduğu ve nasıl oluştuğu üzerinde durulmaz. Duyguların niçin devam ettiği ve insan yaşamında ne tür işlevleri olduğu üzerinde durulur. Sosyo-biyolojik kuram, duyguların, insanın çevresine uyum sağlamasına yardımcı olacağını ileri sürmektedir.




Duyguların Sınıflandırılması

Duygu psikolojisi üzerine çalışanlar duyguları sınıflamaya çalışmışlar, ancak bunda kesin bir sonuca ulaşamamışlardır. Bununla birlikte duyguların sınıflandırılmasında birtakım görüşler ortaya çıkmıştır. Bunlardan bazıları, bedensel, ruhsal ve manevî olmak üzere üç duygu türünü kabul eden sınıflandırmalar olduğu gibi duyguların süresi, yoğunluğu ve şiddetini esas alan sınıflandırma da vardır.

Diğer bir duygu sınıflaması ise duyguların iyi veya yüce oluşu ile aşağı ve kötü oluşlarıyla ilgilidir. Kişiyi; iyiye, erdemli olana, güzele, doğruya, adaletli davranmaya sevk eden, sevgi, iffet, güven vs. gibi duygular yüce duygular olarak kabul edilirken; kıskançlık, korkaklık, nefret, utanmazlık, onursuzluk aşağı duygular olarak kabul edilmektedir. İnsana elem ya da haz veren duygular çok çeşitlidir. Bunlar; sevindirici, yasaklayıcı ve savunucu ile saldırıcı duygular olarak üç başlık altında toplanabilir. Sevindirici duygular, insanı haz veren davranışa yöneltirler ya da insana bir davranışın sonunda haz verirler. Yasaklayıcı ve savunucu duygular ise korku, sıkıntı, üzüntü, hüzün, keder, bıkkınlık, tiksinti, iğrenme gibi duygulardır. Saldırıcı duygular, insanı karşısındakine elem verecek bir tutum takınmaya, eylemde bulunmaya yönelten duygulardır. Duygular, insanları nesnelere, olaylara veya olgulara yaklaştıran veya onlardan uzaklaştıran; düşünceleri takip etmeleri yönüyle, pozitif-negatif duygular olarak iki genel kategoride sınıflandırılabilir. Duyguları negatif ve pozitif olarak sınıflandırmanın yanında onları primer ve sekonder olarak da sınıflandırmak mümkündür.

Primer duygular, doğuştan varolan kişinin yaşama uyum sağlamasını kolaylaştıran ve önceden düzenlenmiş duygulardır. Primer duyguların amacı; bedeni, kaç ya da savaş durumuna hazırlamaktır.

Sekonder duygular, yaşama hazır cevaplar şeklindeki kontrol dışı primer duygulardan farklı olarak, bilinçli ve sistemli fikirlerle başlar. Bu fikirler, zihinsel imgeler şeklinde insan beyninde ifadesini bulur.

Duyguların Özellikleri

Duygular, özellikleri itibarîyle iki gruba ayrılır. Bunlardan biri temel duygular, diğeri karmaşık duygulardır. İnanç, kızgınlık, yaş, korku, aşk, heyecanlanma ya da neşe gibi duygular temel duygular iken; şevk, hayal kırıklığı veya yetersizlik gibi duygular karmaşık duygulardır. Karmaşık duygular daha basit duyguların birleşiminden oluşur. Basit duygular daha tepkisel, kısa süreli olmasına rağmen, karmaşık duygular daha kurgusal, daha kalıcı ve uzun süreli yoğun duygulardır.

Düşüncelerin doğrusu ve yanlışı varken; duyguların doğru ya da yanlışı yoktur. Şiddetli veya zayıf, yoğun veya yüzeysel olabilirler ama doğru veya yanlış olmazlar. Algılar ve bunlara dayalı olarak ortaya çıkan yargılar duyguları yönlendirir. Duyguların arkasındaki algılar doğru veya yanlış olabilir; ama duygular yine doğrudur ve onların yanlışı olmaz.

Duyguların İfadesi

Duygular kendilerini ifade ediliş biçimleriyle ortaya koyar. Duyguları ifade etmenin temelinde farklı kültürler ve farklı diller vardır. Bazı dillerde duyguları ifade etmeninin basit şekilleri varken, bazı dillerde duygu ifade ayrımları karmaşıktır ve nüanslar önem kazanır. Özellikle farklı beden dilleri, duyguları farklı şekilde ifade etme aracıdır. İnsan bir bakıma kültürel bir varlıktır ve her kültür farklı özellikleriyle diğer kültürlerden ayrılır.



Kişinin hissettiklerini tanımlamasından sonra bu duyguları ifade etmesi önemlidir. Duyguları ifade etmek şu yollarla olabilir:

  • Konuşarak ifade etmek,

  • Yazarak ifade etmek.

Konuşarak ifade etmek. Duyguları ifade etmenin en iyi yolu, onları dinlemeye ve paylaşmaya hazır bir dost veya arkadaşla paylaşmaktır. Paylaşma sadece duyguları konuşmak değil onları dışa vurmaktır.

Yazarak ifade etmek. Duygular çok mahrem, başkalarıyla paylaşılmak istenmiyorsa, yazarak duyguların oluşturduğu gerilimden bir ölçüde kurtulmak mümkün olabilir. Aksi halde “kafaya takmak” gibi bir durumla karşılaşmak kaçınılmaz olur ve kişi bu durumda olumsuz duyguların ömrünü uzatmış olur. Örneğin, tansiyon takip kartları tutanlar aynı zamanda bir duygu günlüğü de tutar ise olumsuz duyguların tansiyon üzerindeki psikosomatik etkisini görebilirler. Duyguları ifade etmenin üçüncü adımı ise öfke veya düşmanlık, sevgi veya muhabbet gibi ne tür duygular oluşuyor ise onların oluşmasına kaynaklık eden kişilerle iletişim kurmak, daha doğru bir ifadeyle onlarla yüzleşmek duyguları ifade etmenin üçüncü adımıdır. Bu adımlar kısaca aşağıda açıklanmıştır: Duyguları tanımlamak. Duygular aşağıdaki üç adımla tanımlanabilir:

  • Bastırılmış duygulardan kaynaklanan belirtileri tanımlamak,

  • Bedene dönmek,

  • Duyguları kesin bir şekilde ayırt edebilmek.

Bastırılmış duygulardan kaynaklanan belirtileri tanımlamak. İnsanın duygusal durumunu etkileyen ve bastırılmış duygulara bağlı gelişen belirtiler vardır. İnsan içinde tuttuğu, başkasıyla paylaşmak istemediği duygularını ne ölçüde kendi içinde yaşasa da, bunlar fiziksel veya psikolojik olarak kendini mutlaka belli eder. Bastırılmış duygular kendini; kaygı yoluyla, depresyonla, psikosomatik semptomlarla ve kas gerginliği ile belli eder.

Kaygı. Birçok faktör kaygının oluşmasına neden olabilir. Bazen bir belirsizlik durumu, bazen beklenmedik olumsuz bir haber duymak, bazen istenmeyen biriyle karşılaşmak kaygının ortaya çıkmasına neden olabilir.

Depresyon. Kişinin günlük yaşama uyumunu bozacak dereceye ulaşmış üzüntü, melânkoli veya keder durumudur. Kişinin ilişki ve etkinliklerini etkilemeyen, üzgün olma durumu depresyon değil, moral bozukluğudur. Klinik depresyon tıbbî bir teşhistir ve moral bozukluğundan farklıdır. Depresif kişi kendisini yorgun, üzgün, sinirli, motivasyonsuz ve apatik hissedebilir. Klinik depresyon, moral bozukluğu gibi normal üzüntü hissinden daha yoğun yaşanır ve kişinin gündelik yaşamını etkileyecek düzeyde çöküntü duygusu oluşturur.

Psikosomatik semptomlar. Psikosomatik, psikololojik kökenli olan, fiziksel hastalıklara verilen genel addır. Genellikle duyarlı A tipi kişiler olarak ifade edilen insanların temel rahatsızlıkları olan baş ağrısı, yüksek tansiyon ve ülser gibi rahatsızlıklar, kaygılı, öfkeli ve depresif kişilerin yaşadıkları rahatsızlıklar psikosomatik belirtilerdir. Bunlar daha çok ifade edilmeyen duygulardan kaynaklanır. Psikosomatik belirtiler kronik strese, yıllar boyu ifade edilmemiş duygulara vücudun ödediği bir bedeldir

Kas gerginliği. Gergin, sıkılmış kaslar, genellikle duyguların uzun süreli ifade edilmemesinin sonucu ortaya çıkan psikosomatik belirtidir. İnsan, duygularını ifade etmeyip kendi içinde yaşadığı zaman, bu duygular kasları sıkmaya veya daha gergin kasların oluşmasına neden olur.

Bedene dönmek. Gündelik telâşlarla, sorunlarla, kaygı ve endişelerle uğraşmak ve bu olumsuz duyguların üstesinden gelmek durumunda olan insan, bu tür duygulara neden olan olumsuz olayları kafasına takarak olumsuz duyguları daha uzun süreli yaşamak durumunda kalmaktadır. Kişinin zihinsel takınık durumdan kurtulup kendisiyle yüzleşebilmesi için aşağıdaki yöntemlerin kullanılması yararlı olabilir:



Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   11


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©genderi.org 2019
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə